"Burak Küntay" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Burak Küntay" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Burak Küntay

Soğuk savaş mı, üçüncü dünya savaşı mı?

6 Ekim 2016

 2000 yılında yapılan karşılıklı anlaşmanın gereği olarak ilerleyen bu süreç, dünyanın geleceği ve nükleer silahsızlanma açısından da önemli bir hadiseydi. ABD, Rusya’nın talebi doğrultusunda, Rusya’nın bu süreçten alacağı ekonomik zararları kompanse etmek için ek bir gelir fonu bile oluşturmuştu.

 

İki ülke arasındaki birçok gerilime rağmen Suriye’de ateşkes noktasında sağlanan mutabakatlar ve BM toplantıları öncesi had safhaya çıkan iş birliği, bir anda Rusya’nın ve Esad güçlerinin Halep’teki bazı sivilleri bombaladığı iddiası, öncesinde de Amerika’nın Esad güçlerini yanlışlıkla olsa da bombaladığı gerçeği BM toplantıları öncesi gündemi sarstı. İki ülkenin gayet iyi ve yapıcı giden süreci birden üst düzey bir gerilime sahne oldu.

 

Önce Amerika Birleşik Devletleri Suriye konusunda Rusya ile yürüttükleri ikili uzlaşma sürecine son verdiğini açıkladı. Ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Duma’da nükleer silahların azaltılması anlaşmasını dondurduklarını söyledi. Birkaç hafta içinde tavan yapan, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu esnasında gerginliğin zirveye ulaştığı bu süreç herkesi acaba “Yeni bir soğuk savaş mı başlıyor?” hatta “Üçüncü dünya savaşı mı geliyor?” sorularıyla karşı karşıya bıraktı.

 

Açıklıkla şunu söylemek lazım. Soğuk Savaş’ta şahit olduğumuz “Proxy Wars” yani “Uydu Savaşları” farklı bir yapıda olurdu. Afganistan ve Vietnam’da net olarak gördüğümüz süreç, iki ülkenin belirleyici faktör olarak tüm bu süreçlere yön vermesiydi. Diğer bir deyiş ile büyük ölçüde kurulan oyunlarda Amerika’nın yahut Rusya’nın istediği öyle ya da böyle olurdu. Soğuk Savaş sonrası dünyanın gelişimi, bölgesel faktörlerin güçlenmesi, ülkelerdeki demokrasi algılarının gelişmesi, ekonominin artık daha adil ve farklı dağılması, uluslararası şirketlerin menfaatlerinin ülkelerinin menfaatlerinin önünde seyretmesi bu iki gücü eskisinden daha da zorlayan bir dünya yarattı.

 

Yazının devamı...

Başkan olmak için dört şart

3 Ekim 2016



Şimdi, asıl mevzu önümüzdeki son bir ayı belirleyecek parametreler. Trump, şu ana dek tamamen hamaset, Clinton ve Obama’ya saldırı ve popülist vaatlerle bu noktaya geldi. Bu saatten sonra Trump’ın başkan olması için çok önemli birkaç faktör var.

 

Bu faktörlerden ilki oy vermeyen seçmeni ön seçimlerde olduğu gibi sandığa çekmeli. Bu, Trump için olmazsa olmaz derecede önemli bir faktör. Trump’ın ön seçimlerdeki en büyük başarısı geleneksel oy vermeyen seçmenden almayı başardığı oy oldu. Dolayısıyla ön seçimlerde kazandığı bu ivmeyi devam ettirmek zorunda. Kısacası Trump, geleneksel seçmenin ötesinde seçmen olarak sandık başına gitmeye meyilli olmayan destekçilerini daha da fazlasıyla mobilize edebilmeli.

 

İkinci önemli faktör, şüphesiz ki Clinton ile karşı karşıya geldiği tartışmalarda sergilediği performanstır. Açık konuşmak gerekirse ilk tartışmada dengeler değişti. Clinton, Trump’ın hızını kesti. Bu hız kesmenin sebebi Amerika’daki seçimleri son aşamada belirleyen bağımsız seçmen olmuştur. Cumhuriyetçi oylar da, demokrat oylar da zaten yerinde, ama seçimlerde dengeyi değiştirecek asıl oylar bağımsız oylardır. Gerek eğitim seviyesi sebebiyle, gerek oy verme yöntemi ve eğilimi sebebiyle bu bağımsız seçmenin sandıktaki seçimi adaydan ziyade politikalar ve programlar üzerinden olur. O yüzden bu seçmen genelde tartışmaları bekler ve bu tartışmalar bu seçmen grubundan gelen oya ciddi anlamda etki eder.

