"Ayhan Sicimoğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayhan Sicimoğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayhan Sicimoğlu

Ayhan Sicimoğlu

Zeytinyağı cennetinde, lezzet peşinde

11 Aralık 2017

Hüseyin Alhatoğlu’nun dedeleri ta Osmanlı zamanı Konya Karaman’dan gelip, Akhisar’a  yerleşip, tütün yetiştirmeye başlamışlar. Zamanla büyük arazi sahibi olmuşlar. Gel zaman git zaman, tütün işi bu toprakları terk etmeye başlamış. Tarlalar boşalmış. Baba Alhat sık sık İstanbul’a iş sehayatlerine gidiyor. Her seyahatte Yalova’da vapur beklerken nefis zeytinyağlı yemekler ve birbirinden lezzetli nefis zeytinler tadıyor. Bu toprakların insanı zeytin sever ve her gün zeytini kahvaltı sofrasından eksik etmez. Yalova’da zeytin işini bir gayrimüslüm levanten yapıyor. Baba adamı görmeye gider, “Bir kamyon fide versen de topraklarımıza eksek” der. Levanten işine aşık ve fideleri çocukları gibi. “Olmaz siz oralarda fideleri öldürürsünüz, bizim buranın fideleri sizin topraklarınızı sevmez” der. Baba yalvar yakar ama Levanten Nuh diyor da peygamber demiyor.

1600 yaşında olduğu iddia edilen zeytin ağacı, bu toprakların tütün ekimine dönmeden seneler evvel zeytin ve zeytinyağı ülkesi olduğunun kanıtıdır.

İstanbul dönüşü gene uğruyor, zeytinlerinden bir teneke evine alıyor, afiyetle aile her sabah yiyorlar, kafayı takmıştır bir kere. Gel zaman git zaman, her İstanbul seferinde adama uğramaya başlıyor. Gemlik’li de babanın bu kararlı tavrı ve vazgeçmediği ısrar nedeni babaya karşı bir sempati uyanmaya başlamış olmalı ki, nihayet: “Hadi yolla bakalım kamyonetini, bir kamyonet fide vereyim tutturabilirsen devam ederiz” der. Tutmak ne demek, fidanlar yeni topraklarını çok seviyorlar ve fışkırıyorlar adeta. İşte böyle başlar Akhisar’ın zeytin hikayesi. Şimdilerde Mustafa ve Alper Alhat Kardeşler yörenin en büyük üreticileri ve artık kaliteli sızma zeytinyağı imalatında da söz sahibi olmak istiyorlar. 

Akhisar’a 'Dünya Zeytin Günleri'  nedeni ile tasarlanan festival için davet edildim. Kameramanlarını da yanıma aldım. Son derece samimi bir ortamda geçti festival. İzmir havaalanından 80 km kuzeye doğru Akhisar. Yapı olarak maalesef çok göz alıcı olmamakla beraber insanları sıcakkanlı ve kucaklayıcı. Eski Roma şehri tamamen yeni yapılar altında kalmış. Sabah erken kalkım. Zeytinyağı müzesinde bana özel bir kahvaltı hazırlanmış. Lafı kim icat etti bilmiyorum ama 'Serpme Kahvaltı' bu mu acaba. Benim gibi minik kahvaltıcılar için çok fazla zengin bir masa. Ama ben halk kahvaltısı istiyorum. Son zamanda Urfa’da ciğer, Vietnam’da pirinç unu makarnalı et suyunda karides ile kahvaltı yapan biri olarak millet ne yiyorsa ondan istiyorum. Pideli paça çorbası içilirmiş meğerse. Ağzımızdan çıktı bir kere geri dönüş yok. Ve sayın okuyucular hayatımda içtiğim en güzel çorbalardan birisi ile karşılaştım Öğlesine bir lezzet ki, bir kısa şiir bile yazdım.



Yazının devamı...

