"Burak Küntay" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Burak Küntay" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Burak Küntay

Kudüs

9 Aralık 2017

1947 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 181 sayılı kararıyla bir Arap, bir Yahudi devletinin kurulması kabul edildi. Bu plan içerisinde - 47 Planı diye de tabir edilir- İsrail’e o gün verilen toprakların sınırları belirlendi. Bu topraklar içinde başta Kudüs olmak üzere, İsrail’in bugün sahip olduğu toprakların çoğu yer almamaktaydı. Mısır, Ürdün, Lübnan, Irak ve Suriye gibi ülkeler bu sürece itiraz ederek İsrail’e karşı saldırıya geçtiler. Netice itibariyle İsrail, bu savaşın sonunda topraklarını Genel Kurul’un 181 sayılı kararında belirtildiğinden daha fazlasına çıkartarak, sahil şeridi ve Necef ile Kudüs’ün batısının kontrolünü sağlamış oldu. Ardından 1956 yılında “Süveyş Krizi” ve 1967’de “Altı Gün Savaşı” yaşandı. Bu savaşlardan bilhassa “Altı Gün Savaşı” sonunda İsrail yine BM’nin 181 sayılı kararı ile kendisine verilen toprakların çok daha ötesine giderek Kudüs’ün tamamını ele geçirdi. Bu savaşa kadar Batı Kudüs İsrail yönetiminde, Doğu Kudüs ise Ürdün yönetimindeydi.

Bugünkü Mescid-i Aksa da o yıllara kadar Ürdün topraklarıydı. Hatta ilginç bir bilgidir ki Kubbet-üs Sahra’nın restorasyon çalışmalarını yaptıran bugünkü Ürdün Kralı II. Abdullah’ın babası Kral Hüseyin’di. Savaştan sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararında, İsrail’in 1967 Savaşı’nda elde ettiği topraklardan çıkması gerektiği kabul edildi. Bu toprakların içinde Doğu Kudüs de vardı. O günden itibaren, gerek Camp David görüşmelerinde gerekse 1990’lı yıllardaki Oslo süreçlerinde İsrail-Filistin sorunlarına kalıcı çözüm için ABD tarafından büyük uğraş verildi. Ancak her defasında İsrail, 1967 öncesi sınırlarına geri dönmektense daha fazla toprak alarak ve başka sorunları (yerleşimler ve su meselesi) bu çözümsüzlük sürecine katarak hareket etti.

Burada şu soruyu sormak gerekir: O zaman bugünkü yaşadığımız problem nedir ve neden kaynaklanmıştır?

Birincisi, İsrail’in meclisi olan Knesset ve bütün idari binalar Kudüs’de olmasına rağmen  Kudüs, BM nezdindeki statüsünden dolayı uluslararası kamuoyuna göre bir kısmı Filistin’e ait olduğu kabul edilen bir şehirdir. Çözüm sürecinin sekteye uğrama ihtimalinden ötürü, ABD dahil çoğu ülke büyükelçiliklerini yani resmi temsilciliklerini, Tel Aviv’de tutmayı tercih etmişlerdir. Bütün bu ülkelerin içinde bilhassa Amerika’nın önemi çok büyüktür. Çünkü ABD, gerek Camp David’de gerekse Oslo’da sürekli arabulucu ülke durumunda olduğundan, büyükelçiliğinin Tel Aviv’de olması, belki her ülkeden daha büyük bir öneme sahiptir. Ancak 8 Kasım 1995’te ABD Kongresi’nde onaylanmış 104-45 sayılı tasarının 14. maddesinde, dönemin Amerikan Dışişleri Bakanı Warren Christopher’a 257 milletvekilinin imzası ile Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanındığı ve ABD Büyükelçiliği’nin bir an evvel Kudüs’e taşınması gerektiği tavsiyesi iletilmiştir. Aynı tasarının 13. maddesinde ise 93 senatörün imzası ile büyükelçiliğin Kudüs’e konumlandırılması gereği aktarılmıştır. Bu taşınmanın en geç 1999 yılına kadar tamamlanması da bu tasarıda yer almıştır. Daha da açık söylemek gerekirse; ABD ne büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma ne de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararını bugün verdi. Sadece 1995’te alınan ancak krizleri önlemek ve barış sürecine ters etki yapmamak için diğer başkanlar tarafından ertelenen bu karar, Trump tarafından uygulamaya kondu.

Bu ertelemenin belki de önemli bir örneğini 2008 yılında Barack Obama’da görmüştük. Obama AIPAC’de yapmış olduğu bir konuşmada Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmuş ancak konuyla alakalı resmi bir karar almamıştı. Yine daha önce hem Bill Clinton’ın hem de G. W. Bush’un seçim öncesi benzer vaatlerde bulunup gerçekleştirmediklerini biliyoruz. Buradan yola çıkarak önce şunu görmekte fayda olduğunu düşünüyorum: Trump seçimlerde belki hiçbir Amerikan başkanının dile getirmediği kadar İsrail’e dönük olumlu politikalardan bahsetti. Bu vaatlerin en önemlilerinden bir tanesi de, büyükelçiliğin Kudüs’e taşınacağıydı. Peki neden bugün? Neden şimdi? Trump aynı Obama’daki gibi kararı erteleyebilme ihtimali varken neden bu kararı ani bir şekilde aldı? Bunun cevabını yine dış politikadan çok Amerikan iç politikasında bulabiliriz. Trump, iç politikada aslında bu hamlesiyle bir taşla birkaç kuş vurmayı hedefledi. Vergi reformu ile elini güçlendiren Trump, karşısında iki büyük sıkıntının olduğunun farkındaydı. Bunlardan ilki; göreve geldiği ilk günden beri verdiği vaatlerinin hemen hemen hiçbirini tutmadığına dair yapılan eleştiriler, ikincisi de bilhassa Michael Flynn’in suçlarını kabul etmesiyle alevlenen Rusya soruşturmasının kendisini iyice kenara sıkıştırmasıdır.