 

Yazının devamı...

Trump’ın yükselişi devam eder mi?

29 Eylül 2016

Bu yarış aslında şu ana kadarki birçok seçimden daha farklı. Amerika’da ve dünyada ABD politikasını takip eden ben dahil birçok uzman Trump’ın bırakın Cumhuriyetçi Parti adayı olması, Süper Salı’yı geçmesini bile beklemiyordu. Çünkü bildiğimiz Amerikan devlet sistemi ve politikasına Trump’ın başkan adaylığı uymuyordu. Cumhuriyetçi Parti için ise böyle bir adayı desteklemek büyük bir hata olurdu. Neden mi?

 

Amerikan nüfusu her sene ciddi bir oranda kuzeydoğudan güneybatıya kayıyor. Göçmen sayısının artışı ise ciddi bir noktaya ulaşmış durumda. Beyaz Anglosakson-Protestan diye tabir edilen Amerikan seçmen çoğunluğu çok da uzun olmayan yıllar sonra yüzde 50’den az hale gelecek. Tüm bu demografik değişimler sonucunda yıllarca sayıca seçmen üstünlüğü bulunan Cumhuriyetçi Parti, artık demografik dengeyi azınlıkların büyük oranda desteğini alan Demokrat Parti’ye kaptırmış durumda. Düşünün ki, böyle değişken bir ortamda bir Cumhuriyetçi aday çıkıyor ve kadınlara, azınlıklara, dini gruplara ve bu grupların müttefiklerine, kısaca oy almak zorunda olduğu herkese karşı tavır sergiliyor.

 

Bu adayın ön seçimden çıkması demek Cumhuriyetçi Parti’nin kesin kaybı demek olduğu için kimse Trump’ın ön seçimlerden başarıyla çıkacağına ihtimal vermedi. Ancak Trump, bu gerçeğe rağmen aday oldu. Neden mi? Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olarak çıkmasının iki temel sebebi vardı.

 

Bu sebeplerden ilki Cumhuriyetçi Parti yönetiminin Ted Cruz ya da Marco Rubio gibi isimler üzerinde bir an evvel uzlaşma sağlayamaması oldu. Parti yönetimi karar verdiğinde ise iş işten geçmiş, Trump bütün adayların arasından sıyrılmış ve hızını almıştı bile. İkinci etken ise seçmen dengesi oldu. ABD’de seçimlerde genel olarak seçmenlerin seçime katılım oranı düşüktür. Seçime katılan seçmen grupları da üç aşağı beş yukarı bellidir. Bu seçmen dengesini değiştirip, normalde oy veren seçmen üzerine oy vermeye alışık olmayan seçmeni sahaya indirmek büyük marifettir.

 

Yazının devamı...

Her şeyi devletten beklemek olmaz

29 Eylül 2016

Öncelikle şunu söyleyelim, Moody’s ve onun gibi birçok bağımsız kredilendirme kuruluşları dönemsel olarak, ülkelerdeki siyasi ve ekonomik konuları da ele almak suretiyle ülkelere kredi notları belirler. Bu notlar; farklı şekillerde derecelendirilip ülkelere dış yatırımcıların yatırım yapması hususunda o ülkelerin siyasi ve ekonomik ortamı konusunda yardımcı olur.


Buradaki asıl nokta adının önünde bağımsız ve objektif sözleriyle anılan bu kredilendirme kuruluşlarının ne kadar objektif yahut ne kadar bağımsız olduğudur. Örneğin Moody’s’in bağımsız olduğunu söylemekle beraber ortaklık yapısına baktığınızda dünyanın en zengin kişilerinden ABD'li milyarder Warren Buffet'ın sahibi olduğu Berkshire Hathaway, merkezi Pennsylvania'da bulunan ve toplam 3.6 trilyon dolarlık varlığı yöneten yatırım şirketi The Vanguard Group, merkezi New York'ta bulunan BlackRock gibi ABD’nin en büyük şirketlerinden birkaçını görürüz. Geçtiğimiz yıllardaki 2.3 milyar dolar cirosunu da hesap ettiğimizde aslında bağımsızlıktan öte bu kredi kuruluşlarının ciddi bir finansal yapı haline geldiğini söylemek mümkündür. Objektiflik noktası ise apayrı bir konudur.


