"Burak Küntay" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Burak Küntay" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Burak Küntay

Trump - Obama farkı

24 Mayıs 2017

Konjonktür gereği değişen politikalar, dış politikada yaşanan genel değişimler ve eğilimler bir kenara, iki başkanın dış politikasını büyük ölçüde bu kadar erken değerlendirmek aslında çok kolay ve sağlıklı değil. Ancak bilhassa bir noktada bu değerlendirmeyi net bir şekilde yapabileceğimiz kanaatindeyim.


Değerlendirmeyi yapmamıza imkan veren bu nokta ABD’nin Ortadoğu’ya genel bakışı. Ortadoğu dediğimizde bilhassa bu günlerde karşımızdaki bir numaralı mesele Suriye ve Suriye ekseninde yaşananlar. İkincisi ise İsrail ile olan ilişkiler. Üçüncüsü Suudi Arabistan ile olan ilişkiler. Dördüncüsü de İran-ABD ilişkilerinin ve nükleer silahların geleceği.


Obama gibi Trump’ın da Ortadoğu’daki önceliği şüphesiz DAEŞ olacak ki bunu kendisi de defalarca kez ifade etti. Trump, Obama’ya göre DAEŞ ile mücadele noktasında daha sert önlemler alacağız dese de yaşadığı iç politika meseleleri ve içeride verdiği bazı vaatleri hayata geçirmekte yaşadığı zorluklar ABD’nin bizzat ABD ordusu tarafından icra edilecek bir Suriye operasyonu gerçekleştirme ihtimalini git gide zayıflatıyor. Öte yandan, Obama döneminde DAEŞ’in bitirilmesi bağlamında Amerikan askerlerinin kati suretle bölgeye yollanmaması ve bu temelde bölgedeki bazı güçler kullanılarak DAEŞ’e karşı mücadelenin yürütülmesi öncelik olarak tutulmaktaydı. Yani Obama ya da Trump’ın gerek konjonktürden gerek uluslararası ikili ilişkilerden kaynaklanan sebeplerden ötürü DAEŞ noktasında çok farklı tutumlar içerisinde olacağını düşünmüyorum.


İkinci mesele İsrail ile olan ilişkiler. Obama, belki son elli yıllık geçmişte ABD başkanları içerisinde İsrail’e en fazla mesafeli olan, hatta İsrail’deki çözüm süreci noktasında İsrail’in yanından ortaya doğru seyreden bir grafikte ilerleyen bir başkandı. Trump’ın Netanyahu ile evvele dayanan dostlukları, ikili ilişkiler ve İsrail’e bakış açısında etkili bir faktör olarak değerlendirilebilir. Buna ek olarak ilk yurtdışı ziyaretini yapacağı ülkelerden birinin İsrail olması, Trump’ın İsrail konusunda Obama’dan çok çok daha İsrail yanlısı bir politika izleyeceği izlemini yaratıyor. Ancak bölgedeki tansiyon noktalarının daha kuzeyde seyretmesi ve İsrail-Filistin meselesinin şu anda Amerikan dış politikasında öncelik olmaması bu noktada çok büyük farklılıklar getireceği düşüncesini bana vermemekte.

 

Yazının devamı...

Suriye’de ABD-Rusya ittifakı mümkün mü?

22 Mayıs 2017

ABD, kökleri Molla Mustafa Barzani ile olan ilişkilere dayanan, 1990 ve 2003 yıllarındaki Irak operasyonlarında defalarca kez kullandığı bölgedeki Kürt yapılanmalarını, yıllar içerisinde dış politikasında kullanmayı önemli bir alışkanlık haline getirdi. Bu doğrultuda ABD, Suriye meselesinde de Obama yönetiminin aksine direk bir şekilde, Kongre’den de onay almak suretiyle YPG ve PYD’yi silahlandırarak tutumunu netleştirdi. Bununla beraber Rusya da bu gelişmeler konusunda tepki göstermeyerek öngörülenin aksine destek verici bir duruş içerisine girdi.

Asıl sorun, iki ülkenin uzlaşmış gibi görünse de ikincil ya da üçüncül çıkarlarda ittifak kurup, kuramayacağı gerçeğidir. ABD kendine öncelik olarak DAEŞ’i almış durumda. YPG-PYD unsurlarını kendi askerini bölgeye sevk etmeden DAEŞ ile mücadele noktasında kullanmak istiyor. Bu noktada Suriye yönetimiyle çok iyi ilişkiler içinde olmasa da şu an idare eder bir duruş içerisinde.