Trump aldığı bu kararla, seçim vaatlerinden biri olan, hem de hiçbir başkanın barışı bozmamak adına harekete geçmediği bir meseleyi tamamen iç politikadaki bir kazanım uğruna hayata geçirmiştir. Diğer bir hedefi de gittikçe artan muhalefete karşı, arkasına almak istediği Yahudi lobisiyle, finans, medya ve kamuoyu desteğini çoğaltarak Kongre’deki gücünü arttırmak istemesidir. Bununla birlikte gerek Washington DC’deki düşünce kuruluşlarında, gerek medyada, gerekse Kongre’deki Yahudi kökenli Amerikan vatandaşlarının çoğunun alınan bu kararı desteklemediğini görmek mümkündür. Hatta önde gelen bazı isimlerin barışa sekte vuracağı ile ilgili ciddi eleştirileri de oldu. Bunun Trump’a iç politikada ne kadar artı ya da ne kadar eksi getireceğini ilerleyen günlerde hep birlikte göreceğiz…

Bunlar dışında daha detaylı hesaplar yapanlar da var. Mesela, Rusya soruşturmasının içinde bulunan komisyondaki toplam altı Demokrat senatörün ikisi Yahudi kökenlidir(Dianne Feinstein, Ron Wyden). Aynı zamanda Robert Muller’ın ekibine geçtiğimiz aylarda dahil olan Andrew Goldstein, Aaron Zelinsky ve Andrew Weissmann gibi Yahudi kökenli savcıların davaya etkisi ile ilgili yorum yapanlar da var. Peki Trump’ın hesabı bu kadar detaylı mıdır? Çok sanmıyorum. Çünkü tekrar söylemek gerekirse, Amerika’daki Yahudi toplumunun gerek önde gelenleri, gerek toplumun her bireyi bu kararda çok da mutabık değil. Ciddi anlamda eleştirenler olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim.

Peki dünyadan gelecek tepkileri Trump nasıl hesapladı ya da hesapladı mı? Genel duruma baktığımızda Mısır’daki yönetim Amerika’ya karşı ağır tepki gösterebilecek bir durumda değil, Suudi Arabistan’la ise silah anlaşması mevcut ki Suudi Arabistan'ın Yemen'de yaşananlar ve İran’la olan gerginlikler sebebiyle bu konunun üzerine çok da fazla yoğunlaşması mümkün değil. Ürdün de aynı şekilde. Lübnan’daki kaotik durum, Suriye ve Irak’ın kendi derdine düşmüş olması, kanaatimce Trump’a tepkilerin minimum seviyede olabileceğini düşündürdü. Ancak önemli bir husus var ki Kudüs sadece Müslümanlar için değil Hristiyanlar için de önemli bir toprak. Bu bağlamda en büyük eleştirilerden biri Papa’dan gelirken, İngiltere Başbakanı Theresa May, Trump’ın bu kararına katılmadığını ve bu durumun iki devletli çözümü zorlaştıracağını söyledi. Gelen eleştirilerden bir diğeri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “Kudüs’ün ABD tarafından tek taraflı olarak İsrail’in başkenti ilan edilmesinin kötü bir fikir olduğunu dile getirmesi” oldu. Kısaca bu karar, Trump’a iç politikada bir-iki puan kazandırsa da –o da meçhul- İsrail’den başka hiçbir ülkeden “İyi yaptınız.” desteğinin gelmemesi, dış politikada ne kadar doğru bir hamle yapılıp yapılmadığını gösterecektir. Ama net olarak şunu söylemekte fayda görüyorum: Yıllardır ABD, her daim İsrail’e daha yakın olarak değerlendirilmişse de, İsrail-Filistin sorununun önemli bir arabulucusu ve tarafsız bir süper güç olarak görülüyordu. Bugün tarihe düşülecek en büyük not maalesef ki bu arabulucunun Birleşmiş Milletler kararını, uluslararası toplumu yok sayması ve masanın iki tarafında oturan barış süreci taraflarından birine ağır bir meyil göstermesidir. ABD Büyükelçiliği’nin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınması kararının ABD’nin kısa ve orta vadede bu süreçteki liderliğini nasıl bir noktaya getireceğini hep birlikte göreceğiz…

Yazının devamı...

Trump’ın Kaç Yılı Kaldı? 1, 3, 7…

7 Aralık 2017

ABD’de her başkan seçildiğinde istisnasız, “Görev süresi dört yıl mı, sekiz yıl mı olacak?” sorusu sorulur. Oysa Trump için ihtimaller biraz daha fazla. Önce birinci yılını doldurmak üzere olan Donald Trump’ın durumunu genel hatlarıyla değerlendirelim. İlk aldığı kararlardan biri olan altı Müslüman ülkeye uygulanacak seyahat yasağı, neredeyse bir yıl boyunca Amerikan yargısı tarafından durduruldu. Kabine atamaları normalden daha geç gerçekleşti. İş dünyasından ya da asker kökenli yaptığı atamalarda siyasi tecrübe eksikliği göze battı. Bu atananlar koltuklarına yeni oturmuştu ki, ya Sağlık Bakanı Tom Price gibi istifa ettiler ya da Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn gibi görevden alındılar. Yani diğer bir deyişle Trump’ın kabinesinde mütemadiyen bir dengesizlik ve oturmamışlık baş gösterdi.

“Meksika’ya duvar öreceğim.” dedi, söylemler dışında herhangi bir adım atılmadı. Bu konuda birçok kimse tarafından ciddi anlamda eleştirildi. “Obama’nın sağlık reformu tasarısını yırtıp atacağım.” dedi, Cumhuriyetçilerin bile tam desteğini sağlayamadı. Bunun üzerine “executive order” adı verilen başkanlık kararnamesi ile bu sürece bir ket vurdu. Kuzey Kore’nin nükleer denemelerine ilk günden beri karşı ve müdahaleye hazır olduğunu söyledi. Denemeler devam ediyor, ancak müdahaleyi bir kenara bırakalım eleştiri tonu bile azalmaya başladı.