Darbe teşebbüsünden hemen sonra Türkiye için “Bekleyeceğiz ve göreceğiz” diyen Moody’s, ne oldu ise birden Türkiye’nin kredi notunu düşürdü. Türkiye için sevindirici ama Moody’s gibi itibarı üst düzeyde olması gereken bir kuruluş açısından üzücü olması gereken nokta; böyle bir kredi notu düşürülmesinden sonra bile Türkiye’de ne borsa ne dolar ne de faiz hareketlerinde ciddi anlamda bir değişim olmadığıdır. Notun düşürülmesinin bir iki günlük etkisinden sonra normalleşmeye geri dönülmüştür. Buradan anladığımız ne kadar objektif ve bağımsız olduğu iddia edilse de artık dünya siyaseti, ekonomiyi de kullanmak suretiyle ülkelerin ve sistemin birbirine baskı uyguladığı büyük, entegre bir boyuta gelmiştir. O yüzden ülkelerin yaşadığı sorunların uluslararası arenada doğru anlatılabilmesi, tabiri caizse doğru lobiciliğin; doğru yerlerde, doğru kimselerle ve doğru hedeflere yapılabilmesi ülkelerin menfaatleri açısından büyük önem taşır. Ama göz ardı edilemeyecek bir büyük gerçek de vardır ki; diplomaside, lobicilikte ve ülke menfaatlerinin ekonomik ve siyasi diye ayırt etmeksizin müdafaasında, ülkenin imajının en üst seviyede korunmasında her şeyi devletten beklememek gerekir.


Bunun en güzel örneklerinden birini geçtiğimiz altı ay içerisinde bizzat içlerinde bulunduğum iki organizasyon ile yaşadım. Bunlardan ilki, geçtiğimiz Mart ayının sonlarında Suriye göç meselesi üzerine ABD’de katıldığım konferanstı. Bir tarafta insani ve cansiperane çalışan bir Türkiye ve diğer tarafta Türk Milleti’ni karalamak ve Türkiye’nin imajını zedelemek için göç meselesini tamamen farklı bir şekilde kullanan odakların dünyanın dört bir yanında yaptığı çalışmalar malumunuzdur. İşte böyle bir dönemde hayatındaki tek işi eğitim olan bir iş adamı, Bahçeşehir Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Enver Yücel’in kurulmasına vesile olduğu Global Policy Institute isimli düşünce kuruluşu Suriye’deki göç mevzusunu ele almıştır.


Yazının devamı...

Bir BM Genel Kurulunda Yine New York’tayız

22 Eylül 2016

 

Tabii ki, New York’a geldiğimiz günlerde bizler için belli iki temel gündem maddesi vardı. Bunlardan ilki BM toplantılarında, ABD ile Rusya’nın Suriye konusunda anlaşmasına doğru giden süreç içerisinde mutabakatı ikincisi ise daha evvelden de belirtildiği gibi göçmen meselesine dair yapılacak görüşmeler. Tansiyonu düşük geçmesi beklenen Birleşmiş Milletler toplantısından hemen önce yaşanan olaylar bütün dengeleri sil baştan değiştirdi.

 

Önce ABD kuvvetlerinin Esad’a bağlı Suriye Ordusu’nu bombalaması, ardından Rusya’nın BM konvoyuna saldırdığı iddiası; Rusya ile ABD ilişkilerini toplantılar başlamadan had safhaya çıkardı. Rusya’nın güvenlik konseyini toplama girişimi ise tansiyonu zirveye ulaştırdı.

 

“Toplantılarda ne mi oldu?” sorusuna yanıt her senekinden farklı olsun isterdim ama maalesef yine aynı. Temenniler üzerine kurulmuş ve ikili görüşmelerle dolu olan davetler ama neticeye bir türlü varılamayan bir süreç. 

 

New York bu dönemlerde her ülkeden gelen devlet başkanlarını, başbakanları, bakanları, büyükelçileri ve iş adamlarını kısacası her ülkenin en üst düzey kişilerini ağırlar. Bu günlerde New York sokaklarında arabayla bir yere gitmek mümkün olmaz. Siyah arabalarla kapalı olan caddeler, Amerikan polisinin, gizli servisinin ve ülkelerin kendi güvenlik birimlerinin kuş uçurtmadığı otel önleri, devamlı ikili görüşmeler için yollarda bir otelden ötekine giden konvoylar, her köşe başında kendi ülkesinin heyetini ve o ülkeye dair röportajları haber yapmaya çalışan gazeteci ve televizyoncular, büyük toplantılar organize eden iş adamları ve dernekler, bir yanda da her şeyden habersiz New York’a turistik amaçla gelmiş ama tatil için yanlış haftayı seçmiş turistler...

