"Burak Küntay" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Burak Küntay" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Burak Küntay

Generaller ve yüzbaşılar

25 Nisan 2018

Bu analizlerden belki de en önemlisi Trump’ın bütün kabinesini askerlerden oluşturduğu ve gerek dışişleri gerekse savunma bakanlarının her birini askeri alt yapıya sahip kimselerden seçtiği söylemi. Bu noktada, Amerikan devlet sistemine dair, tarihi birkaç örnekle Trump’ın söz konusu atamalarına yapılan eleştirilerin bu anlamda çok da doğru olmadığını gösteren birkaç bilgi vermeyi uygun buluyorum.

İlk olarak, Ronald Reagan dönemindeki iki önemli bakandan bahsetmek istiyorum. Bunlardan ilki, efsane Dışişleri Bakanı General Alexander Haig, ikincisi ise Savunma Bakanı Caspar Weinberger… Bu isimlere dışarıdan bakıldığında dışişlerinin ve savunma bakanlığının tamamen askeri bakış açısıyla yönetildiğini söylemek mümkün. Ancak önemli bir bilgiyi vermekte fayda var. Alexander Haig Dışişleri Bakanı olmakla beraber kariyerini askerlik üzerine yapmış ve generallik rütbesine yükselmiş önemli bir isim. Oysa savunma bakanlığının en tepesindeki ismin yıllarını orduya adamış üst düzey bir asker olması beklentisinin aksine Caspar Weinberger, askeri kariyeri yalnızca 4 sene sürmüş olan bir yüzbaşı.

Tarihi biraz daha ileri alıp George W. Bush dönemindeki ABD Dışişleri Bakanı, altını çizerek söylemek istiyorum “Dışişleri Bakanı”, savunma bakanı değil, yine kariyerini askerliğe adamış önemli bir general olan Colin Powell… Savunma bakanı ise, Irak Savaşı’nı bilfiil yöneten, Amerikan savunma bakanları arasında belki de son 120 sene içerisindeki en etkin isimlerden biri olan, Amerika’nın en güçlü olduğu dönemde ülkenin savunma bakanlığını yöneten Donald Rumsfeld… Weinberger gibi Rumsfeld de bir yüzbaşı ve askeri kariyeri 3 sene.

Bu hususta bir örnek daha verdikten sonra konunun netlik kazanacağını düşünüyorum.  Amerikan Başkanı Donald Trump’ın ilk atamalarından biri, “henüz görevden almamış olduğu” Savunma Bakanı James Mattis... Mattis de kariyerini orduya adamış, CENTCOM komutanlığı yapmış bir orgeneral. Söz konusu süreçte Dışişleri Bakanı ise askeri deneyimi hiç olmayan, Exxon Mobil’in eski CEO’su Rex Tillerson. Tillerson’ un görevden alınıp yerine CIA başkanı Mike Pompeo’nun atanması gündeme geldiği an herkes, Amerikan dış politikasının artık askerler tarafından yönetileceğini, dış politikada daha Pentagon odaklı gidileceğini ve askeri önceliklerin ele alınacağını söylemeye başladı. Yine enteresan bir noktadır ki, Pompeo da askeri deneyimi Berlin Duvarı’nda nöbet tutmak olan ve 5 senelik askeri tecrübeye sahip bir yüzbaşı.

Burada değinmek istediğim bir detay var. ABD’de askerlik zorunlu değildir ancak birçok kimse bilhassa üniversitede burs alabilmek için belli bir müddet orduya katılır, orduda zorunlu olmamak kaydıyla beş yıla yakın bir hizmet yapar ve netice itibarıyla üniversiteden burs kazanır. Arzu etmesi halinde kariyerine burada devam eder ya da askeri kariyerini noktalayıp istediği yöne yönelir. Gerek Weinberger gerek Pompeo gerekse Rumsfeld bu minvalde askerlik yapmış ve rütbeleri en çok yüzbaşılığa kadar yükselmiş, askeri deneyimleri maksimum 5-10 sene ile sınırlı kalan kimselerdir. Yani bu isimleri kariyerlerini askerliğe adamış Alexander Haig, Colin Powell veya James Mattis ile kıyaslamak doğru değildir.

İkinci önemli bilgi ise, bu isimlerin yaklaşımlarının her zaman birbiriyle aynı olmayışıdır. Amerikan tarihi Haig ile Weinberger’ın ve Powell ile Rumsfelt’in yaşadıkları gerginlikleri nakletmiştir. Hiç şüphem yok ki, Pompeo ve Mattis de aynı sıkıntıları ciddi anlamda yaşayacaklardır. Hiçbir askeri ve devlet tecrübesi olmayan Tillerson gibi kimselerin hangi tarafın, hangi bakanın devlet tecrübesi daha fazla ise işleri ona daha çok emanet edip gittiğini görmek mümkün. Ancak iki tarafın da belli bir devlet tecrübesi var ise ve belli bir bakış açısı oturmuş ise asıl kriz orada çıkmaktadır. Dolayısıyla bugün Amerikan hükümetinin yapılanmasına bakıp Pompeo da artık bir asker, her şey Pentagon’un gözüyle şekillenecek diye düşünmek çok yanlıştır. Tam tersine Tillerson ile Mattis arasındaki uyumun Pompeo ile Mattis arasında olacağını pek de düşünmüyorum.

Son olarak gelelim diğer bir yanlış algıya, adeta Amerikan yönetiminin askeri bazlı bir cuntaya dönüştüğü ve bir cunta şeklinde yönetilmeye başlanacağı söylemi ciddi anlamda gündemde. Bunun tersi bakış açısını Trump döneminin ilk ulusal güvenlik danışmanı olan Michael Flynn’in, ikinci danışman olan McMaster’ın ve son danışman olan John Bolton’ın mesleklerine baktığımızda anlamak mümkün. Göreve başladıktan kısa bir süre sonra vazifesinden ayrılmak zorunda kalan Flyyn bir korgeneral. Flynn’in yerine gelen McMaster ise yine bir general. Ancak John Bolton, çok kısa bir dönem ulusal muhafızlık yapmış, Amerika’nın BM Büyükelçiliği görevini üstlenmiş olan bir diplomat, akademisyen ve özel sektörde çalışmış bir isim. Eğer sorumuz ve konumuz Amerika’nın politikalarının askeri kökenli kimselerle sertleşeceği noktasıysa bu tamamen yanlış bir yaklaşım olur. Fakat Amerikan politikasının sertleşmesi mevzu bahis ise buna cevabım evet olur. Ama bu cevabım Bolton’ın askeri geçmişe sahip olmasından ötürü değil. John Bolton’ın askeri anlamda kendisinden çok daha tecrübeli olan McMaster ve Flyyn’den daha sert bir siyasi görüşe sahip olması ve Pompeo’nun kendisinden daha deneyimli ve rütbeli bir asker olan Mattis’e göre çok daha katı olmasından dolayı… Yani asıl mesele, askeri bir geçmişe sahip olmaktan ziyade söylemlerin ne kadar sert ve marjinal olduğu noktası.