Bunlar sadece geçtiğimiz yıla kısaca bir baktığımızda aklımıza gelen birkaç önemli mesele.  Bu meselelerden dolayı Donald Trump’ın birinci yılını bitirdiğinde halk nezdindeki güvenoyu, son yüzyıldaki başkanlar içinde belki de en düşüklerinden biri olarak tarihe geçti. Tam da bu aşamada Trump’ın yönetimsel sıkıntıları, başladığı günden beri karşısındaki sert muhalefet, bahsettiği vaatlerin hemen hemen hiçbirini hayata geçirememiş olması, üç sene daha başkanlık yapıp ikinci döneme aday olamayacağı ya da olsa bile seçimi kazanamayacağı kanaatini birçok kimsede oluşturdu. Önemli şirketlerce yapılan anketleri incelediğimizde Trump’ın, son üç ABD başkanı içerisinde en düşük kamuoyu desteğine sahip olduğunu da görmekteyiz.

Bir de bu tabloyu haksız çıkarabilecek hadiselere göz atalım.

Donald Trump’ın ciddi anlamda desteklediği yeni vergi yasası, Amerikan kamuoyunun geçtiğimiz günlerde en önemli gündem maddelerinden biriydi. Cumhuriyetçi Parti’nin içerisinde dahi Trump’ın bu yasayı doğru savunamadığını söyleyenlerin olmasına rağmen tasarının meclisten geçmesi, Trump’a hem güç hem de ivme kazandıracaktır.

Dikkat çeken başka bir hadise de aradan on ay geçmiş olmasına rağmen Amerikan yargısı mani olduğu için askıda bekleyen seyahat yasağının Amerikan Yüksek Mahkemesi tarafından onanması ve uygulamanın hayata geçirilmesinde bir sakınca görülmemesiydi. Dolayısıyla bu durum Trump’ın elini güçlendiren ikinci bir başarı olarak gündeme geldi.

Trump döneminde ABD’nin ekonomik durumuna göz attığımızda ise işsizlik oranlarının Obama’nın son yılına kıyasla azalma eğiliminde olduğunu görüyoruz. Öte yandan ekonomik büyüme rakamlarına baktığımızda da büyük bir değişimin yaşanmadığını gözlemliyoruz. Yani ekonomik anlamda büyük bir gelişme olmamasına rağmen bir dibe vuruş senaryosu da mevzu bahis değil. Obama dönemindeki stabil gidiş Trump döneminde de devam ediyor. Buna politikada “devlet devamlılığı” denir. Bu örnekler, Trump için Demokrat Parti tarafından seçim döneminde iddia edilenin aksine ekonomide ters bir etki olmadığı gerçeğini de gözler önüne seriyor.

Buradaki ilginç nokta ise, birbirini savunma politikaları konusunda fazlasıyla eleştiren iki başkanın silah ihracatı oranlarına baktığımızda yine eylemlerinin paralel gitmesidir. Bildiğiniz üzere Obama’nın başkanlığı döneminde İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerikan tarihinin en yüksek silah ihracatı gerçekleşmişti. Trump döneminde ise, başkanlığının henüz bir yılı dolmamışken, Obama’nın son yılındaki silah ihracatı hacminin üstüne çıkılmıştır. Bütün bu veriler değerlendirdiğinde, Trump’ın önümüzdeki üç seneyi bu ivmeyle götürmesi ve bazı yeni kazanımlar eklemesi ihtimali, Trump’a karşı umutsuz bir bakış açısına sahip Cumhuriyetçilerde onun yedi sene daha başkan olabileceği umudunu yeşertmeye başladı.

Yazının devamı...

İran - Türkiye İlişkileri

29 Ağustos 2017

Profesör, konferans esnasında hayatım boyunca aklımda kalacak önemli bir söz söyledi: “Türkler, Persler, Araplar ve Yahudiler Ortadoğu’daki dört ayaklı bir masanın birer ayağıdır. Tarih boyu Ortadoğu masasının sağlam ve düzgün durabilmesi için bu ayakların birbirleriyle olan dengesi çok önemlidir”. Katılırsınız ya da katılmazsınız, ama bu enteresan bir tespittir. Bugün, bu dört ayaktan İskit-Sakalar’a kadar giden, Darius, Kiros’a kadar uzanan, Medlere, Ahamenişlere, Partlara, Sasanilere, Safevilere, Kaçkarlara ve bugünkü modern İran’a kadar varan Aryan devlet ve toplumlarının hepsiyle Türkler ve Türk devletleri arasında savaş, barış, ticaret, müzakere ve ittifaklar yoluyla her zaman ciddi bir diyalog var olmuştur. Belli dönemlerde birbirlerinin en büyük düşmanı olmuş ve büyük gerginlikler yaşamışlardır, bazen de güçlü dostluklar kurup önemli ittifaklar yapmışlardır.

Persler ve Türkler iki büyük toplumdur. Kurdukları devletler, yaşadıkları coğrafya ve sahip oldukları kültür bu iki toplumu binlerce yıldır bir arada tutmuştur. Modern Ortadoğu tarihine baktığımızda; İran ile Türkiye arasındaki önemli farklardan biri iki Müslüman ülke olmalarına rağmen birinin Şii, diğerinin ise Sünni ağırlıklı toplumlar olmasıdır. Bu fark kimi zaman iki ülkenin siyasi anlamda bölgesel rekabetine, kimi zaman da bölgedeki bazı oluşumlardaki politikalarına doğrudan etki etmiştir. Ancak ne İran Türkiye’de, ne de Türkiye İran’da bir savaş olmasını ister. Aynı zamanda Türkiye’ye ya da İran’a yapılabilecek bir dış müdahaleyi iki ülke de kabul etmez. Örneğin, İran’ın nükleer bir güç haline gelmesi Türkiye tarafından arzu edilen bir süreç değildir, ama bu nükleer gelişim sürecinin başka ülkeler tarafından askeri çözümlerle önüne geçilmesi de Türkiye’nin hiçbir zaman tercihi olmamıştır. Çünkü iki ülkenin herhangi birinde ortaya çıkabilecek huzursuzluklar, tarihsel bağlardan dolayı ticari, siyasi ve sosyal olarak birbirlerini etkileyebilecek etkiye sahiptir.

