"Burak Küntay" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Burak Küntay" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Burak Küntay

Ortadoğu’ya dış müdahaleler

30 Ekim 2016

Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yapılan bu müdahale ardından güçlü tek bir Arap devleti olmaması için gösterilen ikinci çaba neticesinde hep kullandığımız tabiriyle adeta harita üzerinde elle çizilmiş ve suni olarak yaratılmış sınırlarla var olan bir Ortadoğu gördük.

 

Birinci Dünya Savaşı sonlarında suni olarak şekillendirilmiş, oradaki toplumların kendi mücadeleleriyle ülkelerini oluşturmalarının önüne geçilmiş ve belki bu yüzden de bir türlü gelişimini ve demokratik düzeni sağlayamamış bir Ortadoğu ile karşılaştık. Fazla sürmeden önce İsrail’in kurulmasıyla başlayan süreç, Cemal Abdül Nasır’ın Süveyş kanalını millileştirme projesine verilen küresel reaksiyon, ardından ülkesi İran’daki doğal kaynakları millileştirme çabasında olan Muhammed Musaddık’a karşı yapılan Ajax Operasyon’u Ortadoğu’yu mütemadiyen müdahalelere açık bir noktaya getirdi.

 

Bilhassa Soğuk Savaş döneminde ABD’nin Eisenhower Doktrini ile farklılaşan Ortadoğu politikaları, kısa zaman sonra yaşanan İran’daki devrim ve ardından ne kadar resmi olarak ifade edilmese de Saddam Hüseyin’in desteklenmesi ile başlayan ve sekiz sene süren, iki ülkeye de hiçbir şey kazandırmayan İran-Irak savaşı... 1990’larda Saddam’a önce yeşil ışık yakılıp daha sonra dur denilen, Irak’ı daha demokratik ve yaşanabilir bir noktaya getirme teziyle demokrasiyi var etme maksadıyla ortaya çıkarılan ama açık konuşmak gerekirse daha büyük bir kaostan fazlasını yaratmayan Birinci Irak Müdahalesi... Akabinde 2000’lerde gördüğümüz 11 Eylül saldırılarının ardından Ortadoğu’nun karşılaştığı demokrasi, insan hakları ve adil yaşam söylemleriyle yapılan İkinci Irak Müdahalesi...

 

Bütün bu bahsettiğimiz hadiseler, dış etkenler tarafından devamlı suretle önüne demokrasi ve insan hakları sözleri konularak yapılan müdahaleler oldu. Bu arada ne Saddam Hüseyin, ne de Hafız Esad birer demokrasi savunucusu ya da öncüsü değildi elbet. Ancak onlara karşı yapılan bu müdahalelerin tam anlamıyla ülkelerindeki halkları kapsamaması ve halkların kendi çıkarlarından ziyade bölgede aktif olmak isteyen diğer güçlerin çıkarları doğrultusunda hareket edilmesi ve bu çıkarlara ulaşıldıktan sonra demokrasi söylemlerinin dışında kalınarak hadiselerin kapatılıp bambaşka bir boyuta gelmesi bugün karşılaştığımız Ortadoğu’yu hazırlayan etkenler oldu.

 

Yazının devamı...

Musul sonrası

28 Ekim 2016

 

ABD’nin ve koalisyon güçlerinin, peşmergeyi ve merkezi Irak hükümeti ile ona bağlı Şii güçlerini desteklemesiyle başlayan Musul operasyonunun nasıl gelişeceği ve ileride nasıl şekilleneceği akla birçok soru getiriyor. Daha evvel de ifade ettiğim gibi gerek ABD seçimlerinin mevcut sürece yansıması, gerekse oluşan uluslararası konjonktür bu sürecin altyapısını hazırladı.

Kanaatimce burada üzerinde durulması gereken esas nokta DAEŞ’e karşı yapılan Musul operasyonunun mevcut durumu ya da askeri gelişmelerinden ziyade sürecin neticesidir. Barzani’nin operasyon başladığı günlerdeki söylemleri, açık konuşmak gerekirse, süreçteki plansızlığa işaret ediyor. Barzani operasyon sonrası Musul’un geleceğine dair herhangi bir net plan olmadığını, bu ve benzeri detaylar konuşulmadan operasyona başlandığını ifade etmişti.


