"Ayhan Sicimoğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayhan Sicimoğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayhan Sicimoğlu

Ayhan Sicimoğlu

Piri Reis’in gözüyle Patmos

28 Ağustos 2017

“Bu fasıl ‘Batnos Babas’ dimeğle meşhur olan cezireyi beyan ider”
Piri Reis 1520’li yıllar…. Ve devam ediyor…

 “Mezkür Ada, boz bir adadır. Çevresi yirmibeş mil kadardır. Eski zamandan kalma manastırlıktır. İçinde keşişler bulunur. Bu keşişlerin uluları, İstanbul’dan Patrikhane’den gelir. Bu adada papazlık yapar ve patriğe vergi verirler. Zira bu adada ‘Batnos Baba’ diye hitap edilen bir kimsenin kabri bulunmaktadır. Kilise içindedir. O kişiye Hrıstiyanlar ‘San Palamuza’ derler, fakat Türk tayifesi ‘Abatnos Papas’ derler. Hakkında şöyle rivayet olunur: Bu papazın cenazesini iki defa bu adadan alıp, Balat (Milet) şehrine götürüp defnetmişler. Sonra cenaze, gene bu sözü edilen adada bulunmuş. Bu sebepten Türkler’den ve Hristiyanlar’dan hiçbir kimse, bu ada halkını, ruhbanlardır deyü, incitmezler”




Yazının devamı...

Diğerlerine hiç benzemeyen Yunan adası

21 Ağustos 2017

“Ya susmalı ya da suskunluktan daha kıymetli bir söz söylemeli insan.” Pisagor, Sisam Adası, MÖ 570-495

 “Ölümden korkmak anlamsızdır, çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur,  ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz.” Epikür, Sisam Adası, MÖ 341-270 (Epikür hastasıyım)



Adalar gezi rehberim Piri Reis. Bayılıyorum okumaya. Oturuyorum güzel bir mekana, açıyorum önüme eski ve yeni Türkçesi ile Reis’in “Kitab-ı Bahriye”sini okumaya. Bu arada, “reis” kelimesi, eski zamanın, İspanyolca, Porkekizce, İtalyanca ve az biraz Arapça karışık, ortak denizci lisanı olan “Lingue Franca”dan gelen bir kelime. Buradaki “reis” kelimesi Porkekizce’de “reis”, yani “krallar” demek. İspanyolca’da ise “reyes”. Geminin veya gemilerin kaptanı bir şekilde geminin “kralı”. Gemi ise bu kralın ülkesi, kendi kanunları geçerli; idareci, hakim, hatta geminin doktoru, kısaca kralı. Şöyle söylüyor Piri Kral;

 

Yazının devamı...

Amalfi'de limonlu makarna yedim, bayıldım, aşık oldum

6 Ağustos 2017

Amalfi’nin “Aziz Andrew Katedrali” merdivenleri.  Aziz Andrew, İsa’nın 12 havarisinden bir tanesi. Aslında basit bir balıkçı imiş. İsa’ya ilk inananlardan. Yunanistan’ın Patras kentinde çarmıha gerilmiş. Kemikleri 528 yılında Konstantinapolis’e getirilmiş ama oradan da 4. Haçlı seferi yağmasında 1208 yılında Amalfi’ye kaçırılmış. Amalfi’nin koruyucu azizi.

Amalfi Avrupa’nın en havalı kasabası ama bence İstanbul’un tarih açısından kardeş şehri olmalı. Efsaneye göre 4. Asırda Kuzey İtalyada muhtemelen Cenova’dan insanlar zenginliğini ve şanını duydukları Konstantinapoli’si görüp belki de yerleşmek için yola çıkmışlar. Tam bu denizlerde bir fırtınaya yakalanmışlar. Gemilerinin bir kısmı batmış bir kısmı ise kayalara çarparak zarar görmüş. Yöre kayalık ve dağlık. Tam bu kısımda akan nehir nedeni ile bir miktar düzlük var. Burada karaya çıkmışlar gemilerini tamir edip yola koyulacaklar. Tatlı su bulmuşlar, ekim için arazi ve limonata gibi bir hava. Bu insanların çoğunluğu Bizans sevdasından vazgeçip buraya yerleşmişler bir kısmı ise yollarına devam etmiş, İstanbul’a vasıl olmuşlar. Bizans ile ipek ticareti ve alışveriş Amalfi’lileri zengin etmiş ve  Bizans idaresi altına girmişler.