Yönetim şekilleri, mezhepleri, dinleri, rejimleri ne olursa olsun, kanunları nasıl şekillenirse şekillensin bu iki bölgesel güç arasındaki bağlar çok eskiye dayanır. Tekrar ediyorum, Türkiye İran’ın nükleer adımlarını istemez; çünkü bu durum dengelerde bozulmaya yol açar. Ne İran Türkiye’nin, ne de Türkiye İran’ın ekonomik olarak birbirinden çok daha fazla gelişmesini istememekle beraber iki ülke de asla birbirinin krize girmesinden haz etmez; çünkü her ikisi de birbirleri için çok önemli birer ekonomik pazar konumundadır.

 

Türkiye,  NATO üyesi, Avrupa ile Asya’nın köprüsü olan, Batılı bir ülkedir. İran ise önemli bir enerji devi, Ortadoğu’nun Asya’ya açılan kapısı ve büyük bir denge unsurudur. İki ülkenin  farklı zenginlikleri ve tarzları, bu iki ülkenin gücünü farklı şekillerde tepeye çıkarır ve birbirleriyle olan ittifaklarını daha farklı bir noktaya getirir.

Türkiye hiçbir zaman Amerika İran’a müdahale etsin istemez; buna karşın İran, Rusya ile çok yakın olup Türkiye’ye karşı bir tavır almak da istemez. Kısacası, bu iki ülkenin ilişkileri dengeden ve karşılıklı tarihsel bir bağdan ibarettir. Örneğin, Irak’taki Telafer meselesini ele alalım. Herhalde İran, Haşdi Şabi güçlerinin Telafer’deki ilerleyişinden çok da şikayetçi değil, ancak Türkiye bu konudan gayet mutsuz ve şikayetçi bir durumda. İki ülkenin Telafer konusundaki farklı düşüncelerine rağmen Kuzey Irak’taki referandum meselesi iki ülkeyi milli güvenlik noktasında bir araya getirdi. Hatta o denli önemli bir noktaya getirdi ki 1979 yılında gerçekleşen İran Devrimi’nden beri ilk defa İran’ın bir genelkurmay başkanı Türkiye’ye ziyarette bulundu.

Diğer yandan, İsrail ile İran birbirlerini mütemadiyen tehdit eden iki devlettir. İran’ın İsrail’i ortadan kaldırmakla tehdit ettiği bir dönemde, Türkiye ile İsrail  1997 yılında F-4E Fantom uçaklarının modernizasyonu konusunda en üst düzeyde işbirliği içerisindeydi. Aslında bütün bu tarihsel ve mevcut durumdan çıkarmak istediğim netice çok basit: İster ABD olsun, ister Rusya, ister Çin, ister Avrupa Birliği olsun… Belli noktalarda bazıları Türkiye ile iyi ilişki içerisinde olsun, belli noktalarda bazıları İran ile. Bir gerçek vardır ki İran-Türkiye arasında  had safhada gerginlik yaşansa da ve iki ülkenin ilişkilerini kötüye götürmek için bunu körükleyenler olsa dahi İran-Türkiye ilişkileri kopamaz ve yok olamaz. Daha da net bir tabirle; bu iki ülkenin olduğu coğrafyada her zaman Türkiye’nin istediği olmayabilir, her zaman İran’ın istediği de olmayabilir, ama iki ülkenin de istemediği hiçbir zaman olamaz.

 

Yazının devamı...

Kuzey Irak’taki referandum

27 Ağustos 2017

Türkiye, İran ve Irak Merkezi Hükümeti tarafından ulusal güvenlik sebebiyle doğal olarak eleştirilen bu süreç, bu topraklara sınırı olmayan Amerika Birleşik Devletleri,  Avrupa Birliği üyeleri ve Rusya gibi ülkeler tarafından da çok müsbet karşılanmadı. Yapılan analizlere baktığımızda bu referandum yapılacak ve geçecek gibi durmakta. Asıl soru; bu referandum kime, ne kazandıracak?

Barzani, Ortadoğu’daki karışıklıklardan, her gün değişen ittifaklardan ve dengelerden dolayı bu süreci avantajına çevirmek ve tabiri caizse referandumu kim vurduya getirmek istiyor. Niyeti de referandum sonrası, arzu ettiği bağımsızlıkla kendi toplumunun kurucu lideri olmak.  Bu süreci Irak toplumu ve bölgedeki diğer ülkeler için ne doğru ne de iyi niyetli bir süreç olarak görüyorum. Kuzeyinde bu süreci desteklemeyen Türkiye, doğusunda aynı şekilde bu durumdan hoşnut olmayan İran, güneyinde petrol rezervlerinin %17’sini alarak ayrıldığınız takdirde bu konuda ciddi zarar görecek ve ülkesinin bütünlüğü bozulacak Irak, batısında ise her geçen gün değişen topraklar var. Bir bağımsızlık ilanı olsa bile bu ilanın hayata geçebilmesi mevcut coğrafi şartlarda ve dünya konjonktüründe çok da mümkün ve gerçekçi olmaz. Her tarafından karasal olarak kapatılmış, hiçbir ticaret imkânı olmayan, hava ve deniz kuvvetlerinden yoksun bir oluşumu ancak ve ancak dünyanın süper güçlerinin yapacağı askeri ve maddi yardım ayakta tutabilir. Ve bu, öyle üç beş günlük bir yardım ya da 100-200 dolarlık bir destek değil, her yıl milyarlarca dolar ve binlerce askeri destek demektir. Bugün, ne ABD ne Rusya ne de dünyadaki herhangi bir süper gücün böyle bir kaotik durumda taraf olup kendilerini angaje edeceklerini düşünmüyorum. Barzani, dışarıya karşı tek lidermiş gibi gözükse de Kuzey Irak’ta ciddi anlamda sıkıntılar yaşanıyor. Yolsuzluk ve adaletsizlik söylemlerinin had safhada olduğu Kuzey Irak’ta iki gün sonra Türkmenlerin ‘biz de bağımsız olacağız’ deme olasılığını da göz önünde bulundurduğumuzda, dünyanın hemen hemen hiçbir ülkesinin böyle bir politik süreci desteklemeyeceği söylenebilir.

