"Burak Küntay" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Burak Küntay" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Burak Küntay

On sekiz yaş

2 Mart 2017

Bu anayasa referandumundan ya da bu konunun bu referandumda bir madde oluşundan münferit bir prensip meselesidir bence. On sekiz yaşında seçilme hakkı konusu, gerek felsefi gerek prensip olarak kanaatimce olmazsa olmaz bir nokta. Çünkü çok basit bir deyişle bir kişinin kendisini yönetecek kişileri tayin etme yaşı ne ise tayin edilenlerden biri olma yaşı da o olmalıdır. Bu bir prensiptir. Uzun yıllardır şunu söylüyoruz; on sekiz yaşındaki bir genç ülkesini yönetecek olan kişileri, ülkesinin istikbalini belirleyecek olan kişileri tayin edebilir ama bu akla bu öngörüye sahip olan biri; “Hayır ben de bu kişilerden biri olacağım!” dediğinde aldığı cevap; “Yaşın küçük...” Her şeyin ötesinde, kanaatimce burada prensip olarak bir tutarsızlık vardır.

Bugün bu konuya neden karşı çıkıldığı ile ilgili bir kaç eleştiriyi dinleme fırsatım oldu. İlk eleştiri; on sekiz yaşında bir gencin seçim kampanyaları içerisinde yeteri kadar maddi gücünün olmayacağı, cebinde parasının olmayacağı ve dolayısı ile ancak ve ancak imkânları olanların çocuklarının milletvekili olabileceği. On sekiz yaşında cebinde parası olmayan bir genç yedi yılda ne büyük atılımlar yapar ki, yirmi beş yaşına geldiğinde milletvekili olabilecek paraya pula sahip olsun? O zaman, eğer mevzu bir milletvekili adayının parası olması ise açık ve net bir şekilde banka hesabınızda şu kadar paranız yoksa milletvekili olamazsınız diye bir madde koymak gerekir. Böyle bir madde de olamayacağına göre insanların parası olup olmayacağı önyargıları ile hareket etmek çok da doğru olmaz ve gençlerin önünü tıkamaktan başka hiç bir anlamı da yoktur. Milletvekilliğini paraya endeksli hale getirmemek gerekir.

İkinci nokta ise “Askerlik meselesi”. Eğer askerliğini yapmamış bir genç milletvekili olmuş ise askerden muaf tutulması tartışılmaktadır. Bugün Türkiye’de askerliğin başlama yaşı on sekiz olabilir ama yüksek lisans, doktora ya da farklı sebeplerden tecili olan o kadar çok yirmi beş - otuz yaş arası insan vardır ki... Doğrusu bu işi askerliğe endeksli bir noktaya getirmemek, on sekiz yaş hadisesini farklı bir bahis olarak değerlendirmek olacaktır.

Bedelli askerliği baki tutup, gerekli dönemlerde devletin ekonomisine bütçe katkısı sağlamak için bedelli askerliğe tamam denilip ancak askerlik sebebiyle milletvekilliği yaşının on sekize düşürülmesinin önüne mani çıkarılması çok doğru bir yaklaşım olmaz.

Bütün bu kanaatlerin hepsinden daha da önemli ve göz ardı edilemeyecek bir gerçek daha var. TBMM’nin Araştırma Hizmetleri Daire Başkanlığı’nın hazırladığı rapora baktığımızda dünyanın 190 ülkesinde yapılan araştırmada; 51 ülkede seçilme yaşının 18 olduğunu görüyoruz. Enteresandır ki bu ülkelerin yüzde 73’ü ileri demokrasi olarak tabir ettiğimiz Avrupa Birliği ülkeleri. İçerisinde Almanya’nın, İngiltere’nin, Portekiz’in, İsviçre’nin, Fransa’nın, Belçika’nın olduğu ülkeler.

Başkanlık sisteminin en iyi işlediği ülkelerden biri olarak gösterilen Amerika Birleşik Devletleri’nde ise Wisconsin, Ohio, Rhode Island gibi eyaletlerde, temsilen en yetkili kişi olarak tayin edilen valinin seçilme yaşı on sekiz olarak belirlenmiştir.

Başka bir veri belki bizler için daha da çok önemli olacak. Hemen hemen aynı konuşmalar, yıllar önce seçilme yaşı otuzdan yirmi beşe düştüğü dönem yine Türkiye’nin gündemine gelmişti. Bu dönemde ben Doğru Yol Partisi Gençlik Kolları Genel Başkanlığı görevini yürütmekteydim. Arkadaşlarımla birlikte seçilme yaşının yirmi beşe, hatta on sekize düşmesini savunmaktaydım. Çünkü bizler için bu bir prensip meselesiydi, gençliğin olmazsa olmaz hakkı ve bir gençlik politikasıydı. Bu fikrimde aradan neredeyse on beş sene geçmesine rağmen hala bir değişiklik olduğunu söyleyemem.

