"Burak Küntay" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Burak Küntay" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Burak Küntay

Ah şu motorcular

9 Ağustos 2017

Ben de bir motosiklet kullanıcısıyım. OMM Derneği’nin üyesi ve eğitmeniyim. İnsan istemeden bu tarz ithamları ve yazıları okuyunca sormadan edemiyor: “Eğitimden eğitime koşan biz, yazın sıcağında en ağır şekilde korumalı kıyafetler giyen biz, sadece kendi aracı değil diğer araçları da kollamak zorunda olan biz, en ufak bir kazada yaralanan ve ölen de biz. Ama tüm bunlara rağmen suçlanan yine biz.”

 

Peki, bu motorcuları tanıyor muyuz? Motosiklet kullanmanın ne demek olduğunu biliyor muyuz? Hiç sanmıyorum. Bilseydik böyle enteresan yazılar yazıp, mesnetsiz yorumlar yapıp, ölüm oranlarının bu denli arttığı bir ortamda yaşamazdık. 

 

Bakın birkaç şey anlatayım size motosiklet kullanıcılarıyla alakalı. Motosiklet öyle enteresan bir şeydir ki; sürücüler için bir kaçış, bir huzur ve mutluluktur. Bazen mutfağa su almaya gitmeye üşenen insanlar, motosikletleriyle yola çıkmadan haftalar öncesinden hazırlıklar yaparlar. Güneş doğmadan kalkarlar, doğayla ve huzurla bir an önce kucaklaşmak için. Normalde kavuran güneşin altında şapka takmayan insanlar,  yazın o sıcağında kaskını takar ve giyinir de giyinirler (korumalı pantolonlar, ceketler, botlar...) sırf motosikletlerini biraz daha sürebilmek ve eve sağ salim gidebilmek için. 

 

Eğitim üstüne eğitim alırlar. Onlara dikkat eden olmadığından onlar herkese dikkat etmek zorundadır. Kendilerini korumanın başka yolu yoktur çünkü. Başkasının yapacağı en ufak bir hata onu canından eder. Sadece kendi hatası değil başkasının hatasını da örtmekle mükelleftir motorcu. O yüzden hem sürer hem de hesaplama yapar kafasında, nereden ne tehlike gelir diye. Riski en aza indirmek adına eğitimden eğitime koşar. 

 

Yazının devamı...

Tillerson-Trump Dengeleri

8 Ağustos 2017

Rusya, geçtiğimiz günlerde önemli bir karar aldı. Birçok kişinin belki gözünden kaçan bir detay var. Herkes Putin’in, ABD’nin Rusya misyonunda bulunan 1210 diplomatik personel sayısını 455’e indirmesi meselesine şahit oldu. Ancak gözden kaçan ayrıntı bu değil. Gözden kaçan ayrıntı bu 455 kişinin aslında Rusya’nın Amerika’da bulunan diplomatik personel sayısına denk bir hale getirildiği gerçeğidir. Zaten bu kadar yıldır ABD ile Rusya arasında diplomatik personel noktasında dengesiz bir temsiliyet vardı. Fakat bu kadar yıl sonra Trump’ın, ekseriyeti Asya’ya karşı olmak üzere aldığı bazı dış politika kararlarına yönelik böyle bir ters yaptırım olmasına ABD tarafından nasıl bir cevap verileceği merakla bekleniyordu.

 

Biraz önce ismini verdiğimiz eski dışişleri bakanlarını ve başkanları düşündüğümüzde sanıyorum ki çok gergin bir ortam doğabilirdi. Oysaki Tillerson çok net bir şekilde, ABD ile Rusya’nın birbirini anlaması gerektiği, iki ülkenin Suriye’de DAEŞ gibi ortak düşmanlara karşı mücadele ederek mutlak müşterekte buluşması gibi bazı hususları gündeme getirerek tansiyonu azaltma yöntemini seçti. Tillerson’ın bunu yaparken gösterdiği iyi niyet, geçmişe dayanan Rusya ilişkilerine ve Exxon Mobil’in CEO’su olmasından dolayı kaynaklanan diyalogları göz ardı edemeyecek olmasına dayanıyor. Rusya’ya karşı Tillerson’dan çok da sert bir hamle görmek zaten mümkün değildir. Rusya ile olan gelişmeler baştan beri Tillerson noktasında bu şekilde seyretmektedir. Öte yandan Tillerson tarafından Trump’ın da Kongre’nin Rusya’ya karşı almış olduğu kararı kendisi gibi onaylamadığı defalarca belirtildi. Burada ilginç olan nokta bu konudaki esas söz sahibinin, kamuoyunun önüne çıkan ve bu konuyla ilgili yorum yapan kişinin Trump değil Tillerson olmasıydı. Çünkü Rusya ABD için herhangi bir ülke değil; çok önemli bir stratejik, ekonomik ve askeri denge unsuru.