Peki, Barzani bu referandumu yapıp, akabinde böyle bir riske girebilir mi?

Eğer referandum yapılırsa, netice evet de çıkabilir. Ama kanaatimce bu referandum, Barzani’ye bağımsızlık sürecinden de öte, önem arz eden belli başlı konularda ilerlemek için zaman kazandıracaktır. Bu meselelerin başında Irak’la yapılacak temsil pazarlıkları ve kazanılmak istenen yönetimsel haklar gelmektedir. Bunlara ilaveten bahsi geçen referandum süreci, üzerinde hak iddia edilen petrol rezervleri ve bu doğrultuda ekonomik gücü arttırmak gibi amaçların zamana yayılıp, alt yapılarının hazırlanma süreci olacaktır.

Nitekim kimse şunu unutmamalıdır ki Türkiye ve İran da bu süreçte elleri kolları bağlı oturmayacaklardır. Bu süreç, Ortadoğu’yu daha da karıştırmaktan, gerginleştirmekten ve insanları daha da huzursuz bir ortama çekmekten öteye gitmez. Elbette, neler yaşayacağımızı zaman gösterecek. Ancak bu süreç, pazarlık payı olarak kullanılsa da Barzani ve bölgedeki bazı partilerin hedefindeki esas nokta bağımsızlıktır. Ve bu süreç kısa vadede olmasa da yarın yahut öbür gün Türkiye ve İran’ın karşısına mutlaka çıkacaktır. Belki hemen referandum sonrası için değil, ancak bu süreçle birlikte bölgedeki ve uluslararası arenadaki aktörler kısa, orta ve uzun vadedeki politikalarını planlayarak ve önlemlerini geliştirerek bölgedeki bu muhtemel değişime hazır olmalıdır.

 

 

Yazının devamı...

Barcelona saldırısı

23 Ağustos 2017

IŞİD, yani Irak Şam İslam Devleti, Amerikalıların tabiriyle ISIS yani Islamic State in Iraq and the Levant, zaman içerisinde birçok farklı etkenden dolayı DAEŞ’e evrildi. Sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da ve Amerika‘da da IŞİD için bu tabir kullanılmaya başlandı. DAEŞ’in ilk günkü haritalarını hatırlayalım. Suriye ile Irak’ın neredeyse yarısından fazla bir bölümü bu örgütün eline geçmiş durumdaydı. Halifelik ilanları, para basmalar, kanun çıkarmalar, rafinerilerin işletilmesi, dünyaya petrol satma ve daha neler neler... Karşımızda neredeyse bir günde ortaya çıkmış, bir tarafta ABD’nin çok etkisinde, diğer tarafta da Rusya’nın himayesinde olan bu iki ülkeyi darmadağın etmiş bir örgüt var.

Bu yazıyı yazma sebebimiz olan bu örgüt bir günde mi ortaya çıktı, yoksa farklı isimlerle hep mi vardı?

Nasıl Soğuk Savaş Dönemi’nde birçok yerde Rusya’ya karşı kullanılan birçok farklı örgüt (El-Kaide, Hizbullah, vb) bir günde var olup bir günde yok olmadıysa DAEŞ de bir günde kurulmadı o yüzden bir günde yok olmayacak. Amerikan ve Rus kaynaklı haberlere baktığınızda “DAEŞ iyice geriledi” ibarelerini görürsünüz. Gerçekten de haritaya baktığınızda DAEŞ’in bugün kontrol ettiği topraklar ve petrol rezervleri azalmış durumda. Belli başlı bazı bölgeler dışında DAEŞ işgalindeki bölgelerin ekseriyeti Amerika ve Rusya destekli güçlerin eline geçmiş vaziyette. Ancak yıllardır söylenildiği gibi DAEŞ’in dünyanın en büyük ülkeleriyle ve bu ülkeler tarafından kurulmuş koalisyonlarla askeri kapasite bağlamında uzun süre mücadele etmesi zaten mümkün olamazdı. DAEŞ kendine ne isim takarsa taksın, bir suni devlet ya da başka birşey olduğunu düşünmek ve bazı ülkelerin yıllarca bu durumu bir tehditmiş gibi değerlendirmesi zaten yanlıştı. DAEŞ hep bir terör örgütüydü ve son 3-4 senedir metropol saldırılarını gitgide hızlandıran, toprak kayıpları olsa bile bu toprak kayıplarının üstüne şehirlerde gerçekleştirdiği terör eylemlerini arttırarak devam eden bir örgüt durumuna, yani orijinal haline evrilmeye devam ediyor.