O gün de seçilme yaşının yirmi beşe düşmesi mevzu olduğunda aynı tarz eleştiriler Türkiye’nin gündemine gelmişti. Peki, ne mi oldu? Çok enteresan bir istatistik bu korkuların, bu önyargıların ve bu vesveselerin ne kadar asılsız ve boş olduğunu bugün bize gösteriyor. TBMM’de beş yüz elli milletvekilinden bugün sadece ve sadece dokuzu 25-35 yaş aralığında. Yani “genç” diye tabir edilen milletvekili sayısı sadece 9. AKP’nin meclisteki milletvekili yaş ortalaması 50, CHP’nin 52, MHP’nin 54 ve HDP’nin 46... Yani TBMM’de koltuk sahibi hiç bir partide bırakın 25’i, 30’u, 35’i, 40’ı, 45’in altında bir vekil yaş ortalaması göremiyoruz. O yüzden sanılmasın ki milletvekili seçilme yaşı on sekize düştüğünde bütün meclis on sekiz yaşında milletvekillerinden oluşacak. Bu arada şunu da söylemeden geçemem keşke on sekiz yaşında ya da yirmili yaşlarında vizyoner, öngörülü, içinde vatan millet sevgisi ve heyecanı dolu onlarca milletvekili meclisi doldursa, o zaman hem Türkiye’nin geleceği açısından, hem öngörüler açısından çok daha farklı bir noktada oluruz.

Yazının devamı...

Türk-Amerikan ilişkilerinde İran faktörü

14 Şubat 2017

Suriye konusunda Türkiye-A.B.D. ilişkileri ve ortaklığı önümüzde önemli ve müspet bir hamle gibi duruyor. İkili görüşmelerde ilişkilerin gelişimi ve daha iyiye gitmesi açısından iyi mesajlar verildi. Buraya kadar sorun yok. Asıl mesele devreye ikinci ve üçüncü ülkeler girdiğinde başlıyor.

Türkiye, Suriye için uzun süredir devam eden diplomasi trafiğini Astana’da yapılan görüşmelerde üst düzeye çıkardı ve mutabakat noktasında bazı başarılar elde etti. İran’ın, Suriye yönetiminin ve Rusya’nın masada olduğu bir çözüm sürecinde uzlaşmaya gidildi. Bu aşamada Amerika’nın duruşu sahaya inmek istemeyen ve bu sebeple PYD-YPG ile yakın temas halinde olmaktan yanaydı. Bu yüzden Türkiye’yle gergin, Rusya ile tansiyonu yüksek bir Amerika vardı. Buna karşılık, İran noktasında ise P5+1 ülkeleri ile uzlaşma sağlanmış ve İran-Amerika ilişkilerinde tansiyon azalmıştı.

Şimdi ise Türkiye’yle işbirliğine daha niyetli ve istekli bir Amerika var. Bu iyi yönde bir gelişme; hatta Amerikan’ın bölge politikalarında PYD-YPG konusunda bile bir ihtimal ümit verici bir değişim olabilir. Ancak mesele burada bitmiyor. Suriye’de Rusya, Suriye ordusu ve İran da Türkiye gibi sahada varlığını kullanıyor. Trump yönetimi, Obama yönetimine göre şimdilik Rusya’ya daha ılımlı yaklaşıyor ve Rusya’yla işbirliğine açık duruyor. Ancak İran için aynı şeyi söylemek çok da mümkün değil.

Birleşmiş Milletler nezdinde İran’la varılan mutabakatın değişimi mevzubahis. Yaptırımlar ve hatta askeri müdahale seçeneği bile yeni yönetimin ağzından çıkan sözlerde sık rastlanan ifadeler olmaya başladı. A.B.D. Savunma Bakanı James Mattis’in İran’a bakışı, bilhassa CIA direktörü Mike Pompeo’nun, hatta Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın bile İran konusundaki düşünceleri İran-A.B.D. ilişkilerinin seyrinin çok da iyiye gideceği sinyallerini vermiyor.

Bir müddet sonra İran’a ekonomik yaptırım kararı alınması durumunda Türkiye-Amerika ilişkilerinde Suriye üzerinde şimdilik esen müspet rüzgârın nereye gideceği sorusu akıllara geliyor. Türkiye’nin gerek Suriye noktasında, gerekse gaz alımında İran’la yaptığı mutabakatlar ikili ilişkilerin son dönemde gelişmesine sebep oldu.

Amerika tarafından İran’a uygulanacak sert politikalarda Türkiye’den bilhassa yaptırım taleplerinde yer alması istenebilir. İşte bu aşamada Türkiye-Amerika ilişkilerinde gerginlik yaşanması muhtemel olabilir.

İran’la yaşanacak sıkıntılar sadece İran’la sınırlı kalmaz, Irak ve Irak’ın kuzeyinde zaten Türkmenler ve Şii güçler arasındaki gerginliği de alevlendirebilir.

Rusya’nın bu aşamada takınacağı tavır meselenin sadece Amerika, Türkiye ya da İran üçgeninde olmaktan çıkıp dörtlü bir diplomasi oyununa evirilmesine de sebep olabilir.

Yazının devamı...

