"Ayhan Sicimoğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayhan Sicimoğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayhan Sicimoğlu

Ayhan Sicimoğlu

İşte benim can simidim: ‘Dirvana Kliniği’

31 Temmuz 2017

Ne zaman kendimi ve kafamı bulutlu hissetsem, yorulsam, sıkılsam ve bıksam, başımı birkaç gün bile olsa dinleyecek, güzel denizlerde yüzecek, hafif rüzgarlara yelken açacak ve lezzetli yemekler yiyecek bir mekanım var. Marmaris’ten çıkıp Datça istikametine doğru kıvrımlı bir yoldan ilerleyin. Yolda karşınıza safariye çıkmış “Land Rover” tarzı “cip”lere istiflenmiş, güneş görmemiş beyaz tenleri pembeleşen İngiliz turist kafilelerini arka arkaya göreceksiniz. Afrika  sömürgelerini gezen “beyaz adam” muhabbeti midir nedir, bilemedim. Bu sıcakta üstü açık yampiri giden arazi araçlarında, erimeye yakın kızgın asfalt yollarda hem de Türkiye’de safariye çıkmayı anlamadık bir türlü. Pazarlama üstadı uyanık turizmcimizin işi olsa gerek bunlar. Bu zavallı İngiliz turistlere gelince; hep söylerim ya “turist olmak vallahi zor.”

 Kıvrımlı yol sizi, Bozburun’a getirecek. Bozburun’u “Yunan Adaları” tarzı pırıl pırıl beyaz evleri, çivit mavisi doğramaları, hoş renkli begonvilli sokakları ile bir “Ege sahil kasabası” olarak beklemeyin. Dağınık, düzensiz ve çarpık kentleşme için depara kalkmış bir kurban kasabacık. Tepeden, dantel koyu gördüğünüz zaman arabanızı kenara çekip, müthiş manzarayı bir nefes gibi içinize çekerken; bir süre kullanamayacağınız telefonunuz ile daha evvel rezervasyon yaptırmış olduğunuz numarayı arayınız. Sahile inip düzenli bir park yeri aramayın. Siz arabanızı boş bir yer bulup park edene dek, Ramazan Kaptan sizi ufak bir bot ile kaçırmaya gelmiş olacak. Henüz (ümit ederim ki hiç olmasın) karadan yolu olmayan bir mekana gideceksiniz. Bu, her yere ve her köşeye geniş yol yapma hastalığı ülkemize ait ve maalesef “kalkınma” olarak algılanıyor. Dünyanın en önemli sahil kasabaları Fransa’nın St. Tropez’i veya İtalya’nın San Remo’suna sadece gidiş geliş tek şeritli yol vardır ve hiçbir zaman da bizim Bodrum yolu gibi çok şeritli ve ormanları tahrip eden yollar, o beldelere yapılmayacak. Yapılmasını o beldeler de istemiyor. Diğer “kitle turizmi” için başka mekanlar ve alternatifler mevcut. İspanyollar bin pişman, bizler ise hala anlamadık olayı. Örnek: Bakınız Alaçatı ve Ilıca.



Yazının devamı...

Spaghetti Alla Nerano lezzetinin doğuşu

23 Temmuz 2017

Sevgili dostlar, hikayemiz ikiye ayrılıyor: 1901: Maria Grazia’nın kocası balıkçı. Nerano, İtalya’nın Amalfi sahillerinde ufacık bir köy. Maria Grazia ve ailesi bu şirin ama fakir köyde yaşıyor.

Ana köy “Nerano” kayalardan yukarıda. Daha çok yakın yıllara kadar, bugün deniz kenarına kadar inen yol, yok imiş. Sahile inmek için kayalardan aşağı ufak bir patikadan ve merdivenlerden yürünür imiş. Maria Grazia ise her sabah balıktan dönen kocasını karşılar, buzdolabının henüz mevcut olmadığı o yıllarda, balıkları sepetlerle hemen yukarı kasabaya taşıyıp satar imiş.


Yazının devamı...

Tanrı’nın insanlara hediyesi Ege adaları

3 Temmuz 2017

Çembere doğusundan girdik ve alt kısmına ulaştık. Bu denizlerde yazları, bilhassa Ağustos aylarında çok kuvvetli termal rüzgarlar olur. Eski zamanlarda bu rüzgarları, arada birdenbire “heyhey”leri gelen, ama sonra da birdenbire sakinleşen ve yumuşayan, biraz sinirli mizaca sahip abimiz, denizler tanrısı “Poseidon”un yarattığına inanılırmış. Mitolojide; Poseidon, babasından miras kalan dünyayı, kardeşleri Zeus ve Hades ile paylaşırken; payına tüm denizler düşmüş. Hatta tahıl ve hasat tanrıçası Demeter’e de aşık olmuş. Demeter de kaprisli bir abla, “Bana dünyanın en güzel varlığını yaratmazsan sana varmam” demiş. Bunun üzerine Poseidon “At”ı yaratmış. Ben mitolojinin yalancısıyım.

