"Burak Küntay" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Burak Küntay" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Burak Küntay

ABD'de sistem tartışması

16 Kasım 2016

Bu tartışma konusu ABD’de bir adayın ülke çapında daha fazla oy almasına rağmen elektoral sistemden dolayı seçimin kaybedeni olması, ne kadar adaletli veya ne kadar doğru bir sistem sorusunu yine karşımıza çıkardı.


Bu sorunun cevabını irdelemeden önce ABD tarihinde ilk olmayan bu tartışmayı daha önceki örnekleriyle değerlendirmekte fayda görüyorum. ABD başkanlık seçimleri, 2000 yılında Teksas Valisi George W. Bush ile başkan Bill Clinton’ın yardımcısı Tennessee’li Al Gore’un yarışına sahne oldu. 538 elektoral oyun 270’ini alanın başkan olduğunu düşündüğümüzde, seçim neticeleri çok enteresan ve kritik bir şekilde sonuçlanmaya doğru gitmekteydi. Başkan yardımcısı Al Gore ülke çapında oyların yüzde 48.4’ünü almış, rakamsal olarak ise 50,999,897 oy almıştı. Bununla beraber Al Gore’un toplam elektoral delege sayısı 266 yapıyordu.


Diğer tarafta Teksas Valisi George W. Bush ülke çapında aldığı oy yüzdesinde Al Gore’un arkasında kalıp yüzde 47.9, rakamsal olarak da yaklaşık yarım milyon daha az 50,456,002 seçmenin oyunu almıştı. Elektoral olarak ise 246 oy toplamıştı. Bütün her şey Florida’daki 900 seçmene dayalıydı çünkü neredeyse 900 kişinin oyuyla Florida eyaletinin 25 delegesi, diğer bir deyişle ABD’nin yeni başkanı belli olacaktı. Defalarca kez yapılan sayımlarla bu oy farkı 537 sayısına kadar indi ve ABD’de Al Gore’un ülke çapında yarım milyon fazla oy almasına rağmen Florida Eyaleti’nin 25 delegesini kaybettiği için,  Teksas Valisi George Bush 271 elektoral oy ile ABD başkanı seçildi. Eğer Florida Eyaleti’nde 500 seçmen  Bush’a değil de Gore’a oy verseydi ABD Başkanı Al Gore idi.


2000 Yılında çok ucu ucuna biten bu seçim sonrası daha önce de gündeme gelen “electoral college” sistemi masaya yatırıldı. Bu demokratik miydi, doğru muydu? Tarihsel örneklere baktığımızda buna benzer hadiseler bir kaç seçimde daha yaşandı. 1824 yılında ABD’nin ikinci başkanı ve ilk başkan yardımcısı olan John Adams’ın oğlu, James Monroe’nun Dış İşleri Bakanı John Quincy Adams, dört adayın katıldığı seçimlerde Andrew Jackson 99, John Q. Adams 84, W. H. Crawford 41, Henry Clay 37 elektoral oy almışlardı. En fazla oyu hem sayısal hem de elektoral olarak Andrew Jackson almış olmasına rağmen gerekli elektoral sayıya ulaşamadığı için kanunlar gereği ABD başkanını Amerikan Temsilciler Meclisi seçti. Ve kongre en çok oyu alan Andrew Jackson’u değil John Quincy Adams’ı başkan olarak belirledi.


Yazının devamı...

Seçimlerin ardından

12 Kasım 2016

Trump’ın oylarını belli bir orana getirmesi ve bunun ardındaki sebepler zaten uzun zamandır herkesin bildiği ve konuştuğu hadiselerdi. Hillary Clinton’ın muhtemel karşılaşacağı eksileri de biliyorduk. Ancak bunlara rağmen kamuoyu yoklamalarında araştırma şirketlerinin en az yüzde doksanı tarafından seçimin genel oylamasında Clinton’ın yüzde 2 ile 3 arasında önde olduğu, bazı firmalar tarafından ise Trump’ın yüzde 1 civarında Clinton’ın önünde olduğu gösteriliyordu.