Türkiye-ABD ilişkileri için yeni bir sayfa

11 Şubat 2017

Başlangıcı gerçekleşen yeni dönemin nasıl şekilleneceğini anlamak ve istikametini kestirmek için iki önemli unsur var. Bunlardan ilki, geçmiş yönetimden devralınmış olan sorunları doğru anlamak. İkincisi ise sadece Türk-Amerikan ilişkilerini değil, üçüncü, dördüncü faktörleri ve ülkelerle olan ikili ilişkileri iyi okuyabilme gerekliliğidir.

Obama döneminde, bilhassa da son senede, Türk-Amerikan ilişkilerini en çok geren hususlar neydi? PYD-YPG örgütüne Amerika’nın verdiği destek ve FETÖ kapsamında beklenen iade süreci gündeme damga vurdu. Bu iki temel unsur beraberinde birçok yan etkeni de getiren konular olarak ortaya çıktı. Bir de şüphesiz bunlara müteakip ikincil bazı mevzular var.  Ancak bu ilk iki mesele önümüzdeki dönemde de ilişkilerin seyrini belirleyecek unsurlar.

Trump yönetimi, Obama yönetimine göre DAEŞ ile mücadelede anlaşıldığı kadarı ile sahada daha aktif olduğu bir rol oynayacak. Bu noktada Türkiye gibi NATO müttefiklerinin en yakınında olmasını istiyor. Bu şüphesiz ki ikili ilişkilerin Suriye sorunu çerçevesinde müspet bir gelişme. Güvenli bölge oluşturmak için atılan adımlar doğru yönde olduğu sürece ve Amerika tarafından desteklendiği takdirde ilişkilerin gelişimine katkı sağlayacaktır. Ancak Amerikan yönetimi bir evvelki yönetiminden yüzseksen derece ters bir şekilde PYD-YPG yakınlığını keser mi, bundan endişeliyim.

En azından ilk etapta birden büyük bir değişim göremeyebiliriz. Dolayısı ile ilişkilerin seyri bu aşamada nasıl şekillenir bekleyip görmek lazım. Çünkü Türkiye terörün her türlüsü ile mücadele konusunda net tavrından taviz vermeyecektir. Ancak Amerikan Başkanı Donald J. Trump yemin töreni konusmaşından itibaren birçok konuşmasında İslami Terör sözünü kullanıyor. Bu söz iki açıdan endişe verici. Birincisi, Türkiye gibi nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkeler ile ilişkilerde önyargı yaratabilme ihtimali ve islamafobinin tetiklenme olasılığı yüksek. Bir dinin ismiyle terörün aynı tabirde kullanılması Müslüman alemi için reaktif ve endişe uyandırıcı tatsız bir olay.

İkinci ve startejik nokta ise biraz daha farklı. Eğer bir aşamada Türkiye ile Amerika PKK ve DAEŞ ile mücadele hususunda ilerleme kaydederse Başkan Trump’ın bu sözlerinden ortaya çıkan Amerika’nın DAEŞ’I, yani dini odaklı diye tabir ettiği terörü her daim müttefikini derinden yaralayan PKK terörünün önünde tutma ihtimali ilişkileri yaralayabilir. Hatta daha da ileri gidersek, işte tam da bu yüzden Amerika’nın önceliğinin DAEŞ olması gerektiği noktada kendisi için bir ulusal güvenlik tehdidi içermeyen PYD-YPG diyaloğunu devam ettirme ihtimali risk taşımakta. Türkiye-A.B.D. ilişkilerinin bu sebeplerden ötürü daha en baştan soğuması, bir önceki yönetimle süren gergin statükonun devamı demek olur.

İkinci mühim nokta ise şüphesiz ki FETÖ davası. Bu süreçte Amerika sürekli olarak bu konunun hukuki bir süreç olduğunu ve yürütmenin müdahalesinin mevzubahis olamayacağını ifade ediyor. İade süreci başlı başına bir tartışma mevzusu, ama şimdilik bir kenara koyduk diyelim. Halihazırda Türkiye’de katliama sebep olmuş bir örgütün liderinin A.B.D. başkentine sadece iki saat uzaklıkta özgürce yaşayabiliyor olması ikili ilişkilerin geleceği için bir tehlike arz ediyor.

İade sürecini anladık varsayalım. Ancak bir gerçek var ki FETÖ yöneticilerinin en azından gözaltı sürecine alınması FBI tarafından oradaki yapılanmayla alakalı süreçlerin başlaması yürütmeye ait bir karardır. En azından ilk etapta bu hususta atılacak adımlar Türk-Amerikan ilişkileri açısından önem arz ediyor.

Bu iki mesele ve Amerika’nın buradaki tavırları yeni başlangıcın nasıl şekilleneceğini bizlere gösterecek.

Yazının devamı...

Hangi Amerika?

