"Bige Dalkılıç" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Bige Dalkılıç" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Bige Dalkılıç

Yeni Çağ'da Gizli Sağlık

3 Mart 2008

Hele konu sağlıklı çocuklar yetiştirmekse, onların topluma sağlıklı katılmaları için katlanmamız gereken çok şey vardır. Buna karşın bazı Yeni Çağ metodları ve düşünceleri bu işi kolaylaştırabilir. Herkes bazı sağlık sırlarını öğrenebilir, yaşlanmaya dayanabilir ve yıkıcı rahatsızlıkları savuşturabiliriz.

Şimdi bu metodlara bir göz atalım;

1. Öncelikle hareket edin...
Bu bilinen ve basit yöntem, hala en geçerli kuralı içerir. İnsan stresi en iyi şekilde alan ve özümleyen canlıdır, üretimi yani eylemi geliştirerek mutlu hormonlar yani endorfinler oluşturabilir ve yarar sağlayabiliriz. Eksersiz yapmak kalbe, arterlere ve akciğerlere yararlı olurken, kan basıncını, kolestrolü düşürür. Beslenme ve menopoz araştırmalarında, düzenli eksersizlerin menopozu kolaylaştırdığı, kemik yapısını güçlendirdiği, yeni kemik oluşumlarını desteklediği ve metabolizmaya kalsiyum sağladığı belirlenmiştir. Bu belirleme, kemiklerin incelme riskini azaltırken, kazalarda iyileşme hızını özellikle 45 yaş civarındaki kadınlarda arttırmaktadır. Bunun bir sır olmadığını hemen söyleyebilirsiniz fakat dikkat edilmesi gereken noktalar iyi bilinirse, sonuçlar farklı olacaktır. Örneğin eksersiz yapan çok kişi, dolu mide yerine, bu işi boş bir mideyle yapmanın şart olduğunu bilmez. Örneğin eğer üç kilometrelik bir yürüyüşü hiçbir şey yemeden yapıyorsanız, yaklaşık 300 kalori yakarsınız, bu yürüyüşü dolu bir mide ile yaptığınızda, % 15 daha fazla kalori harcarsınız. Böylece yemek sonrasında bir veya iki km. yürüdüğünüzde, ekstra yağ yakarsınız. Yürürken muhakkak kollarınızı sallamalısınız, araştırmalar göstermiştir ki bu eksersiz için kollardan destek alınması gerekir, böylece bacak hareketleri güçlenecek ve yağ yakımı kolaylaşacaktır.         

2. Bizler eşit değiliz ve yaratılmadık
Kadınlar iyi bilirler çünkü erkeklerden daha fazla yağ hücresine sahiptirler ve bu yüzden kilo verirken başları daha çok derde girer. Zayıf kas dokuları, yağ yakmanın ötesinde fazla kalori kullanırlar. Kalıtım gereği olarak farklı biokimyasal gereksinimlerimiz vardır. Bazı insanlar vejeteryan beslenme veya Makrobiotik diet tarzıyla açlıktan ölebilir ve çok hızlı kilo verebilirler. Hiç kimse bir başkası için uygun olan dieti tamamiyle uygulayamaz. En büyüleyici yol, öğesel ihtiyaçların ne olduğunu dersleri, kan grubumuzdan gelir. Kan tipi ne olursa olsun, atalarımızın genetik izi, ne tür bir yakıt karışımı kullanmamız gerektiğini gösterir. Gerek hayvansal, gerekse bitkisel beslenme planı burada saklıdır ve en iyi biyolojik seçimi ifade eder. Bazı kan tipleri ile ilgili çalışmalar, II. Dünya Savaşı öncesinde ve 20. Yüzyıl'da Japonlar tarafından yapılmıştır, Japonlar psikolojik profil belirlemesinde, temel olarak kan tipini alırlar. "O" kan tipi bilinen en eski kan tipidir, mağara devri insanlarının kan grubu olarak kabul edilir. Kuzey Amerika kıtasının çoğunluğunda yaşamış mağara insanlarının, bir tür hayvanı protein dieti yaptıkları, yaprakları, ince dalları, tohumları, fındık veya ceviz yedikleri anlaşılmıştır yani bu beslenme "O" kan grubu insanlarına aittir. Bunun anlamı, "O" tipi vejeteryanların amino-asid desteği aldıklarıdır. Çok taneli tahıl dieti ve çiftlik ürünlerine duyarlılığın ideal olduğunu bu noktada düşünmeyin. Sonuç, bu en eski kan grubundaki insanlarla, yeni geliştirilen tarımsal metodlar arasındaki ilişkiye bağlıdır. Çok sayıda obur (oburluk buğdaydan, çavdardan, yulaftan ve arpadan gelen proteine uyum sağlayamama yeteneksizliğidir), "O" kan grubundadır. "O" kan grubundaki insanların güçlü eksersiz metodlarına daha iyi dayandıkları da görülür. "A" kan grubundaki insanlar, "O" kan grubundakilerin zıddıdır. "A"ların genetik anahtarı, hazmedici enzim üretiminin azlığı nedeniyle hidro-klorik asit-pepsin ürününün yararlı olması veya bitkisel temelli enzimlerin kullanılabilmesidir. "A" kan tipi parazit riski taşırken, iki yanlı fıtık, geğirme, gaz şişkinliği gibi sahte semptomlar oluşturur. "B"ler, "AB"ler gibi sonraki kan tipleridir ve daha çok biokimyasal olarak çiftlik ürünlerine, örneğin yoğurt ve kefire uyumludurlar ve çeşitli taneli besin dietlerinde (pirinç, mısır veya buğday), "B"lerin stres düzeylerini izlemeye, AB"lerin hazım desteğine ihtiyacı vardır. burada "A" unsuru yapıcıdır. "AB"lerin en iyi örneği Çingenelerdir ve beslenme desteği ile sezgileriyle, duyarlılıkları gelişmiştir.                      

3. Dost yağlarla beraber, düşman yağları yok edin
Burada şişmanlar için iyi bir haberimiz var; Boston Üniversitesi'nden Dr. Edward Siguel ciddi bir adım attı. Siguel, kitlesel temel yağ asidi eksikliği, Amerikalılar'da kalp ve hormon sorunları yaratırken, çocukların zeka düzeyini de negatif etkilemektedir. 
İyi huylu yağlar, somon, sardalya, uskumru balıklarından, ceviz ve tohumlardan gelir. Keten tohumu yağı, belki de yağ asidinin en az olduğu yağdır. Unutmayın ki dost yağlar, kalbi korurlar, deride, saçta ve tırnaklarda parlaklık, canlılık ve sağlık ortaya çıkar. Gerek dost, gerekse de düşman yağları tanımanız elzemdir.  
 
