"Ayhan Sicimoğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayhan Sicimoğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayhan Sicimoğlu

Ayhan Sicimoğlu

Bir tatlı huzur almaya geldim Amorgos’tan ...

28 Haziran 2017

“Mezkûr ada Venedik’e tabi’dür. Dayiresi seksen mildür. Hem yüce dağları vardur. Ve poyraz tarafında karayele karşu bir körfez vardur. Mezkûr körfeze Yalı dirler. Ve ol körfezin ağzınun gün doğusu tarafında olan burnunun ucu sığdır, ihtiraz ideler. Eğer içme su murad olursa, zikr olan körfez içinde bulunur.”  diye başlıyor Piri Reis, “Kitab-ı Bahriye”sinde ve şöyle devam ediyor:

“Mezkûr körfeze “Porto Katakola” dirler. Eyü limandır. İçerü girürler, ta yiğirmi kulaç su bulurlar. Demir korlar, yaturlar...”

Baştan demirimizi esen sert rüzgara karşı 60 metre bıraktık ve kıçtan kara Katapola Limanı’na bağlandık. Amorgos, dik kayaların ve Akdeniz’de görebileceğiniz en “ağdalı mavi”nin adası. Mikonos tarzı, lüks yatlar, lokantalar Avrupa jetset tipler ve pahalı butikli bir ada arıyorsanız veya Santorini tarzı “Coffee Table Book” kitabına konu bir ada arıyorsanız, bu adaya sakın gitmeyin.



Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’si yanımda olmadan Ege’de yelken basmam. İlk iş Piri Reis’imi alıp, yorgunluk kahvesi eşliğinde dikkatlice incelemek oldu. Luc Besson’un meşhur filmi “The Big Blue” (1988) (Türkçesi: Derinlik Sarhoşluğu) filmi bu adada çevrilmiş.  Adaya bağlanmadan bir gece evvel yelkenlimizde filmden bazı parçalar izledik, ama ilk fırsatta büyük ekranda izleyeceğim.

Yazının devamı...

Yaşamak şakaya gelmez

13 Haziran 2017

Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani o derecede, öylesine ki, mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yani ağır bastığından.

Nazım HikmetFransa’nın Nice kentinde, butik bir lokantaya gitmek, güzel yemek, hem de cüzdana fazla yük olmak istemiyorsanız ve de bu ufacık lokantada masa bulursanız uğrayınız 'La Merenda'ya. Sahibi ve şefi 'Dominique Le Stanc', tuhaf  bir adam. Michelin yıldızını ve büyük lokantalarını bırakmış bir kenara, bu aşevini açmış. Lokantanın telefonu yok, kredi kartı geçmez ve menüsü 12 yıldır hep aynı..  

Dominique ile sabah 8.00’de buluştuk alışveriş yaptık, yemekleri hazırladık ve fırına verdik. “Gel biraz gezelim” dedi. Eski Nice’te yürüyüşe geçtik, hamurcu ve makarnacı, fırın, balıkçı derken zeytinyağcıya gidelim dedi. Büyük bir dükkana girdik. Dünyanın zeytin yetiştiren her köşesinden yüzlerce zeytinyağları raflarda. Ortada kocaman bir masa, üzerinde minik kaşelerde zeytinyağları ve yanlarındaki plakette geldikleri yöre, cinsleri hakkında bilgiler. Dükkan sahibi, “Nerelisiniz, Güney Amerikalı mısınız?” diye sorunca, her zamanki heyecanım ile, “Hayır Türk’üm” dedim. Adamın yüzü aydınlandı.. “Aaaa zeytinyağının ana vatanı” deyiverdi. Koyu bir sobet başladı, oturduğumuz toprakların öneminden, medeniyetlerin beşiği olmamızdan, Hititler’den,  tahıldan ve zeytinin anavatanı olduğunu iddia ettiği Antakya’dan bahsettik. “Maalesef bize hiç Antakya’dan zeytinyağı gelmiyor” dedi.. Bir saat kaldık tadımda ve muhabbette, öğle servisi başlamadan lokantaya dönmek üzere ayrıldık.


Yazının devamı...

Tatlı ve hüzünlü bir şehir kaçamağı Eminönü

5 Haziran 2017

Osmanlı döneminde Deniz Gümrüğü yani Gümrük Eminliği burada imiş. Eminönü (Gümrük önü) adını alan bu semt her pazar bir panayır... Herkesin herşeyi sattığı meydan da satış yasaklanmış ve satıcılar yan sokaklara kaymışlar.



Bir pazar, başka bir Istanbul için muhakkak gidiniz ve evinizin peynir, şarküteri, kuruyemiş, bitki, tohum, fidan, ev hayvanları ihtiyaçlarını felan gideriniz. Bence tek eksik pazar günleri Mısır Çarsı'nın kapalı olması, onu da pek anlamadım doğrusu. Bence pazartesi kapanmalı. Erken akşam yemeğini de meşhur “Hamdi” nin terasında  yiyebilirsiniz gitmişken.