 

Yazının devamı...

İzolasyonist Başkanlar Savaş mı Çıkarır?

18 Nisan 2018

1897-1901 tarihleri arasında başkanlık yapan, izolasyonist söylemlere sahip olan ve başkanlığı esnasında İspanyol-Amerikan Savaşı patlayan William Mc. Kinley, yine izolasyonist söylemlerle gündeme gelen ancak akabinde Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasıyla tartışılan Woodrow Wilson, Amerikan ekonomisini toplamak için “New Deal” planını ortaya atan ve kendini dünyanın en büyük savaşının içinde bulan Franklin D. Roosevelt… Bu örnekleri gündeme getirenler yine izolasyonist bir yaklaşım sergileyen Donald Trump’ın yeni bir savaşa, üçüncü bir dünya savaşına sebep olup olmayacağı konusunu da tartışmaya başladılar.

Bu tartışma başlamışken ve Amerikan tarihine de atıfta bulunulmuşken dikkat çekmek istediğim bazı hususlar var. Öncelikle, bu başkanlar arasında çok büyük benzerlikler mevcut. Mesela, bu liderlerin hepsi, büyük kaosların öncesinde Amerikan başkanlık koltuğuna oturmuşlardır. Buna Başkan Donald Trump da dahil. Birçoğu kendi atadıkları kabine üyeleri ile problemler yaşamışlardır. Örneğin McKinley, dört yıllık başkanlığı süresince, üç ayrı dışişleri bakanı ile çalışmıştır.

Burada sorulması gereken asıl soru, izolasyonist söylemlerin neticesinde mi büyük savaşlar çıkmıştır yoksa dünyada başlayan ayrışmanın ve ekonomik sıkıntıların kendi ülkelerine yansımasının neticesinde söz konusu başkanlara seçimleri kazandıran jargonun bu olması gerektiği gerçeğinden ötürü müdür? Ki kanaatimce böyledir…

Bahsi geçen örnekleri inceleyerek cevabı bulmaya çalışırsak öncelikle McKinley, 1860’lardan beri yeniden yapılanma (reconstruction) dönemini geçirmiş, kendi altyapısını kurmuş ancak değişen dünya düzeninde her ülkenin yaşadığı gibi sıkıntılar yaşayan, bilhassa Latin Amerika’daki ekonomi ve milliyetçilik tartışmalarının vuku bulduğu bir Amerika’da başkan olmuştur. Dolayısıyla söylemleri o günkü dünya konjonktürünün bir yansıması, seçilmek için uygulamak zorunda olduğu politikalardır. Netice olarak, 1898’de İspanya-Amerika Savaşı’nın başlaması, bilhassa Küba’daki Amerikan vatandaşlarının mağduriyetinin de etkisiyle Amerika için kaçınılmaz bir son olmuştur. Dolayısıyla bu bir söylemin neticesi değil, söylemin savaşa doğru giden süreci tetiklediği bir durum olmuştur.

Hatta ilginç bir örnek vermekte de fayda görüyorum. Bu örnek günümüze yorumlanabilir ve sizlere çok tanıdık gelebilir. William McKinley, bölgeden İspanyolları atmak gerektiğini ve içerinin sadece Amerikalıların gücüne bırakılması lazım geldiğini söylerken dönemin Dışişleri Bakanı olan William R. Day, tam tersine kucaklayıcı olmak ve ticari anlaşmalarla sıkıntıları müspet bir noktaya getirmek gerektiğinin kanaatindeydi. Fakat toplumun o günkü ekonomik yapısı ve siyasi duruşu Day’in söylemlerinden ziyade Başkan McKinley’in söylemlerine daha uygun olduğu için bu birliktelik çok uzun sürmedi ve Day görevinden alındı. Aynı durumu bugün Trump-Tillerson sürecinde gözlemlemek mümkün.

Woodrow Wilson başkanlığı da çok farklı değildir. Hatta çok ciddi tezatlıklar da ortaya koyar. Wilson, ABD ekonomisinin büyük önem arz ettiğini söyler. ABD’nin önce kendi içinde yenilenmesi gerektiğinden bahseder. Hatta hepsinden ziyade bugün Trump ile özdeşleştirilen meşhur “America First” sözünü ilk kez 1916 seçimlerinde Woodrow Wilson kullanmıştır. Bu söz, ekonomi ve göçmen politikalarından kaynaklanan tepkilere karşı seçmenden oy alabilmek için ortaya atılan bir söylemdir. Netice itibarıyla da bu söylem, Wilson’un iktidara gelmesinde çok büyük rol oynamıştır. Ancak yine o dönemin ekonomik şartları ve Wilson’un seçilmesinden önceki mevcut şartlar Birinci Dünya Savaşı’nın temellerini çoktan atmıştı ve ABD buna duyarsız kalamadığı için kendisini savaşta bulmuştu. Hatta izolasyonizmi savunduğu söylenen, “Dünya değil önce Amerika Birleşik Devletleri” diyen Wilson’un, Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra meşhur Wilson prensiplerini ve Versay sürecini yöneten, altı ay boyunca Paris’te olan ve Amerikan tarihinde ülkesinden en uzun süre uzak kalan başkan olduğunu da unutmamak gerekir.  Belki de ABD Senatosu’nun vetosu olmasaydı bugünkü Birleşmiş Milletler’in temellerini atan Milletler Cemiyeti’nin hala hayatta olduğunu görebilmek de mümkün olabilirdi.

Üçüncü örnek ise Franklin D.  Roosevelt… Warren G. Harding ile başlayan, Calvin Coolidge ile devam eden, son olarak da Herbert Hoover ile had safhaya ulaşan ve bir patlama olan büyük buhrana çözüm önerileriyle, yeni bir yaklaşımla iktidara geldi Roosevelt. “Önceliğimiz Amerikan ekonomisini toplamak olmalı.” diyen Roosevelt’in, kendini İkinci Dünya Savaşı’nda bulması, önceliğini ekonomiye, Amerika’ya ya da izolasyonist söylemlere bağlamasından kaynaklanmaz. Buradaki temel nokta, dünyanın zaten bu sonuca doğru giden yapılanmasında Roosevelt’in iktidara gelebilmek için söylenmesi gereken şeyleri söylemiş olması ve netice itibarıyla da Amerika’nın kendinden münferit olarak dünya savaşında yerini almak zorunda kalmış olmasıdır.