Aynı Amerika gibi Rusya’nın da önceliği DAEŞ’i bitirmek.  Bunu yaparken o da tarihsel dış politika duruşuyla Suriye yönetiminin, evvelden Hafız Esad’ın olduğu gibi şimdi de Beşer Esad’ın yanında. Bu noktada YPG-PYD’yi bilhassa DAEŞ sonrası süreçte Esad’a karşı kontrol edebilmek için çok desteklemese de idare eder durumda. 

Bu iki büyük gücün her şeye rağmen bu noktada ittifak yapmasının hiç kolay olacağını varsaymamakla beraber DAEŞ’in saha üstünlüğünü yok ettiklerini ele alalım. Sahadaki askeri üstünlük çökertilmekle beraber kim ne derse desin ideoloji ortadan kalkmadığı müddetçe DAEŞ benzeri kanlı terör örgütleri yaşamaya devam edecektir. Bu kandan beslenen örgütleri ve ideolojileri ortadan kaldırmaya yönelik uzun vadeli politikalar ortaya konulmadığı sürece üretilenler sadece geçici çözümler olmakla beraber, uzun vadeli yapılanmaların ve çözümlerin oluşmasını beklemek zordur. Bunun en güzel örneklerinden biri Saddam Hüseyin’in devrilmesiyle birlikte Irak’a vaat edilen demokrasinin geldiğinin iddia edilmesine rağmen hala sistemin, acıların ve Irak’ta yaşanan sıkıntıların belli bir noktada çözülememiş olmasıdır.

Önemli sorulardan bir diğeri, “DAEŞ sonrası nasıl bir Suriye olacak?” sorusudur. Bu noktada Rusya’ya çok daha yakın olan Esad’a, Amerika razı gelecek mi? YPG-PYD’nin güçlenmesine ve Esad’a karşı bölünmüş bir Suriye’nin varlığını sürdürme ihtimaline Rusya taraftar olacak mı? İran’ın, Türkiye’nin ve İsrail’in hiçbir şekilde sürece dahil olmadığını varsayıyorum ki bu mümkün değil. Çünkü bütün bu saydığım ülkelerin bir noktada Suriye’ye dair ulusal güvenlikleri ve çıkarları açısından müdahale etmemeleri düşünülemez. Velev ki böyle bir durum oldu. İddia ediyorum ki bu gidişle bu iki süper gücün, Suriye konusunda kolay kolay DAEŞ sonrası bir mutabakata varabilmesi mümkün değildir. Çünkü uygulanan bu yöntemlerle bir terör örgütünün ortadan kaldırılması için başka bir terör örgütünün silahlandırılması ve kullanılması yöntemi ancak ve ancak kısa vadeli bir çözüm olur ve ileride daha da büyük problemleri ortaya çıkarır.

Yazının devamı...

Trump azledilir mi?

20 Mayıs 2017

Böyle bir ihtimalin olup olmadığı ama daha da önemlisi bunun nasıl olabileceğini teknik olarak değerlendirmekte fayda var.


Bir ABD başkanının görevden alınması ancak iki şekilde mümkün olabilir. Bunlardan birincisi, başkanın kendi kabinesinin içindeki başkan yardımcısı ve atadığı sekreterlerinin yarısından fazlasının imzasıyla “başkanın görevini doğru bir şekilde icra etmeye muktedir olmadığı” kararına varılır ve yarısından fazlasının imzasıyla böyle bir karar alınırsa, ABD başkanının bütün yetkileri başkan yardımcısına geçer. Başkan, bu kararın yanlışlığını ispat etmek koşuluyla kongreye itiraz ederek savunma yapar. Kongrenin her iki kanadı da 2/3’lük oyla bu savunmayı kabul ederse yetkiler başkana geri verilir. Aksi takdirde görev başkan yardımcısında kalır ve başkanlık görevini ABD başkan yardımcısı bir diğer seçime kadar sürdürür. Böyle bir hadise şu ana dek Amerikan tarihinde hiçbir şekilde yaşanmadı. Trump’la alakalı da böyle bir sürecin yaşanacağını tahmin etmiyorum.


