"Burak Küntay" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Burak Küntay" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Burak Küntay

300-330

1 Kasım 2016

Tabii ki bunu her defasında ifade ederken “şartlarda beklenmedik gelişmeler olmaması” durumunda sözümü eklemiştim. Yine kanaatimce Trump’ın Cumhuriyetçi Parti adayı olması bir sürprizdi. Trump’ın adaylığı kimsenin beklemediği, ama Clinton’un yarıştaki şansını daha da arttıran bir hadise oldu.

 

Ancak şu gerçeği de unutmamak lazım; Clinton çok sevilen, çok desteklenen ya da istisnasız herkesin arkasında olmazsa olmaz diyerek durduğu bir aday olmadı hiçbir zaman. Buna rağmen Trump’ın Clinton’un rakibi olarak ön seçimlerden çıkması Clinton’a avantaj sağladı. Yaşanan gelişmeler ve seçime bir hafta kala geldiğimiz durumda da Clinton anketlerde Trump’ın önünde seyretmekte. Tabii ki geçen haftaya göre aralarındaki fark daha da azaldı. Bu azalmanın nedeninin Clinton’un e-maillerinin tekrar soruşturmaya alınması olduğunu zaten artık herkes biliyor.

 

Son yazımda da ifade ettiğim kanaatim, Clinton’un bu seçimi 300-330 bandında bir elektoral oy ile kazanacağı idi. Peki, bu kanaatim hangi faktörler ışığında oluştu? Eyaletlerdeki anketlerin ortalamaları, Amerika’daki son sekiz seçimdir seyreden seçmen davranışı, demografik olarak adayların destek aldığı oy kitlelerinin son sekiz seçim dönemine göre eyalet bazlı hareketleri, diğer iki başkan adayının iki büyük parti adayından eyalet bazında alacağı oylar ve bunun Seçiciler Kurulu’na etkisini göz önünde bulundurdum. Ayrıca yaşanan son hadiselerin eyalet bazlı seçmen davranışına etkisini de hesaba katmak gerekti. Bunlar ve bunlar gibi hadiseleri değerlendirdiğimizde karşımıza 300-330 bandında bir Clinton galibiyeti çıkıyordu.

 

Bu hafta ABD Kongresi’nde senatörlük ve Temsilciler Meclisi üyeliği yapmış birçok isimle görüştüm. Bilhassa Cumhuriyetçi partili olanlarla fikrimi paylaştığımda Trump’ın seçimi kazanacağını söylediler.

 

Yazının devamı...

Trump'ın Son Şansı

30 Ekim 2016

Daha evvelki yazılarımda da farklı şekilde ifade ettiğim gibi Trump'ın yükselişi her uzmanı şaşırtan ama irdelendiğinde ardında birden çok faktör barındıran bir süreçti. Asıl soru Trump'ın ön seçim sonrası Clinton'a karşı aynı ivmeyi sürdürüp sürdüremeyeceği idi. Trump rüzgarı yarışın ilk başlarında yükselmeye devam etse de ilk tartışma sonrası durakladı. İkinci ve üçüncü tartışmalar ile gerilemeye başladı. Trump'ın kadınlara yönelik sözleri Clinton kampanyası tarafından çok iyi kullanıldı ve Trump ile Clinton arasındaki fark iyice açıldı. Hele bir de kampanyada Trump'ın Clinton'a en çok yüklendiği nokta olan Dışişleri Bakanlığı esnasında resmi yazışmalarını devletin değil kendi özel e-posta hesabından yapmış olması büyük problemdi. Ancak FBI'ın dosyayı kapattık sözleri Clinton'ı iyice rahatlattı.


Açık konuşacak olursak bir kaç gün öncesine kadar Clinton, başkanlığını en az 4-5 puan farkla ilan etmişti. Peki seçimlere 12 gün kala ne oldu da Amerikan Siyaseti buz kesti?


FBI Trump'ın kampanyanın başından beri Clinton'a karşı kullandığı e-posta meselesini kapatmasına rağmen yeni deliller bulunduğu gerekçesiyle tekrar açtı. İddiaya göre Clinton'ın önemli danışmanlarından Huma Abedin'in ayrılmakta olduğu eşi Anthony D. Weiner ile olan yazışmalarının Weiner'in FBI tarafından el konulan bilgisayarında Clinton e-posta davasına dair yeni ipuçları bulunduğu iddiasıydı.


İki gündür Washington sokaklarında birçok yerde Trump taraftarlarının bu son şanslarını değerlendirmek için yoğun çaba harcadıklarına şahit oluyoruz. Ne demek son şans? Şu ana kadar Trump kendi hatalarını savunan ve Clinton Trump'a yüklenen durumdaydı. Ancak soruşturmanın yeniden açılmasıyla bu sefer saldıran taraf Trump savunan taraf ise Clinton olmaya başladı.