Özetle bahsi geçen örneklerin arasında Demokratlar olduğu gibi Cumhuriyetçiler de var ve aralarında pek çok benzerlik mevcut. Ancak bugün yapılan akademik tartışmalarda söz edilen, izolasyonist söylemleriyle, ki buna Donald Trump da dahil, iktidara gelen başkanların savaş çıkardığı savından ziyade, bu başkanların iktidara gelmek için halihazırdaki dünya konjonktüründe durumu gündeme getirmeleri, onların izolasyonist ve ekonomi odaklı bir başkan damgası yemelerine sebep olmuştur. Zaten arkasından gelen savaşlar da bu başkanların kişisel tercihleri olmayıp, onlar başkan olmadan çok daha önce temelleri atılmış olan ve altyapısı oluşmuş süreçlerin başkanlıkları döneminde vücut bulmuş halidir.

Yazının devamı...

Öncesi ve Sonrasıyla Suriye Operasyonu

17 Nisan 2018

Üzerinden bir hafta geçmeden aynı sözü bir kez daha dile getirdi ve bu sefer bütün dünya medyası ABD’nin Suriye’den çıkma olasılığının ne kadar yüksek olduğunu ve ivmenin buraya doğru hareketlendiğini manşetlerine taşıdı. Ardından Suriye’de yaşanan kimyasal saldırı birdenbire tüm dünyada ciddi bir Suriye operasyonu ihtimalini gündeme getirdi. Önce Trump’ın “Her an vurabiliriz.” sözü, ardından İngiltere’nin meclis onayı aramadan Suriye’yi vurabileceği tutumu ve Fransa’nın bölgeye yönelik söylemleri bir araya gelince, yarın çıkılacağı söylenen Suriye’ye müdahale ihtimalini ortaya koydu.  Trump’ın bir gün ansızın, “Vurmaya henüz karar vermedik, vurmaya da biliriz.” sözünü sarf etmesinin üstünden 6 saat geçmeden Suriye’ye İngiltere, Fransa ve Amerika’nın ortak bir  füze saldırısı başladı.  Tabii yine BMGK kararı olmaksızın...

Bu noktada analiz yaparken üzerinde durmamız şart olan birkaç önemli nokta var: Birincisi şüphesiz ABD iç politikası. 

Her dış politika eyleminin ardından iç politikayı değerlendirme gerekliliğini her zaman vurgulamışımdır. Trump bu sözü nerede söyledi? Ohio’da, işçilere yönelik yaptığı bir konuşma esnasında... Amerikan ekonomisi ve güvenliğinden bahsederken Kore’de, Suriye’de ve dünyanın birçok ülkesinde Amerikan askerlerinin olduğunu ve onların bu ülkelerde hem maddi hem de manevi anlamda boşuna bulunduğunu ifade etti. Korunması ve asıl değerlendirilmesi gerekenlerin ABD ekonomisi ve sınırları içerisinde yer alan bölgeler olduğunu belirtti. Özetle iç politikaya ve kendi seçmenine yönelik popülist bir konuşma yaptı. Yani ana konu Suriye değildi. Bir hafta sonraki söyleminde Suudi Arabistan ile iptal edilmesi muhtemel bir ticari anlaşmayı ima ederek, bir nevi aba altından sopa göstermek suretiyle “Suriye’den çıkarız, eğer kalmamızı isteyenler varsa parayı da onlar ödesin.” diyerek Suudi Arabistan’a mesaj verdi. Yani yine Suriye’yi ya da dış politikayı değil ekonomiyi hesap ederek açıklama yaptı.

Bugün de Amerika’nın Suriye’den çekilmesini bir kenara bırakın, yapılan son açıklamada “Esad Suriye’de normal bir yönetim sergileyene kadar buradayız.” açıklaması ile süreç bambaşka bir boyuta geldi. Bu durumun altında yatan sebepleri değerlendirmekle başlayalım. Öncelikle bir hafta içerisinde Suudi Arabistan ile yapılan ticaret anlaşması iyi bir noktaya evrildi. Gelinen noktada ABD’nin, güçlenmekte olan Esad yönetimi, Hizbullah ve İran’ın önüne ket vurmak ve sırf Suudi Arabistan ile İran'ın arasındaki mezhepsel çatışmadan ötürü, 11 Eylül saldırılarında düşmanı olan El-Kaide’den türemiş pek çok örgütü neredeyse korumaya yönelik söylemlerine şahit olduk. Bu Trump’ın son dönem demeçlerinin önemli bir sebebidir.

İkinci nokta ise, kimyasal saldırıların ardından yapılan açıklamaların Suriye’de rejime değil, İran ve Rusya’ya yönelik olmasıydı. Tabii ki bunun Suriye ve dış politika ile alakalı önemli sebepleri var ama tek sebep bu değil. Rusya soruşturmasının kendisini iç politikada ciddi anlamda sıkıntıya sokmaya başlaması sebebiyle, Trump’ın Rusya’ya karşı tavır alma hamlesi daha önemli bir motif haline geldi. Ne kadar gerçekçi tartışılır ama Trump’ın nükleer anlaşma ile ilgili karar alma noktasında verdiği son tarih 12 Mayıs. Yani Suriye’ye yapılan çıkış, bu tarih yaklaşırken İran’ı da baskı altına alacak bir koz öne sürmek anlamına geliyor.

Üçüncü önemli nokta ise  Amerika, İngiltere ve Fransa’nın nasıl bir anda bir araya gelerek böyle bir askeri operasyon kararı aldığı. Bunun cevabını bulmak için veliaht Prens Selman’ın son dönemlerde arka arkaya yaptığı Amerika, İngiltere ve Fransa ziyaretlerine bakmak lazım. Bu operasyon en az bir iç politika hamlesi olduğu kadar Suudi Arabistan’ın çağrısıyla da yapıldı. Hedefteki ise Suriye değil İran. İran-Suudi Arabistan kamplaşması ilk kez süreci bu kadar net olarak Ortadoğu dışından bir müdahale olabilecek duruma getirdi. Zaman bu sürecin daha da sertleşeceğini bizlere gösterecek.

Son olarak değinilmesi gereken nokta ise BM’nin git gide kaybolan rolü. Tabii ki beraberinde uluslararası hukukun da kullanılamaz oluşu. Artık gücü olan kimse BMGK kararlarına bakma ihtiyacı hissetmiyor.  “Güçlüyüm, yaparım.” diyerek istediği yeri vuruyor. Daha da önemlisi, bir dönem uluslararası barışı tesis etmek için kurdukları bu büyük örgütü elleriyle yok ediyorlar,  önemsizleştiriyorlar. Düşünün konvansiyonel silahlarla hayatını kaybeden milyonlardan bahsediliyor. Ancak kimsenin sesi çıkmıyor. Kimyasal silah kullanımının ihtimali bile süreci bu duruma getiriyor.  Kimyasal silah olmadan ölen milyonlar ne olacak bir düşünün. Adaletsizlik, hukuksuzluk git gide egemen oluyor dünyada.  Bu durumun sonu büyük çıkmazlar doğuracak.