 

İkinci hadiseyi Çin noktasında yaşadık. Meşhur bir karar vardır yıllar önce çıkmış olan; 1974 yılında imzalanan Ticaret Anlaşması. Trump göreve gelmeden evvel önemli söylemlerinden biri Çin ile olan dengesiz ticaret konusuydu. Biraz daha açmak gerekirse, Çin ile Amerika’nın son yıllarda yaptığı ticarete baktığımızda arada Çin’in lehine büyük bir dengesizlik mevcut. Geçtiğimiz yıl ABD ve Çin arasındaki ticaret açığı 347 milyar dolardı. Yani ABD’nin Çin’e ihracatı 116 milyar dolar iken ithalatı 463 milyar dolar rakamlarında seyrediyordu. Bütün bunları değerlendirdiğimizde ABD Başkanı’nın 1974 yılında yapılan Ticaret Anlaşması gereği böyle bir lüzum gördüğü takdirde bu sürece dair bir soruşturma başlatıp, gerekirse ilerleyen dönemde bu ilişkilerin kopması ve ticaret anlaşmasının yenilenmesine dair bir hamle yapabilme yetkisi vardır. Asıl sorun, Trump’ın bu dengeyi Çin lehine görmesinden ve ABD ekonomisini etkilemesinden dolayı yaptığı söylemin, Rusya meselesinin aksine Tillerson ile arasında ciddi bir görüş ayrılığı yaratmasıdır. Çünkü Çin konusunda Tillerson‘ın söylemleri Trump’ınkine zıt konumda. Tillerson; Çin’in büyük bir global ekonomi olduğunu belirterek, bu büyük global ekonominin herhangi bir şekilde gerginliğe müsaade etmeden, birbirini dışlamadan, aksine bir uyum ve ortaklık içerisinde çalışmasının sadece ABD ve Çin’e değil, dünya politikası açısından da ekonomiye olan önemini belirten açıklamalar yapıyor.

 

Söz konusu herhangi bir ülke değil Çin iken ABD Başkanı’nın bu tarz radikal bir söylem içinde olduğu bir noktada kendisinin çok büyük ümitlerle atadığı dışişleri bakanının çok daha farklı bir görüşte olması, Amerikan kamuoyunda ve dünya nezdinde tereddütler oluşturmaktadır.

 

Yazının devamı...

ABD dış politikası ve dünya düzeninde yeni dönem  

3 Ağustos 2017

Başkan Trump tarafından gelen sert söylemlere ve çoğu zaman uzlaşmadan kaçan yaklaşımlara aşinayız. Ancak bu sadece Trump’tan kaynaklanan bir durum değil. ABD’nin dünyadaki gücü Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’na göre ekonomik ve askeri olarak daha da artmış durumda. Ancak dünya geneline yaydığınız zaman, ABD kadar olmasa da artık ABD’yi dengeleyecek unsurlar ve ittifaklar ortaya çıkabiliyor. Dolayısıyla belki bir tane ABD var, ama birkaç tane en az ABD’ye denk ittifak oluşması gayet muhtemel.

 

Birkaç örnekle Amerikan dış politikasındaki eski yaptırım gidişatının artık neden yapılamayacağını görelim.

 

İlk örneğimiz, Başkan Trump’ın uygulamaya başladığı yeni yaptırımların hedefindeki ülke Venezuela. Muhalif parti liderlerinin içeriye alınması, bunun üzerinden çok zaman geçmeden muhalefet tarafından getirilen büyük yöntem eleştirilerine rağmen Maduro’nun anayasa değişikliğine gidiyor olması gibi birçok gelişme ışığında Trump liderliğinde ABD’den Venezuela’ya birçok tepki yağdı. Kısacası Venezuela iç politikasının ABD  tarafından ciddi eleştirilere uğraması karşılığında uygulanan yaptırımlar hemen uluslararası kamuoyunda yer buldu.