Yazının devamı...

Üç farklı noktada lezzet dorukta

30 Mayıs 2017

Kokoreçci Oğuzhan Dolapdere’nin göbeğinde kuzu kokoreç yapıyor. Kız kardeşiyle ufacık dükkanında baba mesleğine devam ediyor. Gururla kokoreçinin yapılışını anlatıyor ve gururla ısıtılmış demir dökme tabaklarda nefis kokoreçini sunuyor. Mahellenin son zamanlarda aldığı aşırı göç ile biraz karardığını ve kontrolden çıktığını söylerken, babasının 1968 de bu işe nasıl başladığını ve Dolapdere’nin eski halini anlatıyor.  Bol kekikli kokoreç önümüze değişik bir sunumla geliyor.



Ben pilav üstü severim diyorum. Babamda öyle severdi diyor ve komşu pilavcıdan alınan pilav, kokoreçin üzerine yorgan oluyor. Kuzunun karın bölgesindeki çöz ve beher kuzudan ufacık parça çıkan uykuluk etrafına  sarılan bumbar ile bu Kokoreç Makedonya usulü imiş. Oğuzhanlar da Makedonya göçmeni imiş zaten.

Oğuzhan ile tezgahının önünde...


Yazının devamı...

Sakız Adası’nda, dostlar arasında...

22 Mayıs 2017

Sakız ağacı altında, elimde ağacı çizmek için keski ile...

Yeryüzünün tüm köşelerine bu sakız ağacını dikiyorsunuz. Ağaç mükemmel yetişse de sakız damlatmıyor veya damlayan sakız vasıfsız oluyor. Sadece Sakız Adası'nın güneyinde, sakız istenilen evsafta damlıyor, aynı adanın kuzeyinide bile değil. Sadece ve sadece 'Mastichoria' denilen, adanın güneyindeki ufak bir üçgenden sakız elde ediliyor. Havasından mi, suyundan mı  veya bölgeye ait kırmızıya çalan toprağından mı? Bilemiyoruz... Bence hepsinin karışımından...

İlk önce, aslında bir 'Akdeniz makisi' olan o tılsımlı minik ağacın altını mini tırmıklar ile taradık, yerdeki taşları aldık, sonra ufak süpürgelerle süpürdük. Ağacın altı temizlenince, elimizdeki kovadaki beyaz tebeşir tozunu, avuclarımızla ağacın altına sert darbeler ile serptik. Ucu keskin cekiç vari aletlerle, kökten başlayan ve yukarı doğru giden damarları, etli yerlerinden yatay çiziklerle çizdik. İnanılmaz bir manzara; yaşlı ağaç hemen hüngür hüngür ağlamaya başladı, gözyaşlarına boğuldu. Aslında biraz üzülmedim desem yalan olur. Bakarmısınız bendeki ilerleyen yaşla aynı orantıda artan romantizme. 'Sakız Adası’ndaki sakız veren ağaçları keskin bıçaklarla çizmeye üzülme, nedir bu sizce? 


Yazının devamı...

2017’de gitmek istediğim 4 yer

15 Mayıs 2017

Peru

Peru’nun sihri çok katlılığında, değişik kültürlerin çarpıştığı, birbirlerine kenetlendiği medeniyetlerde yatıyor. Kolonyal şehirleri, özel müzeleri, Afrika’dan 16. yüzyılda getirilen zencilerin yaşadıkları vadilerdeki çiftlik evlerini, dünyanın en enteresan ‘Wildlife Preservation’ mekânlarını, antik şehir Cusco ve sihirli vadi Urubamba’yı ve tabii ki meşhur Machu Picchu’yu gezmekle kalmadım…

Direkt olarak Lima sosyal yaşamına girip gece kulüplerini, lokantalarını, pazarlarını, Çin mahallelerini ve plajlarını arşınladım. Ardından ise kısa bir uçak yolculuğu için 3 bin 400 metre irtifadaki güzel kasaba Cusco’ya uçtum. Ertesi gün motorlu trenle insan girmeyen ormanlar arasında sihirli Machu Pichu’yu ziyaret ettim. Unutamadığım bir seyahati tekrarlamak ama bu kez Amazon ormanlarına çıkmak istiyorum.