Tekrar Amerikan iç politikasına gelecek olursak…

Yazının devamı...

Afrin ve Menbiç Sürecinde Son Dengeler

16 Mart 2018

Bilhassa FETÖ hadisesi, Barzani’nin bağımsızlık referandumu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’nin güneyinde 30.000 kişilik bir sınır güvenlik ordusu kurma söylemi, vize krizi, YPG-PYD’ye silah yardımı, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması gibi birçok konu gündeme geldiğinde, Türk-Amerikan ilişkileri belki de şu ana dek hiç olmadığı kadar gergin bir noktaya geldi. Bütün bu süreçleri tek tek incelediğimizde, ABD ve Türkiye arasında birçok ziyaret ve görüşme olmasına rağmen, durumun pek de değişmediğini ve hatta sorunların artarak devam ettiğini görmekteyiz.

Açık konuşmak gerekirse Tillerson’un ziyareti Türk-Amerikan ilişkilerinde iyiye doğru gidiş sinyali veren önemli bir kırılma noktasıydı. Tabii ki öncesindeki McMaster ile İbrahim Kalın’ın görüşmelerini de göz ardı etmemek lazım. Normalden uzun süren toplantılar ve alıştığımız diplomatik girişimlerin ötesinde gerçekleşen görüşmeler sonunda, herkesin merak ettiği soru ilişkilerin yeniden normal seyrine gelip gelmeyeceğiydi. ABD bu kadar zamandır kendine ortak gördüğü YPG-PYD’den vazgeçerek Türkiye’nin “YPG-PYD orada kalırsa gireriz.” dediği Menbiç’ten çıkacak mıydı? Ya da Türkiye Menbiç konusunda geri adım mı atacaktı?

Öyle kritik öyle ödün verilemez bir noktaya gelindi ki, gerek Tillerson’un gerek Çavuşoğlu’nun ortak komisyonlar kurulması yönündeki sözleri kamuoyu ve uzmanlar nezdinde “Acaba top yine taca mı atılıyor?” görüşünü hakim kıldı. Ancak geçtiğimiz günlerde yaşadığımız iki önemli gelişme uzun zaman sonra Türk-Amerikan ilişkilerindeki ivmenin her şeye rağmen olumlu bir noktaya geldiğinin göstergesi oldu. Bunlardan biri, Türkiye’nin yaklaşık 7 milyar dolar değerindeki 30 adet “787-9 Dreamliner” tipi uçağı BOEING firmasından alım sürecini tamamlamasıydı. Bundan daha da önemlisi, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Nauert’in bu konuyu kendi Twitter hesabından Türk-Amerikan ilişkilerinin müspet bir ilerleyiş göstergesi olarak duyurması oldu. Bu çok alışık olduğumuz bir durum değildi. Demek ki Beyaz Saray da ticari ilişkilerin gelişmesine ciddi bir anlamda önem veriyor.

İkinci nokta ise, gerek Çavuşoğlu’nun gerekse Tillerson’un yapmış olduğu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, YPG-PYD güçlerinin ABD’nin de desteğiyle Menbiç’ten çekileceği ve bu bölgenin güvenliğinin Türk-Amerikan ortaklığında sağlanması hususuydu. Ancak açıklamalar çok yeni ve taze, hatta tam bir mutabakat olduğunu da söylemek zor. Ama şu bir gerçek ki, Amerika’nın istediği gibi Türkiye Menbiç’e geniş kapsamlı bir operasyon yapmayacak ve Türkiye’nin istediği gibi de YPG-PYD Menbiç’te kalmayacak. Ayrıca, bölgenin güvenliği de iki ülke tarafından sağlanacak. Bu noktadan baktığımızda süreç, başlı başına Türkiye-Amerika ilişkileri açısından çok olumlu bir gelişme. Yalnız iki faktörü gözden kaçırmamak lazım. Bunlardan ilki, Amerika’da gerçekleşen görev değişikliği. Basına uzun süredir yansıdığı gibi bu süreçlerde en önemli rolü oynayan kişilerden biri McMaster, diğeriyse Tillerson’du. Şimdi akıllardaki soru, McMaster’ın görevden alınma ihtimalinin ve Tillerson’un görevden alınmış olmasının ikili ilişkileri ve varılan mutabakatı nasıl bir sürece doğru götüreceğidir.

İkinci önemli faktör ise Rusya. Hatırlayalım ki, Tillerson’un Türkiye ziyaretinden hemen sonra yapılan olumlu açıklamaların ardından kısa bir zaman zarfı içerisinde Esad güçleri Afrin’e doğru yürümüştü. Kimine göre bu münferit bir hareket, kimine göre ise planlı bir gözdağıydı. Buradaki asıl nokta, Menbiç’teki Türk-Amerikan yakınlaşmasının Rusya ve Esad yönetimi tarafından nasıl bir tepkiye yol açacağının doğru hesaplanmasıdır. Nasıl Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşması ABD açısından bir güvenlik sıkıntısı doğuruyorsa, Türkiye’nin Amerika ile olan gergin ilişkilerini düzeltmesi ve hatta Menbiç konusunda mutabakata varması Rusya açısından tehlikeli bir yakınlaşma olarak görülebilir. Bahsettiğim üzere, bunlar için henüz çok erken ama çok açık ve net bir gerçek var ki, hangi tarafla ilişkileri düzeltirseniz düzeltin diğer taraftan gelecek olan reaksiyonlara hazırlıklı olmak gerekiyor.

 

Yazının devamı...

Tillerson’un ardından…

15 Mart 2018

Bu konuyla ilgili söylenecek ve yazılacak onlarca şey var. Ancak ilk olarak, bu görevden alma hadisesinin hem Amerikan siyasetine hem de Trump’a olan etkilerinden bahsetmek faydalı olacaktır. Tillerson, neredeyse 128 yıldır, 1981-82 tarihindeki Alexander Haig’ın istifasını ve birkaç örneği daha  kenara koyduğumuzda, Dışişleri Bakanlığı’nda dört yılını tamamlayamayan nadir isimlerden biri haline geliyor. Bilhassa, hadiseye 1945 itibarıyla bakıldığında, bu çok istisnai bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Trump, göreve geleli henüz 1,5 yıl olmasına rağmen yaklaşık yirminci üst düzey değişikliğini yaptı. Bu durum, Andrew Jackson döneminden sonra neredeyse bir ilk. Aslında, Trump’ın sürece yaklaşımı ve gerçekleştirdiği kabine değişiklikleri başlı başına bir tez konusu haline gelebilecek nitelikte.

