Dr. Gülseren Budayıcıoğlu
Dr. Gülseren Budayıcıoğlu
Dr. Gülseren BudayıcıoğluYazarın Tüm Yazıları

Selma’nın mektubu...

Sevgili okuyucularım, bugün 12 Şubat, yani rahmetli ve çok sevgili eşim Aydın’ın doğum günü.

Haberin Devamı

Onu kaybedeli tam 15 yıl oldu ama o tüm ailemizin gönlünde yaşamaya devam ediyor. Adı dilimizden hiç düşmüyor. Son derece dürüst, namuslu, özü sözü birdi. Nurlar içinde uyusun.

Biliyorsunuz bu sayfada ülkemiz insanlarının hayatlarını, neler yaşadıklarını anlatmaya çalışıyorum. Bu hikâyeleri bize hayatı anlatsın, hayatın sesini duyursun, o sesleri duydukça hem birbirimizi hem de kendimizi daha iyi anlayalım diye yazıyorum. Sevgi için, şefkat ve merhamet için, barış için, çocuk büyük, birbirimize saygı, anlayış ve hoşgörü için yazıyorum. Hayatın asıl gerçeklerini görmezden gelmeyelim, birbirimizi daha iyi anlayalım diye yazıyorum.

Bugünkü hikâyemizin adı “Mahzun Çocuklar”. Bir çocuk neden mahzun olur diye hiç düşündünüz mü? Bunun pek çok nedeni olabilir ama analı babalı çocuklar mahzun olabiliyorsa gelin bunun nedenlerinden birine hep birlikte kulak verelim. Kulak verelim ki, çocuklarımız mahzun ve mutsuz olmasın. Bu mektubu bana Selma yazmış. Bakın ne diyor:

Selma’nın mektubu...


MAHZUN ÇOCUKLAR

Sevgili Gülseren Hanım,

Haberin Devamı

Umarım iyisinizdir. Her derdi olan size yazıyor. Ben bari dedim sizin hatırınızı sorarak başlayayım mektubuma. Bu sayfada yazdığınız bütün hikâyeleri okuyorum. Kimi bana çok benzer şeyler yaşamış. Damdan düşen halden anlar misali, onları okurken gözlerim doluyor. İnsanın çocukken acı çekmesi, bir şeylerden mahrum bırakılması inanın çok zor. Büyüyünce de zor ama hiç olmazsa artık koca insan olmuşuz, dertlerimize kendimiz bir çare aramaya çalışıyoruz. Çocukken insan çok aciz oluyor. O aciz çocukları mahzun bırakmasa aileler.

İşte ben de mahzun bir çocukluk yaşayanlardan biriyim. Şimdi kendime bakıyorum da, hiçbir derdim olmadığı gün bile mahzun biriyim ben. Sık sık aynaya bakıyorum, mahzun bakan gözlerimi gördükçe kendime hem acıyor, hem de sinir oluyorum. Sen kendine dert arıyorsun diyorum ama bunlar kâr etmiyor. Sizin yazdıklarınızı okudukça kafamda bir ampul yandı. Eskiden neden böyleyim diye sorarken geçmişte yaşadıklarımı, çocukluğumu düşünmek hiç aklıma gelmezdi. Meğer fal baktırmaya ne hacet varmış. İnsan geçmişine bakınca orada her şey görünüyor zaten.

Haberin Devamı

GEÇMİŞE BAKMAK ZOR

Gülseren Hanım, meğer geçmişe bakmak da o kadar kolay olmuyormuş. İnsan o günleri hatırladıkça ağlayası geliyor. Ağlama diyorum kendime, senin dünya tatlısı iki çocuğun var, onlara sahip çık. Bari sen onlara sahip çık da onlar da senin gibi mahzun olmasınlar. Böyle desem de arada bir bütün hıncımı çocuklarımdan alıyorum. Hem çok seviyorum onları hem de nazın sözün en yakınındakilere geçiyor.