Gelelim kamuoyunda azledilme (impeachment) diye adlandırılan ikinci noktaya. Bu bir başkanın görevden kongre tarafından alınmasını ve anayasal olarak işlenmiş bir suçun araştırılma ve soruşturma süreci sonrasında kongrenin oyuyla başlayacak bir sürecin oluşmasıdır. ABD başkanı hukuki olarak anayasayla çelişen hadiselere imza attıysa bu hadiseler adalet bakanlığı bünyesinde soruşturulmaya başlanır. Bu hadiseyle alakalı bir savcı atanır, FBI ve gerekli birimler delil ve bilgi toplar, sonrasındaysa bunlar savcı aracılığıyla değerlendirilerek kongreye sunulur.  Temsilciler meclisi basit çoğunlukla, yani temsilciler meclisinin yarısından bir fazla oyla eğer başkanın azledilme kararını çıkarırsa, bu karar onaylanması için senatoya getirilir. Amerikan senatosundaki yüz senatörün 2/3’ü yani altmış yedi senatör onay verirse ABD başkanı resmen görevinden azledilir ve bütün başkanlık yetkileri başkan yardımcısına geçer.


Bu durum Amerikan tarihinde üç kere yaşanmaya çok yaklaşmıştır. Bunlardan ilki ABD başkanı Abraham Lincoln’un yardımcısı ve daha sonra da başkan olan Andrew Johnson döneminde yaşanmıştır.  İç savaşta yaşanan krizler ve o günkü ortamdan doğan problemler Johnson’ın önce temsilciler meclisinin basit çoğunluğuyla azledilme sürecinin onaylanmasına,  ardından senatoda görüşülmesine geçmiştir.  Senatoda Andrew Johnson bir oy farkla (35 oyla) azledilmekten kurtulmuştur.


Yazının devamı...

Erdoğan-Trump görüşmesi

19 Mayıs 2017

Bu görüşme öncesinde Türkiye tarafında en hassas olan noktalar YPG-PYD’ye ABD’nin silah desteği meselesi ve FETÖ’nün iade süreci görüşmenin en önemli gündem maddesiydi. Ziyaretten yaklaşık bir hafta önce Amerikan Kongresi’nde de onaylanan ve Türkiye’nin terörist örgüt olarak adlandırdığı terör örgütlerine ABD’nin silah desteği vermesi bir NATO müttefiki ve stratejik ortak olarak Türkiye’nin toplantı öncesi en büyük çekincesiydi.


Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD’ye,  yakın zamanda referandumun önemli bir tarafı olmuş ve referandumdan galip çıkmış bir cumhurbaşkanı olarak gitti. ABD tarafında bakış açısı Türkiye’den çok daha farklı bir noktadaydı. Zaten uzun süredir farklı boyutlarda gayri resmi bir şekilde devam eden ABD ve YPG-PYD ilişkileri anlaşılan o ki ABD’nin DAEŞ ile mücadele sürecinde sonuna kadar devam edecek bir görünüm almıştı. Türkiye’nin bu noktadaki çekincesi bilinmekle beraber ABD’nin kararından bir dönüş olmayacağı da netti. FETÖ’nün iadesi noktasında ise zaten daha önceden Amerikan yargısına havale edilmiş süreçte bir değişiklik olmayacağı da yine bir Amerikan gerçekliği olarak gündeme oturdu.


Ancak saatler ve günler boyunca bu görüşmenin nelere etki edeceği, el sıkışmadaki samimiyetten kapıda karşılayıp uğurlamaya, yüzlerdeki mimiklerden takılan kravatların renklerinde aranan mesajlara, toplantının süresinin az mı çok mu olduğundan yemek menüsüne kadar birçok şey üzerinden Türk-Amerikan ilişkileri tasvir edilmeye çalışıldı.