Tillerson’un görevden alınması hadisesine baktığımızda herkesin üzerinde durduğu bir kanaat ve iki klişeden bahsetmek gerekmektedir. Bunlardan ilki, asker kökenli olan Pompeo’nun sert söylemleriyle iş dünyası geçmişi olan Tillerson’a göre Amerikan dış politikasını daha da sertleştireceği. Üzerinde durulan ikinci nokta ise, Pompeo’nun göreve gelmesiyle birlikte, asker kökenli James Mattis’in yönetimindeki Savunma Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı’nın işbirliği içerisinde çalışmalar yürüteceği söylemidir. Açıkça söylemek gerekirse, ikisinin de pek doğru yaklaşımlar olduğu kanaatinde değilim. Nitekim Pompeo, Amerikan dış politikasını sertleştirmek için değil, halihazırdaki sertleşen dış politika sonucunda bu pozisyona geldi. Yani Pompeo, politikaları değiştirmek için değil de değişmiş politikaların mahsülü olarak göreve geldi. Diğer bir deyişle, üzerine konuşulan olasılıkların sebebini yaratmak için değil, bir sonucu olarak oraya geldi.

Trump, son dönemde atmış olduğu adımlar ile kararsız olan seçmeni kazanmaya yönelik olmaktan ziyade, kendisini iktidara getiren seçmen tabanını sağlamlaştırmak için sert söylemlerini hayata geçirmeye başladı. Özellikle, yeni çıkardığı vergi kanunundan sağlık reformuna, çelik ve alüminyum ithalatında uygulanacak güncel kotalardan uluslararası anlaşmalara kadar pek çok konuda Amerikan ekonomisini ve buna bağlı olarak da dış politikasını kapalı bir noktaya getirmeye başladı. Diğer bir deyişle, dış politikayı bile Amerikan üreticisini ve sanayisini kalkındırma tezine dayandıracak bir noktaya soktu. Netice itibarıyla, Tillerson’un adil ve dengeli dış ticaret yaklaşımı Trump’ın iç politikada kullandığı söylemlerin devamı olmaktan çıktı. Dolayısıyla da bahsettiğim üzere, bundan sonra sertleşecek olan dış politikanın değil de zaten sertleşmiş olan politikaların bir simgesi olarak Pompeo göreve gelmiş oldu. Pompeo’nun göreve gelişiyle ilgili bir dipnotu eklemekte fayda var. Dışişleri bakanının göreve gelmesi için “% 50 + 1”  yani 51 senatörün oyu gerekmektedir. Halihazırdaki 100 senatörün 51’i Cumhuriyetçi ve 47’si Demokrat olmakla birlikte, Angus King ile Bernie Sanders bağımsız senatörler olarak demokrattan daha demokrat duruşa sahip, demokrat kökenli kimselerdir. Dolayısıyla Senato’da 51’e 49’luk bir dengeden bahsedebiliriz. Ancak oranın 50’ye 50 olması halinde ise Amerikan Başkan Yardımcısı Mike Pence’in eşitlik bozucu oyuyla Pompeo’nun dışişleri bakanlığı yine onaylanmış olacaktır. Fakat bir ihtimal daha mevcut ki,  2 cumhuriyetçi senatörün onay vermemesi Pompeo’yu dışişleri bakanlığından edebilir. Peki bu durum çok olası mı sorusunu sorduğumuzda, Pompeo için bu ihtimalin sözkonusu olduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü, Pompeo zaten CIA Direktörü olarak daha önce de aynı senatodan onay almıştı. Ancak Pompeo’nun yerine düşünülen Gina Haspel için durum biraz daha farklı. Haspel’in birçok selefine göre, CIA içinden geliyor olması ve CIA’in ilk kadın direktörü olması onun için bir avantaj ve sempati uyandıracak bir unsur. Ancak işkence yanlısı tutumu nedeniyle daha önce CIA içinde Gizli Operasyonlar Servisini yönetmesi için aday gösterildiğinde Senato İstihbarat Komitesi Üyesi Dianne Feinstein’in vetosuna maruz kalmak suretiyle onay alamamıştı. Dolayısıyla bu durum Haspel’in pozisyonunu Pompeo’nun onayından daha da zor bir noktaya sokuyor.

Bu bilgileri verdikten sonra gelelim ikinci klişeye: Artık Pentagon ile Dışişleri Bakanlığı’nın daha iyi çalışacağı yaklaşımı. Bu yaklaşımın nedeni ise iki birimin başında da asker kökenli yöneticilerin olması. Ancak alışılagelen bu söylemin aksine Pentagon ile Dışişleri arasında gerginliğin artacağı ve daha büyük bir rekabet olacağı kanaatindeyim. Bu düşüncemin gerekçesi ise oldukça net. Tillerson, devlet geleneğine ve hariciyeye çok da hakim olmayan, dışişlerini belli noktalarda Pentagon’un gölgesinde yürütmüş bir iş adamıydı. Ayrıca birçok dışişleri atamasını dahi yapamadığı herkes tarafından bilinen bir mevzu. Oysaki Pompeo, gerek CIA başkanlığı yapmış olması, gerekse askeri tecrübesiyle devleti bilen ve devlette çalışmış bir figür. Asker kökenli olmasından dolayı da artık Mattis’e denk bir bakan olarak Amerikan politikasında söz sahibi olacak. Dolayısıyla bu durumun, Mattis ve Pompeo arasında bir işbirliği yaratmaktan ziyade, iki ismin daha önce gerçekleştirmiş olduğu söylem ve ifadelere de baktığımızda Trump üzerinde etkinlik kurma çabası ve bir ego savaşını karşımıza çıkarmasını muhtemel hale getirmektedir. Diğer bir deyişle Pompeo’nun atanması durumunda ABD yönetiminde daha gergin, tansyionu yüksek ve birçok noktada çatışmaya daha müsait bir süreç görmek mümkün. Hele, karar alım süreçlerinde çok ciddi anlamda dengesizlikler olduğunu hesap ettiğimizde bu süreç Amerikan dış politikasını daha da dengesiz bir hale getirebilir.

Yazının devamı...

Kudüs

9 Aralık 2017

1947 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 181 sayılı kararıyla bir Arap, bir Yahudi devletinin kurulması kabul edildi. Bu plan içerisinde - 47 Planı diye de tabir edilir- İsrail’e o gün verilen toprakların sınırları belirlendi. Bu topraklar içinde başta Kudüs olmak üzere, İsrail’in bugün sahip olduğu toprakların çoğu yer almamaktaydı. Mısır, Ürdün, Lübnan, Irak ve Suriye gibi ülkeler bu sürece itiraz ederek İsrail’e karşı saldırıya geçtiler. Netice itibariyle İsrail, bu savaşın sonunda topraklarını Genel Kurul’un 181 sayılı kararında belirtildiğinden daha fazlasına çıkartarak, sahil şeridi ve Necef ile Kudüs’ün batısının kontrolünü sağlamış oldu. Ardından 1956 yılında “Süveyş Krizi” ve 1967’de “Altı Gün Savaşı” yaşandı. Bu savaşlardan bilhassa “Altı Gün Savaşı” sonunda İsrail yine BM’nin 181 sayılı kararı ile kendisine verilen toprakların çok daha ötesine giderek Kudüs’ün tamamını ele geçirdi. Bu savaşa kadar Batı Kudüs İsrail yönetiminde, Doğu Kudüs ise Ürdün yönetimindeydi.