Rivayete göre 27 Haziran 1544’te Barbaros Hayrettin, (İtalyancası Ariadeno Barbarossa) filosu ile Amalfi baskınına geldiği zaman gene müthiş bir fırtına patlamış ve gemilerin bir kısmı batmış. Bunun üzerine Barbaros, saldırıdan vazgeçmiş.

Her sene 27 Haziran’da bunu kutluyor Amalfililer.  Aziz Andrew’un kafatasını taşıyan som altın heykeli her sene bu gün, Katedral’den çıkartılıyor, sokakları dolaşıyor, deniz kenarına kadar taşınıyor.

1920 lerde ingiliz aristokratları tarafından yeniden keşfedilen Amalfi sahilleri bugünlerde dünyanın sayılı turistik beldelerinden. Bizim ise hala anlamadığımız bir şekilde St. Tropez, San Remo gibi dünya beldeleri gibi sadece iki şeritli yolu var eski Bodrum gibi… Bir beldenin kalkınması için çok şeritli otoyol ve beraberinde getirdiği yoğun yapılaşma vesaire o beldenin çöküşünü hızlandırır. Bakınız Bodrum, Çeşme ve yeni kurban Alaçatı

Yazının devamı...

İşte benim can simidim: ‘Dirvana Kliniği’

31 Temmuz 2017

Ne zaman kendimi ve kafamı bulutlu hissetsem, yorulsam, sıkılsam ve bıksam, başımı birkaç gün bile olsa dinleyecek, güzel denizlerde yüzecek, hafif rüzgarlara yelken açacak ve lezzetli yemekler yiyecek bir mekanım var. Marmaris’ten çıkıp Datça istikametine doğru kıvrımlı bir yoldan ilerleyin. Yolda karşınıza safariye çıkmış “Land Rover” tarzı “cip”lere istiflenmiş, güneş görmemiş beyaz tenleri pembeleşen İngiliz turist kafilelerini arka arkaya göreceksiniz. Afrika  sömürgelerini gezen “beyaz adam” muhabbeti midir nedir, bilemedim. Bu sıcakta üstü açık yampiri giden arazi araçlarında, erimeye yakın kızgın asfalt yollarda hem de Türkiye’de safariye çıkmayı anlamadık bir türlü. Pazarlama üstadı uyanık turizmcimizin işi olsa gerek bunlar. Bu zavallı İngiliz turistlere gelince; hep söylerim ya “turist olmak vallahi zor.”

 Kıvrımlı yol sizi, Bozburun’a getirecek. Bozburun’u “Yunan Adaları” tarzı pırıl pırıl beyaz evleri, çivit mavisi doğramaları, hoş renkli begonvilli sokakları ile bir “Ege sahil kasabası” olarak beklemeyin. Dağınık, düzensiz ve çarpık kentleşme için depara kalkmış bir kurban kasabacık. Tepeden, dantel koyu gördüğünüz zaman arabanızı kenara çekip, müthiş manzarayı bir nefes gibi içinize çekerken; bir süre kullanamayacağınız telefonunuz ile daha evvel rezervasyon yaptırmış olduğunuz numarayı arayınız. Sahile inip düzenli bir park yeri aramayın. Siz arabanızı boş bir yer bulup park edene dek, Ramazan Kaptan sizi ufak bir bot ile kaçırmaya gelmiş olacak. Henüz (ümit ederim ki hiç olmasın) karadan yolu olmayan bir mekana gideceksiniz. Bu, her yere ve her köşeye geniş yol yapma hastalığı ülkemize ait ve maalesef “kalkınma” olarak algılanıyor. Dünyanın en önemli sahil kasabaları Fransa’nın St. Tropez’i veya İtalya’nın San Remo’suna sadece gidiş geliş tek şeritli yol vardır ve hiçbir zaman da bizim Bodrum yolu gibi çok şeritli ve ormanları tahrip eden yollar, o beldelere yapılmayacak. Yapılmasını o beldeler de istemiyor. Diğer “kitle turizmi” için başka mekanlar ve alternatifler mevcut. İspanyollar bin pişman, bizler ise hala anlamadık olayı. Örnek: Bakınız Alaçatı ve Ilıca.