Dünyanın Dört Bir Köşesinde İndirimli Tatil İçin Tıkla

Varanasi

Unutamadığım ikinci yer; Ölülerin yakıldığı şehir Hindistan’daki Varanasi… Ganga (Ganj) Nehri’nin bir ‘U’ dönüşü yaparak birdenbire kuzeye, dağlara, Şiva’ya doğru akmaya başladığı şehir, Lord Şiva’nın (yok edici tanrı) 5 bin sene evvel kurduğu efsanesine dayanan Benares (Varanasi) dünyanın hâlâ yaşanan en eski şehri. Sanat ve klasik Hint müziğinin doğduğu bu şehirde, kutsal Ganga 100 ml’de 1.5 milyon koli basiliyle dünya şampiyonu (Düşünün Dünya Sağlık örgütü üst sınırı 500, bizim Haliç’te 2 bin 500, Ganga’da 1.5 milyon).

Yazının devamı...

Annem... Hiçbir zaman senin kadar renkli olamayacağım

15 Mayıs 2017

Bugün Anneler Günü, gazetemiz Hürriyet’in “seyahat eki” ekibiyle bu haftaki yazımı konuşurken, gazeteden genç ve kibar arkadaşımız Yücel Sönmez, şöyle dedi, “Ayhan Bey, bu pazar Anneler Günü, annenizle seyahatlerinizi yazsanıza. ” Annemle seyahat çok keyiflidir ama yorucudur. Dünyanın en meraklı kadını. Bir keresinde Londra’da parkta “punk”larla otururken bulduk annemi. Her iki tarafta çok mutlu idiler ve sohbet ediyorlardı. “Giyimleri ve saçları biraz değişik ama çoook iyi çocuklar” demişti unutamıyorum. New York yıllarımızda bizde misafir; elinde uzun bir alışveriş listesi var. Tüm arkadaşlar, akrabalar, banka müdiresinden tutun, bankada çalışan kızlara, ona her gün kapıyı açan güvenliğe kadar, noter bey ve katip kızlar, kapıcı, karısı ve kızları, postacı, avukat ve tüm büro, vesaire. Evimiz 91’inci sokakta ama 96’ıncıda Harlem başlıyor.

 

 

O seneler pek gidilmez 96 ve yukarısına. Tembih ettik; “Anneciğim 1’inci caddeye çıkınca sakın sağa dönmeyin, beş sokak sonra arapların mahallesine girmiş olursunuz, (kara derililere eski Osmanlı geleneği hala “araplar” derdi). “Valla araplar sizi kıtır kıtır keser” filan... Günler sonra tuhaf alışverişlerle eve dönmeye başladı. Bir gün takip ettik, sen her gün Harlem’e git, 125’inci sokaktaki pazar yerini bul, bununla da kalma tüm Harlem ile can ciğer kuzu sarması ol… “Çok sempatikler hem de pazarlık bile ediyorlar” demişti.

 Annem’i Harlem’e bile sürükleyen ve benliğinde hiç sönmeyen seyahat ateşi tamamen “merak” ile ilgili. Çok meraklı bir kadın idi. Kendine arkadaş grubu ayarlar, yurt dışına hatta uzakdoğulara kadar seyahate çıkardı. Sınır ötesi olmasa da tüm kadınları organize eder, İstanbul’da ilk önce tarihi bir mekan gezilir, akşam beş çayı boğaz manzaralı bir lüks otelde içilir, o gezi günü, iyi yemek yenen bir restoranda akşam yemeği ile son bulurdu. Çok sağlam bir mutfağı olan müthiş bir aşçı olduğu için de her yerde yemek yemezdi.

Eski bir Anneler Günü yazımı buldum, paylaşmak isterim:

 Şu an karşımda oturuyor. Sohbet ediyoruz. Bağdat Caddesi’ndeki evinde kaldım dün gece. Beraber aynı evde uyanmak, “Günaydın Anne’ciğim, Anneler Gününüz kutlu olsun” demek, sabah çayını karşılıklı içmek, ikimize en güzel hediye. Henüz hediyesini vermedim, birazdan kız kardeşim ve torunlar ve de torunların bebeleri (anne, baba kelimesinden evvel “Ipaaaaad” diyen 1.5 yaşındaki Deniz Ayhan da dahil olmak üzere) cümbür cemaat bruncha...

Yazının devamı...

Dünyanın çatısında gölün ortasında, bir adada

10 Mayıs 2017

Fewa gölü veya Phewa Tal. Nepal’in ikinci büyük gölü. 17 kilometre uzunluğunda ile bir baraj gölü. Ayna yüzeyi ile Himalaya’ların ihtişamını ikiye katlıyor. 

Katmandu’dan kalkan pervaneli bir uçak ile Himalalar arasından süzülerek minik 'Pokhara' havaalanına indik.



Yazının devamı...
Ayhan Sicimoğlu Kimdir?

Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat’ devri sona erdi! Hurriyet.com.tr Seyahat yazarları dünyayı geziyor… Gördüklerini, yiyip içtiklerini, yaşadıkları tüm maceraları A’dan Z’ye artık burada yazıyor…