 

Peki, ABD’nin uygulamaya koyduğu yaptırımlarda beklediği destek diğer Latin Amerika ülkelerinden gelir mi? Tartışmak lazım; çünkü Venezuela’nın mevcut petrol rezervleri bazı irili ufaklı Latin Amerika ülkelerini  Venezuela’ya ABD’den daha bağımlı hale getiriyor. Dolayısıyla, ABD sadece Latin Amerika ülkelerine dönerek ya da sadece Maduro’nun mal varlığına el koyarak ve “Bundan sonra böyle olacak” diyerek eski düzende olduğu gibi Venezuela’da ciddi sistemsel değişimler yaratamayacaktır.

 

Yazının devamı...

Trump - Obama farkı

24 Mayıs 2017

Konjonktür gereği değişen politikalar, dış politikada yaşanan genel değişimler ve eğilimler bir kenara, iki başkanın dış politikasını büyük ölçüde bu kadar erken değerlendirmek aslında çok kolay ve sağlıklı değil. Ancak bilhassa bir noktada bu değerlendirmeyi net bir şekilde yapabileceğimiz kanaatindeyim.


Değerlendirmeyi yapmamıza imkan veren bu nokta ABD’nin Ortadoğu’ya genel bakışı. Ortadoğu dediğimizde bilhassa bu günlerde karşımızdaki bir numaralı mesele Suriye ve Suriye ekseninde yaşananlar. İkincisi ise İsrail ile olan ilişkiler. Üçüncüsü Suudi Arabistan ile olan ilişkiler. Dördüncüsü de İran-ABD ilişkilerinin ve nükleer silahların geleceği.


Obama gibi Trump’ın da Ortadoğu’daki önceliği şüphesiz DAEŞ olacak ki bunu kendisi de defalarca kez ifade etti. Trump, Obama’ya göre DAEŞ ile mücadele noktasında daha sert önlemler alacağız dese de yaşadığı iç politika meseleleri ve içeride verdiği bazı vaatleri hayata geçirmekte yaşadığı zorluklar ABD’nin bizzat ABD ordusu tarafından icra edilecek bir Suriye operasyonu gerçekleştirme ihtimalini git gide zayıflatıyor. Öte yandan, Obama döneminde DAEŞ’in bitirilmesi bağlamında Amerikan askerlerinin kati suretle bölgeye yollanmaması ve bu temelde bölgedeki bazı güçler kullanılarak DAEŞ’e karşı mücadelenin yürütülmesi öncelik olarak tutulmaktaydı. Yani Obama ya da Trump’ın gerek konjonktürden gerek uluslararası ikili ilişkilerden kaynaklanan sebeplerden ötürü DAEŞ noktasında çok farklı tutumlar içerisinde olacağını düşünmüyorum.


İkinci mesele İsrail ile olan ilişkiler. Obama, belki son elli yıllık geçmişte ABD başkanları içerisinde İsrail’e en fazla mesafeli olan, hatta İsrail’deki çözüm süreci noktasında İsrail’in yanından ortaya doğru seyreden bir grafikte ilerleyen bir başkandı. Trump’ın Netanyahu ile evvele dayanan dostlukları, ikili ilişkiler ve İsrail’e bakış açısında etkili bir faktör olarak değerlendirilebilir. Buna ek olarak ilk yurtdışı ziyaretini yapacağı ülkelerden birinin İsrail olması, Trump’ın İsrail konusunda Obama’dan çok çok daha İsrail yanlısı bir politika izleyeceği izlemini yaratıyor. Ancak bölgedeki tansiyon noktalarının daha kuzeyde seyretmesi ve İsrail-Filistin meselesinin şu anda Amerikan dış politikasında öncelik olmaması bu noktada çok büyük farklılıklar getireceği düşüncesini bana vermemekte.

 

Yazının devamı...

Suriye’de ABD-Rusya ittifakı mümkün mü?