Şimdi gelelim bazı gerçeklere. Türkiye, ABD’nin 1830’dan beri farklı şekillerde ilişki içerisinde olduğu, bilhassa da 1947 yılından itibaren önemli bir müttefiki olarak NATO ile ilişkilerini perçinlediği müttefikidir. Ne kadar farklı isimler takılsa da askeri ve stratejik anlamda müttefik iki ülkeden bahsediyoruz. Şu ana dek 1950’lerden beri okuduğumuz, arşivlerden incelediğimiz veya bizzat şahit olduğumuz bir tane devlet başkanı düzeyinde ziyaret yoktur ki üslupsuzluk, değersizlik ya da ehemmiyetsizlik içersin. Gerek ABD gerek Türkiye tarafından farklı liderler yıllarca Beyaz Saray’da en üst düzeyde hürmetle karşılanmış, kendilerine itibar edilmiş, toplantı sürelerinin uzun ya da kısa olduğu fark etmeksizin, Türkiye Cumhuriyeti’nin gücüne, kuvvetine her daim değer verilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin liderleri Beyaz Saray’da en üst düzey saygıyla ağırlanmıştır. Dolayısıyla bu ziyarete istinaden dakika hesabı yapmak, kıyafetler üzerinden anlamlar çıkarmak çok da gerekli değildir. Bu ziyaretin gerçekleştiği süreye geçmiştekilerden daha iyi ya da kötü diyerek atıfta bulunmak da gerçekçi değildir. Türkiye’nin itibarına yakışır iyi bir ağırlama olmuştur.


Yazının devamı...

ABD’NİN SURİYE OPERASYONUNUN ARDINDAN

14 Nisan 2017

Amerikan dış politikası değişiyor mu? Trump yönetimi şuana dek söylediklerinin aksine Esad’a karşı farklı bir yöntem mi benimseyecek? Tekrar yeni bir Soğuk Savaş dönemine mi giriyoruz? İran’ın tutumu ne olacak?” gibi birbirinden değişik, birbirinden farklı sorular gündemde yer almaya başladı. Bu saldırı anını, saldırıdan sonraki bir haftayı ve yaşanan gerginlikleri değerlendirelim.

ABD tarafından Rusya’ya saldırıdan önce bilgi verildiği iddia edildi. Bu bilgi net olmamakla beraber vurulan yerlerdeki zayiata baktığımızda tahribe yönelik bir saldırıdan ziyade duruş sergileyen, mesaj veren ve anlamlı bir operasyon olduğunu görüyoruz. Ardından Suriye’den yapılan açıklama ABD’nin yaptığı bu operasyonun ancak ve ancak DAEŞ’i güçlendirmeye sebep olacağıydı. Suriye, buna cevabı terörle mücadele ederek vereceklerini açıkladılar. Akabinde Rusya, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni toplantıya çağırdı ve ABD’yi ağır bir şekilde eleştirdi. Rusya, diğer taraftan da geçtiğimiz günlerde ABD’nin Şam’ı vuracağına dair duyumlar aldıklarını ifade etti. Hatta ve hatta bazı Rus bürokratlar ABD’nin bu tarz müdahalelerine devam etmesi halinde olayların hat safhada gerileceğini ve ABD’nin bu gerginlikten zararlı çıkacağını beyan etti. İran’dan da yapılan açıklamalar Rusya’nınkilerden çok farklı değildi. İran’dan ABD’nin müdahalesiyle ilgili Rusya’ya paralel hatta belli noktalarda da daha sert açıklamalar duyduk.

Buna ek olarak ABD tarafı da Rusya’nın ve Esad’ın karşısında sert bir tutum sergileyerek Esad’ı eleştirmenin ötesinde Rusya ile arasına mesafe koymaya yönelik ve sanki Esad’a müdahale etme sebebi Rusya değilmiş de Rusya’yı eleştirmek için Esad gerekliymiş gibi bir takım söylemlerde bulundu.

Bu bağlamda şimdi Trump’ın başkanlığı devraldığı günden bugüne gelelim. Trump başkanlığının son bir kaç ayına baktığımızda belki de son 50 yılda ABD başkanı seçilmiş kimseler içinde 4 ayın kıyaslamasında en düşük halk desteği oranına sahip başkan olduğu ortaya çıkıyor. Trump’ın bazı bakanlarını ataması sürdükçe sürdü. Yüksek mahkemeye yargıç atamasını ancak hayata geçirebildi. Göreve gelirken en büyük vaadi olan Obama Sağlık Tasarısı’nı bırakın kaldırmak Demokratlardan gelecek muhalefet ile uğraşmanın ötesinde Cumhuriyetçileri bile tam anlamıyla ikna edemedi. Trump’ın öngördüğü göçmen ve vize konusundaki uygulamalarının önüne ABD mahkemeleri yürütmeyi durdurma kararlarıyla ket vurdu. Kısacası Trump, ilk 4 ayı içerisinde verdiği vaatlerin hiçbirinde ilk adımı atamadı. Ancak bunların hepsinden de öte Trump’ın başkan olduğu günden bugüne kendisine en yakın danışmanlarının görevden alınmalarıyla, istifalarıyla ve ekibinin Rusya ile bağları olduğu iddiasıyla sarsılan bir Amerikan kamuoyu var.