Musul, DAEŞ’in eline geçmeden önce Bölgesel Kürt Yönetimi’ne değil, Irak topraklarına dâhildi. Ancak peşmerge,  Musul’u kurtarma operasyonunun ardından bölge üzerinde bir hak iddia etmese de, petrol kaynakları ve stratejik açıdan büyük önem taşıyan Musul’un geleceğinin kendisine hiç danışılmadan şekillendirilmesini istemediğini de açıkça belirtmişti. 

 

Yazının devamı...

ABD seçimlerinin Musul Operasyonu'na etkisi

25 Ekim 2016

 

Nitekim olayların gelişimini küresel perspektiften yoksun değerlendirmek mümkün değil. Ancak bu aşamada Amerika’nın Musul operasyonuna sadece uluslararası politika ve çıkarlar açısından değil, aynı zamanda yaklaşan ABD Başkanlık seçimlerine olan etkisi bağlamında baktığımızda ortaya daha net bir resim çıkıyor.

 

Öncelikle şunu tekrar ifade etmek lazım ki Musul operasyonunun global sebepleri ve buradaki stratejik öncelikleri bellidir. Ancak şu dönemde ABD iç politikasındaki gelişmeler bilhassa Musul operasyonunda biraz da tetikleyici rol oynamıştır.

 

Amerikan seçimlerinin son bir kaç ayına baktığımızda, Cumhuriyetçi Parti adayı Donald Trump’ın, Hillary Clinton’ın kampanyasına saldırırken kullandığı en büyük kozlardan biri Suriye ve Irak’ta Amerika’nın sessiz kaldığı ve buraları DAEŞ’e teslim ettiği tezi oldu. Bununla beraber İran’la yapılan nükleer antlaşmanın da İran’ı güçlendirdiği tezini sık sık kullanmaya başladı. Öte yandan Clinton ise Bush döneminde olduğu gibi ABD’nin tek taraflı hareket etmemesi gerektiğini, ittifaklarla hareket etmenin gerekliliğini vurguladı. İran konusunda ise, yapılan antlaşmanın ABD’nin ulusal menfaatleri için daha iyi olduğunu, yapılan antlaşmanın savaşın önüne geçtiğini ve İran’la diyalogların daha normalleştiğini ifade etti.

 

Ancak bu söylemlerin, adayların dış politika yaklaşımları ele alındığında Hillary’den çok Trump’a puan kazandırdığını söylemek mümkündür. En azından kamuoyu yoklamalarında bu nokta Trump’a yaramaktaydı. Trump, seçim süreci boyunca sadece bu noktalarda Clinton’a değil Obama’ya da yüklendi. Obama’nın da bu gelişmeler ve eleştiriler noktasında kamuoyu yoklamalarında dış politika puanlarında ciddi bir azalmaya doğru gittiği söylenebilir.

Yazının devamı...

Clinton mı, Trump mı Türkiye için iyi?

12 Ekim 2016


Geçen akşam yapılan ikinci tartışmada gerek seviyenin iyice düşmesi gerekse Trump’ın gerekli ivmeyi yakalayamaması Hillary Clinton’ı ciddi anlamda öne çıkarmaya başladı. Bütün bunlar bir yana, Türkiye tarafından bakıldığında birçok ülkede yapılan değerlendirmeler gibi bizde de hangi Başkan adayı bizim açımızdan iyi olur tartışmaları hız kazandı. 

 

Hillary Clinton mı, Donald Trump mı? Hangisi Türkiye’nin menfaatleri açısından daha iyi olur? IŞİD meselesini çözmek için PYD ve YPG ile işbirliğine devam edeceğini hatta arttıracağını açıklayan Clinton mı? Esad’ı metheden ve onunla iyi ilişkiler kurulmasını isteyen Trump mı? 

Belki de asıl soru, kampanya döneminde adaylar tarafından söylenenlerin, verilen vaatlerin ne kadar önem taşıdığı ve ne kadar gerçekleri yansıttığı olmalı. 