 

Öncelikle, kamuoyu şirketlerinin yanlış tespit yaptığı noktasına açıkçası çok da katılmıyorum. Kamuoyu yoklama şirketleri ülkede alınan genel oyda biraz evvel bahsettiğim rakamları verdiler. Her kamuoyu yoklama şirketinin yüzde 2 ile 4 arasında değişen (margin of error) hata payı olduğunu da hesap ettiğimizde ve aslında Hillary Clinton’ın da aldığı oyların Trump’tan fazla olduğunu düşündüğümüzde kamuoyu şirketlerine suç bulmak, en azından genel oy tespitlerinde yanıldıklarını söylemek çok da doğru değil.

 

Peki, o zaman bu şartlara rağmen analizlerde hata nerede yapıldı?

 

Seçimlerden önce kamuoyu yoklamalarının eyalet bazlı ve ülke çapında genel ortalamasını alan, güvenilirlik endeksi ve başarı endeksiyle ortalama yapan en titiz analiz firmaları bile, üstelik seçimden bir gece öncesine kadar, Clinton’un kazanma olasılığını yüzde 80’lerin üzerinde veriyordu. Bununla beraber Clinton için olmazsa olmaz bazı eyaletlerde oranların yüzde 60’lar civarında seyrettiğini, salıncak eyaletlerin birçoğunda da -ki güzel bir örnek Florida’dır- bu oranların yüzde 55’ler civarında olduğunu söylemek mümkündü.

 

Yazının devamı...

300-330

1 Kasım 2016

Tabii ki bunu her defasında ifade ederken “şartlarda beklenmedik gelişmeler olmaması” durumunda sözümü eklemiştim. Yine kanaatimce Trump’ın Cumhuriyetçi Parti adayı olması bir sürprizdi. Trump’ın adaylığı kimsenin beklemediği, ama Clinton’un yarıştaki şansını daha da arttıran bir hadise oldu.

 

Ancak şu gerçeği de unutmamak lazım; Clinton çok sevilen, çok desteklenen ya da istisnasız herkesin arkasında olmazsa olmaz diyerek durduğu bir aday olmadı hiçbir zaman. Buna rağmen Trump’ın Clinton’un rakibi olarak ön seçimlerden çıkması Clinton’a avantaj sağladı. Yaşanan gelişmeler ve seçime bir hafta kala geldiğimiz durumda da Clinton anketlerde Trump’ın önünde seyretmekte. Tabii ki geçen haftaya göre aralarındaki fark daha da azaldı. Bu azalmanın nedeninin Clinton’un e-maillerinin tekrar soruşturmaya alınması olduğunu zaten artık herkes biliyor.

 

Son yazımda da ifade ettiğim kanaatim, Clinton’un bu seçimi 300-330 bandında bir elektoral oy ile kazanacağı idi. Peki, bu kanaatim hangi faktörler ışığında oluştu? Eyaletlerdeki anketlerin ortalamaları, Amerika’daki son sekiz seçimdir seyreden seçmen davranışı, demografik olarak adayların destek aldığı oy kitlelerinin son sekiz seçim dönemine göre eyalet bazlı hareketleri, diğer iki başkan adayının iki büyük parti adayından eyalet bazında alacağı oylar ve bunun Seçiciler Kurulu’na etkisini göz önünde bulundurdum. Ayrıca yaşanan son hadiselerin eyalet bazlı seçmen davranışına etkisini de hesaba katmak gerekti. Bunlar ve bunlar gibi hadiseleri değerlendirdiğimizde karşımıza 300-330 bandında bir Clinton galibiyeti çıkıyordu.

 

Bu hafta ABD Kongresi’nde senatörlük ve Temsilciler Meclisi üyeliği yapmış birçok isimle görüştüm. Bilhassa Cumhuriyetçi partili olanlarla fikrimi paylaştığımda Trump’ın seçimi kazanacağını söylediler.