Her gün Kongre’de bu konularla ilgili toplantılar gerçekleşiyor. Trump’ın ve ekibinin Rusya ile muhtemel bağlantılarına dair gazetelerde yeni bir iddia yazılıp çiziliyor. Bunların yanısıra muhalefet tarafından Kongre’de gündeme getirilen yeni bir iddia ortaya çıkıyor. Kısacası Trump ve Rusya arasındaki ilişki ulusal menfaatleri sarsıyor mu yönündeki iddialar çığ gibi büyümeye başladı.

Bütün bu gelişmelerin neticesinde İdlib’de yaşanan insanlık dramı, Esad’ın sebep olduğu katliam şüphesiz ki dünyanın hiç bir ülkesi tarafından kabul edilebilir bir şey değil. Hatta uluslararası kamuoyunun vermesi gereken tepki noktasında çok geç kalınmış bir hadise. Ancak bu hadisenin ABD’nin Suriye ve Rusya ile arasında olan son dönemdeki gerginliğinin tek sebebi olduğunu söylemek yanlış olur diye düşünüyorum. ABD’nin bu müdahalesinin büyük ölçüde ABD iç siyasetinde yaşanan ve git gide Başkan Trump’ı sıkıntıya sokan Rusya temelli sorunlardan kaynaklanan bir iç politika gelişmesi olarak değerlendirmekte fayda var. Daha da özetle ABD’nin Suriye operasyonu ve söylemlerini bir dış politika meselesinden ziyade iç politikada yaşanan çalkantılarla alınmış bir karar olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Buna danışıklı dövüş diyenler, ABD’nin imajını kurtarma operasyonu diyenler, ilgiyi dış politikaya çekme meselesi diyenler olabilir. Ben net bir şekilde bu hadiseyi dış politikadaki karara iç politikanın büyük etkisi olarak görüyorum.

Dış politikada uygulanan karar alma süreçlerine bilhassa büyük güçlerin iç politika unsurlarından münferit tepki vermesi zaten düşünülemez. Ancak bu büyük güçler için bir o kadar da tehlikelidir. Çünkü dış politika kararları tamamen iç politika maiyetinde alınmaya başlandığında, hele bir de bu kararların iç politika üzerindeki olumlu etkisi karar alıcılar tarafından fark edilmeye başlanırsa işte o noktada bütün dış politika stratejileri ve öngörülerinin ucu elden kaçıp bütün resim değişebilir.

Özetle Suriye’de küçük çaplı ABD operasyonları olabilir, ama ciddi anlamda büyük bir ABD müdahalesini şu anki şartlarda bekliyor muyum? Hayır. ABD ve Rusya arasında büyük bir gerginliği fiiliyata dönmüş bir şekilde bekliyor muyum? Hayır. Yine de bir az önce ifade ettiğim önemli çekincemi de hatırlatmak isterim. İç politika güdüsüyle alınan dış politika kararları bir müddet sonra ülkelere dış politika stratejilerini unutturup ülkelerin kontrolünden çıkarak onları büyük savaşlara ve kaoslara götürebilir.

Yazının devamı...

GÜVENLİ BÖLGE

12 Mart 2017

BAU International University’nin ev sahipliğinde yapılan ve rektörü Sinem Vatanartıran’ın açılış konuşmasını yaptığı panelde ABD Başkanı Donald Trump’ın danışmanlarından Walid Phares ve Joseph Schmitz dışında Emekli ABD Hava Kuvvetleri Generali Thomas McInerney ve American Foreign Policy Council Başkan Yardımcısı Ilan Berman da vardı. Panelde ABD’nin, Rusya’nın ve Türkiye’nin bakış açıları bölgede yaşanan olaylar nezdinde değerlendirildi.

Bu panel neden önemliydi? Çünkü Washington D.C.’nin göbeğinde maalesef ABD’nin yeni yönetiminin henüz kararsız olduğu bir konu bu panel sayesinde Beyaz Saray’ın gündemine taşındı.