ABD seçimlerinde unutulmaması gereken ilk mesele, dış politikanın ekonomiye etkisi bir kenara Amerikan halkı için çok da mühim olmaması. Yıllardır yapılan değerlendirmelerde ABD seçmeninin oylarını kullanırken ekonomi, işsizlik, sosyal politikalar, eğitim, insan hakları ve tabii ki güvenlik mevzularını ön sırada tuttuğunu ve bunların ardından dış politikaya önem verdiklerini görüyoruz. Ancak ve ancak dış politika hamleleri ABD’nin iç güvenliğini ya da ekonomisini etkiliyorsa o zaman dış politika seçmen için öncelik olarak öne çıkan, ama hiçbir zaman ilk üçe giremeyen bir faktör oluyor. 

Vietnam Savaşı bile asker ölümleri Amerikan sosyal hayatının, aile hayatının, ekonomik etkisi ise gerçek hayatın bir parçası olup Amerikan halkının günlük yaşamına sirayet etmeye başladı, o zaman istisna haline geldi. 

Yazının devamı...

Soğuk savaş mı, üçüncü dünya savaşı mı?

6 Ekim 2016

 2000 yılında yapılan karşılıklı anlaşmanın gereği olarak ilerleyen bu süreç, dünyanın geleceği ve nükleer silahsızlanma açısından da önemli bir hadiseydi. ABD, Rusya’nın talebi doğrultusunda, Rusya’nın bu süreçten alacağı ekonomik zararları kompanse etmek için ek bir gelir fonu bile oluşturmuştu.

 

İki ülke arasındaki birçok gerilime rağmen Suriye’de ateşkes noktasında sağlanan mutabakatlar ve BM toplantıları öncesi had safhaya çıkan iş birliği, bir anda Rusya’nın ve Esad güçlerinin Halep’teki bazı sivilleri bombaladığı iddiası, öncesinde de Amerika’nın Esad güçlerini yanlışlıkla olsa da bombaladığı gerçeği BM toplantıları öncesi gündemi sarstı. İki ülkenin gayet iyi ve yapıcı giden süreci birden üst düzey bir gerilime sahne oldu.

 

Önce Amerika Birleşik Devletleri Suriye konusunda Rusya ile yürüttükleri ikili uzlaşma sürecine son verdiğini açıkladı. Ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Duma’da nükleer silahların azaltılması anlaşmasını dondurduklarını söyledi. Birkaç hafta içinde tavan yapan, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu esnasında gerginliğin zirveye ulaştığı bu süreç herkesi acaba “Yeni bir soğuk savaş mı başlıyor?” hatta “Üçüncü dünya savaşı mı geliyor?” sorularıyla karşı karşıya bıraktı.

 

Açıklıkla şunu söylemek lazım. Soğuk Savaş’ta şahit olduğumuz “Proxy Wars” yani “Uydu Savaşları” farklı bir yapıda olurdu. Afganistan ve Vietnam’da net olarak gördüğümüz süreç, iki ülkenin belirleyici faktör olarak tüm bu süreçlere yön vermesiydi. Diğer bir deyiş ile büyük ölçüde kurulan oyunlarda Amerika’nın yahut Rusya’nın istediği öyle ya da böyle olurdu. Soğuk Savaş sonrası dünyanın gelişimi, bölgesel faktörlerin güçlenmesi, ülkelerdeki demokrasi algılarının gelişmesi, ekonominin artık daha adil ve farklı dağılması, uluslararası şirketlerin menfaatlerinin ülkelerinin menfaatlerinin önünde seyretmesi bu iki gücü eskisinden daha da zorlayan bir dünya yarattı.

 

Yazının devamı...

Başkan olmak için dört şart

3 Ekim 2016



Şimdi, asıl mevzu önümüzdeki son bir ayı belirleyecek parametreler. Trump, şu ana dek tamamen hamaset, Clinton ve Obama’ya saldırı ve popülist vaatlerle bu noktaya geldi. Bu saatten sonra Trump’ın başkan olması için çok önemli birkaç faktör var.