4. Ne tür yağ kullanıyorsunuz?
Yag düşmandır; ama ne zaman? Doğal olmadığı ve insan yapısı olduğu zaman. Harvard Tıp Okulu'nun yayınlarında, margarinlerdeki geçici yağların ve kısmen de hidrojenal sebze yağlarının (soya fasulyesi yağı gibi) kalp krizi riskini ikiye katladığı, iyi olan HDL kolestrolünü azaltırken, kötü olan LDL kolestrolünü yükselttiği kanıtlanmıştır. Bu tür yağlar, hemen tüm kalp sorunlarının rehberidir, ayrıca kısırlık, göğüs ve prostat kanserinin de habercisidirler. Dr. Mary Enig, kalp sorunlarıyla, kanser arasındaki ilişkinin, bitkisel yağ tüketimiyle ilgili olduğunu söylemektedir. Margarinler ve bitkisel yağlar, börek kabuğunda, kurabiyelerde, keklerde ve fast-food yiyeceklerde bol bol bulunurlar.  
 
5. Tatlandırıcılara çok dikkat edin
Tatlandırıcılar yani sentetik şeker, bugün sadece Amerika'da yetişkinlerin yarısı tarafından kullanılmaktadır. Bu madde, 6000 farklı yiyecekte kullanılır ve kötü olan haber bu mucize tatlandırıcıların çeşitli sağlık sorunlarına neden olduğunun su yüzeyine çıkmasıdır. 6500 tür yiyeceğin yaklaşık % 80'inde bu sonucun ortaya çıktığı 1990 yılında, ABD'deki "Food and Drug Administration-Yiyecek ve İlaç Yönetimi" kuruluşu tarafından belirlenmiştir. Tatlandırıcıların çeşitli kilo alma sorunlarına neden olduğu, son 9 yıldaki düşük yağ ve düşük kolestrol dietlerindeki yararlarına rağmen anlaşılmıştır. Yine bu sentetik tatlandırıcının beyin ve görme sorunlarına ve hatta göz kuruma sendromlarına neden olduğu anlaşılır ve bellek kaybı, kontakt-lens takamama, gözyaşı azalması oluşturduğu belirlenirken, diet içeceklerinden vazgeçmek ve tatlandırıcıyla yapılmış yoğurt yememek önerilmiştir. İlle de gerekiyorsa, bir damla gerçek bal, meyve şurubu veya reçeli kullanabilirsiniz.   
 
6. Su, sizi çok uzun ve sağlıklı yaşatabilir
Bunun anlamı günlük su ihtiyacınızı unutmayın, demektir. Çoğumuz tam olarak acıkmadan veya acıkma duyusunun hissetmeden yemek yemeyiz ama susamadan su içmemiz gereklidir. Bedenlerimizin suya ihtiyacı vardır çünkü dokularımızın kalori yakmak için neme ve yağa ihtiyacı vardır. Temiz ve sağlıklı su en azından yemek aralarında göndü 6-8 bardak içilmelidir; bunu yapmanızın mucizevi sonuçlar yaratacağını göreceksiniz. İki bardak sabah kalkar kalkmaz. iki bardak öğle yemeğinden önce, iki bardakta akşam yemeğinden önce için. Bu miktar, günlük ihtiyacınızdır ve bedeninizi metabolik israftan kurtararak, herşeyin yumuşak akmasını sağlar.  

7. Hergün tuvaleti muhakkak ziyaret edin
Bazı uzmanlar için ölüm barsaklarda başlar, barsak hareketleri sağlık aksiyonudur. Bunu hergün yapmanız gerekir. Sizin için normal dahi olsa yani rahatsız olmasanız da, haftada iki veya dört günde bir dışkılamak normal değildir. Bunu yapınca ne oluyor? Lifleri anımsayın, sağlıklı lifler havuç, brokkoli, karnabahar ve yeşil fasulyede bulunur. Bunlar sistemi süpürür, temizler ve dengelerlerken, kolestrolün düşmesini sağlar, hatta kan şekerini ayarlayarak açlık duygunuzu dengeler. İstersinez inanmayın ama birçok tıp adamı, başağrılarının, şişmanlığın ve sinirliliğin her gün düzenli bir şekilde dışkılamama nedeniyel ortaya çıktığını kanıtlamıştır.   

8. Kilo alıyor ve hep yorgunsanız karbonhidratlara önem verin
Çeşitli araştırmalar şişmanlama güdüsünün arttığını göstermektedir. Dietlere, sağlık kontrollerine rağmen yine de belli bir yıllık artış vardır. Kilo almak,  yetişmekte olan gençler için önemlidir ama yaş ilerledikçe kilo bir sorun olacaktır ve olur. Tartışmasız, güçlü karbonhidrat dieti, dost yağlardan uzak kalmak, çok küçük miktardaki protein, sanıldığının aksine beden kimyasına zarar verir ve şişmanlatır. Biyokimyasal yaşam gerçeği, bize üst düzey insülin etkisini hatırlatır yani pankreasın bu gizli hormonunun yiyeceklere verdiği cevaptır. Ana mesaj, tüm aşırı kalorilerin karbonhidratlardan yağa dönüştürüldüğüdür; aşırı kaloriyle diet yapmak zararlıdır ve sonunda yağa dönüşür.     

9. Yaşamınızı önemli vitamin ve minerallerle destekleyin
Günümüzün heyecan dolu dünyasında, her zaman yeterli zamanımız veya enerjimiz yoktur ya da  bunları sabitlememiz zordur. Besleyici yiyecekler, bizim içindir, günlük yaşamın neden olduğu yorgunluk bizleri temel besinlere yönlendirir; unutmayın ki stres kötü sağlığın habercisi ve hastalığın öncüsüdür. Hatalı ve eksik dietlerle, stres birleşince rahatsızlıklar başlar, öncelikle ortaya çıkan hastalıklar kalp sorunları ve kanserdir. Stresle günlük ilişki düzeyi, çevre kirlenmesiyle yani sigara ve egzos gazlarıya birleşince beslenme ihtiyacı artar. O zaman yapmanız gereken şey, günlük rejiminizi desteklemektir. Magnezyum, çinko ve krom her beden için gereklidir. Antioxidantlar yani E, C vitaminleri ve beta-carotene kalp sorunlarını azaltır ve yaşlanmayı yavaşlatır. Eğer taze meyve ve sebze yemiyorsanız, vitaminler ve mineraller size yardımcı olacaktır.         
 