Kardeşim ve ben annemizin mutsuzluğunu içine çekerek büyüyen iki mahzun çocuktuk. Annem hayatı boyunca babam için yaşadı, gözü hiç bizi görmedi. Biz o evde var mıyız, yok muyuz, neye ihtiyacımız var, ayakkabılarımız delindi de su mu alıyor, gece aç mı yatıyoruz, bunları hiç görmek istemedi. Çünkü onun çok daha önemli işleri vardı. “Akşam babanız gelecek, onun sevdiği yemekleri yapalım” diyerek etekleri zil çalarak girerdi mutfağa. Bir kere bile olsun sizin de canınız ne istiyor, aç mısınız diye sormak aklına gelmezdi.

Haberin Devamı

Ben böyle yazınca şimdi siz içinizden “Ama nasıl bir babaları vardı kim bilir” filan diyorsanız çok yanılıyorsunuz. Babam her akşam içki içer, dışarıda arkadaşlarıyla yer, gönlünü hoş eder, ondan sonra yatmaya gelirdi eve. İşin kötüsü annem sanki onu hiç tanımaz gibi sofrayı hazırlar, biz aç kurt gibi bakarız yiyeceklere, annem “Babanız gelmeden dokunmayın“ diye bizim önümüze geçer, sonunda biz aç bilaç masada uyuya kalırdık. Ama o bile suçtu bizim evde. Babam eve gelmeden biz nasıl uyurmuşuz, ya başına bir şey geldiyse diye bizi de camın önüne dikerdi.

Selma’nın mektubu...

SAATLERCE BEKLERDİK

Babam da nasıl bir adamsa, evde telefon olmasa hadi neyse. Hiç olmazsa ara, bu gece gelmeyeceğim de. Yok, onu da demezdi. Biz öylece o gelene kadar camların önünde sefil olur, kimse de bu çocuklara yazık değil mi, yarın erkenden kalkıp okula gidecekler demezdi. Sofrada yemekler buz olmuş, kimsenin bir lokma yiyecek hali kalmamış. Babam uzaktan sallanarak eve doğru gelirken anneme bir heyecan gelir, yerinde hoplar zıplar, kırk kere çok şükür Allah’ım, sağ salim geliyor diyerek yatağa koşardı. Bize de “Hadi çabuk yatın yataklarınıza, uyuyor gibi yapın” derdi. Gel de kızma! Madem o saate kadar kendin de bekledin, bizi de beklettin, bari çık karşısına, adama hesap sor, neredeydin bu saate kadar de. O da yok. Kimi zaman gelir, kimi zaman bizi böyle sefil eder, ertesi gün de hiçbir şey olmamış gibi kalkardık yataklarımızdan.

Haberin Devamı

Bazen de evde para olmaz, babam akşam da gelmez, biz evde aç kalırdık. Aç kalırdık dediysem evde ufak tefek ne varsa, erişte mi, tarhana çorbası mı, öyle bir şey yapıp koyardı önümüze annem. Babama yine hesap sorulmaz, senin yüzünden bu çocuklar geceleri aç yatıyor demezdi. Niye desin çünkü derse babamla kötü olacak. Onun derdi biz değiliz ki, varsa yoksa babam. Okul bizden ders için malzeme ister, biz kardeşimle bunu bile ailemize söyleyemezdik. Şimdi düşünüyorum da, niye söylemedik diye, inanın doğru dürüst cevap da bulamıyorum. Artık bizi nasıl bir baskı altına aldılarsa zaten paraları yok, biz de bir şeyler isteyip onları sıkıştırmayalım filan diye düşünürdük demek ki... Hem biz kimiz ki, o evde ne değerimiz var ki bir şey isteyebilelim.

Haberin Devamı

ÇOCUK BÖYLE Mİ DAVRANIR

Bir tek bayramlarda harçlık verilirdi bize. Çocuk halimizle onu bile kendi keyfimiz için harcamaya kıyamaz, biriktirirdik. İşte okul malzemelerini de o parayla alırdık. Bir çocuk bayram harçlığını bile kendisi için harcayamıyorsa gerisini siz düşünün artık. Bazen de eve misafir gelir, annemde para yok, o harçlıklarla annem mahcup olmasın diye misafire ikramlık bir şeyler alırdık. Bunları yaparken henüz orta 2. sınıftaydık. Dahası da var. Babam beyefendinin ayakkabısı eskir, herkes üç beş kuruş ne parası varsa verir, ona yeni ayakkabı alınırdı. Ya biz? Biz kardeşimle delik ayakkabılarla okula gider, içine çok su almasın diye üstüne poşet geçirir, yine de bunları ailemize göstermemeye çalışırdık. Biz o zaman deli miymişiz sizce? Çocuk dediğin böyle mi yapar, tam tersi benim ayağım üşüyor, soğukta buz oluyor diye ağlamaz mı, bunları istemez mi ailesinden?