Nam nam nam ‘VietNam’

27 Kasım 2017

Tüm Uzakdoğu ülkeleri beni cezbediyor ama Vietnam’ın yeri ayrı. New York yıllarımızda, beni en heyecanlandıran biraz fiyatlı ama son derece 'Funky' 'Indochine' olmuştur. Sanatçı, ressam, filmciler ve arada bir tanınmış aktör ve aktrislerin yemeğe geldiği 'Indochine', bizim zamanımız 80’lerden evvel Andy Warhol takımının da sıkı lokantalarındanmış. www.indochinenyc.comParis’te yine böyle bir grup ve Yves Saint Laurent mankenleri falan, çok değişik bir Vietnam lokantasına gitmiştik. Bizi bu lokantaya götüren kız 'Do Thi Anh Tuyet' Paris’in top modellerinden olmasına rağmen son derece mütevazı ve devamlı kıkır kıkır gülen neşeli bir kız idi. Adı 'Beyaz Kış Çiçeği' anlamına geliyormuş. Zengin ve asilzade bir Fransız ailesi, savaşta çocuk yaşta anasız babasız kalan Do Thi’yi evlat edinmişler ve yanlarında Paris’e getirmişler. Do Thi Paris’te geniş bir malikanede el bebek gül bebek büyümüş. Yolda görseniz, incecik, topuksuz ayakkabıları ve sıfır makyajı ile at kuyruklu sade bir kız. Podyumda St. Laurent kılıkları ile süzülürken, aynı kız olduğuna inanamazsınız.



Bir Paris yazı gecesinde hayatımda hiçbir zaman unutamayacağım bir Vietnam lokantasına enteresan bir grup gitmiş idik. Ardı ardına gelen yemekler ayrı bir olay, garson kızların güzelliği ise ayrı bir olay. İpek kimonolara sarılmış 'dal' vücutları ile minik adımlarla yürüyorlar ve bir kuğu edası ile birbirinden lezzetli ve değişik süslü mezeleri servis ediyorlar. Do Thi’nin kulağına fısıldadım, “Ne kadar da güzel sizin ülkenin kadınları” Cevap: “Dikkatli bak, bunların hepsi erkek”. Şimdi yüzünüzdeki 'nasıl yani?' ifadesini görüyor gibiyim. Eee burası Paris ve sıkı bir grup ile takılıyorum.

Hep söylerim ya, turist olmak  zor iş. Derdini, istediğini anlatmak zor. Daha bir ay evvel Urfa’da kahvaltıda ciğer yedik ve ben Vietnam halkının yerel kahvaltısını ısrarla istiyorum. Otel çalışanları ve rehberimiz anlamıyor “Otelde kahvaltı mükemmeldir neden otelde yemiyorsunuz?” Ben Vietnamlılar’ın kahvaltısını istiyorum! Rehberim devamlı şaşırıyor, yolda parkta sabah jimnastiği yapanları görünce katılmak istiyorum mesela…

 

Yazının devamı...

Gözlerim isyanda, yürek paramparça: Vietnam

22 Kasım 2017

Ho Ho Ho Chi Minh,
İki, üç, daha fazla Vietnam,
Ernesto’ya bin selam…

1972'leri hatırlayanlar bu sloganı bilirler. Ho Chi Minh, Vietnam’ın halk kahramanı. Vietnam’ı emperyalist devletlerin elinden kurtaran militan.



Yazının devamı...

Hippilikten bugüne ben, geçmişten günümüze Londra

12 Kasım 2017

Big Ben, Jubilee Line metro tüneli açıldıktan sonra kulenin 46 cm sola yattığı fark edilmiş. Fotoğarafta da görüldüğü gibi 2021 yılana kadar bir restorasyon geçirecek.


Mustafa Kaptan teknede yaşardı. Rahmetli Sadun Boro’nun 'Kısmet' tarzı klasik bir yelkenliydi kaptanın evi. Arkadaşlarımın babası teknesini çok fazla kullanmazdı. Biraz aksi bir 'Laz' olan Mustafa Kaptan, bizleri de pek fazla sevmezdi, çünkü 'iş' çıkarırdık. Sıcak bir yaz ortası gene bir 'iş çıkardık', Marmara’yı boydan boya kat edeceğiz. “Gece Büyükada arkasında demirleyelim ertesi sabah 6.00'da vira ederiz” dedim. Akşam üstü kızlı oğlanlı toplandık ve Büyükada 'Büyük Kulüp' önüne demirledik. Dans etmeye gittik. Tekneye döndük ki, deniz bir ayna kadar sakin ve dolunay tepsi gibi karşımızda asılı duruyor.