10. Dinlenin, konsatre olun ve doğru müzik dinleyin.
Vücuddunuz beslemek kadar önemli olan diğer gereksinim, ruhunuzu beslemektir. Günde on dakikanızı ayırın, derin nefes alın, meditasyon yapın veya dua edin; ruhunuzu besleyin ve canlandırın. Müzik en iyi meditasyonların başında gelir; toprağa yalın ayak basın, büyük bir rahatlama hissedeceksiniz. Beden, düşünce ve ruh arasındaki dramatik ilişki için bir dış kavrama yönelmiş olmamız gerekir. Örneğin Tanrı'ya kendinizce yönelerek, böyle bir zamanda yaşadığınız, canlı olduğunuz ve bin yılın kalanında mutlu olmanız için yakarabilirsiniz. Müzik demiştik ama unutmayın müzik yıkıcı, üzücü, dramatik, aşırı ritmli, yüksek volümlü veya boş ve anlamsız olmamalıdır. Acı dolu, kederli, ölüm içerikli ve sıkıcı sözcüklerle dolu şarkılar size sadece stres getirir. Müziğiniz mümkünse enstrümental veya klasik olmalıdır, buna alışık değilseniz, neşeli, coşku verici veya barışçı bir müziği tercih edin. Yapılan deneylerde kederli ve aşırı elektronik müzik dinleyerek araba kullanan insanların neden oldukları kaza oranının, doğal ve klasik müzik dinleyenlerden üç misli fazla olduğu anlaşılmıştır.

Evet, işte size Yeni Çağ'ın sağlık önerileri. Çoğunu biliyorsunuz ama uygulamıyorsunuz, sihirli metod uygulamanızı önermektir. Bunların tümünü yapı, hiçbirisi zor değil ama daha da önemlisi sağlığınızın değiştiğini, kolay ve yavaş yaşlandığınızı yani ölümünüzün geciktiğini göreceksiniz. Güzel değil mi? Haydi öyleyse...  
 

Yazının devamı...

Uzun yaşamak için yapamayacaklarımız

30 Kasım 2007

Artık bekar hayatının tadını çıkaracaktı. 116 yaşında sigara içmeyi bıraktı. 120 yaş 237 günlükken vefat etti. Asya'lı pek çok insanın sıradan hikayesi aslında böyle yaşlara kadar yaşamak. 165 yaşın üzerine çıkmış kayıtlar var bazı Uzak doğu veya Asya köylerinde. Izumi'nin yaşı kayıtlar ile ispatlanabildiği yani tam olarak 29 Haziran 1869  doğumlu olduğu için onu örnek vermek gereği hissettim.

Uzun yaşamın sırrı nedir? Tabii uzun yaşam derken üretken bir uzun yaşamı kastediyorum. Çalışabilerek, gülebilerek, yiyip içerek.... Izumi tüm yaşamını küçük bir mercan adası'nda şeker kamışı çiftçiliği yaparak geçirmiş.

Her zaman çevresine basit yaşamanın önemini anlatmış. Basit yaşamak ve her şeyi gerektiği kadar yapmak çok önemliymiş uzun ve sağlıklı yaşamak için. 120 yaşına girdiğinde "schochu (Beyaz bir rom çeşidi) "su'nu yudumlayıp gençlik sırlarını çevresine anlatırken doktoru ona içki yasağı getirmiş ve o buna şiddetle karşı çıkıp içkisiz yaşayamayacağını, ölmeyi tercih edeceğini söylemiş. Belki içkiyi bıraksaydı daha da yaşardı.

Uzun yaşamayı tercih edip etmeyeceğinizi bilmesem de her insanın yaşadığı süreci sağlıklı geçirmek isteyeceğini biliyorum. Kimselere muhtaç olmadan, kendine yetebilmek hayattan zevk almak, çok önemli bir kuraldır zaten. Izumi çiftçilik yaparak düzenli egzersiz yapmak zorunda kalan, Japon mutfağı'nın diyete benzer bol balık-sebze ve minumum et içeren menüsü ile beslenen, hayatındaki sorunları minimum basitlikte yaşayan, kaos ortamını hiç yaşamamış biri. Yani terör, hırsızlık, tecavüz, cinayet, aldatılma, aldatma, kariyer korkusu, çocukların geleceği, yeni çıkan trendleri takip etme arzusu gibi duyguların hiç birini bilmiyor. Bilse de yıkıcı düzeyde bilmiyor. Bizim bildiğimiz gibi bilmiyor. O yüzden ilk kalp krizini 114 yaşında geçirmiş. O da müsaadenizle olmuş biraz. Yaşlılık hesabı...

Batı ülkelerinde tıp insan hayatına 74-80 yaş arası ortalama bir ömür biçmiş. Bu tarz ülkelerde ise insanlar bu yaşlara geldiğinde hayat onlar için sanki yeni başlıyor. Bizim bilmediğimiz, yapmadığımız, tercih etmediğimiz bir yoldalar. Sağlıklı beslenmek bizim için diyetisyenlerin gazabı iken onların en lezzetli yemeği. Spor yapmak zaten lüks bir aktivite içerisinde gidip geliyor. Çevremde ben de dahil hayatı boyunca düzenli spor yapmış tek bir insan tanıyorum. Sadece sevdiği için hiç bir bahaneye sığınmadan bu işe kesinkes vakit ayıranlardan. Gerisinin bedensel aktiviteleri heves tadında ya vakitsizlikten, ya üşenmekten bir fayda sağlayamayacak kadar çok kesintiye uğruyor.

Beynimizi çalıştırmaktan bedenimizi çalıştırmaya vakit bulamıyoruz bir türlü. Öyle alışmışız. Ara sıra Osman Müftüoğlu gibi hocaların çıkardığı kitaplarla gaza gelmesek onu da yapamayacağız zaten.

Huzur konusuna hiç değinmeyeceğim. Biz kaos yaşıyoruz. Kaos huzuru bozar, yıkar, parçalar. Adrenalin vücutta kaldığı müddetçe huzur olmaz. Köy hayatının değişmez rutini kaos yaşamış insanlar için sıkıcıdır. 5-10 günlük köy gezilerini filan da kastetmiyorum. Her gün aynı şekilde giyinmekten, aynı şeyleri yemekten, aynı işi defa defa yapmaktan bahsediyorum ben. Hiçbirimizin hazır olmadığı, hele hele gençken asla tercih etmeyeceği bir yaşam tarzından bahsediyorum. Yani "Hızlı yaşa, genç öl" sözümüz yerinde bir tabir oluyor.

İnsanoğlu sürekli şikayet ediyor. Huzur varsa sıkılıyor, huzursuzsa huzur için kaçıyor, gidiyor, sızlanıyor, sonra huzurdan yine sıkılıyor bu sefer yeni maceralara atılıyor ve hayatının karman çorman olduğundan bahsedip yine kaçıyor. Kimse elindekinden mutlu değil. Herkes daha iyisini istiyor. İyi kavramı herkese göre farklı bir boyutta.Ülkeye suç atıp duruyoruz. Toplumsal bir histeri yaşıyoruz artık. Herkes birilerini suçluyor. Karar yok, aksiyon yok, mutluluk yok. Mutlu haber boş olarak nitelendiriliyor. Para kazanmak için birbirimizi parçalayacağız yakında. Neredeyiz biz? Ne yapıyoruz?