 

Yazının devamı...

Trump'ın Son Şansı

30 Ekim 2016

Daha evvelki yazılarımda da farklı şekilde ifade ettiğim gibi Trump'ın yükselişi her uzmanı şaşırtan ama irdelendiğinde ardında birden çok faktör barındıran bir süreçti. Asıl soru Trump'ın ön seçim sonrası Clinton'a karşı aynı ivmeyi sürdürüp sürdüremeyeceği idi. Trump rüzgarı yarışın ilk başlarında yükselmeye devam etse de ilk tartışma sonrası durakladı. İkinci ve üçüncü tartışmalar ile gerilemeye başladı. Trump'ın kadınlara yönelik sözleri Clinton kampanyası tarafından çok iyi kullanıldı ve Trump ile Clinton arasındaki fark iyice açıldı. Hele bir de kampanyada Trump'ın Clinton'a en çok yüklendiği nokta olan Dışişleri Bakanlığı esnasında resmi yazışmalarını devletin değil kendi özel e-posta hesabından yapmış olması büyük problemdi. Ancak FBI'ın dosyayı kapattık sözleri Clinton'ı iyice rahatlattı.


Açık konuşacak olursak bir kaç gün öncesine kadar Clinton, başkanlığını en az 4-5 puan farkla ilan etmişti. Peki seçimlere 12 gün kala ne oldu da Amerikan Siyaseti buz kesti?


FBI Trump'ın kampanyanın başından beri Clinton'a karşı kullandığı e-posta meselesini kapatmasına rağmen yeni deliller bulunduğu gerekçesiyle tekrar açtı. İddiaya göre Clinton'ın önemli danışmanlarından Huma Abedin'in ayrılmakta olduğu eşi Anthony D. Weiner ile olan yazışmalarının Weiner'in FBI tarafından el konulan bilgisayarında Clinton e-posta davasına dair yeni ipuçları bulunduğu iddiasıydı.


İki gündür Washington sokaklarında birçok yerde Trump taraftarlarının bu son şanslarını değerlendirmek için yoğun çaba harcadıklarına şahit oluyoruz. Ne demek son şans? Şu ana kadar Trump kendi hatalarını savunan ve Clinton Trump'a yüklenen durumdaydı. Ancak soruşturmanın yeniden açılmasıyla bu sefer saldıran taraf Trump savunan taraf ise Clinton olmaya başladı.

 

Yazının devamı...

Ortadoğu’ya dış müdahaleler

30 Ekim 2016

Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yapılan bu müdahale ardından güçlü tek bir Arap devleti olmaması için gösterilen ikinci çaba neticesinde hep kullandığımız tabiriyle adeta harita üzerinde elle çizilmiş ve suni olarak yaratılmış sınırlarla var olan bir Ortadoğu gördük.

 

Birinci Dünya Savaşı sonlarında suni olarak şekillendirilmiş, oradaki toplumların kendi mücadeleleriyle ülkelerini oluşturmalarının önüne geçilmiş ve belki bu yüzden de bir türlü gelişimini ve demokratik düzeni sağlayamamış bir Ortadoğu ile karşılaştık. Fazla sürmeden önce İsrail’in kurulmasıyla başlayan süreç, Cemal Abdül Nasır’ın Süveyş kanalını millileştirme projesine verilen küresel reaksiyon, ardından ülkesi İran’daki doğal kaynakları millileştirme çabasında olan Muhammed Musaddık’a karşı yapılan Ajax Operasyon’u Ortadoğu’yu mütemadiyen müdahalelere açık bir noktaya getirdi.