Şimdi, yine aynı şeyleri söyleyeceğiz. Terörle mücadele için ortak akıl kurmak, terörün finansını kesmek için herkesin bir olması lazım. Hatta bu satırları okurken her zaman olduğu gibi bazı kişilerin aklına ‘DAEŞ’le El-Kaide’yi şu ülkeler kurmadı mı?’ sorusu gelecektir. Ama farkındaysanız yıllardır bütün dünya hep aynı söylemlerin ve iyi niyetli dileklerin etrafında dönüp duruyor ama neticede Barcelona, Nice, İstanbul, Berlin, Londra, Ankara, Paris, Manchester, Brüksel, Stockholm gibi metropollerde DAEŞ terörü devam ediyor. Ölen insanlar, yakılan ağıtlar, kanayan yaralar hala var, ama neticede hala aynı eksen etrafında dönen bir dünya…

Terörün tek bir çözümü ya da terörle mücadeleye dair yapılması gereken şudur denecek bir şey var mı? Sanmıyorum; olsa zaten yapılırdı. Bir gerçek var ki, terörle mücadeleden daha da önemlisi terörü ortaya çıkaran unsurlara yaklaşım noktasındaki üsluptur. Yani diğer bir deyişle terörizmi var eden zihniyeti ortadan kaldırmadan önce bu zihniyetin var olmasının önüne geçilmesi lazım. İş işten geçtikten, ok yaydan çıktıktan ve insanlar ölmeye başladıktan sonra uluslararası koalisyonlar kurmak, dünyanın farklı şehirlerinde toplantılar yapıp görüşler bildirmek, mutabakatlara varmak, çatışmasızlık, silah bırakma, uzlaşma gibi terimler kullanmak elzem olan birincil adımları atlamaktan başka bir şey değildir. Bu adımlarsa terörle mücadelenin en önemli unsuru olan teröre sebebiyet veren zihniyeti ve üslubu ortadan kaldırmaktır. Eğer dünyanın farklı ülkelerinden gelip bir coğrafyayı yeniden çizmeye kalkışırsanız ve o coğrafyanın genetiğiyle oynarsanız o zaman terör ateşine benzini dökersiniz. Bir terör örgütünü yok etmek için başka bir terör örgütüne silah yardımı yaparsanız bu yıkım ateşine daha da çok benzin dökersiniz. Terör örgütlerine seninki benimki diye farklı yaklaşırsanız ve ortak bir felsefede, duruşta ya da inisiyatifle değil de birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü çıkarından sonra bu prensibi ortaya koyarsanız bu ateşe daha da çok benzin dökersiniz ve netice itibariyle terörün kendisiyle daha çok mücadele etmek zorunda kalırsınız.

 

 

Yazının devamı...

İdlib

21 Ağustos 2017

Öncelikle İdlib’in coğrafi olarak mevcut durumuna bakmak lazım. İdlib’in kuzeyinde bugün YPG-PYD kontrolünde olan Afrin bölgesi var. Dolayısıyla ABD bu bölgede gayet rahat bir şekilde hareket edebiliyor. Doğu tarafında Rusya destekli rejim güçlerinin yer aldığı Halep bölgesini görüyorken, güney ve güneybatıya baktığımızda ise yine Rusya destekli rejim kontrolünün olduğu Hama ve Lazkiye bölgelerini görüyoruz. Kısacası İdlib’in neredeyse tamamı, YPG-PYD kontrolündeki Afrin çıkışı dışında Esad güçleri tarafından çembere alınmış bir durumda. Peki İdlib’de kim var?

2017’nin başlarından itibaren ÖSO, diğer muhalif güçler ve Batı ile ılımlı ilişkiler götürme konusunda daha istekli olan Ahraruş Şam’a karşı farklı fraksiyonlardan oluşan Tahrir el Şam örgütü büyük başarılar kazandı. Dolayısıyla bugünlerde bölgede Ahraruş Şam’ın küçük bir alanı kontrol etmenin dışında fazla bir etkisi kalmadı.

Heyet Tahrir el Şam (HTŞ); El Nusra ile ilişkisi olan, El Kaide‘yi inkar etmeyen ve Ahruruş Şam’la kıyaslanmayacak kadar radikal unsurlara sahip bir örgüttür. ABD, HTŞ’nin kontrolü artmaya başladığında, örgütü terörist örgüt ilan ederek buraya ciddi operasyonların yapılacağını vurguladı. Bu gelişmeler sonucunda HTŞ’ye yapılması muhtemel bir Amerikan operasyonunun, diğer bir adıyla koalisyon güçleri hamlesinin, hava destekli olmasının dışında bir kara harekatına dönüşmeyeceği biliniyor. O zaman ABD’nin düşündüğü ve bu bölgeyi HTŞ’den geri alacak grup kim? Afrin’den güneye doğru kayacak YPG-PYD ya da yeni süslenmiş adıyla Suriye Demokratik Güçleri.

Yalnız bu hesabın içerisinde sadece ABD, YPG-PYD ya da HTŞ yok. Neredeyse bütün her tarafı Rusya destekli Esad güçleriyle sarılmış olan bu grubun, bir hava operasyonuyla ortadan kaldırılması ve bölgenin Afrin’den inmesi muhtemel YPG-PYD güçlerinin eline geçmesi Rusya ve Esad yönetiminin birincil tercihi olur mu? Kanaatimce hayır. Rusya ABD ile komşu olmayı bu noktada çok da arzu etmeyecektir. Ama akıllara gelen yine enteresan bir soru; Esad güçleri ve Rusya sahip olduğu askeri gücü ve stratejik avantajıyla rahatlıkla İdlib’i alabiliyor olmasına rağmen neden bir müddettir burayı kaderine terk ediyor? Bunun cevabı, “Rusya veya Esad HTŞ’ye destek oluyor” değil; İdlib’in Astana ve Cenevre görüşmelerindeki pazarlık maddelerinden biri olan çatışmasızlık bölgelerinden olmasıdır. Yani her gün onlarca insanın katledildiği coğrafya, devletlerin diplomasi çıkarları gereği masada koz olarak kullanılmak için kaderine terk edilmiş ve insanların feryadı maalesef ki inatla göz ardı edilmiştir.

Bu noktada biri ABD diğeri de Türkiye ile ilgili olmak üzere durulması gereken iki değişik yaklaşım var.

ABD ile ilgili olan husus, aslında biraz da bugün yaşanan bazı hadiselerin gelecekte nereye evrileceğinin göstergesi.

Bugün HTŞ’nin içerisindeki gruplardan Nureddin Zengi Hareketi’ne 2014-2015 yılları arasında muhalefetin bir parçası olarak ABD tarafından “BGM-71 tanksavar füzeleri” verilmiş ve bu örgüt askeri olarak desteklenerek bölgede kullanılmıştır. Bugün ise örgütün içinde bulunduğu çatı ABD tarafından terör örgütü ilan edilmiştir.