 

Bu faktörlerden ilki oy vermeyen seçmeni ön seçimlerde olduğu gibi sandığa çekmeli. Bu, Trump için olmazsa olmaz derecede önemli bir faktör. Trump’ın ön seçimlerdeki en büyük başarısı geleneksel oy vermeyen seçmenden almayı başardığı oy oldu. Dolayısıyla ön seçimlerde kazandığı bu ivmeyi devam ettirmek zorunda. Kısacası Trump, geleneksel seçmenin ötesinde seçmen olarak sandık başına gitmeye meyilli olmayan destekçilerini daha da fazlasıyla mobilize edebilmeli.

 

İkinci önemli faktör, şüphesiz ki Clinton ile karşı karşıya geldiği tartışmalarda sergilediği performanstır. Açık konuşmak gerekirse ilk tartışmada dengeler değişti. Clinton, Trump’ın hızını kesti. Bu hız kesmenin sebebi Amerika’daki seçimleri son aşamada belirleyen bağımsız seçmen olmuştur. Cumhuriyetçi oylar da, demokrat oylar da zaten yerinde, ama seçimlerde dengeyi değiştirecek asıl oylar bağımsız oylardır. Gerek eğitim seviyesi sebebiyle, gerek oy verme yöntemi ve eğilimi sebebiyle bu bağımsız seçmenin sandıktaki seçimi adaydan ziyade politikalar ve programlar üzerinden olur. O yüzden bu seçmen genelde tartışmaları bekler ve bu tartışmalar bu seçmen grubundan gelen oya ciddi anlamda etki eder.

 

Yazının devamı...

Trump’ın yükselişi devam eder mi?

29 Eylül 2016

Bu yarış aslında şu ana kadarki birçok seçimden daha farklı. Amerika’da ve dünyada ABD politikasını takip eden ben dahil birçok uzman Trump’ın bırakın Cumhuriyetçi Parti adayı olması, Süper Salı’yı geçmesini bile beklemiyordu. Çünkü bildiğimiz Amerikan devlet sistemi ve politikasına Trump’ın başkan adaylığı uymuyordu. Cumhuriyetçi Parti için ise böyle bir adayı desteklemek büyük bir hata olurdu. Neden mi?

 

Amerikan nüfusu her sene ciddi bir oranda kuzeydoğudan güneybatıya kayıyor. Göçmen sayısının artışı ise ciddi bir noktaya ulaşmış durumda. Beyaz Anglosakson-Protestan diye tabir edilen Amerikan seçmen çoğunluğu çok da uzun olmayan yıllar sonra yüzde 50’den az hale gelecek. Tüm bu demografik değişimler sonucunda yıllarca sayıca seçmen üstünlüğü bulunan Cumhuriyetçi Parti, artık demografik dengeyi azınlıkların büyük oranda desteğini alan Demokrat Parti’ye kaptırmış durumda. Düşünün ki, böyle değişken bir ortamda bir Cumhuriyetçi aday çıkıyor ve kadınlara, azınlıklara, dini gruplara ve bu grupların müttefiklerine, kısaca oy almak zorunda olduğu herkese karşı tavır sergiliyor.

 

Bu adayın ön seçimden çıkması demek Cumhuriyetçi Parti’nin kesin kaybı demek olduğu için kimse Trump’ın ön seçimlerden başarıyla çıkacağına ihtimal vermedi. Ancak Trump, bu gerçeğe rağmen aday oldu. Neden mi? Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olarak çıkmasının iki temel sebebi vardı.

 

Bu sebeplerden ilki Cumhuriyetçi Parti yönetiminin Ted Cruz ya da Marco Rubio gibi isimler üzerinde bir an evvel uzlaşma sağlayamaması oldu. Parti yönetimi karar verdiğinde ise iş işten geçmiş, Trump bütün adayların arasından sıyrılmış ve hızını almıştı bile. İkinci etken ise seçmen dengesi oldu. ABD’de seçimlerde genel olarak seçmenlerin seçime katılım oranı düşüktür. Seçime katılan seçmen grupları da üç aşağı beş yukarı bellidir. Bu seçmen dengesini değiştirip, normalde oy veren seçmen üzerine oy vermeye alışık olmayan seçmeni sahaya indirmek büyük marifettir.