Poseidon abimiz bugün yatağının ters tarafından kalkmış olmalı ki, sakin başlayan yolculuk 2-3 saat içinde, saatte 30 knot esen rüzgarlara yani 7 beaufort kuvvetinde bir sinir nöbetine ulaştı. Bir hayli mücadele ettik, ıslandık, hatta kıç ıstralyası kilidinden çıktı, az kaldı direk kırıyorduk. Ada altına yaklaştıkça dalga boyları azaldı. İşareti ve feneri olmayan, deniz yüzeyinde ve böyle havalarda kolay kolay görülmeyen kayalardan sıyrılıp, Naxos’a liman dışı alarga demirledik. (başka bir yere bağlı olmadan sadece demir üzerinde kalmak, “larga” yani geniş kalmak)



Yazının devamı...

Bir tatlı huzur almaya geldim Amorgos’tan ...

28 Haziran 2017

“Mezkûr ada Venedik’e tabi’dür. Dayiresi seksen mildür. Hem yüce dağları vardur. Ve poyraz tarafında karayele karşu bir körfez vardur. Mezkûr körfeze Yalı dirler. Ve ol körfezin ağzınun gün doğusu tarafında olan burnunun ucu sığdır, ihtiraz ideler. Eğer içme su murad olursa, zikr olan körfez içinde bulunur.”  diye başlıyor Piri Reis, “Kitab-ı Bahriye”sinde ve şöyle devam ediyor:

“Mezkûr körfeze “Porto Katakola” dirler. Eyü limandır. İçerü girürler, ta yiğirmi kulaç su bulurlar. Demir korlar, yaturlar...”

Baştan demirimizi esen sert rüzgara karşı 60 metre bıraktık ve kıçtan kara Katapola Limanı’na bağlandık. Amorgos, dik kayaların ve Akdeniz’de görebileceğiniz en “ağdalı mavi”nin adası. Mikonos tarzı, lüks yatlar, lokantalar Avrupa jetset tipler ve pahalı butikli bir ada arıyorsanız veya Santorini tarzı “Coffee Table Book” kitabına konu bir ada arıyorsanız, bu adaya sakın gitmeyin.



Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’si yanımda olmadan Ege’de yelken basmam. İlk iş Piri Reis’imi alıp, yorgunluk kahvesi eşliğinde dikkatlice incelemek oldu. Luc Besson’un meşhur filmi “The Big Blue” (1988) (Türkçesi: Derinlik Sarhoşluğu) filmi bu adada çevrilmiş.  Adaya bağlanmadan bir gece evvel yelkenlimizde filmden bazı parçalar izledik, ama ilk fırsatta büyük ekranda izleyeceğim.

Yazının devamı...

Yaşamak şakaya gelmez

13 Haziran 2017

Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani o derecede, öylesine ki, mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yani ağır bastığından.

Nazım HikmetFransa’nın Nice kentinde, butik bir lokantaya gitmek, güzel yemek, hem de cüzdana fazla yük olmak istemiyorsanız ve de bu ufacık lokantada masa bulursanız uğrayınız 'La Merenda'ya. Sahibi ve şefi 'Dominique Le Stanc', tuhaf  bir adam. Michelin yıldızını ve büyük lokantalarını bırakmış bir kenara, bu aşevini açmış. Lokantanın telefonu yok, kredi kartı geçmez ve menüsü 12 yıldır hep aynı..  

Dominique ile sabah 8.00’de buluştuk alışveriş yaptık, yemekleri hazırladık ve fırına verdik. “Gel biraz gezelim” dedi. Eski Nice’te yürüyüşe geçtik, hamurcu ve makarnacı, fırın, balıkçı derken zeytinyağcıya gidelim dedi. Büyük bir dükkana girdik. Dünyanın zeytin yetiştiren her köşesinden yüzlerce zeytinyağları raflarda. Ortada kocaman bir masa, üzerinde minik kaşelerde zeytinyağları ve yanlarındaki plakette geldikleri yöre, cinsleri hakkında bilgiler. Dükkan sahibi, “Nerelisiniz, Güney Amerikalı mısınız?” diye sorunca, her zamanki heyecanım ile, “Hayır Türk’üm” dedim. Adamın yüzü aydınlandı.. “Aaaa zeytinyağının ana vatanı” deyiverdi. Koyu bir sobet başladı, oturduğumuz toprakların öneminden, medeniyetlerin beşiği olmamızdan, Hititler’den,  tahıldan ve zeytinin anavatanı olduğunu iddia ettiği Antakya’dan bahsettik. “Maalesef bize hiç Antakya’dan zeytinyağı gelmiyor” dedi.. Bir saat kaldık tadımda ve muhabbette, öğle servisi başlamadan lokantaya dönmek üzere ayrıldık.