Üzerine dikkatlerin çekildiği bu konu Suriye’de yaşanan kaostan başkası değil. Suriye’de yıllardır yaşanan insanlık dramı, birbirinden güçlü ülkelerin ikincil önceliklerinde anlaşamamasından ötürü bir türlü sona ermemekte.

Rusya, DAEŞ’e karşı ama bununla beraber Esad liderliğindeki rejimin topraklarında herhangi bir azalmaya da karşı olduğu için Türkiye’nin desteklediği ÖSO gibi birçok grubun fazla ilerlemesine karşı tavır sahibi. ABD, DAEŞ’e karşı ama Türkiye’nin en önemli kırmızıçizgisi olan ve PKK’nın ikiz kardeşi durumundaki terör örgütü PYD-YPG ile işbirliğine devam etmekte. Türkiye, DAEŞ’e karşı ama çok haklı bir şekilde DAEŞ ile mücadelenin terör örgütü olan PYD-YPG ile yapılmasına taraftar değil. Türkiye, aynı zamanda Esad güçlerinin de ülkeyi kontrol edemediği zaman da ciddi katliamlara sebebiyet verdiği kanaatinde.

Bütün tarafların karşı olduğu unsur DAEŞ olmasına rağmen ikinci önceliklerde uzlaşılamadığı ve yöntemler üzerinde fikir ayrılıkları olduğu için Suriye meselesi bir türlü çözüme varamıyor.

Panel esnasında Amerikalı bir katılımcı tarafından “Suriye meselesi yıllardır devam eden bir dram, yakın vadede çözülecek gibi de durmuyor. Güvenli bölgenin oluşması halinde bu drama kesin bir çözüm getirmeyeceği de aşikâr. Bu kesin olmayan süreç, ülkelerin anlaşamaması durumunda ne kadar geçici olarak sürdürülebilir ya da bunun maliyeti nasıl karşılanır belli değil.  Peki, bu şartlarda güvenli bölgeye gerek var mı?” şeklinde bir soru soruldu. İşte, güvenli bölgeye tam da bu yüzden ihtiyaç var!

Cenevre 1-2-3-4, Münih Görüşmeleri, Astana Toplantıları derken bir türlü çözüm bulunamayan bir süreç... Doğrudur, uzadıkça uzuyor. İşte bu yüzden de nihai çözüme ulaşmayı beklerken yaşanan can kayıpları ve Suriye’nin içine battığı istikrarsızlık artarak devam ediyor.

Bu durumu güvenli bölgenin kesin olarak ve ebediyen çözemeyeceği bir gerçek ama en azından yaşanan sürece bölgesel olarak da olsa bir dur diyeceği ortadadır. Ancak bundan da önemlisi güvenli bölgenin hayata geçmesi esnasında yapılacak müzakereler ve güvenli bölgenin oluşumunun Türkiye, Rusya ve ABD’nin başını çektiği bir ortaklıkla birlikte hayata geçirilme ihtimali Suriye’nin gelecekteki nihai çözümüne giden yolda bir uzlaşma kültürü oluşturacaktır.

Yazının devamı...

On sekiz yaş

2 Mart 2017

Bu anayasa referandumundan ya da bu konunun bu referandumda bir madde oluşundan münferit bir prensip meselesidir bence. On sekiz yaşında seçilme hakkı konusu, gerek felsefi gerek prensip olarak kanaatimce olmazsa olmaz bir nokta. Çünkü çok basit bir deyişle bir kişinin kendisini yönetecek kişileri tayin etme yaşı ne ise tayin edilenlerden biri olma yaşı da o olmalıdır. Bu bir prensiptir. Uzun yıllardır şunu söylüyoruz; on sekiz yaşındaki bir genç ülkesini yönetecek olan kişileri, ülkesinin istikbalini belirleyecek olan kişileri tayin edebilir ama bu akla bu öngörüye sahip olan biri; “Hayır ben de bu kişilerden biri olacağım!” dediğinde aldığı cevap; “Yaşın küçük...” Her şeyin ötesinde, kanaatimce burada prensip olarak bir tutarsızlık vardır.