 

Yazının devamı...

Her şeyi devletten beklemek olmaz

29 Eylül 2016

Öncelikle şunu söyleyelim, Moody’s ve onun gibi birçok bağımsız kredilendirme kuruluşları dönemsel olarak, ülkelerdeki siyasi ve ekonomik konuları da ele almak suretiyle ülkelere kredi notları belirler. Bu notlar; farklı şekillerde derecelendirilip ülkelere dış yatırımcıların yatırım yapması hususunda o ülkelerin siyasi ve ekonomik ortamı konusunda yardımcı olur.


Buradaki asıl nokta adının önünde bağımsız ve objektif sözleriyle anılan bu kredilendirme kuruluşlarının ne kadar objektif yahut ne kadar bağımsız olduğudur. Örneğin Moody’s’in bağımsız olduğunu söylemekle beraber ortaklık yapısına baktığınızda dünyanın en zengin kişilerinden ABD'li milyarder Warren Buffet'ın sahibi olduğu Berkshire Hathaway, merkezi Pennsylvania'da bulunan ve toplam 3.6 trilyon dolarlık varlığı yöneten yatırım şirketi The Vanguard Group, merkezi New York'ta bulunan BlackRock gibi ABD’nin en büyük şirketlerinden birkaçını görürüz. Geçtiğimiz yıllardaki 2.3 milyar dolar cirosunu da hesap ettiğimizde aslında bağımsızlıktan öte bu kredi kuruluşlarının ciddi bir finansal yapı haline geldiğini söylemek mümkündür. Objektiflik noktası ise apayrı bir konudur.


Darbe teşebbüsünden hemen sonra Türkiye için “Bekleyeceğiz ve göreceğiz” diyen Moody’s, ne oldu ise birden Türkiye’nin kredi notunu düşürdü. Türkiye için sevindirici ama Moody’s gibi itibarı üst düzeyde olması gereken bir kuruluş açısından üzücü olması gereken nokta; böyle bir kredi notu düşürülmesinden sonra bile Türkiye’de ne borsa ne dolar ne de faiz hareketlerinde ciddi anlamda bir değişim olmadığıdır. Notun düşürülmesinin bir iki günlük etkisinden sonra normalleşmeye geri dönülmüştür. Buradan anladığımız ne kadar objektif ve bağımsız olduğu iddia edilse de artık dünya siyaseti, ekonomiyi de kullanmak suretiyle ülkelerin ve sistemin birbirine baskı uyguladığı büyük, entegre bir boyuta gelmiştir. O yüzden ülkelerin yaşadığı sorunların uluslararası arenada doğru anlatılabilmesi, tabiri caizse doğru lobiciliğin; doğru yerlerde, doğru kimselerle ve doğru hedeflere yapılabilmesi ülkelerin menfaatleri açısından büyük önem taşır. Ama göz ardı edilemeyecek bir büyük gerçek de vardır ki; diplomaside, lobicilikte ve ülke menfaatlerinin ekonomik ve siyasi diye ayırt etmeksizin müdafaasında, ülkenin imajının en üst seviyede korunmasında her şeyi devletten beklememek gerekir.


Bunun en güzel örneklerinden birini geçtiğimiz altı ay içerisinde bizzat içlerinde bulunduğum iki organizasyon ile yaşadım. Bunlardan ilki, geçtiğimiz Mart ayının sonlarında Suriye göç meselesi üzerine ABD’de katıldığım konferanstı. Bir tarafta insani ve cansiperane çalışan bir Türkiye ve diğer tarafta Türk Milleti’ni karalamak ve Türkiye’nin imajını zedelemek için göç meselesini tamamen farklı bir şekilde kullanan odakların dünyanın dört bir yanında yaptığı çalışmalar malumunuzdur. İşte böyle bir dönemde hayatındaki tek işi eğitim olan bir iş adamı, Bahçeşehir Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Enver Yücel’in kurulmasına vesile olduğu Global Policy Institute isimli düşünce kuruluşu Suriye’deki göç mevzusunu ele almıştır.


Yazının devamı...