VARSA YOKSA KOCASI...

Şimdi büyüdüm, evlendim, iki de çocuğum oldu. Kocam çok şükür babam gibi değil. Bizi rahat ettirebilmek için akşama kadar çalışıyor ama bu sefer de yoksulluk düştü peşimize. Evimiz de kira olunca, İstanbul’da tek maaşla geçinemedik. Çocukları anaokuluna versek de ben de çalışsam, zaten alacağım para okul parasına yetmez. Hem ha deyince iş nerede? Eşim beni çocuklarla birlikte memlekete yolladı. O İstanbul’da bir arkadaşının evinde kalıyor. Hafta sonları da yol parası olursa yanımıza geliyor. Yani bu sefer de hasretlik girdi araya. Ama buralar daha ucuz, bağdan bahçeden ufak tefek gelen erzak oluyor, aldığı parayı da kuruşu kuruşuna bize gönderiyor.

Ancak ben kocam olmayınca evde yalnız kalmaya korkuyorum. Annemler geliyor yanıma. Annemin, hâlâ babamı gördükçe attığı kahkahalardan, kadının yüzüne yansıyan mutluluktan çok rahatsız oluyorum. Beni böyle mutsuzluğa mahkûm etmişken onun mutluluğunu gördükçe içim bir tuhaf oluyor. Bize hep mutsuzluğunu yansıttı. Annemi gülerken pek göremedik. Biz ne yapsak annemi mutlu edemedik, gözü hiç bizi görmedi. Varsa yoksa kocası...

TORUNLARINI DA GÖRMÜYOR

Bunları yazıyor olmaktan da çok utanıyorum. Demek ki benim içim katılmış, kötü olmuşum ben. Onları görmeye bile tahammül edemiyorum. Annemin yaptığı her şey, babama kul köle olmaları gözüme batıyor. İnsan böyle birine köle olmaktan nasıl mutlu olabilir, ezilmekten hâlâ bıkmadı mı bu kadın? Senin gözlerin nasıl bizi görmediyse, kocanın gözleri de sana bakmıyor, seni görmüyor. Bak, ben sana iki tane torun getirdim. Kendimden geçtim, bari torunlarını gör. Yok, görmez. Ya gözleri yollarda ağlayarak babamı bekler ya da onu görünce bizi hepten unutur. Bunlar yetmezmiş gibi bir de benden hizmet bekliyor. Sen çocuklarla ilgilensen ben sana her türlü hizmeti ederim ama benim çocuklarımı da görmüyor ki gözleri.

Ben sinir oldukça olan çocuklara oluyor. Onlara sürekli bağırıyorum, kızıyorum arada bir de dövüyorum. Yani sizin anlayacağınız gücüm çocuklara yetiyor, hırsımı onlardan alıyorum.

KURTULUŞ YOK GİBİ GELİYOR

Yanlış yaptığımın farkındayım ama kendime güç yetiremiyorum. Çocuklarımın da benim gibi mutsuz yetişmelerini, benim gibi mahzun olmalarını hiç istemiyorum. Nasıl bir çıkmazdayım, bilmem anlatabildim mi? Bir kurtuluş yok gibi geliyor bana. Evlenirken ne hayallerim vardı. Oh demiştim içimden, artık benim de var olacağım, birinin beni göreceği, seveceği, bana bakarken güleceği bir evim olacak. İlk zamanlar biraz öyle oldu galiba. Galiba diyorum çünkü kocam sabahın köründe çıkıyor evden, akşam haşat olmuş geliyor eve. Zavallının bizi görecek bile hali kalmamış. Ama ben yine de razıydım. Ona hiç sitem etmiyordum. Hep dua ediyordum, kocam kendine daha rahat bir iş bulsa diye. Şimdi tam tersi oldu. Adamcağız yorgun da olsa her akşam zamanında eve geliyor, çoluk çocuk hep beraber yiyorduk yemeğimizi. Şimdi o da kalmadı. O İstanbullarda perişan, bense buralarda.