22 Mayıs 2017

ABD, kökleri Molla Mustafa Barzani ile olan ilişkilere dayanan, 1990 ve 2003 yıllarındaki Irak operasyonlarında defalarca kez kullandığı bölgedeki Kürt yapılanmalarını, yıllar içerisinde dış politikasında kullanmayı önemli bir alışkanlık haline getirdi. Bu doğrultuda ABD, Suriye meselesinde de Obama yönetiminin aksine direk bir şekilde, Kongre’den de onay almak suretiyle YPG ve PYD’yi silahlandırarak tutumunu netleştirdi. Bununla beraber Rusya da bu gelişmeler konusunda tepki göstermeyerek öngörülenin aksine destek verici bir duruş içerisine girdi.

Asıl sorun, iki ülkenin uzlaşmış gibi görünse de ikincil ya da üçüncül çıkarlarda ittifak kurup, kuramayacağı gerçeğidir. ABD kendine öncelik olarak DAEŞ’i almış durumda. YPG-PYD unsurlarını kendi askerini bölgeye sevk etmeden DAEŞ ile mücadele noktasında kullanmak istiyor. Bu noktada Suriye yönetimiyle çok iyi ilişkiler içinde olmasa da şu an idare eder bir duruş içerisinde.

Aynı Amerika gibi Rusya’nın da önceliği DAEŞ’i bitirmek.  Bunu yaparken o da tarihsel dış politika duruşuyla Suriye yönetiminin, evvelden Hafız Esad’ın olduğu gibi şimdi de Beşer Esad’ın yanında. Bu noktada YPG-PYD’yi bilhassa DAEŞ sonrası süreçte Esad’a karşı kontrol edebilmek için çok desteklemese de idare eder durumda. 

Bu iki büyük gücün her şeye rağmen bu noktada ittifak yapmasının hiç kolay olacağını varsaymamakla beraber DAEŞ’in saha üstünlüğünü yok ettiklerini ele alalım. Sahadaki askeri üstünlük çökertilmekle beraber kim ne derse desin ideoloji ortadan kalkmadığı müddetçe DAEŞ benzeri kanlı terör örgütleri yaşamaya devam edecektir. Bu kandan beslenen örgütleri ve ideolojileri ortadan kaldırmaya yönelik uzun vadeli politikalar ortaya konulmadığı sürece üretilenler sadece geçici çözümler olmakla beraber, uzun vadeli yapılanmaların ve çözümlerin oluşmasını beklemek zordur. Bunun en güzel örneklerinden biri Saddam Hüseyin’in devrilmesiyle birlikte Irak’a vaat edilen demokrasinin geldiğinin iddia edilmesine rağmen hala sistemin, acıların ve Irak’ta yaşanan sıkıntıların belli bir noktada çözülememiş olmasıdır.

Önemli sorulardan bir diğeri, “DAEŞ sonrası nasıl bir Suriye olacak?” sorusudur. Bu noktada Rusya’ya çok daha yakın olan Esad’a, Amerika razı gelecek mi? YPG-PYD’nin güçlenmesine ve Esad’a karşı bölünmüş bir Suriye’nin varlığını sürdürme ihtimaline Rusya taraftar olacak mı? İran’ın, Türkiye’nin ve İsrail’in hiçbir şekilde sürece dahil olmadığını varsayıyorum ki bu mümkün değil. Çünkü bütün bu saydığım ülkelerin bir noktada Suriye’ye dair ulusal güvenlikleri ve çıkarları açısından müdahale etmemeleri düşünülemez. Velev ki böyle bir durum oldu. İddia ediyorum ki bu gidişle bu iki süper gücün, Suriye konusunda kolay kolay DAEŞ sonrası bir mutabakata varabilmesi mümkün değildir. Çünkü uygulanan bu yöntemlerle bir terör örgütünün ortadan kaldırılması için başka bir terör örgütünün silahlandırılması ve kullanılması yöntemi ancak ve ancak kısa vadeli bir çözüm olur ve ileride daha da büyük problemleri ortaya çıkarır.

Yazının devamı...

Trump azledilir mi?

20 Mayıs 2017

Böyle bir ihtimalin olup olmadığı ama daha da önemlisi bunun nasıl olabileceğini teknik olarak değerlendirmekte fayda var.