Bugün bu konuya neden karşı çıkıldığı ile ilgili bir kaç eleştiriyi dinleme fırsatım oldu. İlk eleştiri; on sekiz yaşında bir gencin seçim kampanyaları içerisinde yeteri kadar maddi gücünün olmayacağı, cebinde parasının olmayacağı ve dolayısı ile ancak ve ancak imkânları olanların çocuklarının milletvekili olabileceği. On sekiz yaşında cebinde parası olmayan bir genç yedi yılda ne büyük atılımlar yapar ki, yirmi beş yaşına geldiğinde milletvekili olabilecek paraya pula sahip olsun? O zaman, eğer mevzu bir milletvekili adayının parası olması ise açık ve net bir şekilde banka hesabınızda şu kadar paranız yoksa milletvekili olamazsınız diye bir madde koymak gerekir. Böyle bir madde de olamayacağına göre insanların parası olup olmayacağı önyargıları ile hareket etmek çok da doğru olmaz ve gençlerin önünü tıkamaktan başka hiç bir anlamı da yoktur. Milletvekilliğini paraya endeksli hale getirmemek gerekir.

İkinci nokta ise “Askerlik meselesi”. Eğer askerliğini yapmamış bir genç milletvekili olmuş ise askerden muaf tutulması tartışılmaktadır. Bugün Türkiye’de askerliğin başlama yaşı on sekiz olabilir ama yüksek lisans, doktora ya da farklı sebeplerden tecili olan o kadar çok yirmi beş - otuz yaş arası insan vardır ki... Doğrusu bu işi askerliğe endeksli bir noktaya getirmemek, on sekiz yaş hadisesini farklı bir bahis olarak değerlendirmek olacaktır.

Bedelli askerliği baki tutup, gerekli dönemlerde devletin ekonomisine bütçe katkısı sağlamak için bedelli askerliğe tamam denilip ancak askerlik sebebiyle milletvekilliği yaşının on sekize düşürülmesinin önüne mani çıkarılması çok doğru bir yaklaşım olmaz.

Bütün bu kanaatlerin hepsinden daha da önemli ve göz ardı edilemeyecek bir gerçek daha var. TBMM’nin Araştırma Hizmetleri Daire Başkanlığı’nın hazırladığı rapora baktığımızda dünyanın 190 ülkesinde yapılan araştırmada; 51 ülkede seçilme yaşının 18 olduğunu görüyoruz. Enteresandır ki bu ülkelerin yüzde 73’ü ileri demokrasi olarak tabir ettiğimiz Avrupa Birliği ülkeleri. İçerisinde Almanya’nın, İngiltere’nin, Portekiz’in, İsviçre’nin, Fransa’nın, Belçika’nın olduğu ülkeler.

Başkanlık sisteminin en iyi işlediği ülkelerden biri olarak gösterilen Amerika Birleşik Devletleri’nde ise Wisconsin, Ohio, Rhode Island gibi eyaletlerde, temsilen en yetkili kişi olarak tayin edilen valinin seçilme yaşı on sekiz olarak belirlenmiştir.

Başka bir veri belki bizler için daha da çok önemli olacak. Hemen hemen aynı konuşmalar, yıllar önce seçilme yaşı otuzdan yirmi beşe düştüğü dönem yine Türkiye’nin gündemine gelmişti. Bu dönemde ben Doğru Yol Partisi Gençlik Kolları Genel Başkanlığı görevini yürütmekteydim. Arkadaşlarımla birlikte seçilme yaşının yirmi beşe, hatta on sekize düşmesini savunmaktaydım. Çünkü bizler için bu bir prensip meselesiydi, gençliğin olmazsa olmaz hakkı ve bir gençlik politikasıydı. Bu fikrimde aradan neredeyse on beş sene geçmesine rağmen hala bir değişiklik olduğunu söyleyemem.

O gün de seçilme yaşının yirmi beşe düşmesi mevzu olduğunda aynı tarz eleştiriler Türkiye’nin gündemine gelmişti. Peki, ne mi oldu? Çok enteresan bir istatistik bu korkuların, bu önyargıların ve bu vesveselerin ne kadar asılsız ve boş olduğunu bugün bize gösteriyor. TBMM’de beş yüz elli milletvekilinden bugün sadece ve sadece dokuzu 25-35 yaş aralığında. Yani “genç” diye tabir edilen milletvekili sayısı sadece 9. AKP’nin meclisteki milletvekili yaş ortalaması 50, CHP’nin 52, MHP’nin 54 ve HDP’nin 46... Yani TBMM’de koltuk sahibi hiç bir partide bırakın 25’i, 30’u, 35’i, 40’ı, 45’in altında bir vekil yaş ortalaması göremiyoruz. O yüzden sanılmasın ki milletvekili seçilme yaşı on sekize düştüğünde bütün meclis on sekiz yaşında milletvekillerinden oluşacak. Bu arada şunu da söylemeden geçemem keşke on sekiz yaşında ya da yirmili yaşlarında vizyoner, öngörülü, içinde vatan millet sevgisi ve heyecanı dolu onlarca milletvekili meclisi doldursa, o zaman hem Türkiye’nin geleceği açısından, hem öngörüler açısından çok daha farklı bir noktada oluruz.