1 Şubat 2017

Geçtiğimiz gün Irak'tan gelen iki kişinin dış hatlar terminalinde vizeleri olmasına rağmen gözaltına alınması ve ülkeye girişlerinin durdurulması gündeme bomba gibi düştü. Amerika'daki bir çok sivil toplum örgütü, hukuk firması ve vatandaşlar Beyaz Saray başta olmak üzere bir çok devlet kurumunun önünde ve bilhassa büyük havalimanlarının dış hatlarında protesto gösterileri yapmaya başladılar. Bu gösterilerin neticesinde Amerikan federal mahkemesine yapılan başvurular neticesinde Donald Trump’ın almış olduğu karar Amerikan hukuku ve yargı sistemi çerçevesinde durduruldu

Üstüne üstlük Başkan Trump, Yeni Başsavcı Adayı Sessions’ı Kongre’den onaylatıp atayana kadar göreve vekalet edecek olan Obama yönetiminden gelen Başsavcı Sally Yates’i görevden aldığını açıkladı. Beyaz Saray’dan gelen açıklamaya göre Sally Yates, Adalet Bakanlığı bünyesinde görev alan avukatlara Başkan Trump’ın getirdiği ülkeye giriş engellerini desteklememeleri ve uygulamaya geçirmemeleri yönünde direktif vermiş ve ABD vatandaşlarını korumak için atılan yasal adımı yok sayarak ABD devletine ihanet etmişti. Bunun karşılığında Demokrat senatörler de Başkan Trump’ın bazı atamalarını durdurmak veya geciktirmek için büyük çaba sarf ediyorlar. Medyada da bu konuda durum farklı değil; bir yanda Trump’ı destekleyen medya, diğer yanda ise Trump aleyhtarı medya. Kısacası düello devam ediyor. Ancak bir gerçek de var ki Başkan Trump’ın göçmenler noktasında aldığı bu karardan dolayı tepkiler çığ gibi büyümekte. Ancak açıkça görüldüğü gibi Başkan Trump’ı destekleyenler ve ona karşı duranlar sadece vatandaşlar nezdinde gözlemlenen bir ayrım olmaktan çıktı.

Dün bu yaşanan protestoları ve son gelişmeleri takip etmek üzere Washington havalimanına gittim. Havalimanındaki protestocuların yanı sıra çıkan bütün yolcuların yanına yaklaşan bir grup kişi vardı. Bu kişiler çıkan yolculara kendilerinin avukat olduğunu söylüyor ve içeride gözaltına alınan herhangi bir kişi olup olmadığını soruyorlardı. Her çıkana büyük bir tezahürat vardı. Havaalanında bekleyen kalabalık bilhassa başörtülü ya da Ortadoğu geleneksel kıyafetleriyle havaalanından çıkış yapanlara tezahürat ve sevgi gösterileri yapıyordu. Göstericilerin ve sivil toplum kuruluşlarının ellerindeki pankartlar “Ülkemize hoş geldiniz, burası sizin de eviniz. Her zaman burada bir yeriniz var” gibi kucaklayıcı ve müspet anlamda tepkilerle doluydu.

Amerikan halkının göstermiş olduğu bu sağduyu ve Amerika'nın kuruluş felsefesinin temelinde yatan özgürlük ve göçmen yakınlığı algısı hala bir çok Amerikalı tarafından sahip çıkılan ve bir o kadar da daimi kılınması için mücadele edilen bir konu. Nitekim bu söylemler ve bu tepkiler neticesinde Başkan Trump, bu kararın Müslümanlara ve Müslüman ülkelere karşı olmadığını ancak Amerika'nın güvenliğini sağlayabilmek için bazı önlemlerin alınmasının gerekli olduğu ve bu kararnamenin de o önlemlerden başlıca bir tanesi olduğunu ifade etmeye devam etti.

Kimilerine göre Başkan Trump’ın tüm bu sözleri bir yumuşamanın, kimilerine göre ise tam tersine aldığı karardaki kendince olan haklılığının devamı olarak vurgulandı. Ancak buradaki asıl mesele dünya medyasına sadece Beyaz Saray'ın ya da havalimanının önünde yapılan protestolar yansımakla beraber gözden kaçmaması gereken önemli bir şey daha var. Trump’a olan destek.

Washington’da gerek Trump’ın yemin töreni esnasında, gerekse farklı toplantılara giderken metro kullanırım. Metroda bilhassa yarım saate yakın yolculuklarda yanınızda oturan kimseyle sohbet etmeye başlarsınız. Hele ki bugünlerde, en azından birkaç kez şahit olduğum, Amerika'nın farklı eyaletlerinden gelmiş, politikaya çok aşina olmayan sade vatandaşların bir kısmında var olan Trump'ın uyguladığı ve aldığı kararların doğru olduğuna olan inanç küçümsenemeyecek kadar fazla. Sohbet ettiğim bir Alaskalı vatandaş bana babasının ona zamanında Amerika'nın çok büyük bir ülke olduğunu ama artık bu gücünden çok uzakta seyrettiğini söyledi. İşte bu yüzden Donald Trump’ın aldığı seyahat kısıtlamaları başta olmak üzere Meksika sınırına inşa edilmesi planlanan duvar ya da orduyu güçlendirmek  ile ilgili alınan karar gibi birçok politikanın ne denli doğru olduğunu savundular.