Bugünkü Mescid-i Aksa da o yıllara kadar Ürdün topraklarıydı. Hatta ilginç bir bilgidir ki Kubbet-üs Sahra’nın restorasyon çalışmalarını yaptıran bugünkü Ürdün Kralı II. Abdullah’ın babası Kral Hüseyin’di. Savaştan sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararında, İsrail’in 1967 Savaşı’nda elde ettiği topraklardan çıkması gerektiği kabul edildi. Bu toprakların içinde Doğu Kudüs de vardı. O günden itibaren, gerek Camp David görüşmelerinde gerekse 1990’lı yıllardaki Oslo süreçlerinde İsrail-Filistin sorunlarına kalıcı çözüm için ABD tarafından büyük uğraş verildi. Ancak her defasında İsrail, 1967 öncesi sınırlarına geri dönmektense daha fazla toprak alarak ve başka sorunları (yerleşimler ve su meselesi) bu çözümsüzlük sürecine katarak hareket etti.

Burada şu soruyu sormak gerekir: O zaman bugünkü yaşadığımız problem nedir ve neden kaynaklanmıştır?

Birincisi, İsrail’in meclisi olan Knesset ve bütün idari binalar Kudüs’de olmasına rağmen  Kudüs, BM nezdindeki statüsünden dolayı uluslararası kamuoyuna göre bir kısmı Filistin’e ait olduğu kabul edilen bir şehirdir. Çözüm sürecinin sekteye uğrama ihtimalinden ötürü, ABD dahil çoğu ülke büyükelçiliklerini yani resmi temsilciliklerini, Tel Aviv’de tutmayı tercih etmişlerdir. Bütün bu ülkelerin içinde bilhassa Amerika’nın önemi çok büyüktür. Çünkü ABD, gerek Camp David’de gerekse Oslo’da sürekli arabulucu ülke durumunda olduğundan, büyükelçiliğinin Tel Aviv’de olması, belki her ülkeden daha büyük bir öneme sahiptir. Ancak 8 Kasım 1995’te ABD Kongresi’nde onaylanmış 104-45 sayılı tasarının 14. maddesinde, dönemin Amerikan Dışişleri Bakanı Warren Christopher’a 257 milletvekilinin imzası ile Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanındığı ve ABD Büyükelçiliği’nin bir an evvel Kudüs’e taşınması gerektiği tavsiyesi iletilmiştir. Aynı tasarının 13. maddesinde ise 93 senatörün imzası ile büyükelçiliğin Kudüs’e konumlandırılması gereği aktarılmıştır. Bu taşınmanın en geç 1999 yılına kadar tamamlanması da bu tasarıda yer almıştır. Daha da açık söylemek gerekirse; ABD ne büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma ne de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararını bugün verdi. Sadece 1995’te alınan ancak krizleri önlemek ve barış sürecine ters etki yapmamak için diğer başkanlar tarafından ertelenen bu karar, Trump tarafından uygulamaya kondu.

Bu ertelemenin belki de önemli bir örneğini 2008 yılında Barack Obama’da görmüştük. Obama AIPAC’de yapmış olduğu bir konuşmada Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmuş ancak konuyla alakalı resmi bir karar almamıştı. Yine daha önce hem Bill Clinton’ın hem de G. W. Bush’un seçim öncesi benzer vaatlerde bulunup gerçekleştirmediklerini biliyoruz. Buradan yola çıkarak önce şunu görmekte fayda olduğunu düşünüyorum: Trump seçimlerde belki hiçbir Amerikan başkanının dile getirmediği kadar İsrail’e dönük olumlu politikalardan bahsetti. Bu vaatlerin en önemlilerinden bir tanesi de, büyükelçiliğin Kudüs’e taşınacağıydı. Peki neden bugün? Neden şimdi? Trump aynı Obama’daki gibi kararı erteleyebilme ihtimali varken neden bu kararı ani bir şekilde aldı? Bunun cevabını yine dış politikadan çok Amerikan iç politikasında bulabiliriz. Trump, iç politikada aslında bu hamlesiyle bir taşla birkaç kuş vurmayı hedefledi. Vergi reformu ile elini güçlendiren Trump, karşısında iki büyük sıkıntının olduğunun farkındaydı. Bunlardan ilki; göreve geldiği ilk günden beri verdiği vaatlerinin hemen hemen hiçbirini tutmadığına dair yapılan eleştiriler, ikincisi de bilhassa Michael Flynn’in suçlarını kabul etmesiyle alevlenen Rusya soruşturmasının kendisini iyice kenara sıkıştırmasıdır.

Trump aldığı bu kararla, seçim vaatlerinden biri olan, hem de hiçbir başkanın barışı bozmamak adına harekete geçmediği bir meseleyi tamamen iç politikadaki bir kazanım uğruna hayata geçirmiştir. Diğer bir hedefi de gittikçe artan muhalefete karşı, arkasına almak istediği Yahudi lobisiyle, finans, medya ve kamuoyu desteğini çoğaltarak Kongre’deki gücünü arttırmak istemesidir. Bununla birlikte gerek Washington DC’deki düşünce kuruluşlarında, gerek medyada, gerekse Kongre’deki Yahudi kökenli Amerikan vatandaşlarının çoğunun alınan bu kararı desteklemediğini görmek mümkündür. Hatta önde gelen bazı isimlerin barışa sekte vuracağı ile ilgili ciddi eleştirileri de oldu. Bunun Trump’a iç politikada ne kadar artı ya da ne kadar eksi getireceğini ilerleyen günlerde hep birlikte göreceğiz…

Bunlar dışında daha detaylı hesaplar yapanlar da var. Mesela, Rusya soruşturmasının içinde bulunan komisyondaki toplam altı Demokrat senatörün ikisi Yahudi kökenlidir(Dianne Feinstein, Ron Wyden). Aynı zamanda Robert Muller’ın ekibine geçtiğimiz aylarda dahil olan Andrew Goldstein, Aaron Zelinsky ve Andrew Weissmann gibi Yahudi kökenli savcıların davaya etkisi ile ilgili yorum yapanlar da var. Peki Trump’ın hesabı bu kadar detaylı mıdır? Çok sanmıyorum. Çünkü tekrar söylemek gerekirse, Amerika’daki Yahudi toplumunun gerek önde gelenleri, gerek toplumun her bireyi bu kararda çok da mutabık değil. Ciddi anlamda eleştirenler olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim.