 

Yazının devamı...

Ortadoğu’ya dış müdahaleler

30 Ekim 2016

Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yapılan bu müdahale ardından güçlü tek bir Arap devleti olmaması için gösterilen ikinci çaba neticesinde hep kullandığımız tabiriyle adeta harita üzerinde elle çizilmiş ve suni olarak yaratılmış sınırlarla var olan bir Ortadoğu gördük.

 

Birinci Dünya Savaşı sonlarında suni olarak şekillendirilmiş, oradaki toplumların kendi mücadeleleriyle ülkelerini oluşturmalarının önüne geçilmiş ve belki bu yüzden de bir türlü gelişimini ve demokratik düzeni sağlayamamış bir Ortadoğu ile karşılaştık. Fazla sürmeden önce İsrail’in kurulmasıyla başlayan süreç, Cemal Abdül Nasır’ın Süveyş kanalını millileştirme projesine verilen küresel reaksiyon, ardından ülkesi İran’daki doğal kaynakları millileştirme çabasında olan Muhammed Musaddık’a karşı yapılan Ajax Operasyon’u Ortadoğu’yu mütemadiyen müdahalelere açık bir noktaya getirdi.

 

Bilhassa Soğuk Savaş döneminde ABD’nin Eisenhower Doktrini ile farklılaşan Ortadoğu politikaları, kısa zaman sonra yaşanan İran’daki devrim ve ardından ne kadar resmi olarak ifade edilmese de Saddam Hüseyin’in desteklenmesi ile başlayan ve sekiz sene süren, iki ülkeye de hiçbir şey kazandırmayan İran-Irak savaşı... 1990’larda Saddam’a önce yeşil ışık yakılıp daha sonra dur denilen, Irak’ı daha demokratik ve yaşanabilir bir noktaya getirme teziyle demokrasiyi var etme maksadıyla ortaya çıkarılan ama açık konuşmak gerekirse daha büyük bir kaostan fazlasını yaratmayan Birinci Irak Müdahalesi... Akabinde 2000’lerde gördüğümüz 11 Eylül saldırılarının ardından Ortadoğu’nun karşılaştığı demokrasi, insan hakları ve adil yaşam söylemleriyle yapılan İkinci Irak Müdahalesi...

 

Bütün bu bahsettiğimiz hadiseler, dış etkenler tarafından devamlı suretle önüne demokrasi ve insan hakları sözleri konularak yapılan müdahaleler oldu. Bu arada ne Saddam Hüseyin, ne de Hafız Esad birer demokrasi savunucusu ya da öncüsü değildi elbet. Ancak onlara karşı yapılan bu müdahalelerin tam anlamıyla ülkelerindeki halkları kapsamaması ve halkların kendi çıkarlarından ziyade bölgede aktif olmak isteyen diğer güçlerin çıkarları doğrultusunda hareket edilmesi ve bu çıkarlara ulaşıldıktan sonra demokrasi söylemlerinin dışında kalınarak hadiselerin kapatılıp bambaşka bir boyuta gelmesi bugün karşılaştığımız Ortadoğu’yu hazırlayan etkenler oldu.

 

Yazının devamı...

Musul sonrası

28 Ekim 2016

 

ABD’nin ve koalisyon güçlerinin, peşmergeyi ve merkezi Irak hükümeti ile ona bağlı Şii güçlerini desteklemesiyle başlayan Musul operasyonunun nasıl gelişeceği ve ileride nasıl şekilleneceği akla birçok soru getiriyor. Daha evvel de ifade ettiğim gibi gerek ABD seçimlerinin mevcut sürece yansıması, gerekse oluşan uluslararası konjonktür bu sürecin altyapısını hazırladı.

Kanaatimce burada üzerinde durulması gereken esas nokta DAEŞ’e karşı yapılan Musul operasyonunun mevcut durumu ya da askeri gelişmelerinden ziyade sürecin neticesidir. Barzani’nin operasyon başladığı günlerdeki söylemleri, açık konuşmak gerekirse, süreçteki plansızlığa işaret ediyor. Barzani operasyon sonrası Musul’un geleceğine dair herhangi bir net plan olmadığını, bu ve benzeri detaylar konuşulmadan operasyona başlandığını ifade etmişti.


Musul, DAEŞ’in eline geçmeden önce Bölgesel Kürt Yönetimi’ne değil, Irak topraklarına dâhildi. Ancak peşmerge,  Musul’u kurtarma operasyonunun ardından bölge üzerinde bir hak iddia etmese de, petrol kaynakları ve stratejik açıdan büyük önem taşıyan Musul’un geleceğinin kendisine hiç danışılmadan şekillendirilmesini istemediğini de açıkça belirtmişti. 