Buradan çıkacak sonuç şu; bölgede bugün silah desteği gören bazı terör grupları, bunun geçici gücüne kapılıp bölge ülkelerine karşı mesnetsiz hayallere kapılıyorlar. Ancak dünya politikasında “Kullan-at Sistemi” bu örgütlere karşı o kadar çok uygulanmış ve görülmüştür ki; bir gün destek gören bu örgütler “amaçlara ulaşılınca” daha önceki örneklerde olduğu gibi kenara bırakılacaktır. Sözüm YPG-PYD’ye...

Yazının devamı...

ABD – Kuzey Kore Gerginliği

16 Ağustos 2017

Sürece tarihsel olarak baktığımızda, 1904-1905 yıllarındaki Rus-Japon Savaşı’nın akabinde Japonlar Kore’yi kendi sömürgesi olarak kabul etmeye başladı. 1930’lu yılların sonuna gelindiğinde ise yaklaşık yirmi dört milyon Korelinin kendi ana dilini konuşmasını ve kültürünü yaşamasını yasaklayan Japon yönetimiyle Kore milliyetçileri arasında ciddi anlamda gerginlikler ortaya çıktı. Japonya tarafından Korelilere yapılan asimilasyon çalışmaları bu yıllardan itibaren Kore-Japon gerginliğinin temelini oluşturdu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya’nın Amerikan güvenlik şemsiyesi altına girmesi, Kore’nin ikiye bölünerek bir kısmının ABD önderliğindeki liberal Batı Bloğu’na dahil olması, diğer bir tarafının ise Mao Zedong ekolüne ait komünist Çin’in etkisine girmesi bugünkü politikaların şekillenmesine sebep oldu. Bu zamana kadar sırasıyla Kim İl-sung,  Kim Jong-il ve Kim Jong-un tarafından altmış dokuz senedir yönetilen Kuzey Kore felsefi olarak iki temel üzerine oturtuldu: Güçlü ordu kurularak oluşturulacak güçlü bir devlet yapısı ve bu yapıyla artan ekonomik refahın topluma yansıması. İkinci kısmın ne kadar hayata geçtiğiyse tartışılır.

Kuzey Kore’nin güçlü bir devlet olma amacıyla yaptığı nükleer çalışmaların 1950’lerin sonunda Sovyet bilim adamları ve mühendisler öncülüğünde başlatılması, meselenin üç günlük olmadığını gösterir. Diğer bir deyişle bu mesele, eskiye dayanan münasebetlerin farklı vesilelerle gündeme gelmesi sonucu hayat bulmuş bir süreçtir.

28 yaşında iktidara gelen bir lider yönetmeye hazır mıydı? Birçok uzmana göre hayır. Başına geçtiği ülke askeri disiplinle yönetilen ve bu askeri yapılanmaya hakim olunamadığı takdirde yönetilemeyecek bir düzene sahip. Dolayısıyla genç ve tecrübesiz olan Kim’in iktidarını sağlayabilmek için yönetmek zorunda olduğu sert ve disiplinli orduyu yanına alması gerekiyordu. Bunun için de Kuzey Kore’nin 1950’lerden beri benimsediği nükleerleşme duruşuna iktidara geldiği ilk günden beri sürekli değindi.

Son günlerde yaşanan bu hadisenin önemli bir tetikleyici faktörü de ABD’nin uzun yıllardır Güney Kore ve Japonya ile yaptığı ortak tatbikatlardır. Bu tatbikatlar, Kuzey Kore’nin nükleer denemelerini yoğunlaştırmasına sebep oldu. Ancak açık konuşmak gerekirse; bu hadise yeni bir mesele değil. Kuzey Kore meselesi; Bill Clinton, George W. Bush ve Barack Obama’nın 24 senelik yönetimlerinde devamlı olarak atıfta bulunduğu, Pentagon’un ve CIA’in buradaki nükleer gelişmelere dair raporlar verdiği ama ABD’nin Ortadoğu’dan başını kaldıramadığı için çok da yoğunlaşamadığı bir mesele haline geldi.

Gerek istihbarat bilgileri, gerek liderlerin söylemlerine baktığımızda Kuzey Kore’nin nükleerleşmesi zaten Amerika’nın hep gündemindeydi. Bush’un 11 Eylül sonrası yaptığı o meşhur ‘şer ekseni’ tanımlamasında bile Kuzey Kore, Irak’la İran’ın yanında ABD için önemli bir tehdit unsuru olarak yerini alıyordu. Ancak ABD’nin Kuzey Kore’yi önceliğine almasını diğer ülkelere göre farklı kılan belki de en önemli özellik; Kuzey Kore’nin Çin’den ve hatta belli noktalarda Rusya’dan çok ayrı düşünülemeyeceğiydi. Nitekim son dönemlerde gerek Tillerson gerek Trump, Kuzey Kore ile ilgili yaptığı bütün eleştirilerde devamlı olarak Çin’e çağrıda bulundular.

Bugün akıllardaki en büyük soru işareti Trump’ın geçtiğimiz günlerdeki o sert söylemlerinin ne şekilde ilerleyeceği ve gerçekten bu nükleer denemelere karşı ABD’nin askeri bir karşılık verip vermeyeceğidir. Bütün hesapları olması gerektiği gibi yaptığımızda ortaya şöyle bir gerçek çıkıyor: Ortadoğu’da sorunları hala çözememişken, Latin Amerika’yla olan gerginlikler bir önceki yönetime göre artarken, Rusya ve Çin’le siyasi olarak daha da gerilmişken, Kongre ile Beyaz Saray ilişkileri yerle birken ve belki de hepsinden önemlisi iç politikada tam bir kaotik ortam sürerken hiçbir ABD Başkanı Trump’ın kullandığı ton oranında bir askeri müdahale yapmaz. Çünkü bunun hiçbir şekilde ABD’ye müspet getirisi olmaz. Bahsettiğimiz şartlar en sert başkanlar için bile geçerliyken, bir tarafta Trump diğer tarafta da Kim olunca bütün alıştığımız kuralları ve varsayımları üç kere daha düşünmemiz gerekiyor.