Yazının devamı...

Tatlı ve hüzünlü bir şehir kaçamağı Eminönü

5 Haziran 2017

Osmanlı döneminde Deniz Gümrüğü yani Gümrük Eminliği burada imiş. Eminönü (Gümrük önü) adını alan bu semt her pazar bir panayır... Herkesin herşeyi sattığı meydan da satış yasaklanmış ve satıcılar yan sokaklara kaymışlar.



Bir pazar, başka bir Istanbul için muhakkak gidiniz ve evinizin peynir, şarküteri, kuruyemiş, bitki, tohum, fidan, ev hayvanları ihtiyaçlarını felan gideriniz. Bence tek eksik pazar günleri Mısır Çarsı'nın kapalı olması, onu da pek anlamadım doğrusu. Bence pazartesi kapanmalı. Erken akşam yemeğini de meşhur “Hamdi” nin terasında  yiyebilirsiniz gitmişken.


Yazının devamı...

Üç farklı noktada lezzet dorukta

30 Mayıs 2017

Kokoreçci Oğuzhan Dolapdere’nin göbeğinde kuzu kokoreç yapıyor. Kız kardeşiyle ufacık dükkanında baba mesleğine devam ediyor. Gururla kokoreçinin yapılışını anlatıyor ve gururla ısıtılmış demir dökme tabaklarda nefis kokoreçini sunuyor. Mahellenin son zamanlarda aldığı aşırı göç ile biraz karardığını ve kontrolden çıktığını söylerken, babasının 1968 de bu işe nasıl başladığını ve Dolapdere’nin eski halini anlatıyor.  Bol kekikli kokoreç önümüze değişik bir sunumla geliyor.



Ben pilav üstü severim diyorum. Babamda öyle severdi diyor ve komşu pilavcıdan alınan pilav, kokoreçin üzerine yorgan oluyor. Kuzunun karın bölgesindeki çöz ve beher kuzudan ufacık parça çıkan uykuluk etrafına  sarılan bumbar ile bu Kokoreç Makedonya usulü imiş. Oğuzhanlar da Makedonya göçmeni imiş zaten.

Oğuzhan ile tezgahının önünde...


Yazının devamı...

Sakız Adası’nda, dostlar arasında...

22 Mayıs 2017

Sakız ağacı altında, elimde ağacı çizmek için keski ile...

Yeryüzünün tüm köşelerine bu sakız ağacını dikiyorsunuz. Ağaç mükemmel yetişse de sakız damlatmıyor veya damlayan sakız vasıfsız oluyor. Sadece Sakız Adası'nın güneyinde, sakız istenilen evsafta damlıyor, aynı adanın kuzeyinide bile değil. Sadece ve sadece 'Mastichoria' denilen, adanın güneyindeki ufak bir üçgenden sakız elde ediliyor. Havasından mi, suyundan mı  veya bölgeye ait kırmızıya çalan toprağından mı? Bilemiyoruz... Bence hepsinin karışımından...

İlk önce, aslında bir 'Akdeniz makisi' olan o tılsımlı minik ağacın altını mini tırmıklar ile taradık, yerdeki taşları aldık, sonra ufak süpürgelerle süpürdük. Ağacın altı temizlenince, elimizdeki kovadaki beyaz tebeşir tozunu, avuclarımızla ağacın altına sert darbeler ile serptik. Ucu keskin cekiç vari aletlerle, kökten başlayan ve yukarı doğru giden damarları, etli yerlerinden yatay çiziklerle çizdik. İnanılmaz bir manzara; yaşlı ağaç hemen hüngür hüngür ağlamaya başladı, gözyaşlarına boğuldu. Aslında biraz üzülmedim desem yalan olur. Bakarmısınız bendeki ilerleyen yaşla aynı orantıda artan romantizme. 'Sakız Adası’ndaki sakız veren ağaçları keskin bıçaklarla çizmeye üzülme, nedir bu sizce? 


Yazının devamı...
Ayhan Sicimoğlu Kimdir?

Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat’ devri sona erdi! Hurriyet.com.tr Seyahat yazarları dünyayı geziyor… Gördüklerini, yiyip içtiklerini, yaşadıkları tüm maceraları A’dan Z’ye artık burada yazıyor…