 

Bilhassa Soğuk Savaş döneminde ABD’nin Eisenhower Doktrini ile farklılaşan Ortadoğu politikaları, kısa zaman sonra yaşanan İran’daki devrim ve ardından ne kadar resmi olarak ifade edilmese de Saddam Hüseyin’in desteklenmesi ile başlayan ve sekiz sene süren, iki ülkeye de hiçbir şey kazandırmayan İran-Irak savaşı... 1990’larda Saddam’a önce yeşil ışık yakılıp daha sonra dur denilen, Irak’ı daha demokratik ve yaşanabilir bir noktaya getirme teziyle demokrasiyi var etme maksadıyla ortaya çıkarılan ama açık konuşmak gerekirse daha büyük bir kaostan fazlasını yaratmayan Birinci Irak Müdahalesi... Akabinde 2000’lerde gördüğümüz 11 Eylül saldırılarının ardından Ortadoğu’nun karşılaştığı demokrasi, insan hakları ve adil yaşam söylemleriyle yapılan İkinci Irak Müdahalesi...

 

Bütün bu bahsettiğimiz hadiseler, dış etkenler tarafından devamlı suretle önüne demokrasi ve insan hakları sözleri konularak yapılan müdahaleler oldu. Bu arada ne Saddam Hüseyin, ne de Hafız Esad birer demokrasi savunucusu ya da öncüsü değildi elbet. Ancak onlara karşı yapılan bu müdahalelerin tam anlamıyla ülkelerindeki halkları kapsamaması ve halkların kendi çıkarlarından ziyade bölgede aktif olmak isteyen diğer güçlerin çıkarları doğrultusunda hareket edilmesi ve bu çıkarlara ulaşıldıktan sonra demokrasi söylemlerinin dışında kalınarak hadiselerin kapatılıp bambaşka bir boyuta gelmesi bugün karşılaştığımız Ortadoğu’yu hazırlayan etkenler oldu.

 

Yazının devamı...

Musul sonrası

28 Ekim 2016

 

ABD’nin ve koalisyon güçlerinin, peşmergeyi ve merkezi Irak hükümeti ile ona bağlı Şii güçlerini desteklemesiyle başlayan Musul operasyonunun nasıl gelişeceği ve ileride nasıl şekilleneceği akla birçok soru getiriyor. Daha evvel de ifade ettiğim gibi gerek ABD seçimlerinin mevcut sürece yansıması, gerekse oluşan uluslararası konjonktür bu sürecin altyapısını hazırladı.

Kanaatimce burada üzerinde durulması gereken esas nokta DAEŞ’e karşı yapılan Musul operasyonunun mevcut durumu ya da askeri gelişmelerinden ziyade sürecin neticesidir. Barzani’nin operasyon başladığı günlerdeki söylemleri, açık konuşmak gerekirse, süreçteki plansızlığa işaret ediyor. Barzani operasyon sonrası Musul’un geleceğine dair herhangi bir net plan olmadığını, bu ve benzeri detaylar konuşulmadan operasyona başlandığını ifade etmişti.


Musul, DAEŞ’in eline geçmeden önce Bölgesel Kürt Yönetimi’ne değil, Irak topraklarına dâhildi. Ancak peşmerge,  Musul’u kurtarma operasyonunun ardından bölge üzerinde bir hak iddia etmese de, petrol kaynakları ve stratejik açıdan büyük önem taşıyan Musul’un geleceğinin kendisine hiç danışılmadan şekillendirilmesini istemediğini de açıkça belirtmişti. 

 

Yazının devamı...

ABD seçimlerinin Musul Operasyonu'na etkisi

25 Ekim 2016

 

Nitekim olayların gelişimini küresel perspektiften yoksun değerlendirmek mümkün değil. Ancak bu aşamada Amerika’nın Musul operasyonuna sadece uluslararası politika ve çıkarlar açısından değil, aynı zamanda yaklaşan ABD Başkanlık seçimlerine olan etkisi bağlamında baktığımızda ortaya daha net bir resim çıkıyor.