...................................................................................................................

Gerisini böyler noktalarla yazarım ancak. Bin kalem var yaşamımız hakkında soru sormam gereken...
Cevap veren de yok ki. Büyük düşünürler "Cevap kendinde!" diyor, sıradan bizler
kendimizin farkında bile değiliz başkalarını düşünmekten.

Merak ediyorum insanoğlu ne istiyor? Huzur mu? Para mı? Toprak mı? Hepsini de mi? Mümkün mü hepsi birden?

????

Kimiz biz? 

Yazının devamı...

Anormallik ve normal aynı şeydir

19 Ekim 2007

Beynimizce normal sınırlarına oturttuğumuz formatlara uymayan her türlü kavramı anlamak, bir anlam kazandırabilmek için harcanan emektir. Cevaplanamayan ama var olduğu su götürmez gerçekleri cevaplamak için saatlerini veya günlerini bozuk para gibi harcayan ve çoğu zaman çok da açıklanamamasıyla sonuçlanan yorucu işler sonucunda bir de ağır eleştirilere maruz kalan bu emektarlar, bu işi gösteriş ve sadece maddi kazanç sağlamak için yapan diğer şahıslarla aynı kefeye konur ve bol bol topa tutulur. Kimse “niye” ve “nasıl”’ını sormaz.

 

Tarih boyunca sayısız düşünür, bilim adamı, sanatçı, bir çok savaş ve barış liderleri toplumun dışına çıktıkları için dönemleri boyunca eleştirilmiş, dışlanmış hatta idam edilmişlerdir. O anki normal formlarında yaşayan topluma aykırı davranışları oldukları için yalnız yaşamaya mahkum edilmişlerdir. Kimileri de kendi istekleri ile küsmüşler, kabuklarına çekilmişlerdir. Toplumun kullanmaya cesaret edemediği cümleleri kullanarak perspektifi değiştirmeye veya geliştirmeye çalıştıkları için kışkırtıcı olarak adlandırılmışlardır. Oysa yaptıkları sadece derin ya da çoklu düşünmektir. Yanlış veya doğrudan çok ne kadar derin ve faydalı olduğunun önemli olduğu bir düşünce yapısını elbette ki herkesin anlaması çok zor. Sonuçta bugün saygıyla okuduğumuz, bazen takip ettiğimiz, “o demiş ki”, “bu demiş ki” diye andığımız tüm “o” ve “bu”’lar zamanında anormal olarak adlandırılmışlardır. Mozart, Napolyon, Einstein, Da Vinci, Beethoven, Rodin, Newton ve diğer bir sürü iz bırakanların hayatlarını okuduğumuz zaman sınır ötesini zorlayan kişilikleri oldukları açıkça görülüyor. Bugüne geldiğimizde bütün bu anormallerin bıraktıkları miraslar kabul görüyor, bize fayda sağlıyor, hayatımıza anlam kazandırıyor. Anneler çocuklarının “IQ” ve yeni moda “EQ”’larını sayısız defa ölçtürüyor ki böyle bir anormallik izine rastlayabilsin ve yeni Mozart’lar, Pisagor’lar  olsun.

 

Anormal olmanın zor olsa da yaşam matematiğinde gerekli ve faydalı olduğu kesin. Bugün normal kabul ettiğimiz her şeyi olduğu gibi kabul etseydik gelişmeyen bir toplum olurduk. Toplum filan da olmazdık ya…neyse. Yenilikler ve sınır ötesi düşünebilme kabiliyeti ile var olduk ve gelişiyoruz. Ya da böyle düşünebilenler sayesinde varız. Bugün paranormal (Gerçeküstü)  kavramlarda hipnoz, hayaletler, ölümsüzlük, görünmezlik, zamanda yolculuk, duyu ötesi algılar ve alışagelmişin ötesinde bir çok diğer olaylar araştırılıyor. Bu konular ile ilgili hatırı sayılır üniversitelerde eğitim branşları var, kürsü sahibi insanlar bu üniversitelerde eğitim veriyor, konferans düzenliyor, yeni olasılıkları hesaplıyor, insanoğlunun sınırlarını zorluyor ki daha da gelişme ihtimalimiz olsun. Moleküllerimize ayrılarak seyahat edebilme ihtimalimiz bizim için şu an ne kadar fantezi, ne kadar absürt gözükse de gelecek nesiller için sıradan, günlük yaşamın bir parçası olabilir. Bunu 250 yıl önce yaşayan bir insanın uçmak hakkında ne düşünebileceğini hayal ederek çok rahat test edebiliriz.

 

Parapsikoloji’ye “boş” işler derken oturup iki kere düşünmek lazım. Olasılık hesapları yapmadan olanı kabul etmek gelişim değildir. İnsan beyni öğrenmeye kapıları sonsuz açık olan muhteşem bir organ. Hayal gücü ve bilgide bu organın en önemli silahlarından biri. İkisi birleştiği anda  bugün hayal edemediğimiz, geleceğin gerçeği oluyor. Hayal edemediğimiz dedim çünkü gelecekte nelerin gerçek olabileceğini hayal etmek mümkün değil. Hiçbir zaman da bilemeyeceğiz. Bilmemiz de gerekli değil bence… hayal ettiğimiz ve insanoğlu için hiçbir şeyin mucize olamayacağını idrak edebildiğimiz anda bilinmeyeni bilinene dönüştürebiliyoruz. Yine de bazı bilinmeyenleri de hiç bilemeyeceğiz. Belki sistem onu gerektirdiği için, belki de kapasitemiz yetmeyeceği için. Sebep ne olursa olsun parapsikoloji bu noktada çok yardımcı oluyor.

İnsanoğlunun öğrenme duygusunu nasıl engelleyebiliriz ki?  Bu tarz araştırmaları,  mısır piramitlerini uzaylılar inşa etti-dünyanın sonu 2027 yılı Saat 15.30’da-loch ness canavarı tatilde-hayaletler Dolmabahçe’de çay içiyor gibi reyting haberleri ile karıştırmak veya aynı kefeye koymak, salı pazarından Gucci marka ayakkabı almaya benziyor. Neyi nasıl nerede araştıracağımızı bilmeden yorum yapmak hele hele aydın kısmına hiç yakışmıyor.   

 

Bazı insanlar araştırmak, öğrenmek, bilmek ister. Bu kadar basit. Yoksa normal ve anormal arasında pekte fark yok. Araştıran, gerçekten araştıran bilir. Bilmeyen ise sormalıdır.