"Sekiz saat yolumuz var, haydi demir alalım" dedim. Mustafa Kaptan, “Olmaz daa, güneş doğsun hele bi” falan dedi ama ısrarlara karşı koyamadı. Sabaha kadar dümeni ben tuttum ve Mustafa Kaptan da yanımda hiç ses etmeden oturdu. Gün doğarken dümeni Mustafa Kaptan’a teslim ettim ve kamarama çekilip serin bir uykuya daldım. Uyandığımda çok güzel bir koya demirlemiş idik, sabah duşumu Marmara’nın o zamanlar berrak olan sularında aldım. Sonradan öğrendik ki, meğerse Mustafa Kaptan’da 'Tavuk Karası' hastalığı varmış, yani geceleri göremezmiş. Yıllar sonra arkadaşlarımın anne ve babası emektarları Mustafa Kaptanı göz ameliyatı için Londra’ya götürmüşler. Başarılı bir ameliyat geçiren kaptanlarına da kısa bir Londra turu düzenlemişler. Dönüşte arkadaşımın annesi, “Eee Mustafa Kaptan Londra’yı beğendinmi bari” diye sormuş. Mustafa Kaptan ise her zamanki gibi aksi, “Londra Londra dedinuz, celduk, bir Eyfel’i bile göstermedünüz da”. 'Eyfel' Paris’in sembolü ise 'Big Ben' de Londra’nın sembolü... Milletvekiliyseniz veya altı ay kadar sıra beklerseniz içine kadar da girebiliyormuşsunuz... Kulenin altındaki bina ise Westminster Sarayı yani İngiltere’nin Parlemento binası.

96 metre yüksekliğindeki kuleye monte edilmiş 7 Metre çapındaki saatin dört cephesi var. Akrep 2.7 metre iken yelkovanı 4.3 metre. Big Ben çanı 14 tona yakın ve çaldığı zaman 14 kilometre öteden duyuluyor. Westminster binası yavaş yavaş nehire doğru gömülüyormuş. Big Ben kulesi de 46 cm bir yana eğilmiş.  2021 yılına kadar kule restorasyonda, çanlar sustu…. Temeller ile fazla oynamamak lazım. İngiltere, varlığını o gelenekçi kimliğine borçlu.

 

Yazının devamı...

Yemekli bir Madrid serüveni

7 Kasım 2017

“Ben levreğin rüyasını görüyorum” diyor ve devam ediyor Rüya Lokantası’nın şefi Colin; “Türkiye seyahatlerimde lezzetini unutamadığım bir balık bu levrek.” Sohbet ederken bir yandan taze levreğin filetosunu çıkartıyor, yatay ince dilimliyor. Elma sirkesi ve suyu, hardal, yoğurt ve zeytinyağı ile marine ediyor. Tabağı; limon, turp, ceviz, suyu alınmış ince salatalık dilimleri, dereotu, roka yaprakları ve en sonunda incecik traşlanmış ve kıtır fırınlanmış simitle süslüyor. Alın size Colin Usta’nın Anadolu rüzgarlı Hardallı Levreği...



Madrid’te, saat 15.00 ve lokantalar hâlâ öğle yemeğinde... Geceleri ise saat 22.00’de yemeğe geliyor müşteriler. Saat 16.00’da ise yemek cenneti 'Amazonico' tıklım tıklım.


Yazının devamı...

İtalya’da nereye gidelim üstat?

30 Ekim 2017

Dünyanın en yaşlı zeytin ağaçları bu diyarlarda, 1500 yıllık…Bari: 10. yy'da Demre’den kaçırılan Aziz Nikolas’ın (Noel Baba) kemikleri buradaki 'Saint Nicholas Kilisesi'nde yatıyor. Binlerce ziyaretçi turist akınında, Ruslar başı çekiyor. Kilisenin papazı çok enteresan bir adam... Sohbetimiz sırasında sarf ettiği cümleyi unutamıyorum: “Eğer para olmasaydı, dinler de olmazdı!” Bunu bir din adamından duymanın şaşkınlığı bitmeden, “Evet, kemikleri de bizim Barili denizciler sizin topraklardan çalmış, buraya getirmişler ve yıllarca hem kendileri hem de yedi-sekiz kuşak torunları bu hırsızlıktan para kazanmışlar” diyor.

Bari sürprizleri devam ediyor, gördüğüm en güzel kentlerden. Kordon boyunda yürüyüşe çıkın ve acıkırsanız, kordon boyunun hemen arkasında klasik ve de çok sempatik bir meydan bulacaksınız: Piazza Mercantile...

Bu meydanın klasik stiline tezat, modern, adeta 'pop-art' bir lokanta bu 'Black and White'... Menü de bu kontrasta uymuş, yani modern sunum ile klasik yemekler. www.ristoranteblackandwhitebari.it. Gece konaklama, enteresan dekorlu odalarıyla büyük bir otel olan 'Albergo Nazionale' olabilir. www.grandealbergodellenazioni.com


Yazının devamı...