Clinton döneminde ve daha önceki dönemlerde de gördüğümüz gibi iç politikada sıkıntı yaşayan başkanlar, dış politikada kendilerine bir hedef belirler. Gerek toplumun geniş kitlelerini, gerek muhalefeti, gerekse Kongre’yi dış düşman yaratarak arkasında toplama ve güven kazanma politikasının Trump için de Kuzey Kore noktasında hayata geçeceği iddia ediliyor.

Yazının devamı...

Trump yönetiminde neler oluyor?

11 Ağustos 2017

Herkesin aklındaki en önemli soru, Donald Trump’ın marjinal söylemlerle Cumhuriyetçi Parti’nin ılımlı kesimlerinin bile tepkisini alarak seçilmesine rağmen, başkan seçildikten sonra Cumhuriyetçilerin tamamını, ama daha da önemlisi kendisine oy vermeyen ve hatta aşırı tepki gösteren kitleleri nasıl kucaklayacağıydı.

Amerikan siyasi sisteminde bir gerçek vardır; başkan, seçim kampanyasında ne yaparsa yapsın ya da neyi savunursa savunsun seçildikten sonra projelerini, politikalarını ve ajandasını hayata geçirebilmek için maksimum seviyede ittifaklar kurmaya çalışır. Diğer bir deyişle ABD Başkanı, seçildikten sonra kucaklayıcı olmaya gayret eder. Trump’ın yemin ettiği konuşmayı Washington’da bizzat dinleme fırsatım olmuştu. O konuşmanın akabinde uygulanan politikalarda ve söylemlerinde gördük ki Trump, Demokratları kucaklamak bir yana Cumhuriyetçi Parti içerisinde kendisinin yanında yer alanları bile ötekileştirmeye başladı.

Kısaca şunu söyleyebiliriz ki; Donald Trump’ın göreve gelir gelmez yaptığı atamalar birçok soru işaretlerini de beraberinde getirdi. Kabinesindeki asker ve milyarder ağırlığından dolayı eleştiriler alan Trump, Rusya krizinde başrolü oynayan Michael Flynn’in istifasıyla çok erken tarihlerde darbe almış oldu. Çok zaman geçmeden FBI direktörü James Comey ile ilgili yaptığı açıklamalar ve kendisini görevden alması, yerine gelecek FBI direktörünün atanma süreci, Trump’ın kabinesini ve atamalarını daha da tartışmalı duruma getirdi.

Büyük ümitlerle Sally Yates’in yerine “Attorney General” makamına atadığı Jeff Sessions’la bile arasındaki gerginlik uzun süredir devam etmekte. Bunlar gibi Trump’ın kabinesi nezdinde yaşanan gerginlikler bugün neredeyse bir kaos ortamı oluşturmuş durumda.

Üstüne üstlük Anthony Scaramucci’nin Beyaz Saray’a gelmesinden sonra Trump’ın kabinesindeki en sempatik isimlerden biri olarak gözüken Basın Sözcüsü Sean Spicer’ın görevinden istifa etmesi ve Scaramucci’nin görev yaptığı on gün içerisindeki radikal açıklamaları Trump’ı çok zor bir durumun içerisine soktu. Bir de Genel Sekreter Reince Priebus’un istifası -ki Trump için önemli isimlerden biriydi- Trump yönetimine olan güveni gitgide azaltmaya başladı. Priebus’un; Ivanka Trump ve Jared Kushner’ın Trump yönetimine çok dahil olmasından dolayı duyduğu rahatsızlık istifasının en büyük nedenlerinden biriydi.

Peki, daha sekiz ayını doldurmamış olan bir yönetimin bu denli düşüşe geçmesi ve yıpranması sadece Trump’ın kabinesini mi etkiledi? Yoksa bu etkiyi aldığı kararlarda, iç ve dış politikada da gözlemlemek mümkün mü?

Bu sorunun belki de en güzel cevaplarından biri, Kongre’de bütün Cumhuriyetçilerin seçim kampanyasından beri mutabık kaldığı Obama sağlık reformu tasarısının yürürlükten kaldırılması üzerine yapılan oylamaydı. Sadece Trump değil Cumhuriyetçi Parti’nin hemen hemen her mensubu bu konuda hemfikirdi. Ancak Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’nin bile bir kısmını soyutlayan söylemleri, John McCain başta olmak üzere Susan Collins ve Lisa Murkowski gibi Cumhuriyetçi Parti senatörlerinin ret oyu vermeleriyle beraber, oylama basit çoğunluğun bulunamamasıyla sonuçlandı. Yani “Obamacare” diye adlandırılan Obama sağlık reformu tasarısı, Senato’da Cumhuriyetçiler çoğunlukta olmasına rağmen Amerikalıların tabiri ile “repeal” (fesih) edilemedi. Bu durum aslında Trump’ın Kongre’yle olan ilişkilerinden öte Cumhuriyetçi Parti’nin bile Trump’a olan desteğinin gitgide azaldığının önemli bir göstergesiydi. Buna ilaveten, Kongre’den çıkan son kararla, ABD Başkanı’nın kendi yürütme gücü kapsamındaki “Kongre’ye danışmadan diğer ülkelere karşı yaptırım uygulayabilme” yetkisinin önüne geçen tasarı oy birliğiyle kabul edildi.

Bu iki örnek bile Trump’ın daha bir senesini doldurmadan elinin kolunun bağlanmaya başladığının, atamalarının ciddi anlamda eleştirildiğinin, dolayısıyla Donald Trump’ın ABD yönetimindeki gücünün belki de oturmadan yok olmaya başladığının önemli birer göstergesidir.

Yazının devamı...