Metrodaki sohbetlerim neticesinde Başkan Trump’a destek veren vatandaşların toplumun hangi yüzdesini temsil ettiklerini yıllardır internet üzerinden ABD başkanlarının halk tarafından beğenilme oranlarını takip eden ve yayınlayan sitelerden öğrenmek istedim. Karşılaştığım sonuçlar oldukça şaşırtıcıydı. 30 Ocak tarihinde  Gallup tarafından yayınlanan anketlerde halkın Başkan Trump’ın politikalarını yüzde 43’e yüzde 50 oranında onaylamadığı, aynı tarihte yayınlanan Rasmussen anket sonuçlarına göre ise halkın Trump’ı yüzde 53’e yüzde 47 onayladığı ortaya çıkıyordu. Ülkenin doğru ya da yanlış yönde ilerlediğine dair kanı ise yüzde 47’ye 47 eşit çıkmıştı. Diğer bir deyişle anket şirketlerinden medyaya, sivil toplum kuruluşlarından iş dünyasına, sanattan spora, ama en önemlisi halkın Başkan Trump’ın bu politikaları noktasındaki kanaati öyle çok da büyük marjlarla net değil. Ortada büyük ve sert bir bölünmüşlük var.

İnsan ister istemez net bir şekilde soruyor “Hangi Amerika?” diye. Trump politikalarını destekleyenlerin Amerika’sı mı, protestocularınki mi? Yıllar yılı Amerikan politikası üzerine çalışırken bir şey gördük. Amerika’da hiç bir zaman devlet politikası bir düşüncenin ağırlığını benimsememiş ve her daim farklı görüşlerin bir mutabakat politikası olmuştur. Ama en azından bir müddet daha bu mutabakat sağlanana kadar sert bazı değişimler gözlemleyeceğiz.

Yazının devamı...

Meksika Duvarı                                                   

31 Ocak 2017

Bu tasarılardan biri kürtajı destekleyen uluslararası sivil toplum kuruluşlarına federal fon  desteğinin kesilmesi oldu. Kürtaj konusunda önemli bir duruşu bulunan ve kürtaja karşı olan Başkan Trump’ın bu çıkışı demokrat partide uygulanan politikaların tam tersi yönde önemli bir değişiklik olarak görülmeye başlandı.

Trump yönetiminin aldığı ikinci önemli karar bir çok kişinin eleştirilerinin aksine Obama döneminde durdurulan önemli boru hattı projesinin tekrar hayata geçirilmesi oldu. Boru hattı projesinin Obama döneminde durdurulmasının en önemli sebebi şüphesiz çevreye vereceği zarar ve aynı zamanda da işçi haklarından kaynaklı bazı problemlerdi. Trump almış olduğu bu kararla yine Obama yönetiminden çok farklı bir çevre politikası izleyeceğine, Amerikan hükümeti açısından enerji ve ekonominin çevre politikalarından daha önemli bir noktada seyredeceğine olan yaklaşımını gözler önüne serdi.

Donald Trump’ın aldığı bir diğer önemli yürütme kararı ise federal devlet memuru alımının bir çok noktada daha aza indirgenmesine, hatta belli devlet dairelerinde işe alımların önünün kapanmasına vesile olacak bir karar oldu. Gelenekselleşmiş olarak Cumhuriyetçi Parti her daim daha küçük ve işlevleri sınırlandırılmış devleti, Demokrat Parti ise daha geniş ve büyük devleti savunur. Amerikan sisteminde Trump’ın almış olduğu bu yürütme kararı hiç şüphesiz Amerika Birleşik Devletleri’nin daha az işe alımlarla Federal devleti küçültmeye gidebileceğinin de bir göstergesi.

Alınan bütün bu yürütme kararlarından belki de en önemlisi bir çok protestolara sebep olan, ama protestoların da ötesinde bir çok kimsenin aklına Amerika'nın bundan sonraki göçmen politikalarının, güvenlik politikalarının, ticaret politikalarının nasıl şekilleneceği ile ilgili soruları getiren Meksika sınırına yapılması planlanan duvar meselesi.

Amerika Birleşik Devletleri ile Meksika sınırına yapılması öngörülen bu duvar maliyet olarak yaklaşık yirmi milyar dolar civarında. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’a bu yirmi milyar dolarlık fonun nerden bulunacağı sorulduğunda ilk tepkisi bunun Meksika tarafından ödenmesini sağlayacağı olmuştu. Meksika devlet başkanından bu konuyla alakalı ret cevabı gelince ve bu duvarın fonlanması noktasında Meksika'nın herhangi bir dahiliyetinin olmayacağı Meksika devleti tarafından belirtildiğinde, Donald Trump ve Meksika devlet başkanı arasındaki ilk randevunun iptal olduğu duyuruldu. Buna ek olarak Meksika ile yapılan ticaretin vergilendirme oranının yüzde yirmiye çıkarılacağı, Meksika'dan ithal edilen ürünlere uygulanacak bu vergilerden sağlanacak gelirle iki sene içerisinde yirmi milyar dolarlık bütçenin fazlasıyla karşılanacağı belirtildi.

Şimdi akıllara gelen asıl soru Donald Trump’ın uyguladığı bu sert göçmen politikaları, aynı zamanda ticaret politikalarıyla, Amerika'nın yıllardır öncülük ettiği NAFTA gibi önemli ticaret birliklerinin ve serbest ticaret algısının bu saatten sonra ne şekilde değişeceği.