Bol acılı tatlı bir gezi: Urfa

16 Ekim 2017

 Evliya Çelebi der ki:

Nuh tufanından sonra kurulan eski şehirlerden biri de bu Peygamberler diyarı Urfadır. Urfa’nın suyu ve havası son derece ılıman olup yazı yaz, kışı kıştır. Kış mevsiminde kar yağar, baharda yağmur yağar. Burası dört mevsimin bulunduğu bölgede olup on yedinci örfi iklime düşer. Dostlardan iyi huy sahibi, şirin ve edalı dilberleri olur. Temiz, lekesiz, terbiyeli, edepli, örtülü ve güzel sözlü hatunları vardır. Elbise, sanat, yiyecek ve içecekleri ilginçtir. İleri gelenlerin hepsi samur, sincap kürkü ve atlasa giyerler. Orta halli olanları çeşitli kısa elbise giyerler. Türkmenler ve Kürtler kendi dilleriyle konuşurlar.Urfa İsot Festivali’ne Urfa Belediyesi tarafından davet edilince seve seve kabul ettim. Çok 'acı' meraklısı değilim ama acının lezzetlisinin de hastasıyım.



30 çeşit isot tattık. İlk önce, içine tohum karışmış mı, yabancı maddeler var mı, homojen mi ve siyaha yakın koyu kırmızı tek renkli mi? diye bakıyorsunuz. Sonra kokluyorsunuz. Kokuda belli ve sihirli bir aroma duymanız gerekli. Diliniz ile kuru biberi damağınıza yapıştırıyorsunuz. Pul biber damakta eriyerek ağızda dağılacak, acı sonradan gelecek, arkadan vuracak kalleş ama tatlı bir lezzetle son bulacak. Mutlu son… Çok enteresan, çok lezzetli, kuvvetli ama öldürücü değil ve tatlı sonlu bir acı bu.

Yazının devamı...

İsveç’te 'kötü hava yoktur yanlış kıyafet vardır'

9 Ekim 2017

Bazen rüyalara dalınca karnımın acıktığını, üşüdüğümü falan unutuyorum. Stockholm’da aynen böyle oldu. Bir gün evvel Ayvalık'ta denize girdiğim için ve internet hava raporunda 16-17 derece gördüğün için mevsimlikler almışım yanıma... Akşama doğru üşüdüğümü anladım. Mağazaların kapanmasına 15 dakika var. Kendime, yün pantolon, ceket ve bir de atkı aldım. Bir nebze ısındım. Hava sekiz derece ama nehirden ve denizden gelen soğuk esinti kemik titretiyor. Yün ceket de kesmedi sonradan otelimizin yanındaki butikten içi miflonlu çok şık bir pardesü aldım. Bu arada da İsveç modası da tabiri caizse yıkılıyor!. Bu arada İsveçli şeffaf tenli uzun bacaklı sarışınlar kısa kollularla dolaşıyorlar. Rahmetli annem derdi: "Bu yabancılar da hiç üşümez”

Stockholm sakin bir şehir ama İstanbul’dan sonra tüm Avrupa şehirleri sakin geliyor insana. Halkının; otolarını kaldırımlara park etmediği veya etmek zorunda kalmadığı, yerlere çöp atmadığı, sanki kornaları sökülmüş gibi hiçbir zaman kısa da olsa kornalarına ellerinin gitmediği, yaya kadırımlarına adımını attığı anda her türlü motorlu taşıdın kendine yol vereceğini adı gibi bildiği bir metropol. Sanki klasik bir Viyana havası var ama Kuzey Avrupa rengi ile karışmış. Geniş parkları, bol trafikli bisiklet yolları, düzenli trafiği ile sakin sarışınların dolandığı, insanların sıcak ama havanın soğuk olduğu bir şehir.



Merkezden başladık dolanmaya, yürüyerek eski şehire gideceğiz. İlk önce karnımızı doyuracağız. İsveç kelimesini duyar duymaz hemen aklıma gelen kelime 'Sweedish Meatballs' yani İşveç Köfteleri.
Stockholm eski şehrin girişinde 'Tradition' adında bir lokantaya yöneldik. Köftelerimi ısmarladım. Tadını unutmuşum çok lezzetliydiler. Eski şehri gezinizde bu lokantaya uğrayın: Tradition Österlanggattan No:1. Kraliyet sarayının neredeyse yanı başı...


Yazının devamı...
Ayhan Sicimoğlu Kimdir?

Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat’ devri sona erdi! Hurriyet.com.tr Seyahat yazarları dünyayı geziyor… Gördüklerini, yiyip içtiklerini, yaşadıkları tüm maceraları A’dan Z’ye artık burada yazıyor…