 

Yazının devamı...

ABD seçimlerinin Musul Operasyonu'na etkisi

25 Ekim 2016

 

Nitekim olayların gelişimini küresel perspektiften yoksun değerlendirmek mümkün değil. Ancak bu aşamada Amerika’nın Musul operasyonuna sadece uluslararası politika ve çıkarlar açısından değil, aynı zamanda yaklaşan ABD Başkanlık seçimlerine olan etkisi bağlamında baktığımızda ortaya daha net bir resim çıkıyor.

 

Öncelikle şunu tekrar ifade etmek lazım ki Musul operasyonunun global sebepleri ve buradaki stratejik öncelikleri bellidir. Ancak şu dönemde ABD iç politikasındaki gelişmeler bilhassa Musul operasyonunda biraz da tetikleyici rol oynamıştır.

 

Amerikan seçimlerinin son bir kaç ayına baktığımızda, Cumhuriyetçi Parti adayı Donald Trump’ın, Hillary Clinton’ın kampanyasına saldırırken kullandığı en büyük kozlardan biri Suriye ve Irak’ta Amerika’nın sessiz kaldığı ve buraları DAEŞ’e teslim ettiği tezi oldu. Bununla beraber İran’la yapılan nükleer antlaşmanın da İran’ı güçlendirdiği tezini sık sık kullanmaya başladı. Öte yandan Clinton ise Bush döneminde olduğu gibi ABD’nin tek taraflı hareket etmemesi gerektiğini, ittifaklarla hareket etmenin gerekliliğini vurguladı. İran konusunda ise, yapılan antlaşmanın ABD’nin ulusal menfaatleri için daha iyi olduğunu, yapılan antlaşmanın savaşın önüne geçtiğini ve İran’la diyalogların daha normalleştiğini ifade etti.

 

Ancak bu söylemlerin, adayların dış politika yaklaşımları ele alındığında Hillary’den çok Trump’a puan kazandırdığını söylemek mümkündür. En azından kamuoyu yoklamalarında bu nokta Trump’a yaramaktaydı. Trump, seçim süreci boyunca sadece bu noktalarda Clinton’a değil Obama’ya da yüklendi. Obama’nın da bu gelişmeler ve eleştiriler noktasında kamuoyu yoklamalarında dış politika puanlarında ciddi bir azalmaya doğru gittiği söylenebilir.

Yazının devamı...

Clinton mı, Trump mı Türkiye için iyi?

12 Ekim 2016


Geçen akşam yapılan ikinci tartışmada gerek seviyenin iyice düşmesi gerekse Trump’ın gerekli ivmeyi yakalayamaması Hillary Clinton’ı ciddi anlamda öne çıkarmaya başladı. Bütün bunlar bir yana, Türkiye tarafından bakıldığında birçok ülkede yapılan değerlendirmeler gibi bizde de hangi Başkan adayı bizim açımızdan iyi olur tartışmaları hız kazandı. 

 

Hillary Clinton mı, Donald Trump mı? Hangisi Türkiye’nin menfaatleri açısından daha iyi olur? IŞİD meselesini çözmek için PYD ve YPG ile işbirliğine devam edeceğini hatta arttıracağını açıklayan Clinton mı? Esad’ı metheden ve onunla iyi ilişkiler kurulmasını isteyen Trump mı? 

Belki de asıl soru, kampanya döneminde adaylar tarafından söylenenlerin, verilen vaatlerin ne kadar önem taşıdığı ve ne kadar gerçekleri yansıttığı olmalı. 


ABD seçimlerinde unutulmaması gereken ilk mesele, dış politikanın ekonomiye etkisi bir kenara Amerikan halkı için çok da mühim olmaması. Yıllardır yapılan değerlendirmelerde ABD seçmeninin oylarını kullanırken ekonomi, işsizlik, sosyal politikalar, eğitim, insan hakları ve tabii ki güvenlik mevzularını ön sırada tuttuğunu ve bunların ardından dış politikaya önem verdiklerini görüyoruz. Ancak ve ancak dış politika hamleleri ABD’nin iç güvenliğini ya da ekonomisini etkiliyorsa o zaman dış politika seçmen için öncelik olarak öne çıkan, ama hiçbir zaman ilk üçe giremeyen bir faktör oluyor. 

Vietnam Savaşı bile asker ölümleri Amerikan sosyal hayatının, aile hayatının, ekonomik etkisi ise gerçek hayatın bir parçası olup Amerikan halkının günlük yaşamına sirayet etmeye başladı, o zaman istisna haline geldi. 