Amerika Birleşik Devletleri'nin bir göçmen ülkesi olduğunu düşündüğümüzde ve göçmenlerin çoğunluğunu Meksika'dan ve Latin Amerika’dan gelenlerin oluşturduğu düşünüldüğünde, Amerika Birleşik Devletleri'nin; başta Meksika olmak üzere Latin Amerika'nın geri kalanıyla olan politik ilişkilerinde, NAFTA gibi bir çok örgüt ile olan diyaloglarından dolayı ticari ilişkilerinde ve hepsinden ziyade uluslararası arenada sürdürdüğü diğer ilişkilerinde kopukluklara sebep olma ihtimali ciddi anlamda Amerika'nın kamuoyunu da, dünya kamuoyunu da  düşündürmeye başladı.

Buradan sonra asıl soru şu: Donald Trump seçim vaatlerini (biraz da kendini göstermek maksadıyla hızlı bir şekilde aksiyona geçerek) aldığı bazı kararlarla üç ila altı ay gibi bir zamanda devam ettirip daha sonra bir yumuşama sürecine mi gidecek? Yoksa artan oranda bu ve bu tarz kararları almaya devam mı edecek?

Yazının devamı...

Ve Trump Başladı

23 Ocak 2017

Ancak Trump'ın başlangıcının, ilk sinyalleri ve adımları şüphesiz yemin töreninde ortaya çıktı. Bu törendeki konuşmanın genel hatlarını değerlendirmek ABD gündemini hem iç hem dış politikası ekseninde yakından takip edenler için önem arz etmekte.

Bu yazıyı kaleme aldığım sırada Trump konuşmasını bitirmiş Pennsylvania Avenue'dan Beyaz Saray’a doğru yürüyüşe geçmişti. James Mattis ve John F. Kelly’nin Kongre’den onayları kesin gibi görünüyordu. Pennsylvania Avenue’da belki ilk kez bu kadar şiddetli protesto eylemleri olmuş ve polis doksan beş kişiyi gözaltına almıştı. Trump, sert bir başlangıç yaptı. Peki, bu sert başlangıcın ilk konuşmasından öne çıkan başlıklar ne oldu?

Öncelikle şunu söylemek şart; Amerika’da bir seçim adaylar arasında ne kadar sert, ne kadar kırıcı, ne kadar yıpratıcı geçse de yemin töreninde seçilen başkan konuşması 1801’den beri hep birleştirici, uzlaştırıcı ve yeni başkanın yerine geldiği kişiyi yada seçimi kaybedeni onore edici olmuştur. Amerikan halkının birliğine, bütünlüğüne ve geleceğine atıfta bulunulmuştur. Geçmişle hesaplaşma olmamıştır. Oysa ki Trump’ın konuşması birçok açıdan ilk oldu.

Trump, neredeyse kendisinden önceki tüm başkanların aksine geçmiş yönetimlere ağır eleştiriler yaptı. Arkasında oturan Bush, Obama ve Clinton hükümetlerini içine alacak şekilde oldukça sert söylemlerde bulundu. Bu ilk konuşma, tarz açısından toparlayıcı değil ayrıştırıcı bir konuşma oldu.

Amerika gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan beri dünya liderliği iddiasıyla kendi sınırları gibi müttefiklerini de koruma söylemlerinde olan, NATO’ya önayak olmuş bir ülkenin başkanı “Artık en önemlisi kendi sınırlarımız.  Artık Amerika öncelik sahibidir” dedi. “Başkalarının sınırlarından önce kendimizinki gelecek” dedi. Belki uygulamada bu hep böyleydi, ancak hiç bir zaman müttefikleri bu denli rencide edercesine ifade edilmemişti.

Trump, “Amerikalı çalıştırın, Amerikan malı alın” dedi. Amerika gibi büyük bir göçmen ülkesi için sarf etti bu sözleri. Bugünlerine göçmenlerden aldığı güçle ve göçmen işgücüyle gelmiş olan Amerika Birleşik Devletleri, göçmenler ve göçmenlerin istihdamına dair sarf edilen bu sözlere çok alışık değil. Dünya ticaretinde başat rol sahibi ülkenin yeni başkanının istihdam politikaları ve yabancı çalıştırılmasında bu denli içe kapanma söylemi içinde olması Amerikan gelenekleri ve duruşu açısından hem risk hem de alışılmamış bir bakış açısı olarak değerlendirilebilir.

Trump, “Birçok ülke bizim sayemizde zengin oldu, fakat biz fakirleştik” dedi. Amerika’nın serbest ticaret anlaşmalarına vurgu yaptı. Dünya ticaretinde WTO ve NAFTA başta olmak üzere birçok ekonomi ve ticaret örgütüne vesile olmuş bir ülkenin kapalı ticaret yaklaşımı Amerika için hiç alışılmamış bir durum. George Washington’un izolasyonist politika ilanı ve bir de iki dünya savaş arası dönemdeki Amerika’yı bir kenara koyarsak böyle içe kapalı bir söylem daha önce neredeyse hiç olmadı.