 

Albert Einstein’ın çok inandığım bir lafı ile kapatmak istiyorum bu konuyu…

 

“Tüm bilimin ve sanatın gerçek kaynağı gizemli olandır. Bu duyguya yabancı olanlar, merak etmeyenler gözleri kapalı olanlardır. Merak etmeyen ise zaten ölü olandır.”

 

 

 

Yazının devamı...

Bilinçaltı dostum musun düşmanım mı?

30 Ağustos 2007

İçinde mutlu mesut yaşıyorsunuz evim diye. Arada bir kirli bardak filan çıkıyor ama sorun değil. Bardağı alıp yıkamadan dolabın birine tıkıveriyoruz. Uyuduğumuz çarşaflar kirleniyor, çekmeceye tıkıyoruz, giydiğimiz kıyafetleri görünmeyen her noktaya tıkıştırarak gözükmemelerini sağlıyoruz. Bir süre sonra nereye koyduğumuzu da unutuyoruz. Çekmeceleri açınca düzenli bir başak kadını olarak dehşete kapılabileceğim karışıklık ve çeşitlilikte bilumum eşya birbirine mutlu mesut sarılmış bir biçimde duruyorlar. İşte bütün bu karışıklık, yarı unuttuklarımız, asla unutamadıklarımız, sevdiğimiz, sevmediğimiz, bu dolaplarda, çekmecelerde, yatakların altında. Sizi bu odayla tanıştırayım. Bilinç ve altıyla yani. Üstü de altı da bir alem zaten. Kirli çamaşırların en yoğun olduğu, acının, sevincin birbirine karıştığı bu “kişiye en özel oda”dan yaşayan her insanda bir tane var. Bazı insanlar bu odaları düzenlemek için ciddi paralar ve vakitler harcasa da her zaman karışmaya müsait bu oda herkesin en büyük dertlerinden biri.

 

Bilinçaltı, bilime göre, bizim kayıt defterimiz. Her yeni kayıt kişiliğimize yeni bir şeyler katıyor. Olumlu ya da olumsuz muhakkak bu kayıt gerçekleşiyor. Bu aralar tıp bu oda ile çok derinden ilgileniyor. Karışmış dünyamızda stres arttıkça bu odanın ayarı da bozulduğu için kayıtlar gittikçe anlaşılmaz hale geliyor. Travmatik olaylar yaşayanlar (PTSD), depresyon ile boğuşanlar, fobiler, kompleksler o kadar fazlalaştı ki, tıp artık yeni bir yöntem için uğraşıyor. Silme yöntemi. Yaşanan travmanın kişide yarattığı acı veya dehşet hissini yok ederek kişinin daha verimli bir hayat yaşamasını sağlamak. Yani derleyip katlayacağımıza, çöpe atacağız beğenmediklerimizi. Yalnızca bizi mutlu eden ya da zarar vermeyenler kalacak. Biz de bize olan kötülerin izlerini hissetmediğimiz için “normal” olacağız. Şimdilik sadece çok ciddi vakalar için kullanılması planlanıyor.

 

Senaryo bu. Tabii görünen senaryo. Nasıl olacak, ne zaman olacak bilinmez ama olduğunda ne olacağı hakkında epey bir yorum yazabiliriz. Mutlu mutlu yaşayan bir nesil oluşunca savaşlar sona erecek mi? Başbakanlar, dünyanın kaderini yönlendirecek kadar zengin insanlar, önemli bilim adamları, dahiler, kısacası tüm yönetenler, basit insan DNA’sına sahip olduklarını hatırlayıp daha evrensel düşünebilecekler mi? İnsanoğlu çevreye zarar vere vere yaşamaya son verecek mi? Daha barışçıl, daha huzurlu yaşamayı becerebilecek mi? Böyle olursa bu nesil sahte mi olacak? Doğamız bozulduğu için bu nesil, kanatsız meleklerden oluşan bir yığıntı olarak çevreye ve birbirine daha mı fazla zarar verecek? Gelişmesine zarar gelecek mi? İleride her şey olabilir. “Yaşa, sil, yaşa, sil” şeklinde yaşarız. Nasıl olsa siliyoruz ya kötü olaylara sebep olmak serbest olur mu bu durumda?

 

İnsanoğlu korkmadığı zaman, tamamen özgür kaldığında kötülük yapmadan yaşayabilir mi?

 

İnsan ırkı için neyin iyi olduğunu anlamak zor. Hayatımıza katma değer katan her şey bize bir anlamda da zarar veriyor. Her yeni buluş, konforu arttıran her icat bir yandan da sıkıntı yaratıyor. 1995 yılında kredi kartım yoktu. Sadece zenginler veya nüfuzlu insanlar içindi öyle şeyler. İnternet, cep telefonu, mikro dalga fırın yoktu. Alışveriş, çarşı pazar dolaştığımız bir olaydı. Sadece 12 yıl sonra formlar tamamen değişti. 10 yıl sonra nerede olacağız? Katlayarak tüketiyoruz her şeyi. Bilinçaltımız ise bu hızlı değişimden yorgun, takip etmek için hep kapasitesinin üstünde çalışıyor. Bu kadar hızlı değişimin bize iyi geldiğine inanmıyorum açıkçası.

 

“İnsan kötüyü yaşamadan iyiyi bilmez” diye bir atasözü vardır. Dini inanışlarda şükretmek öncelikli olarak vurgulanır. Yaşanan her kötü olaydan ders çıkarılır, en azından bir daha yaşanmaması için gerekli önlemler alınır. Kısacası kötü kavramı insanın ayağını denk almasını sağlar. Her zaman değil ama sağlar. Unutamayacağımız kadar kötü olanlar başımıza geldiğinde herhangi bir dini kitap, size bunun bir amaç için olduğunu söyler. Ruhunuzu aydınlatmak için bir sebep olduğunu. Ya da neden-sonuç ilişkisine bağlar. Kötüyü unutursak sonuca nasıl ulaşacağız o zaman?

 

Bilinçaltı sadece kişisel deneyimleri kayıt etmez. Çevreyi absorbe ederek rutin kabul ettiği olayları bünyesine işler ve istem dışı uygulamaya başlar. Yani bir gazetede her gün cinayet haberi okuyan bir kimsenin bilinçaltı bir süre sonra bunu kanıksamaya başlar. Hatta bazı durumlarda bu çok işe yarar. Doktorlar rahatça ameliyat yapabilir, savaşan bir asker canını kurtarmayı öğrenir, savunma silahları gelişir. Ama kanıksama ve öğrenme mekanizması birbirine karışırsa o zaman tehlike başlar. Çünkü  “Normal” diye adlandırdığımız çok hızlı değişkenlik gösterebilir. Her gün şiddet içeren bir aktivitede yer alırsan durum vahimleşebilir. Ve şu an yetişen nesil bilinçaltında ve üstünde bunu en dibine kadar öğreniyor. Oyunlar, filmler, haberler tüm medya bilinçsizce hazır olmayan beyinlere kötüyü deşifre ediyor. Öğretmenin çok üstüne çıkarak ne yazık ki.  Kimi neye hazırlıyoruz biz? Bir yandan kötüyü silmeye çalışırken neden bir yandan da hızla aşılamaya çalışıyoruz?