Yazının devamı...

Türk-Amerikan ilişkilerinde İran faktörü

14 Şubat 2017

Suriye konusunda Türkiye-A.B.D. ilişkileri ve ortaklığı önümüzde önemli ve müspet bir hamle gibi duruyor. İkili görüşmelerde ilişkilerin gelişimi ve daha iyiye gitmesi açısından iyi mesajlar verildi. Buraya kadar sorun yok. Asıl mesele devreye ikinci ve üçüncü ülkeler girdiğinde başlıyor.

Türkiye, Suriye için uzun süredir devam eden diplomasi trafiğini Astana’da yapılan görüşmelerde üst düzeye çıkardı ve mutabakat noktasında bazı başarılar elde etti. İran’ın, Suriye yönetiminin ve Rusya’nın masada olduğu bir çözüm sürecinde uzlaşmaya gidildi. Bu aşamada Amerika’nın duruşu sahaya inmek istemeyen ve bu sebeple PYD-YPG ile yakın temas halinde olmaktan yanaydı. Bu yüzden Türkiye’yle gergin, Rusya ile tansiyonu yüksek bir Amerika vardı. Buna karşılık, İran noktasında ise P5+1 ülkeleri ile uzlaşma sağlanmış ve İran-Amerika ilişkilerinde tansiyon azalmıştı.

Şimdi ise Türkiye’yle işbirliğine daha niyetli ve istekli bir Amerika var. Bu iyi yönde bir gelişme; hatta Amerikan’ın bölge politikalarında PYD-YPG konusunda bile bir ihtimal ümit verici bir değişim olabilir. Ancak mesele burada bitmiyor. Suriye’de Rusya, Suriye ordusu ve İran da Türkiye gibi sahada varlığını kullanıyor. Trump yönetimi, Obama yönetimine göre şimdilik Rusya’ya daha ılımlı yaklaşıyor ve Rusya’yla işbirliğine açık duruyor. Ancak İran için aynı şeyi söylemek çok da mümkün değil.

Birleşmiş Milletler nezdinde İran’la varılan mutabakatın değişimi mevzubahis. Yaptırımlar ve hatta askeri müdahale seçeneği bile yeni yönetimin ağzından çıkan sözlerde sık rastlanan ifadeler olmaya başladı. A.B.D. Savunma Bakanı James Mattis’in İran’a bakışı, bilhassa CIA direktörü Mike Pompeo’nun, hatta Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın bile İran konusundaki düşünceleri İran-A.B.D. ilişkilerinin seyrinin çok da iyiye gideceği sinyallerini vermiyor.

Bir müddet sonra İran’a ekonomik yaptırım kararı alınması durumunda Türkiye-Amerika ilişkilerinde Suriye üzerinde şimdilik esen müspet rüzgârın nereye gideceği sorusu akıllara geliyor. Türkiye’nin gerek Suriye noktasında, gerekse gaz alımında İran’la yaptığı mutabakatlar ikili ilişkilerin son dönemde gelişmesine sebep oldu.

Amerika tarafından İran’a uygulanacak sert politikalarda Türkiye’den bilhassa yaptırım taleplerinde yer alması istenebilir. İşte bu aşamada Türkiye-Amerika ilişkilerinde gerginlik yaşanması muhtemel olabilir.

İran’la yaşanacak sıkıntılar sadece İran’la sınırlı kalmaz, Irak ve Irak’ın kuzeyinde zaten Türkmenler ve Şii güçler arasındaki gerginliği de alevlendirebilir.

Rusya’nın bu aşamada takınacağı tavır meselenin sadece Amerika, Türkiye ya da İran üçgeninde olmaktan çıkıp dörtlü bir diplomasi oyununa evirilmesine de sebep olabilir.

Yazının devamı...