Peki dünyadan gelecek tepkileri Trump nasıl hesapladı ya da hesapladı mı? Genel duruma baktığımızda Mısır’daki yönetim Amerika’ya karşı ağır tepki gösterebilecek bir durumda değil, Suudi Arabistan’la ise silah anlaşması mevcut ki Suudi Arabistan'ın Yemen'de yaşananlar ve İran’la olan gerginlikler sebebiyle bu konunun üzerine çok da fazla yoğunlaşması mümkün değil. Ürdün de aynı şekilde. Lübnan’daki kaotik durum, Suriye ve Irak’ın kendi derdine düşmüş olması, kanaatimce Trump’a tepkilerin minimum seviyede olabileceğini düşündürdü. Ancak önemli bir husus var ki Kudüs sadece Müslümanlar için değil Hristiyanlar için de önemli bir toprak. Bu bağlamda en büyük eleştirilerden biri Papa’dan gelirken, İngiltere Başbakanı Theresa May, Trump’ın bu kararına katılmadığını ve bu durumun iki devletli çözümü zorlaştıracağını söyledi. Gelen eleştirilerden bir diğeri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “Kudüs’ün ABD tarafından tek taraflı olarak İsrail’in başkenti ilan edilmesinin kötü bir fikir olduğunu dile getirmesi” oldu. Kısaca bu karar, Trump’a iç politikada bir-iki puan kazandırsa da –o da meçhul- İsrail’den başka hiçbir ülkeden “İyi yaptınız.” desteğinin gelmemesi, dış politikada ne kadar doğru bir hamle yapılıp yapılmadığını gösterecektir. Ama net olarak şunu söylemekte fayda görüyorum: Yıllardır ABD, her daim İsrail’e daha yakın olarak değerlendirilmişse de, İsrail-Filistin sorununun önemli bir arabulucusu ve tarafsız bir süper güç olarak görülüyordu. Bugün tarihe düşülecek en büyük not maalesef ki bu arabulucunun Birleşmiş Milletler kararını, uluslararası toplumu yok sayması ve masanın iki tarafında oturan barış süreci taraflarından birine ağır bir meyil göstermesidir. ABD Büyükelçiliği’nin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınması kararının ABD’nin kısa ve orta vadede bu süreçteki liderliğini nasıl bir noktaya getireceğini hep birlikte göreceğiz…

Yazının devamı...

Trump’ın Kaç Yılı Kaldı? 1, 3, 7…

7 Aralık 2017

ABD’de her başkan seçildiğinde istisnasız, “Görev süresi dört yıl mı, sekiz yıl mı olacak?” sorusu sorulur. Oysa Trump için ihtimaller biraz daha fazla. Önce birinci yılını doldurmak üzere olan Donald Trump’ın durumunu genel hatlarıyla değerlendirelim. İlk aldığı kararlardan biri olan altı Müslüman ülkeye uygulanacak seyahat yasağı, neredeyse bir yıl boyunca Amerikan yargısı tarafından durduruldu. Kabine atamaları normalden daha geç gerçekleşti. İş dünyasından ya da asker kökenli yaptığı atamalarda siyasi tecrübe eksikliği göze battı. Bu atananlar koltuklarına yeni oturmuştu ki, ya Sağlık Bakanı Tom Price gibi istifa ettiler ya da Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn gibi görevden alındılar. Yani diğer bir deyişle Trump’ın kabinesinde mütemadiyen bir dengesizlik ve oturmamışlık baş gösterdi.

“Meksika’ya duvar öreceğim.” dedi, söylemler dışında herhangi bir adım atılmadı. Bu konuda birçok kimse tarafından ciddi anlamda eleştirildi. “Obama’nın sağlık reformu tasarısını yırtıp atacağım.” dedi, Cumhuriyetçilerin bile tam desteğini sağlayamadı. Bunun üzerine “executive order” adı verilen başkanlık kararnamesi ile bu sürece bir ket vurdu. Kuzey Kore’nin nükleer denemelerine ilk günden beri karşı ve müdahaleye hazır olduğunu söyledi. Denemeler devam ediyor, ancak müdahaleyi bir kenara bırakalım eleştiri tonu bile azalmaya başladı.

Bunlar sadece geçtiğimiz yıla kısaca bir baktığımızda aklımıza gelen birkaç önemli mesele.  Bu meselelerden dolayı Donald Trump’ın birinci yılını bitirdiğinde halk nezdindeki güvenoyu, son yüzyıldaki başkanlar içinde belki de en düşüklerinden biri olarak tarihe geçti. Tam da bu aşamada Trump’ın yönetimsel sıkıntıları, başladığı günden beri karşısındaki sert muhalefet, bahsettiği vaatlerin hemen hemen hiçbirini hayata geçirememiş olması, üç sene daha başkanlık yapıp ikinci döneme aday olamayacağı ya da olsa bile seçimi kazanamayacağı kanaatini birçok kimsede oluşturdu. Önemli şirketlerce yapılan anketleri incelediğimizde Trump’ın, son üç ABD başkanı içerisinde en düşük kamuoyu desteğine sahip olduğunu da görmekteyiz.

Bir de bu tabloyu haksız çıkarabilecek hadiselere göz atalım.

Donald Trump’ın ciddi anlamda desteklediği yeni vergi yasası, Amerikan kamuoyunun geçtiğimiz günlerde en önemli gündem maddelerinden biriydi. Cumhuriyetçi Parti’nin içerisinde dahi Trump’ın bu yasayı doğru savunamadığını söyleyenlerin olmasına rağmen tasarının meclisten geçmesi, Trump’a hem güç hem de ivme kazandıracaktır.

Dikkat çeken başka bir hadise de aradan on ay geçmiş olmasına rağmen Amerikan yargısı mani olduğu için askıda bekleyen seyahat yasağının Amerikan Yüksek Mahkemesi tarafından onanması ve uygulamanın hayata geçirilmesinde bir sakınca görülmemesiydi. Dolayısıyla bu durum Trump’ın elini güçlendiren ikinci bir başarı olarak gündeme geldi.

Trump döneminde ABD’nin ekonomik durumuna göz attığımızda ise işsizlik oranlarının Obama’nın son yılına kıyasla azalma eğiliminde olduğunu görüyoruz. Öte yandan ekonomik büyüme rakamlarına baktığımızda da büyük bir değişimin yaşanmadığını gözlemliyoruz. Yani ekonomik anlamda büyük bir gelişme olmamasına rağmen bir dibe vuruş senaryosu da mevzu bahis değil. Obama dönemindeki stabil gidiş Trump döneminde de devam ediyor. Buna politikada “devlet devamlılığı” denir. Bu örnekler, Trump için Demokrat Parti tarafından seçim döneminde iddia edilenin aksine ekonomide ters bir etki olmadığı gerçeğini de gözler önüne seriyor.