 

Bence insanoğlu ne yaptığını bilmez bir hale geldi. Herkes para kazanmak için bir yol tutturmuş gidiyor gibi. İnsanoğlu, insanoğluna para kazandırmak için kendini feda ediyor. Bu çok tehlikeli bir yol. Kaos teorisinde her şey sıfırdan başlar. Çarpıla çarpıla karışır ve en sonunda çarpılamaz hale gelir. Biz, ilk adımı çoktan aştık. Formül gittikçe karışıyor ve bir müddet sonra içinden çıkılmaz bir hale gelecek. Hafıza silmek kökten bir çözüm değil. Kötülük ve bilinç altındaki yeri iyi anlaşılmıyor.

 

Bu aralar herkesin elinde “Secret” kitabını görüyorum ve anlıyorum ki insanoğlu çıkış yolu arıyor. Bu kitaptaki öğretiler aslında herkesin hayatını nasıl en mükemmel bir şekilde yaşayabileceğini anlatıyor ama eksik olan bir şey var kitapta o da öğreti evrensel olursa kullanılabilir hale geliyor. Birinin mutlu olduğu bir olay ötekisini mutsuz hale getirirse zincir kırılamıyor. Herkesin beklentisi ve mutluluk seviyesi birbirine eşit seviyelerde olmalı ve zarar vermemeli ki mutluluk süreklilik sağlasın ve bilinç altlarımız temizlensin. Bunun altını önemle çiziyorum.

 

Sadece mutlu olmayı değil aynı zamanda mutlu etmeyi öğrenmedikçe bilgisayar formatlar gibi yaşayan insanı iyi bir son beklediğine inanmıyorum.

 

Yazının devamı...

Kalbinizi susturmanın new age yolları

10 Ağustos 2007

Gerçekten de bazı acılar insanı değiştirir, vizyon sahibi kişiler ders bile çıkarır, olayları daha kabullenebilir bir boyuta indirgeyerek dünya olaylarına şaşırmaz hale gelir, olabilecek en felaket olaylara karşı dik durmaya çalışır, bir anlamda da büyür. Acılardan ders çıkarabilen insanlar mutluluklardan da daha çok zevk almaya başlar. Bir kedinin aptal bir yaprağın peşinde koşmasını gülerek izler, çocuklardan, çiçeklerden, gün batımından, müzikten şu anki yaşam trendinin reddettiği birçok küçük şeylerden zevk almaya ve gülmeye başlar. Yani acı bir süre sonra mutluluk getirir. Acının ne boyutta veya ne sebeple olduğu hiç önemli değildir çünkü herkesin acısı kendine göre en korkuncu, en yakıcısıdır. Hiç geçmeyecekmiş gibidir.

Ama geçer işte. Öyle ya da böyle sonunda hafıza savaşı kazanır ve minimize düğmesine basar. Kişiliklerden ödün verilmediği, soruna zor da olsa köklü çareler bulunduğu müddetçe bu formül hep böyle gider. İnsan egosunun acımasız, anaları tarafından güçlendirilmiş sipsivri köşeleri acılarla törpülenir. Yaşı ilerlemiş kişilere bakarsanız bunu daha net görürsünüz. Bir kabullenmişlik vardır üzerlerinde. Neden ben?’i sorgulamamaya, aşırı hırsın getirdiği o hain duyguya fazla da yenilmemeye gayret ederler. Kinlenmezler, hatta çok sevmezler bile. O bile bir tür zayıflıktır çünkü. İnsanın önce kendini düşünmesi bu yaşam boyutunun en önemli gerçeğidir. Bu bebeklikte ve yaşlılıkta en doruk noktadadır.  

 

New age akımlarının ilk kuralı insanın kendine dönmesi, kendini düşünmesidir. İnsanoğlunun acı çekmesini engelleyici metotlar sunar. Çünkü acı çekmek insan ruhunu köreltir, verimli olmasını engeller. Meditasyonu ele alalım. Meditasyon zihni boşaltmak, kendine dönmek, iç dünyanı keşfetmektir. Kaosu sevmez ve en basitin en güzel olduğunu öğretmeye çalışır. Beklentileri başkalarından değil kendinden karşılamaya yöneltir insanı. Belirli frekanslardaki müzikler kullanılarak ruh dinginleştirilir. Bazen de provoke edilir. Ama amaç yine de dinginleşmektir. Huzur her zaman birinci plandadır.

 

Natura terapi dediğimiz başka bir yöntemde ise doğanın uyumuna ayak uydurmak öğretilir. Doğanın seslerinin olağan güzelliği kullanılarak yine iç huzuru aranır. Kuş, dalga, şelale, yağmur sesleri gibi ritmik ama sakinleştirici frekansları kullanarak insan özüne döndürülür. Doğa sesleri armoniden oluşur ve bu armoniler her türlü betonlaşmada yine de mevcuttur ve bu sesler üzerinde transa geçtiğinizde vücudun ritmi düzelir.

 

Daha birçok akım var. Hepsinden bahsetmek çok uzun sürer. Hepsi kendine göre insanı sakinleştirmek ve ruhu dinginleştirmek içindir.

 

Bütün bunların arasında en derin bahsetmek istediğim müzik terapi. Belki kendime çok yakın hissettiğim için, belki de en etkili yöntemlerden biri olduğuna inandığım için. Bilemiyorum. Fakat pozitif müziğin en tehlikeli duyguları yok ettiğine defalarca şahit olmuşumdur. İnsanın zekâ düzeyi ve müzik dinleyebilme yetisinin birbiriyle alakalı olduğunu söylerler. Yani dinlediğiniz her müzik sizin için iyi olmayabilir. Burada ünlü düşünür ve matematikçi Pythagoras’un bir paragrafını ekleyeceğim hemencecik “Armoni, olumlu ve iyi düşüncenin güzellikle doğrudan ilişkisini sağlar. ‘Güzel’ sözcüğü aynı zamanda uyum ve armoni demektir çünkü bu dünya, yaratıcısının ‘güzel ve iyi” olma isteğiyle var olmuştur. İyi eylemler onun doğasından ve uyumundan gelirler, bunu başarmak için armoni gereklidir. Yani dünya formunun esas doğasının armonik yapısı, gerçek güzelliğin ta kendisidir.”