“Terörle mücadele edeceğiz, hem de sert bir şekilde” dedi. Bu mücadele global teröre mi, radikal teröre mi, din odaklı teröre mi, bölgesel ya da etnik teröre mi karşı verilecek? Hayır. Trump ilk defa ‘İslami terör’ sözünü kullandı. İlk kez bir Amerikan başkanı yemin töreninde terörü İslam’la özdeşleştirdi. Bu sadece Müslüman nüfusa sahip ülkeler açısından değil, Amerika’daki Müslüman nüfus açısından da sıkıntılı dönemlerin ve İslamofobinin artması açısından tedirgin edici bir durum.

Yazının devamı...

Teröre Karşı Güçlenmek

21 Aralık 2016

İkili ilişkilere önem veren, Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesine kendini adamış, insani yanı çok güçlü, bir diplomatın ötesinde yaptığı işin önemine inanan ve bunu gönülden yapan değerli bir insan ve değerli bir diplomattı. Dün saldırı haberi ilk etapta gündeme düştüğünde basit bir teşebbüs olduğunu düşündüm ve öyle olmasını umut ettim. Velhasıl kısa bir süre sonra Büyükelçi Karlov’un ölüm haberi geldi. Kısa bir zaman önce oturup görüştüğünüz bir insanın hayatını kaybetmesi ve bundan duyduğunuz üzüntünün ötesinde Türkiye’ye yönelmiş bir çok hain okun ne şekilde ülkemizi tehdit altında tuttuğunu da düşünmeden edemiyor insan. Beşiktaş-Bursaspor maçı akabinde kaybettiğimiz 44 canımız, daha üzerinden tam bir hafta geçmeden Kayseri’de yitirdiğimiz 14 canımız, güneydoğudaki terör saldırıları, Türkiye‘nin üzerine dünyanın bir çok ülkesi tarafından yapılan siyasi baskılar, bununla kalmayıp ekonomik olarak da Türkiye’yi zor durumda bırakmayı hedefleyen çabalar... Son bir ay içerisinde etnik, mezhepsel, ekonomik ve siyasi olarak dış politikada Türkiye‘nin içine çekilmeye çalışıldığı bir kaos ortamı derinlik kazandı. Ama beni daha da çok üzen, fütursuzca, hedefsizce ve hırslara kurban edilip ortaya atılan onlarca, yüzlerce farklı itham. Kimilerine göre hükümet, kimilerine göre muhalefet, kimilerine göre dış mihraklar, kimilerine göre ise gizli güçler... Herkes birbirini suçluyor ve herkes hatayı bir yere yükleme çabası içerisinde. Neticede acı çeken Türkiye.

 

Bunların hiç biri; kınamalar, lanetlemeler, eleştirmeler şu an içinde yaşadığımız durumun çözümü değil. Türkiye, içinde olduğu süreçten muvaffakiyet ile güçlü ve bir daha kimsenin kolay kolay üzerinde oyun oynayamayacağı şekilde çıkmak istiyorsa daha da güçlenmek, daha da büyümek, daha da kenetlenmek zorunda. Bütün bunların çözüm yolunun kısa vadeli, hamaset dolu söylemlerden, ittifaklar değiştirmekten, Ortadoğudaki süreçlere müdahil olmaktan, faiz arttırmaktan ibaret ya da bunların tümüyle yeterli olabileceğini düşünmüyorum. Çünkü bunların her biri geçici hamleler, yani pansuman. Oysa ki Türkiye’nin büyümesi, Türkiye’nin dışardan gelebilecek bütün etkilere direnç gösterebilecek bir mekanizmaya sahip olması, bağışıklık sistemini güçlendirmesi için en önemli çözümler uzun vadeli çözümlerdir. Bu kadar yaşanan terör hadisesinden sonra hep failleri araştırıyoruz, terörü lanetliyoruz, yüreğimiz bir atıyor ama netice itibarıyle kısa vadeli çözümlerin ötesine geçemiyoruz. Çünkü terörle mücadeleyi, dış politikayla, istihbaratla, kolluk kuvvetlerini etkili kullanarak ve milletçe kenetlenerek gerçekleştirmek mecburiyetindeyiz. Bu olmazsa olmaz. Unutmamak lazım ki uzun vadede terörü ve Türkiye etkilerini tamamen engellemek istiyorsak tek çözümü her zaman daha da güçlenmektir. Bunun yolu ekonomik, siyasi ve sosyal kalkınmadan geçer. Belki neticesini bu yazıyı okuyanların ömründe kolay kolay göremeyeceği ama bizler nasıl bugünleri göremeyen, bu toprakları bize armağan edenlere müteşekkir isek bizlerden sonraki jenerasyonların da bizler için hayır duaları etmelerine sebep olacak icraatlar yapılmak zorundadır.

 

Bakalım Türkiye’nin sanayi üreten, teknoloji üreten ilk 500 şirketine. Kaç tane şirketimiz yüksek teknoloji ürünü üretmekte? Bilim-teknik ve inovasyon alanında ne kadar ilerideyiz? Gerçek güce ulaşmak için icat, yenilik, AR-GE noktasında ne kadar verimliyiz? Çünkü bu bahsettiğim şeyler kısa vadede sonuç vermeyecek ama ülkenin bağışıklık sistemini güçlendirecek esas noktalar.