Buradaki ilginç nokta ise, birbirini savunma politikaları konusunda fazlasıyla eleştiren iki başkanın silah ihracatı oranlarına baktığımızda yine eylemlerinin paralel gitmesidir. Bildiğiniz üzere Obama’nın başkanlığı döneminde İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerikan tarihinin en yüksek silah ihracatı gerçekleşmişti. Trump döneminde ise, başkanlığının henüz bir yılı dolmamışken, Obama’nın son yılındaki silah ihracatı hacminin üstüne çıkılmıştır. Bütün bu veriler değerlendirdiğinde, Trump’ın önümüzdeki üç seneyi bu ivmeyle götürmesi ve bazı yeni kazanımlar eklemesi ihtimali, Trump’a karşı umutsuz bir bakış açısına sahip Cumhuriyetçilerde onun yedi sene daha başkan olabileceği umudunu yeşertmeye başladı.

Yazının devamı...

İran - Türkiye İlişkileri

29 Ağustos 2017

Profesör, konferans esnasında hayatım boyunca aklımda kalacak önemli bir söz söyledi: “Türkler, Persler, Araplar ve Yahudiler Ortadoğu’daki dört ayaklı bir masanın birer ayağıdır. Tarih boyu Ortadoğu masasının sağlam ve düzgün durabilmesi için bu ayakların birbirleriyle olan dengesi çok önemlidir”. Katılırsınız ya da katılmazsınız, ama bu enteresan bir tespittir. Bugün, bu dört ayaktan İskit-Sakalar’a kadar giden, Darius, Kiros’a kadar uzanan, Medlere, Ahamenişlere, Partlara, Sasanilere, Safevilere, Kaçkarlara ve bugünkü modern İran’a kadar varan Aryan devlet ve toplumlarının hepsiyle Türkler ve Türk devletleri arasında savaş, barış, ticaret, müzakere ve ittifaklar yoluyla her zaman ciddi bir diyalog var olmuştur. Belli dönemlerde birbirlerinin en büyük düşmanı olmuş ve büyük gerginlikler yaşamışlardır, bazen de güçlü dostluklar kurup önemli ittifaklar yapmışlardır.

Persler ve Türkler iki büyük toplumdur. Kurdukları devletler, yaşadıkları coğrafya ve sahip oldukları kültür bu iki toplumu binlerce yıldır bir arada tutmuştur. Modern Ortadoğu tarihine baktığımızda; İran ile Türkiye arasındaki önemli farklardan biri iki Müslüman ülke olmalarına rağmen birinin Şii, diğerinin ise Sünni ağırlıklı toplumlar olmasıdır. Bu fark kimi zaman iki ülkenin siyasi anlamda bölgesel rekabetine, kimi zaman da bölgedeki bazı oluşumlardaki politikalarına doğrudan etki etmiştir. Ancak ne İran Türkiye’de, ne de Türkiye İran’da bir savaş olmasını ister. Aynı zamanda Türkiye’ye ya da İran’a yapılabilecek bir dış müdahaleyi iki ülke de kabul etmez. Örneğin, İran’ın nükleer bir güç haline gelmesi Türkiye tarafından arzu edilen bir süreç değildir, ama bu nükleer gelişim sürecinin başka ülkeler tarafından askeri çözümlerle önüne geçilmesi de Türkiye’nin hiçbir zaman tercihi olmamıştır. Çünkü iki ülkenin herhangi birinde ortaya çıkabilecek huzursuzluklar, tarihsel bağlardan dolayı ticari, siyasi ve sosyal olarak birbirlerini etkileyebilecek etkiye sahiptir.

Yönetim şekilleri, mezhepleri, dinleri, rejimleri ne olursa olsun, kanunları nasıl şekillenirse şekillensin bu iki bölgesel güç arasındaki bağlar çok eskiye dayanır. Tekrar ediyorum, Türkiye İran’ın nükleer adımlarını istemez; çünkü bu durum dengelerde bozulmaya yol açar. Ne İran Türkiye’nin, ne de Türkiye İran’ın ekonomik olarak birbirinden çok daha fazla gelişmesini istememekle beraber iki ülke de asla birbirinin krize girmesinden haz etmez; çünkü her ikisi de birbirleri için çok önemli birer ekonomik pazar konumundadır.

 

Türkiye,  NATO üyesi, Avrupa ile Asya’nın köprüsü olan, Batılı bir ülkedir. İran ise önemli bir enerji devi, Ortadoğu’nun Asya’ya açılan kapısı ve büyük bir denge unsurudur. İki ülkenin  farklı zenginlikleri ve tarzları, bu iki ülkenin gücünü farklı şekillerde tepeye çıkarır ve birbirleriyle olan ittifaklarını daha farklı bir noktaya getirir.

Türkiye hiçbir zaman Amerika İran’a müdahale etsin istemez; buna karşın İran, Rusya ile çok yakın olup Türkiye’ye karşı bir tavır almak da istemez. Kısacası, bu iki ülkenin ilişkileri dengeden ve karşılıklı tarihsel bir bağdan ibarettir. Örneğin, Irak’taki Telafer meselesini ele alalım. Herhalde İran, Haşdi Şabi güçlerinin Telafer’deki ilerleyişinden çok da şikayetçi değil, ancak Türkiye bu konudan gayet mutsuz ve şikayetçi bir durumda. İki ülkenin Telafer konusundaki farklı düşüncelerine rağmen Kuzey Irak’taki referandum meselesi iki ülkeyi milli güvenlik noktasında bir araya getirdi. Hatta o denli önemli bir noktaya getirdi ki 1979 yılında gerçekleşen İran Devrimi’nden beri ilk defa İran’ın bir genelkurmay başkanı Türkiye’ye ziyarette bulundu.

Diğer yandan, İsrail ile İran birbirlerini mütemadiyen tehdit eden iki devlettir. İran’ın İsrail’i ortadan kaldırmakla tehdit ettiği bir dönemde, Türkiye ile İsrail  1997 yılında F-4E Fantom uçaklarının modernizasyonu konusunda en üst düzeyde işbirliği içerisindeydi. Aslında bütün bu tarihsel ve mevcut durumdan çıkarmak istediğim netice çok basit: İster ABD olsun, ister Rusya, ister Çin, ister Avrupa Birliği olsun… Belli noktalarda bazıları Türkiye ile iyi ilişki içerisinde olsun, belli noktalarda bazıları İran ile. Bir gerçek vardır ki İran-Türkiye arasında  had safhada gerginlik yaşansa da ve iki ülkenin ilişkilerini kötüye götürmek için bunu körükleyenler olsa dahi İran-Türkiye ilişkileri kopamaz ve yok olamaz. Daha da net bir tabirle; bu iki ülkenin olduğu coğrafyada her zaman Türkiye’nin istediği olmayabilir, her zaman İran’ın istediği de olmayabilir, ama iki ülkenin de istemediği hiçbir zaman olamaz.

 

Yazının devamı...