Yazının devamı...

Soğuk savaş mı, üçüncü dünya savaşı mı?

6 Ekim 2016

 2000 yılında yapılan karşılıklı anlaşmanın gereği olarak ilerleyen bu süreç, dünyanın geleceği ve nükleer silahsızlanma açısından da önemli bir hadiseydi. ABD, Rusya’nın talebi doğrultusunda, Rusya’nın bu süreçten alacağı ekonomik zararları kompanse etmek için ek bir gelir fonu bile oluşturmuştu.

 

İki ülke arasındaki birçok gerilime rağmen Suriye’de ateşkes noktasında sağlanan mutabakatlar ve BM toplantıları öncesi had safhaya çıkan iş birliği, bir anda Rusya’nın ve Esad güçlerinin Halep’teki bazı sivilleri bombaladığı iddiası, öncesinde de Amerika’nın Esad güçlerini yanlışlıkla olsa da bombaladığı gerçeği BM toplantıları öncesi gündemi sarstı. İki ülkenin gayet iyi ve yapıcı giden süreci birden üst düzey bir gerilime sahne oldu.

 

Önce Amerika Birleşik Devletleri Suriye konusunda Rusya ile yürüttükleri ikili uzlaşma sürecine son verdiğini açıkladı. Ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Duma’da nükleer silahların azaltılması anlaşmasını dondurduklarını söyledi. Birkaç hafta içinde tavan yapan, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu esnasında gerginliğin zirveye ulaştığı bu süreç herkesi acaba “Yeni bir soğuk savaş mı başlıyor?” hatta “Üçüncü dünya savaşı mı geliyor?” sorularıyla karşı karşıya bıraktı.

 

Açıklıkla şunu söylemek lazım. Soğuk Savaş’ta şahit olduğumuz “Proxy Wars” yani “Uydu Savaşları” farklı bir yapıda olurdu. Afganistan ve Vietnam’da net olarak gördüğümüz süreç, iki ülkenin belirleyici faktör olarak tüm bu süreçlere yön vermesiydi. Diğer bir deyiş ile büyük ölçüde kurulan oyunlarda Amerika’nın yahut Rusya’nın istediği öyle ya da böyle olurdu. Soğuk Savaş sonrası dünyanın gelişimi, bölgesel faktörlerin güçlenmesi, ülkelerdeki demokrasi algılarının gelişmesi, ekonominin artık daha adil ve farklı dağılması, uluslararası şirketlerin menfaatlerinin ülkelerinin menfaatlerinin önünde seyretmesi bu iki gücü eskisinden daha da zorlayan bir dünya yarattı.

 

Yazının devamı...

Başkan olmak için dört şart

3 Ekim 2016



Şimdi, asıl mevzu önümüzdeki son bir ayı belirleyecek parametreler. Trump, şu ana dek tamamen hamaset, Clinton ve Obama’ya saldırı ve popülist vaatlerle bu noktaya geldi. Bu saatten sonra Trump’ın başkan olması için çok önemli birkaç faktör var.

 

Bu faktörlerden ilki oy vermeyen seçmeni ön seçimlerde olduğu gibi sandığa çekmeli. Bu, Trump için olmazsa olmaz derecede önemli bir faktör. Trump’ın ön seçimlerdeki en büyük başarısı geleneksel oy vermeyen seçmenden almayı başardığı oy oldu. Dolayısıyla ön seçimlerde kazandığı bu ivmeyi devam ettirmek zorunda. Kısacası Trump, geleneksel seçmenin ötesinde seçmen olarak sandık başına gitmeye meyilli olmayan destekçilerini daha da fazlasıyla mobilize edebilmeli.

 

İkinci önemli faktör, şüphesiz ki Clinton ile karşı karşıya geldiği tartışmalarda sergilediği performanstır. Açık konuşmak gerekirse ilk tartışmada dengeler değişti. Clinton, Trump’ın hızını kesti. Bu hız kesmenin sebebi Amerika’daki seçimleri son aşamada belirleyen bağımsız seçmen olmuştur. Cumhuriyetçi oylar da, demokrat oylar da zaten yerinde, ama seçimlerde dengeyi değiştirecek asıl oylar bağımsız oylardır. Gerek eğitim seviyesi sebebiyle, gerek oy verme yöntemi ve eğilimi sebebiyle bu bağımsız seçmenin sandıktaki seçimi adaydan ziyade politikalar ve programlar üzerinden olur. O yüzden bu seçmen genelde tartışmaları bekler ve bu tartışmalar bu seçmen grubundan gelen oya ciddi anlamda etki eder.

 

Yazının devamı...