 

Olumlu melodiler, insanın kin duygusunu, sapkınlıklarını bastırır. Dünya üzerinde büyük bir hızla düşüşe geçen “sevgi” olgusunu tetiklemek için doğru müziği dinlememiz çok önemlidir.

 

Müziğin her türünün sakinleştirici etkisi olduğunu söyleyemeyiz elbette. Serebral bozukluklarda bazı müzik türleri krizlere neden olabilmektedir. Örneğin kilise çanları, org, belirli caz türleri ve teknolojik müzikler bazı insanlarda depresyona yol açabilmektedir.

 

Terapik amaçlarla kullanılan müzik türleri insanın özüne gider, fiziksel, duygusal ve kavramsal ilişkiler kurar. Müzik terapi insanın enerjisini yükseltir, pozitif düşünmesini sağlar, duyguları harekete geçirir, belleği güçlendirir hatta bazı tip psikosomatik ve fizyolojik hastalıklara iyi gelir. Bugün kanser hastalarına bile pozitif müzik dinlenmesi tavsiye ediliyor.

 

Doğru müzik herkese göre değişir. Kısaca sevecen ve sakinleştirici etki yapan her türlü müziği terapik çember içine sokabiliriz. Çok önemli bir diğer nokta ise dinleyeceğiniz müziğin sizde nötr etki yaratmasıdır. Burada geçmişi hatırlatan eski bir aşk şarkısı, hüzünlü bir caz bestesi veya Carmina Burana gibi koral tetikleyicileri kastetmiyorum. Yarattığı duygunun huzur olduğu her türlü müzik size çok yararlı olabilir. New age akımlarında çok belirgin bir gerçek vardır. Bir süre için hiçbir şey düşünmemek ve hatırlamamak sadece huzur duygusunu hissetmek insanın en büyük ilacıdır. Bu felsefeden yola çıkarak dinleyeceğimiz her türlü müzik ruhumuzu iyileştirecek, acılara dayanıklı olmamızı sağlayacaktır.

 

Fiziki veya ruhsal çok ama çok yorgun olduğum günlerde tek yaptığım şey berjerime kıvrılıp bir kadeh şarap eşliğinde müzik dinlemektir. O anda hissettiğim tek şey notaların akışıdır ve bu akış beni her zaman o koltuktan hayata daha güçlü bir şekilde kaldırır ve yoluma devam etmemi sağlar. Hatta arada bir çok eskilerden kalma adımları hatırlar müziğe dans ile eşlik bile ederim. Her geçen gün yaşlanan bedenim doping alır, iki gün daha kazanırım yaşam periyodumdan.

 

Dede Efendi’nin dediği gibi... “Müzik insan ahlakını düzenleyen kutsal bir bilimdir.”   

 

  

 

 

 

Yazının devamı...

Büyük düşünmeli, küçük yaşamalıyız

27 Temmuz 2007

Galileo zamanın felsefesini boş vermiş, grafikler çizerek zamanı arşetipsel bir boyutta açıklamaya çalışmıştır.

Albert Einstein ise zamanın dördüncü bir boyut olduğunu her gün içinde ileri geri, yukarı aşağıya tıpkı bir yoyo gibi gidip geldiğimizi iddia etmiştir. Yani Einstein, zamanı hareket kavramına benzetmiştir;

“Ne kadar hızlı hareket edersen zaman o kadar yavaşlar”

Fakat Einstein’in en radikal teorisi geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman kavramlarının hayal ürünlerimizin bir eseri olduğunu söylemesidir. Yani beynimizin inşa ettiği bir sürece hayatımızı yayarak her şeyi bir sıraya sokabilmek için basit bir hayal ürünüydü onun teorisinde zaman. Böylece zaman kavramını biz kendimiz yaratıyor, yaşamlarımızı ona göre programlıyoruz.


Ontario Waterloo şehrindeki Çevre enstitüsünden Fizikçi Lee Smolin bu konuya başka bir yorum eklemiş; “İhtiyacımız olan zamanın niyetini veya bizlerle ilişkisini öğrenmek yerine yepyeni bir şeyler keşfetmek olmalı. Zamanın amacı farklı olmalı.” diyor.

Diğerleri en başta ünlü astrofizisyen Stephen Hawking, zamanı genişlemeyle açıklıyor. Yani evrenin big bang’ten  bu yana her geçen gün daha da fazla genişlediğini ve bir dağınıklığın meydana geldiğini, bunun da kaosa sebep olduğunu söylüyor. Hawking, zamanı evrenin dağınık bir ölçüsü olarak ifade ediyor. Bu teoriye göre evreni böylece dünyayı da gittikçe daha büyük bir kaos bekliyor.

İnsanoğlunun hayatında zaman yemek, uyumak, işe gitmek, yaşlanmak, çocukları okula götürmek gibi kavramlarla bağlantılı önemsiz bir ayrıntı. Gerçekte zaman bundan çok daha ötede. Çünkü evrensel zaman ilerlemiyor, genişliyorsa bunu anlamak o kadar kolay da değil. Her şeyin bir başı ve sonu varsa arasını ancak geçen zamanla tanımlamamız gerekiyor gibi gözüküyor. Ama gerçekten genişlediğini düşünürsek başka bir varsayım ortaya çıkıyor. Zamanın başı sonu yok, genişi darı var. İyi de eğer evren genişlemek yerine daralmayı tercih ederse olan her hareket geriye dönüş moduna geçer mi? Yani yere düşen bir bardak evren o anda küçülmeye başlarsa tekrar hiçbir şey olmamış gibi yerine döner mi? Daha da ileri gidersek hayatı tersten yaşamaya başlar mıyız? Veya evrenin genişlemeye son verdiğini düşünelim. Öylece kalırmıyız?

Hiç yaşlanmayacak olan bir beni, ölmeye mahkum olan bene tercih edip sonsuza kadar yaşayabilir miyim?

Hiç sanmıyorum…

Hayat ne kadar güzel olsa da, devinip durduğumuz yaşam sürecimiz her ne olağanüstü güzellikler sunsa da bizler için, sonsuz kavramında tıkanmak ben de panik hissi yaratıyor. Stephen King’in meşhur romanı Yeşil yol’daki final sahnesi bunu çok güzel anlatır. Bir türlü ölememenin, yaşadıklarının üstündeki katlanılamaz yükü ve bunu binlerce yıllara yaymak. Neyse ki bu matematik henüz çözülebilmiş değil. Ölümsüzlük keşfedilir mi bilemem ama ben şahsen çok uzun yaşamanın bile zor olduğunu düşünmeye başladım şu anki dünya psikolojisinde.