Bir ABD başkanının görevden alınması ancak iki şekilde mümkün olabilir. Bunlardan birincisi, başkanın kendi kabinesinin içindeki başkan yardımcısı ve atadığı sekreterlerinin yarısından fazlasının imzasıyla “başkanın görevini doğru bir şekilde icra etmeye muktedir olmadığı” kararına varılır ve yarısından fazlasının imzasıyla böyle bir karar alınırsa, ABD başkanının bütün yetkileri başkan yardımcısına geçer. Başkan, bu kararın yanlışlığını ispat etmek koşuluyla kongreye itiraz ederek savunma yapar. Kongrenin her iki kanadı da 2/3’lük oyla bu savunmayı kabul ederse yetkiler başkana geri verilir. Aksi takdirde görev başkan yardımcısında kalır ve başkanlık görevini ABD başkan yardımcısı bir diğer seçime kadar sürdürür. Böyle bir hadise şu ana dek Amerikan tarihinde hiçbir şekilde yaşanmadı. Trump’la alakalı da böyle bir sürecin yaşanacağını tahmin etmiyorum.


Gelelim kamuoyunda azledilme (impeachment) diye adlandırılan ikinci noktaya. Bu bir başkanın görevden kongre tarafından alınmasını ve anayasal olarak işlenmiş bir suçun araştırılma ve soruşturma süreci sonrasında kongrenin oyuyla başlayacak bir sürecin oluşmasıdır. ABD başkanı hukuki olarak anayasayla çelişen hadiselere imza attıysa bu hadiseler adalet bakanlığı bünyesinde soruşturulmaya başlanır. Bu hadiseyle alakalı bir savcı atanır, FBI ve gerekli birimler delil ve bilgi toplar, sonrasındaysa bunlar savcı aracılığıyla değerlendirilerek kongreye sunulur.  Temsilciler meclisi basit çoğunlukla, yani temsilciler meclisinin yarısından bir fazla oyla eğer başkanın azledilme kararını çıkarırsa, bu karar onaylanması için senatoya getirilir. Amerikan senatosundaki yüz senatörün 2/3’ü yani altmış yedi senatör onay verirse ABD başkanı resmen görevinden azledilir ve bütün başkanlık yetkileri başkan yardımcısına geçer.


Bu durum Amerikan tarihinde üç kere yaşanmaya çok yaklaşmıştır. Bunlardan ilki ABD başkanı Abraham Lincoln’un yardımcısı ve daha sonra da başkan olan Andrew Johnson döneminde yaşanmıştır.  İç savaşta yaşanan krizler ve o günkü ortamdan doğan problemler Johnson’ın önce temsilciler meclisinin basit çoğunluğuyla azledilme sürecinin onaylanmasına,  ardından senatoda görüşülmesine geçmiştir.  Senatoda Andrew Johnson bir oy farkla (35 oyla) azledilmekten kurtulmuştur.


Yazının devamı...

Erdoğan-Trump görüşmesi

19 Mayıs 2017

Bu görüşme öncesinde Türkiye tarafında en hassas olan noktalar YPG-PYD’ye ABD’nin silah desteği meselesi ve FETÖ’nün iade süreci görüşmenin en önemli gündem maddesiydi. Ziyaretten yaklaşık bir hafta önce Amerikan Kongresi’nde de onaylanan ve Türkiye’nin terörist örgüt olarak adlandırdığı terör örgütlerine ABD’nin silah desteği vermesi bir NATO müttefiki ve stratejik ortak olarak Türkiye’nin toplantı öncesi en büyük çekincesiydi.


Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD’ye,  yakın zamanda referandumun önemli bir tarafı olmuş ve referandumdan galip çıkmış bir cumhurbaşkanı olarak gitti. ABD tarafında bakış açısı Türkiye’den çok daha farklı bir noktadaydı. Zaten uzun süredir farklı boyutlarda gayri resmi bir şekilde devam eden ABD ve YPG-PYD ilişkileri anlaşılan o ki ABD’nin DAEŞ ile mücadele sürecinde sonuna kadar devam edecek bir görünüm almıştı. Türkiye’nin bu noktadaki çekincesi bilinmekle beraber ABD’nin kararından bir dönüş olmayacağı da netti. FETÖ’nün iadesi noktasında ise zaten daha önceden Amerikan yargısına havale edilmiş süreçte bir değişiklik olmayacağı da yine bir Amerikan gerçekliği olarak gündeme oturdu.