 

Öncelikle şunu tekrar ifade etmek lazım ki Musul operasyonunun global sebepleri ve buradaki stratejik öncelikleri bellidir. Ancak şu dönemde ABD iç politikasındaki gelişmeler bilhassa Musul operasyonunda biraz da tetikleyici rol oynamıştır.

 

Amerikan seçimlerinin son bir kaç ayına baktığımızda, Cumhuriyetçi Parti adayı Donald Trump’ın, Hillary Clinton’ın kampanyasına saldırırken kullandığı en büyük kozlardan biri Suriye ve Irak’ta Amerika’nın sessiz kaldığı ve buraları DAEŞ’e teslim ettiği tezi oldu. Bununla beraber İran’la yapılan nükleer antlaşmanın da İran’ı güçlendirdiği tezini sık sık kullanmaya başladı. Öte yandan Clinton ise Bush döneminde olduğu gibi ABD’nin tek taraflı hareket etmemesi gerektiğini, ittifaklarla hareket etmenin gerekliliğini vurguladı. İran konusunda ise, yapılan antlaşmanın ABD’nin ulusal menfaatleri için daha iyi olduğunu, yapılan antlaşmanın savaşın önüne geçtiğini ve İran’la diyalogların daha normalleştiğini ifade etti.

 

Ancak bu söylemlerin, adayların dış politika yaklaşımları ele alındığında Hillary’den çok Trump’a puan kazandırdığını söylemek mümkündür. En azından kamuoyu yoklamalarında bu nokta Trump’a yaramaktaydı. Trump, seçim süreci boyunca sadece bu noktalarda Clinton’a değil Obama’ya da yüklendi. Obama’nın da bu gelişmeler ve eleştiriler noktasında kamuoyu yoklamalarında dış politika puanlarında ciddi bir azalmaya doğru gittiği söylenebilir.

Yazının devamı...

Clinton mı, Trump mı Türkiye için iyi?

12 Ekim 2016


Geçen akşam yapılan ikinci tartışmada gerek seviyenin iyice düşmesi gerekse Trump’ın gerekli ivmeyi yakalayamaması Hillary Clinton’ı ciddi anlamda öne çıkarmaya başladı. Bütün bunlar bir yana, Türkiye tarafından bakıldığında birçok ülkede yapılan değerlendirmeler gibi bizde de hangi Başkan adayı bizim açımızdan iyi olur tartışmaları hız kazandı. 

 

Hillary Clinton mı, Donald Trump mı? Hangisi Türkiye’nin menfaatleri açısından daha iyi olur? IŞİD meselesini çözmek için PYD ve YPG ile işbirliğine devam edeceğini hatta arttıracağını açıklayan Clinton mı? Esad’ı metheden ve onunla iyi ilişkiler kurulmasını isteyen Trump mı? 

Belki de asıl soru, kampanya döneminde adaylar tarafından söylenenlerin, verilen vaatlerin ne kadar önem taşıdığı ve ne kadar gerçekleri yansıttığı olmalı. 


ABD seçimlerinde unutulmaması gereken ilk mesele, dış politikanın ekonomiye etkisi bir kenara Amerikan halkı için çok da mühim olmaması. Yıllardır yapılan değerlendirmelerde ABD seçmeninin oylarını kullanırken ekonomi, işsizlik, sosyal politikalar, eğitim, insan hakları ve tabii ki güvenlik mevzularını ön sırada tuttuğunu ve bunların ardından dış politikaya önem verdiklerini görüyoruz. Ancak ve ancak dış politika hamleleri ABD’nin iç güvenliğini ya da ekonomisini etkiliyorsa o zaman dış politika seçmen için öncelik olarak öne çıkan, ama hiçbir zaman ilk üçe giremeyen bir faktör oluyor. 

Vietnam Savaşı bile asker ölümleri Amerikan sosyal hayatının, aile hayatının, ekonomik etkisi ise gerçek hayatın bir parçası olup Amerikan halkının günlük yaşamına sirayet etmeye başladı, o zaman istisna haline geldi. 

Yazının devamı...