Çok büyük bir senaryonun içindeyiz. Ne olduğunu da bir türlü anlayamıyoruz. Büyük resmi görmek için aklımız belki de hiçbir zaman yeterli olamayacak. Milyonlarca parçadan oluşan kocaman bir puzzle’ın iki üç parçasını bulup anlamaya çalışıyoruz. Bilim adamları fantezi ve katı gerçekliği kesin çizgilerle ayrıştırmaya çalışıyor. Bilimin dediği gibi ispatlanmış olan her şeyin var olduğu, gerisinin ise olmadığı için yok sayıldığı düşüncesi bende trajikomik bir his yaratıyor. Koskoca bir bilinmeyenin içinde bildiğimiz üç beş şeyi var sayarak yaşamak, bilinmeyene saygı duymak yerine onu küçümsemek ancak insanoğlunun yapacağı iştir herhalde.

Geceleri gökyüzünde gördüğümüz yıldızlar bir çok insan için dekorasyon amaçlı gibi gözükse de ve “Yıldızların altında “ şarkısını hatırlatarak romantizm eşiklerinde süründürse de, daha tam olarak ne olduklarını bile bilmiyoruz. Niye varlar? Varlar mı? Yok olmuş hallerini mi görüyoruz? Oralarda ne var? Bizden başkaları var mı? Onlarda bizi seyredip romantik takılıyorlar mı? Niye beraber takılamayacak kadar uzağız?

Bu ayrılık niye?

Öylesine merak ediyorum ki uzayı, arada bir bilim kurgu filmlerindeki uzay gemilerini gördüğümde bizim bilim adamlarına çok kızıyorum. Çok ağır gidiyorlar. Ülkemiz ise uzay bilimleri konusunda içler acısı durumda. Kendimiz ve ülke sorunlarımızla öylesine boğuşuyoruz ki, Taksim’in ortasına UFO’lar inse selam verip geçeceğiz hani. Bizim uzaya olan alaka ve ilgimizi Cem Yılmaz’dan daha iyi özümsemiş birini de tanımıyorum bu ülkede. Oysa büyük resmi gerçekten görebilsek, o resimde ne kadar mini minnacık ve önemsiz olduğumuzu içimize sindirebilsek inanıyorum ki çok daha büyük düşüneceğiz. Hayatımızda yer alan aşk, din, para, güç gibi kavramları daha faydalı bir şekilde kullanacağız ve en önemlisi birbirimize daha az zarar vereceğiz. Bundan eminim.

Neyse zaman şimdilik genişlemeye devam ediyor, bizler de genişliyoruz arada. Bakalım nereye kadar? Patlar mıyız acaba?

Yazının devamı...

Şaşırtıcı bir kabile hikayesi

13 Temmuz 2007

Bu kabile dünyadan tamamen izole olmuş bir şekilde yaşıyor. Sakinleri diğer toplumların yaşamlarının kötü olduğunu ve onlar için üzüldüklerini söylüyorlar. Kabile de toplam 5759 kişi yaşıyor. Hepsi vejeteryan. 15 yüzyıldır aynı yerde yaşıyorlar. İçlerinden biri, Elina Davydova, öğretmenlik yapıyor fakat öğrettiği şey insanların iç dünyasını dinlemenin yolları. Acıların, hastalıkların çaresinin beyinde olduğuna inanan Elina, çocuklara ruhsal gelişim teknikleri öğreterek topluma kazandırmaya uğraşıyor. Elina bu işler için asla para almıyor. Beklentisiz sadece mutlu olmaya yönelik bir hayat geçiren kişinin hasta olmayacağını ve 100 yaşına kadar yaşayabileceğini ısrarla vurguluyor. Dini inançları İncil üzerine kurulu. Stonehenge, Nuh'un gemisi, piramitler ve dünyanın geçmişi ile pek çok bilgiye sahip olduklarını söylüyorlar. 

Güvenlik sebepleri ile Elina topluluğun yerini söylemiyor sadece Sibirya 'da dağ eteklerinde bir Plato üzerinde yaşadıklarını belirtiyor. Dağın uzaktan görüntüsü bir piramide benziyor. Hava yoluyla görülemeyen bu köyde bütün evler Feng Shui akımına çok benzer bir şekilde yapılandırılmış. Bu tür köylerin Kuzey Mısır'da da var olduğu bilinmekte.

İnsanlar para kazanmak ve dünyanın daha doğrusu teknolojinin tüm nimetlerinden yararlanabilmek için birbirlerini yiyip bitiriyorlar. Politika, Ekonomi ve Teknoloji denilen üç başlı canavar insanları tıpkı Matrix filmindeki gibi ele geçiriyor. Bu canavar kızışınca ortaya savaş çıkarıyor. Böylece insanlar dünya üzerinde oyalanacak bir şeyler buluyor. Canları sıkılmıyor yani. Dostluk, romantizm, duygusal ama öğretici hikayeler insanların alay konusu olmaya başladı. "Erkekler ağlamaz" "Erkek evine bakar" "Erkek dediğin şöyle elini kaldırdı mı" öğretilerinden yola çıkarak erkekler hissetmeyen, baskı altında mutsuz bir topluluk haline gelirken, kadınlarda "Kadın evinde oturur", "Kocaya susulur", "Kadın yemek pişirmeli", "Kadından şöför, yönetici, başbakan, inşaat işçisi, asker ve bunun gibi sürüyle bir şeyler olamaz" gibi öğretilerle kişiliksiz, kendine güvenmeyen, depresyonun diplerinde çapa atmış histerik bir sürü haline geliyor. Çocuklarımıza öğrettiğimiz tek şey ise başarılı olmak için okuyup diğerlerinin önüne geçmeleri. Bu kadar basit.
İnsanoğlu doğanın bize sunduğu sonsuz kaynakları kullanabilmek için doğal olmayan her türlü yolu kullanıyor. Bütün sene boyunca insan sağlığına aykırı floresan ışıkları altında bir haftacık deniz kenarında dinlenebilmek için çalışıp didiniyoruz.

Lüks evler, yatlar, şık restoranlar hep aynı amaca hizmet ediyor. Çalış, kazan, harca. Bu döngüyü ne kadar hızlı döndürürsen o kadar hızla eritiyorsun. Sonuç nedir? Daire şeklinde olan bir yolda son var mıdır? Tek son var o da şanslıysan bir balıkçı köyünde, şansızsan soğuk bir hastane yatağında biten ömrün...

Bazen düşünüyorum da keşke yukarıda bahsedilen kabileler halinde kalsaydık. O zaman biz de yüreğimizi dinleyecek zaman bulur, deterjanları, kozmetikleri, markaları, sınavları en yakın arkadaşımız yapmazdık.

Yazının devamı...