Ancak saatler ve günler boyunca bu görüşmenin nelere etki edeceği, el sıkışmadaki samimiyetten kapıda karşılayıp uğurlamaya, yüzlerdeki mimiklerden takılan kravatların renklerinde aranan mesajlara, toplantının süresinin az mı çok mu olduğundan yemek menüsüne kadar birçok şey üzerinden Türk-Amerikan ilişkileri tasvir edilmeye çalışıldı.


Şimdi gelelim bazı gerçeklere. Türkiye, ABD’nin 1830’dan beri farklı şekillerde ilişki içerisinde olduğu, bilhassa da 1947 yılından itibaren önemli bir müttefiki olarak NATO ile ilişkilerini perçinlediği müttefikidir. Ne kadar farklı isimler takılsa da askeri ve stratejik anlamda müttefik iki ülkeden bahsediyoruz. Şu ana dek 1950’lerden beri okuduğumuz, arşivlerden incelediğimiz veya bizzat şahit olduğumuz bir tane devlet başkanı düzeyinde ziyaret yoktur ki üslupsuzluk, değersizlik ya da ehemmiyetsizlik içersin. Gerek ABD gerek Türkiye tarafından farklı liderler yıllarca Beyaz Saray’da en üst düzeyde hürmetle karşılanmış, kendilerine itibar edilmiş, toplantı sürelerinin uzun ya da kısa olduğu fark etmeksizin, Türkiye Cumhuriyeti’nin gücüne, kuvvetine her daim değer verilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin liderleri Beyaz Saray’da en üst düzey saygıyla ağırlanmıştır. Dolayısıyla bu ziyarete istinaden dakika hesabı yapmak, kıyafetler üzerinden anlamlar çıkarmak çok da gerekli değildir. Bu ziyaretin gerçekleştiği süreye geçmiştekilerden daha iyi ya da kötü diyerek atıfta bulunmak da gerçekçi değildir. Türkiye’nin itibarına yakışır iyi bir ağırlama olmuştur.


Yazının devamı...

ABD’NİN SURİYE OPERASYONUNUN ARDINDAN

14 Nisan 2017

Amerikan dış politikası değişiyor mu? Trump yönetimi şuana dek söylediklerinin aksine Esad’a karşı farklı bir yöntem mi benimseyecek? Tekrar yeni bir Soğuk Savaş dönemine mi giriyoruz? İran’ın tutumu ne olacak?” gibi birbirinden değişik, birbirinden farklı sorular gündemde yer almaya başladı. Bu saldırı anını, saldırıdan sonraki bir haftayı ve yaşanan gerginlikleri değerlendirelim.

ABD tarafından Rusya’ya saldırıdan önce bilgi verildiği iddia edildi. Bu bilgi net olmamakla beraber vurulan yerlerdeki zayiata baktığımızda tahribe yönelik bir saldırıdan ziyade duruş sergileyen, mesaj veren ve anlamlı bir operasyon olduğunu görüyoruz. Ardından Suriye’den yapılan açıklama ABD’nin yaptığı bu operasyonun ancak ve ancak DAEŞ’i güçlendirmeye sebep olacağıydı. Suriye, buna cevabı terörle mücadele ederek vereceklerini açıkladılar. Akabinde Rusya, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni toplantıya çağırdı ve ABD’yi ağır bir şekilde eleştirdi. Rusya, diğer taraftan da geçtiğimiz günlerde ABD’nin Şam’ı vuracağına dair duyumlar aldıklarını ifade etti. Hatta ve hatta bazı Rus bürokratlar ABD’nin bu tarz müdahalelerine devam etmesi halinde olayların hat safhada gerileceğini ve ABD’nin bu gerginlikten zararlı çıkacağını beyan etti. İran’dan da yapılan açıklamalar Rusya’nınkilerden çok farklı değildi. İran’dan ABD’nin müdahalesiyle ilgili Rusya’ya paralel hatta belli noktalarda da daha sert açıklamalar duyduk.

Buna ek olarak ABD tarafı da Rusya’nın ve Esad’ın karşısında sert bir tutum sergileyerek Esad’ı eleştirmenin ötesinde Rusya ile arasına mesafe koymaya yönelik ve sanki Esad’a müdahale etme sebebi Rusya değilmiş de Rusya’yı eleştirmek için Esad gerekliymiş gibi bir takım söylemlerde bulundu.