Hocam, lütfen içimdeki kötülükten kurtarın beni. Ben böyle annesine bile kem gözle bakan biri olmak istemiyorum. Dünyada en zor şey insanın kendine kızmasıymış. Onlara kızarken böyle olmuyordu. Bir cevap verir misiniz bilmem ama yazarken bile sanki derdimi birine anlattım da az biraz ferahladım gibi oldu. Şimdiden teşekkür ederim sevgili Gülseren Hocam.

Saygılar.

SELMA

KÜÇÜKLER AİLELERİNİN AYNASIDIR


Selma ne kadar içten yazmış değil mi mektubu. Bir çocuk neden mahzun olur sizce? Ya itelenip kakalanmış, dövülmüş sövülmüştür, ya karnı açtır, üşümüştür, onu ısıtacak, yedirip içirecek, koruyacak kollayacak kimsesi yoktur ya da en çok da onu sevecek, başını okşayacak, bağrına basacak, ona kendini çok değerli hissettirecek, her ne olursa olsun ondan vazgeçmeyecek bir anası babası yani sahibi yoktur.

Bütün dikkati babaya kilitlenmiş, onu mutlu etmeye çalışan, gözü çocuklarını görmeyen bir anneden dünyaya gelmişler. Baba zaten evde hiç yok, annenin ise bütün dikkati eşinde. O evde o çocuklar fazlalık sanki. Öyle ki, çocuklar kendileri için bir şey istemeye korkuyorlar. Okul için bile, su alan ayakkabıları için bile anne babadan istekte bulunamıyorlar.

ORTAMI EN İYİ ONLAR HİSSEDER

İçinde yaşadıkları ortamdaki duyguları en iyi çocuklar hisseder. Adeta o duyguları bütün hücreleriyle emerler. Onların gönül gözleri açıktır. Sevilip sevilmediklerini, o evde önemli ve değerli olup olmadıklarını hemen, şıp diye anlar ve davranışlarını ona göre düzenlerler. Sanki biri onlara o evde yaşamayı sürdürmek için ne yapmaları gerektiğini tek tek anlatmış gibi o eve uygun bir davranış kalıbının içine giriverirler. Nasıl bir anne baba olduğunuzu anlamak istiyorsanız çocuklarınıza annesi gibi değil de yabancı birinin gözüyle şöyle bir bakın. Çocuklar ailelerinin aynasıdır aslında. Onlara dikkatle bakarsanız, sizi size gösterirler.

Selma kendini bize öyle iyi anlatmış ki, onu çocukken görsek hemen anlardık nasıl bir evde büyüdüğünü. Onun mahzun gözleri, o evde hiç sevilmediğini, ona hiç değer verilmediğini söylerdi bize. Hep derim ya, çocukken sevilmeyen insanların gözlerinin ışığı sönük olur... Anneleri onu bile görmemiş, benim çocuklarım neden bu kadar mahzun diye bir kere olsun çocuklarına bakmamış. Anne olarak doğurduğu çocukların sorumluluklarını üstlenmemiş, onlara hiç sahip çıkmamış. Anne onları değil, çocuklar anneyi mutlu etmeye çalışmış ama anne ona da tepki vermemiş.

REDDEDİLDİKÇE BAĞLANIRLAR

Hiç şikâyet etmeden, hiç vazgeçmeden birine kul köle olarak yaşayanların tek bir hedefi vardır; efendilerini mutlu etmek, ondan onay alabilmek, ondan alınan onayı sevgi belirtisi olarak kabul edip sevildiklerine inanmak, onay alamadıkça, reddedildikçe, istenmedikçe ona daha çok bağlanmak. Eşlerine köle gibi bağlanan kadınların geçmişlerine gidersek, köle olmayı aslında doğdukları evlerde öğrendiklerini görürüz.