Yazının devamı...

Spaghetti Alla Nerano lezzetinin doğuşu

23 Temmuz 2017

Sevgili dostlar, hikayemiz ikiye ayrılıyor: 1901: Maria Grazia’nın kocası balıkçı. Nerano, İtalya’nın Amalfi sahillerinde ufacık bir köy. Maria Grazia ve ailesi bu şirin ama fakir köyde yaşıyor.

Ana köy “Nerano” kayalardan yukarıda. Daha çok yakın yıllara kadar, bugün deniz kenarına kadar inen yol, yok imiş. Sahile inmek için kayalardan aşağı ufak bir patikadan ve merdivenlerden yürünür imiş. Maria Grazia ise her sabah balıktan dönen kocasını karşılar, buzdolabının henüz mevcut olmadığı o yıllarda, balıkları sepetlerle hemen yukarı kasabaya taşıyıp satar imiş.


Yazının devamı...

Tanrı’nın insanlara hediyesi Ege adaları

3 Temmuz 2017

Çembere doğusundan girdik ve alt kısmına ulaştık. Bu denizlerde yazları, bilhassa Ağustos aylarında çok kuvvetli termal rüzgarlar olur. Eski zamanlarda bu rüzgarları, arada birdenbire “heyhey”leri gelen, ama sonra da birdenbire sakinleşen ve yumuşayan, biraz sinirli mizaca sahip abimiz, denizler tanrısı “Poseidon”un yarattığına inanılırmış. Mitolojide; Poseidon, babasından miras kalan dünyayı, kardeşleri Zeus ve Hades ile paylaşırken; payına tüm denizler düşmüş. Hatta tahıl ve hasat tanrıçası Demeter’e de aşık olmuş. Demeter de kaprisli bir abla, “Bana dünyanın en güzel varlığını yaratmazsan sana varmam” demiş. Bunun üzerine Poseidon “At”ı yaratmış. Ben mitolojinin yalancısıyım.

Poseidon abimiz bugün yatağının ters tarafından kalkmış olmalı ki, sakin başlayan yolculuk 2-3 saat içinde, saatte 30 knot esen rüzgarlara yani 7 beaufort kuvvetinde bir sinir nöbetine ulaştı. Bir hayli mücadele ettik, ıslandık, hatta kıç ıstralyası kilidinden çıktı, az kaldı direk kırıyorduk. Ada altına yaklaştıkça dalga boyları azaldı. İşareti ve feneri olmayan, deniz yüzeyinde ve böyle havalarda kolay kolay görülmeyen kayalardan sıyrılıp, Naxos’a liman dışı alarga demirledik. (başka bir yere bağlı olmadan sadece demir üzerinde kalmak, “larga” yani geniş kalmak)



Yazının devamı...

Bir tatlı huzur almaya geldim Amorgos’tan ...