Yazının devamı...

Cerablus Operasyonu ışığında Suriye meselesi ekseni

1 Eylül 2016

Bu sözler bilhassa Türkiye’nin başlattığı sınır ötesi operasyonla birlikte hemen her gün gazete ve televizyonlarda karşılaştığımız isimler olmaya başladı.


“Türkiye, İran ve Rusya ile bir ittifak mı kuruyor?” “ABD ile uzlaştı mı?” “Biden, YPG’ye ne dedi?” ve bunlara benzer sorular üzerinden konuşulan birçok algı, basit görülebilecek bir hadiseyi çok karmaşık bir noktaya artık getirmiş durumda. O zaman, tek tek ve mümkün olduğunca basite indirgeyerek Türkiye’nin Suriye operasyonunu; evvelini, şu anını ve bundan sonrasını elimizden geldiğince açıklamaya gayret edelim.


2010 yılında Arap Baharı başladığında hemen hemen bütün ülkelere sıçrayış sebeplerinin ve ilerleyişlerinin, bitişleri hariç, belli bir gidişat izlediğini söylemek mümkün. Oysa 2011 yılının Ocak ayında Arap Baharı Suriye’ye sıçradığında; ne ilerleyişi, ne gelişimi, ne de akabinde geldiği nokta diğer ülkelerin hiçbiri ile aynı olmadı. Bunun temel sebebi işin içine çok kısa zamanda etnik, mezhepsel ve dini faktörlerin girmesi; diğer süreçlerde ekseriyetlerle ittifak halinde kalan bölge dışı aktörlerin, Suriye meselesinde tavır almaya başlamaları oldu. Amerika, Rusya, Avrupa ve Türkiye’nin çıkarlarının birçok noktada çatışması ve birbirlerini kilitlemesi ile başta Suriyeli muhalifler diye anılan sürece bir de IŞİD’in eklenmesi Suriye meselesini içinden çıkılmaz bir hale getirdi.


Esad’a karşı bir çok muhalif güç denemeleri sonunda, IŞİD’in dünya kamuoyunun gözünde Esad’dan daha büyük bir sorun olduğunun idrak edilmesiyle beraber; oklar Esad’dan IŞİD’e çevrildi. Bu da Esad karşısındaki muhalefetin, dünyanın da baskısıyla öncelikli hedefinin Esad olmaktan çıkıp IŞİD’e yönelmesine sebep oldu. Suriye içindeki aktörler; Esad güçleri, YPG/PYD, Türkmenlerin de içinde bulunduğu muhalifler ve IŞİD olmak üzere dört temel güç arasında dağılmaya başladı. Doğal olarak bu gidişata müteakip her ülke de net bir şekilde çıkarları doğrultusunda tavırlarını belirledi.


Yazının devamı...

Türkiye-Rusya Yakınlaşmasının Suriye Meselesi Üzerindeki Etkileri

17 Ağustos 2016

Türk siyasi tarihinde defalarca gündeme gelen bu hadisenin ne bugün ne de daha evvel; bir günde ya da bir hadiseyle ortaya çıkabileceğine inanan birisi değilim. Türk-Rus ilişkileri çok ciddi bir boyutta Osmanlı İmparatorluğu’ndan, 15. yüzyıldan günümüze kadar uzanan temellere dayanır. Nasıl 2015 senesine bir günde gelinmediyse ve bir hadiseyle iki ülke arasındaki ilişkiler harmanlanmadıysa, Kasım 2015’te yaşanan ve neredeyse tarihin Türk-Rus ilişkileri bağlamında en gergin hadisesine sebebiyet veren ve ilişkileri neredeyse bir sene boyunca donma noktasına getiren bu hadiseyle de bitmemiştir.

 

Uçak krizi vuku bulduğunda gerek Türkiye tarafından, gerek Rusya tarafından çok sert açıklamalar yapıldı. İlişkilerin bir daha asla eskisi gibi olmayacağı ve ikili işbirliklerin bir daha tesisinin çok mümkün olamayacağı tarafların resmi ağızlarınca  dile getirildi. Bir sene bile tamamlanmadan gördük ki, iki ülke ilişkileri o yaşanan olaylar olmamışçasına çok daha olumlu, verimli ve geleceğe dair iyi sinyaller veren bir noktaya geldi. Bunun en önemli sebebi; dış politika çıkarlarını ve ülkelerin ulusal menfaatlerini doğrudan etkileyen hızlı değişim ve gelişmelerdir.