Selma’nın annesinin geçmişiyle ilgili hiçbir bilgim yok ama yine de bir tahmin yapmak gerekirse, o anneye de kimse sahip çıkmamış, o anne varlığını sadece bir başkasına hizmet ederek, bir başkasını memnun ederek gösterebilmiş. Kendini onaylamıyor ki kendinden doğan çocukları önemseyebilsin, sevebilsin. Gördüğünüz gibi bu bir zincir aslında. Kuşaklar boyu birbirine aktarılarak uzayıp giden bir zincir. Anne ve çocuklar da o zincirin halkaları. Eğer bu zincirin son halkasını zincirden ayıramazsak kuşaklar boyu sürüp gitmeye, yeni doğan çocukların da kaderi olmaya devam edecek.

DUYGUSAL İHMAL

Nitekim Selma bunun ipuçlarını bize veriyor. Hıncımı çocuklarımdan alıyorum diyor. Selma ve kardeşi anne babaları tarafından duygusal ihmale uğramış çocuklar. Sevilmemiş, önemsenmemiş, sahiplenilmemişler. Maddi ihtiyaçları bile doğru dürüst giderilmemiş. Var olduklarını o evde kimseye gösterememişler. Anne baba yok saymış onları. Hatta torunlarını bile gözleri görmüyor. Çok sevilen, önemsenen, anne babalarının üzerine titrediği bir evde doğsalardı, arada bir aç da kalsalar, ayakkabıları su da alsa, şimdi kim bilir nasıl insanlar olacaklardı.

Selma kardeşim, sana ilk önerim bir an önce yalnız kalamama korkularından arınıp o evin hanımı, o çocukların da annesi olman. Bu korkunun altında neler yatıyor, seni yeniden geçmişine doğru zorlayan bu korku sana ne diyor, anlamaya çalışsan. Sana ne olduysa doğduğun evde olmuş. Artık sana pek de annelik babalık etmeyen insanlardan uzak dursan, kendine ait bir hayat kurmayı denesen güzel olmaz mı? İnsan korkmamayı korka korka öğreniyor. Hem kendine hem de çocuklarına ve eşine sahip çıksan. Sen o ailenin direğisin. Kendine bir an önce bir çevre edinsen, o çevreye kendini kabul ettirsen, çocukların biraz büyüyüp de okula başlayınca da hemen bir iş bulup çalışsan. Hemen istediğin gibi bir iş bulamayabilirsin ama mutlaka bir işin ucundan tutsan diyorum. İşin iyisi kötüsü olmaz. Ayıbı da olmaz. Çalışmak her zaman kutsaldır. Yaptığın işe önce sen saygı duysan ve vazgeçmesen. Canla başla çalışanların hayat her zaman yolunu açar.

MÜCADELEDEN VAZGEÇME

Kendini suçlamaktan da vazgeç. O evde mağdur olan, duygusal ihmale uğrayan sizlersiniz. Bunun duygusal dünyanızda bir karşılığının olması çok doğal değil mi? Artık hayatla kendin için mücadele et. Çocuklarına iyi bir anne, iyi bir eş, yaptığı işin hakkını veren başarılı bir kadın olsan diyorum. Sen bunları yapabilirsin çünkü çocukluğunda daha zor koşulların üstesinden gelmişsin. Dertlerine gömme kendini. Ailen sizleri kabul etmese, onay vermese de artık yetişkin birer insan olmuşsunuz. Artık muhatabınız aileniz değil, hayat. Kendini hayata kabul ettirmenin yollarını ara. Göreceksin, şimdi her şey çok daha kolay olacak. Yeter ki sen kararlı ol ve mücadeleden vazgeçme.

Umarım Selma söylediklerime kulak verir.

Sizler de bana mektuplarınızı drgbudayiciogluiletisim@madalyonklinik.com adresinden gönderebilirsiniz.

Haftaya yeni bir hikâyede görüşmek üzere hoşça kalın, sevgiyle kalın. 

Yazarın Tüm Yazıları