28 Haziran 2017

“Mezkûr ada Venedik’e tabi’dür. Dayiresi seksen mildür. Hem yüce dağları vardur. Ve poyraz tarafında karayele karşu bir körfez vardur. Mezkûr körfeze Yalı dirler. Ve ol körfezin ağzınun gün doğusu tarafında olan burnunun ucu sığdır, ihtiraz ideler. Eğer içme su murad olursa, zikr olan körfez içinde bulunur.”  diye başlıyor Piri Reis, “Kitab-ı Bahriye”sinde ve şöyle devam ediyor:

“Mezkûr körfeze “Porto Katakola” dirler. Eyü limandır. İçerü girürler, ta yiğirmi kulaç su bulurlar. Demir korlar, yaturlar...”

Baştan demirimizi esen sert rüzgara karşı 60 metre bıraktık ve kıçtan kara Katapola Limanı’na bağlandık. Amorgos, dik kayaların ve Akdeniz’de görebileceğiniz en “ağdalı mavi”nin adası. Mikonos tarzı, lüks yatlar, lokantalar Avrupa jetset tipler ve pahalı butikli bir ada arıyorsanız veya Santorini tarzı “Coffee Table Book” kitabına konu bir ada arıyorsanız, bu adaya sakın gitmeyin.



Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’si yanımda olmadan Ege’de yelken basmam. İlk iş Piri Reis’imi alıp, yorgunluk kahvesi eşliğinde dikkatlice incelemek oldu. Luc Besson’un meşhur filmi “The Big Blue” (1988) (Türkçesi: Derinlik Sarhoşluğu) filmi bu adada çevrilmiş.  Adaya bağlanmadan bir gece evvel yelkenlimizde filmden bazı parçalar izledik, ama ilk fırsatta büyük ekranda izleyeceğim.

Yazının devamı...

Yaşamak şakaya gelmez

13 Haziran 2017

Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani o derecede, öylesine ki, mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yani ağır bastığından.

Nazım HikmetFransa’nın Nice kentinde, butik bir lokantaya gitmek, güzel yemek, hem de cüzdana fazla yük olmak istemiyorsanız ve de bu ufacık lokantada masa bulursanız uğrayınız 'La Merenda'ya. Sahibi ve şefi 'Dominique Le Stanc', tuhaf  bir adam. Michelin yıldızını ve büyük lokantalarını bırakmış bir kenara, bu aşevini açmış. Lokantanın telefonu yok, kredi kartı geçmez ve menüsü 12 yıldır hep aynı..  

Dominique ile sabah 8.00’de buluştuk alışveriş yaptık, yemekleri hazırladık ve fırına verdik. “Gel biraz gezelim” dedi. Eski Nice’te yürüyüşe geçtik, hamurcu ve makarnacı, fırın, balıkçı derken zeytinyağcıya gidelim dedi. Büyük bir dükkana girdik. Dünyanın zeytin yetiştiren her köşesinden yüzlerce zeytinyağları raflarda. Ortada kocaman bir masa, üzerinde minik kaşelerde zeytinyağları ve yanlarındaki plakette geldikleri yöre, cinsleri hakkında bilgiler. Dükkan sahibi, “Nerelisiniz, Güney Amerikalı mısınız?” diye sorunca, her zamanki heyecanım ile, “Hayır Türk’üm” dedim. Adamın yüzü aydınlandı.. “Aaaa zeytinyağının ana vatanı” deyiverdi. Koyu bir sobet başladı, oturduğumuz toprakların öneminden, medeniyetlerin beşiği olmamızdan, Hititler’den,  tahıldan ve zeytinin anavatanı olduğunu iddia ettiği Antakya’dan bahsettik. “Maalesef bize hiç Antakya’dan zeytinyağı gelmiyor” dedi.. Bir saat kaldık tadımda ve muhabbette, öğle servisi başlamadan lokantaya dönmek üzere ayrıldık.


Yazının devamı...
Ayhan Sicimoğlu Kimdir?

Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat’ devri sona erdi! Hurriyet.com.tr Seyahat yazarları dünyayı geziyor… Gördüklerini, yiyip içtiklerini, yaşadıkları tüm maceraları A’dan Z’ye artık burada yazıyor…