 

Rahmetli Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in kimi zaman mizaha konu olan -kanaatimce tam anlaşılmamış- fakat çok önemli olduğuna inandığım bir sözü vardır: “Dün dündür, bugün bugündür.” Devlet menfaatlerinde ve ülke çıkarlarındaki değişiklikler ülkelerin gerek iç, gerek dış politikalarındaki tutumlarını daha sert hatlarla değiştirmelerine vesile olur.

 

Peki, Türkiye-Rusya yakınlaşmasının Türkiye açısından tetikleyici sebebi ne oldu? Hatırlamak gerekirse, Türkiye-Rusya arasındaki yumuşama darbe teşebbüsünün öncesine dayanıyor. Türkiye bilhassa turizm noktasında ekonomik bir sıkıntı yaşarken, bir de üstüne aynı anda IŞİD ve PKK terör eylemleriyle uğraşmak zorunda kalınca, dış politikadaki önceliklerini tekrar değerlendirmeye başladı. Bir de üstüne üstlük bu iki terör örgütüne FETÖ’nün darbe girişiminin eklenmesi de Türkiye’yi aynı anda üç terör örgütüyle uğraşır bir duruma getirdi.

 

Yazının devamı...

Bu sefer başka

29 Temmuz 2016

Soğuk Savaş döneminin henüz başlarında Türkiye’nin NATO’ya alınma süreci ardından Küba Misil Krizi, Johnson mektubu, Büyükelçi Komer olayı, Haşhaş krizi ve Kıbrıs çıkarması Soğuk Savaş döneminde Türk-Amerikan ilişkilerini had safhada gerginleştiren olaylar oldu.


90’lardan sonra; Amerika’nın birinci Irak müdahalesinin ardından Türkiye’ye vaat ettiği desteği tam anlamıyla sağlayamaması, çekiç güç süresinin devamlı uzatılması esnasında yaşanan krizler, Türkiye’nin PKK’yla mücadelesinde Amerika’dan yeteri kadar destek alamadığına dair kamuoyundaki söylemler, ikinci Irak müdahalesi öncesindeki teskere krizi, Amerika Birleşik Devletleri’nin Kuzey Irak yönetimiyle olan ilişkileri, Çuval krizi, son yıllarda Suriye’de, Amerika Birleşik Devletleri’nin PYD ve YPG’ye karşı Türkiye’nin rezervlerine rağmen onlara olan tutumu ve daha niceleri...


Neticede, Türk-Amerikan ilişkileri 1950’ler itibariyle krizlerle ve gerginliklerle dolu dönemlere şahit olmuştur. Bu normaldir. Soğuk Savaş döneminde Rusya’nın sınırında bir Türkiye diğer tarafta batı bloğunun lideri süper güç Amerika, ilişkilerin dönüp dolaşıp kilitlendiği bir hat, Soğuk Savaş parametreleri dahilinde ekseriyetle stratejik ve Rusya’ya karşı hep önlem niteliğindedir.


Gerek Ortadoğu’ya, gerek Rusya’ya sınır, gerekse Akdeniz ve Karadeniz içerisinde bulunan önemli bir NATO ülkesi olarak, Türkiye’nin önemi gücü devamlı olarak Türk-Amerikan ilişkilerinde gerginlik yaratmış ve iki ülkenin farklı çıkar çatışmalarına bu süreçler sahne olmuştur. Bu gerginlikler, Türkiye tarafından gündeme taşındığı zamanlarda her daim Amerika Birleşik Devletleri’nin manevra yapabileceği, geri adım atabileceği ya da olayı üzerinden atabileceği fırsatlar ve açık kapılar olmuştur. Amerikan diplomatların temkinli konuşmaları, hukukun üstünlüğü, demokrasi, Türkiye’nin önemi, ilişkilerin geleceği, stratejik, ticari ve model ortaklık sözlerinin havalarda uçuştuğu ama nihayetinde ilişkilerin rutine dönebilmesi için hep açık kapıların olduğu süreçler yaşadık. Oysa bugün durum çok farklı.


Yazının devamı...