Bu bağlamda şimdi Trump’ın başkanlığı devraldığı günden bugüne gelelim. Trump başkanlığının son bir kaç ayına baktığımızda belki de son 50 yılda ABD başkanı seçilmiş kimseler içinde 4 ayın kıyaslamasında en düşük halk desteği oranına sahip başkan olduğu ortaya çıkıyor. Trump’ın bazı bakanlarını ataması sürdükçe sürdü. Yüksek mahkemeye yargıç atamasını ancak hayata geçirebildi. Göreve gelirken en büyük vaadi olan Obama Sağlık Tasarısı’nı bırakın kaldırmak Demokratlardan gelecek muhalefet ile uğraşmanın ötesinde Cumhuriyetçileri bile tam anlamıyla ikna edemedi. Trump’ın öngördüğü göçmen ve vize konusundaki uygulamalarının önüne ABD mahkemeleri yürütmeyi durdurma kararlarıyla ket vurdu. Kısacası Trump, ilk 4 ayı içerisinde verdiği vaatlerin hiçbirinde ilk adımı atamadı. Ancak bunların hepsinden de öte Trump’ın başkan olduğu günden bugüne kendisine en yakın danışmanlarının görevden alınmalarıyla, istifalarıyla ve ekibinin Rusya ile bağları olduğu iddiasıyla sarsılan bir Amerikan kamuoyu var.

Her gün Kongre’de bu konularla ilgili toplantılar gerçekleşiyor. Trump’ın ve ekibinin Rusya ile muhtemel bağlantılarına dair gazetelerde yeni bir iddia yazılıp çiziliyor. Bunların yanısıra muhalefet tarafından Kongre’de gündeme getirilen yeni bir iddia ortaya çıkıyor. Kısacası Trump ve Rusya arasındaki ilişki ulusal menfaatleri sarsıyor mu yönündeki iddialar çığ gibi büyümeye başladı.

Bütün bu gelişmelerin neticesinde İdlib’de yaşanan insanlık dramı, Esad’ın sebep olduğu katliam şüphesiz ki dünyanın hiç bir ülkesi tarafından kabul edilebilir bir şey değil. Hatta uluslararası kamuoyunun vermesi gereken tepki noktasında çok geç kalınmış bir hadise. Ancak bu hadisenin ABD’nin Suriye ve Rusya ile arasında olan son dönemdeki gerginliğinin tek sebebi olduğunu söylemek yanlış olur diye düşünüyorum. ABD’nin bu müdahalesinin büyük ölçüde ABD iç siyasetinde yaşanan ve git gide Başkan Trump’ı sıkıntıya sokan Rusya temelli sorunlardan kaynaklanan bir iç politika gelişmesi olarak değerlendirmekte fayda var. Daha da özetle ABD’nin Suriye operasyonu ve söylemlerini bir dış politika meselesinden ziyade iç politikada yaşanan çalkantılarla alınmış bir karar olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Buna danışıklı dövüş diyenler, ABD’nin imajını kurtarma operasyonu diyenler, ilgiyi dış politikaya çekme meselesi diyenler olabilir. Ben net bir şekilde bu hadiseyi dış politikadaki karara iç politikanın büyük etkisi olarak görüyorum.

Dış politikada uygulanan karar alma süreçlerine bilhassa büyük güçlerin iç politika unsurlarından münferit tepki vermesi zaten düşünülemez. Ancak bu büyük güçler için bir o kadar da tehlikelidir. Çünkü dış politika kararları tamamen iç politika maiyetinde alınmaya başlandığında, hele bir de bu kararların iç politika üzerindeki olumlu etkisi karar alıcılar tarafından fark edilmeye başlanırsa işte o noktada bütün dış politika stratejileri ve öngörülerinin ucu elden kaçıp bütün resim değişebilir.

Özetle Suriye’de küçük çaplı ABD operasyonları olabilir, ama ciddi anlamda büyük bir ABD müdahalesini şu anki şartlarda bekliyor muyum? Hayır. ABD ve Rusya arasında büyük bir gerginliği fiiliyata dönmüş bir şekilde bekliyor muyum? Hayır. Yine de bir az önce ifade ettiğim önemli çekincemi de hatırlatmak isterim. İç politika güdüsüyle alınan dış politika kararları bir müddet sonra ülkelere dış politika stratejilerini unutturup ülkelerin kontrolünden çıkarak onları büyük savaşlara ve kaoslara götürebilir.

Yazının devamı...