 

PISA sonuçları açıklandı. Türkiye 72 ülke içerisinde genel sıralamada 54’üncü, matematikte ve kendi dilinde okuyup anlamada ise 50’nci sırada... Bu neticelerle yetişen çocuklarımız ilerde ne kadar inovasyon, ne kadar icat, ne kadar girişimcilik yapacak? Ekonomiyi ne kadar kalkındıracak? Bağışıklık sistemini ne kadar güçlendirecek? Terör olayları sonrasındaki en kötü his bir çoğumuzun yaptığı gibi isyan edip çaresizce oturuyor olmak. Elden bir şey gelmediğini düşünmek. Bu çok acı bir his. Eğer bu hissi de, yaşanan olayları da kırmak istiyorsak, gerçekten lafta değil ciddi anlamda güçlenmek istiyorsak, Türkiye’nin A’dan Z’ye girişimci, gelişimci, yeniliğe açık bir eğitim reformuna ihtiyacı vardır. Kastım futbol taktiklerinden hallice 4+4+4, 5+3+3 tabirleri değil. Müfredata eklenmiş sadece bir iki ders de değil. Zamanı yakalayan, zamanı analiz edebilen ve bu analizleriyle ortaya vizyon koyabilen yeni nesiller yetiştirmek zaruri hale gelmiştir. Yaşadığımız durumların çözümü, ekonomik siyasi, ve sosyal anlamda güçlenmektir. Bunu yapabilmenin yolu bilim, inovasyon ve girişimciliktir. Bunun ise temeli, kalifiye bir eğitimdir.

 

Yazının devamı...

ABD'de sistem tartışması

16 Kasım 2016

Bu tartışma konusu ABD’de bir adayın ülke çapında daha fazla oy almasına rağmen elektoral sistemden dolayı seçimin kaybedeni olması, ne kadar adaletli veya ne kadar doğru bir sistem sorusunu yine karşımıza çıkardı.


Bu sorunun cevabını irdelemeden önce ABD tarihinde ilk olmayan bu tartışmayı daha önceki örnekleriyle değerlendirmekte fayda görüyorum. ABD başkanlık seçimleri, 2000 yılında Teksas Valisi George W. Bush ile başkan Bill Clinton’ın yardımcısı Tennessee’li Al Gore’un yarışına sahne oldu. 538 elektoral oyun 270’ini alanın başkan olduğunu düşündüğümüzde, seçim neticeleri çok enteresan ve kritik bir şekilde sonuçlanmaya doğru gitmekteydi. Başkan yardımcısı Al Gore ülke çapında oyların yüzde 48.4’ünü almış, rakamsal olarak ise 50,999,897 oy almıştı. Bununla beraber Al Gore’un toplam elektoral delege sayısı 266 yapıyordu.


Diğer tarafta Teksas Valisi George W. Bush ülke çapında aldığı oy yüzdesinde Al Gore’un arkasında kalıp yüzde 47.9, rakamsal olarak da yaklaşık yarım milyon daha az 50,456,002 seçmenin oyunu almıştı. Elektoral olarak ise 246 oy toplamıştı. Bütün her şey Florida’daki 900 seçmene dayalıydı çünkü neredeyse 900 kişinin oyuyla Florida eyaletinin 25 delegesi, diğer bir deyişle ABD’nin yeni başkanı belli olacaktı. Defalarca kez yapılan sayımlarla bu oy farkı 537 sayısına kadar indi ve ABD’de Al Gore’un ülke çapında yarım milyon fazla oy almasına rağmen Florida Eyaleti’nin 25 delegesini kaybettiği için,  Teksas Valisi George Bush 271 elektoral oy ile ABD başkanı seçildi. Eğer Florida Eyaleti’nde 500 seçmen  Bush’a değil de Gore’a oy verseydi ABD Başkanı Al Gore idi.


2000 Yılında çok ucu ucuna biten bu seçim sonrası daha önce de gündeme gelen “electoral college” sistemi masaya yatırıldı. Bu demokratik miydi, doğru muydu? Tarihsel örneklere baktığımızda buna benzer hadiseler bir kaç seçimde daha yaşandı. 1824 yılında ABD’nin ikinci başkanı ve ilk başkan yardımcısı olan John Adams’ın oğlu, James Monroe’nun Dış İşleri Bakanı John Quincy Adams, dört adayın katıldığı seçimlerde Andrew Jackson 99, John Q. Adams 84, W. H. Crawford 41, Henry Clay 37 elektoral oy almışlardı. En fazla oyu hem sayısal hem de elektoral olarak Andrew Jackson almış olmasına rağmen gerekli elektoral sayıya ulaşamadığı için kanunlar gereği ABD başkanını Amerikan Temsilciler Meclisi seçti. Ve kongre en çok oyu alan Andrew Jackson’u değil John Quincy Adams’ı başkan olarak belirledi.


Yazının devamı...