"Ayhan Sicimoğlu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayhan Sicimoğlu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayhan Sicimoğlu

Ayhan Sicimoğlu

Eskiyle yeninin, Doğu’yla batının arasında Japonya

5 Ağustos 2018

Kibar insanlar ülkesinde bırakın öpüşmeyi, el sıkışmak bile yersiz bir hareket. Belinizden saygı ile eğileceksiniz ve ne kadar öne doğru eğildiniz o kadar saygı demek. Kartvizit değiş tokuşu yaparken başparmaklarınız yukarıda, iki eliniz ile kartınızı öne doğru uzatacaksınız. Trafik soldan olduğu gibi yürüyen merdivenler de solda duracaksınız. Metro katına geldiğinizde sakın şaşırmayın. Yerlere, yalamak için bal dahi dökemezsiniz. Yollarda ayakta bir şeyler yemek mümkün değil, ayıp. “Kızlar sokakta çiklet çiğnemezler” dedi bir Japon. Aslında bunu gençliğimizde annemin ablama sıkı sıkı tembih ettiğini de hatırlıyorum. “Yollarda atıştırmak, çiklet çiğnemek, yüksek sesle konuşmak ayıp” derdi rahmetli.



Değil yerlerde bir çöp, çöp sepeti dahi yok. “Elimizde çöp varsa nereye atacağız” dedim, “Cebinize veya çantanıza koyun, evinizdeki çöp sepetine atın” dediler. Metrolardaki biniş yerlerinde kapıların önünde tek kişilik çizgiler işaretli. Metro beklerken tek sıra oluyorsunuz ve zikzak uzadıkça uzuyor. İlk önce inecekler iniyor, sonra tek sıra halinde binecekler biniyor. Taksi şoförleri beyaz eldivenli, beyaz maskeli ve tüm koltuklar kar gibi beyaz işlemeli dantel kılıflarla kaplanmış. Bagajda da bir yedek kılıf seti mevcut.

Köklerinden kopmamışlar ama Batı’ya hayranlar
Japonya, geçmişin gelecek ile kucak kucağa, sakin bir uyum içerisinde yaşadığı bir ülke. Batılı birisi için anlamak çok kolay değil. Köklerinden kopmamışlar ama bence biraz fazla Batı dünyası hayranlığı da hemen göze çarpıyor. Öte yandan “Eski ve yeninin dansı bu kadar mı uyum içerisinde olur” dedirtecek kadar da ilginç bir ülke. Örneğin, yüksek teknoloji eseri bir bina yanında bir kulübeyi görebiliyorsunuz. Ya da yüksek teknoloji ürünü bir otel odasına jet asansörler ile çıkıyorsunuz. Odanızda otomatik ısı kontrolünün yanında nem kontrolü, pencereden kararan hava ile aynı hızla aydınlanan otomatik iç ışık sistemleri sizi karşılıyor ama pencerelerde yana kayan hafif, ahşap kâğıt camlı perdeler birkaç asır evvelki sistem. Şimdilerde moda olan ama benim hiç anlayamadığım ‘Japan Whisky’si yanında uzun, detaylı ve geleneksel çay seremonileri de, müthiş Japon bahçelerinin hemen yanında bence biraz çirkin modern yapılar da eskiyle yeninin yan yana örnekleri olarak göze çarpıyor.

Yazının devamı...

İnci köleliğinden petrolün efendiliğine

15 Temmuz 2018

Muhammed Al Sani’nin Osmanlı’yı resmen davet etmesi ile Osmanlı egemenliği 1852’de başlamış. Katar, Basra vilayetinin bir sancağı olmuş. Doha, Basra Viyaleti’nin Lahsâ sancağına bağlı bir kaza ve Al Sani ailesi de kaymakamlarmış. Tabii ki İngilizler ‘bala konan arılar’ gibi vızıldayarak üşüşmüşler Doha’ya. Daha sonra alavere dalavere, İngiliz oyunları vesaire Osmanlı 1913’te buralardaki haklarından vazgeçmiş. Son Osmanlı askeri 1915’te Katar’ı terk etmiş. 1916’da İngilizler resmen girmiş ülkeye. 1971’de İngiliz hâkimiyetinden ayrılan Katar, bağımsız bir devlet olmuş. Emir Hamad bin Halife Sani, babasını kansız bir darbe ile uzaklaştırdıktan sonra reformlarına başlamış. Bugün oğlu Tamim bin Hamad, ülkenin başında. Kişi başına düşen milli gelirle dünya şampiyonu! Kişi başı 130 bin dolar milli gelirle, dünyanın en zengin ülkesidir Katar. Katar, üniversiteleri, sağlık reformları, müzeleri ile dünyada ilk sıralarda yer alıyor. Dünyanın coğrafi ve tarihi merkezi sayılan güzel ülkemizde biz daha “Evrensel müzik opera, bizim müziğimiz değildir.” tartışmasını yapaduralım, 2012 yılında Giuseppe Verdi’nin klasik operası “Aida”, Katar amfi tiyatrosunda “Katar Filarmoni Orkestrası” eşliğinde 80 solist ve 35 oyuncu ile sahnelenmiş. Benim için sürprizler ülkesi oldu Katar.



Hayatımda ilk defa bir avcı şahin ellerime kondu. Ava gidemedim, mevsimi değilmiş ama bir 'şahin hastanesi' gördüm.



Yazının devamı...

Avrupa’nın en iyi korunmuş Ortaçağ romantiği

14 Mayıs 2018

Barselona’dan günde dört sefer konforlu otobüsler ile 15 Euro'ya ulaşabilirsiniz. 130 km yol 1 saat 45 dakika. Özel otomobille giderseniz de kasaba girişinde geniş park yerleri mevcut. Köprüden usulca manzarayı sindire sindire yürüyünüz. Harikalar diyarındaki Alis edası ile kule üzerindeki demir parmaklıklı kapıdan kasabaya giriniz. Taşlı yollardan yürüyeceksiniz, hanımlar, topuklu ayakkabıların alternatifleri yanınızda olsun muhakkak.



Fotoğrafçıların cennetinde yürürken bir yandan da lokanta kesiyorum. Pont Vell lokantasını deneyeceğiz. Kasabaya aç karnına girmeyelim. Hemen sağ tarafta dört katlı bir lokanta biraz turistik de görünse, kokusu güzel. Kasabanın sosisleri meşhur ama menüde bulamıyorum. Spesiyaliteleri tavşanmış. Güzel bir menü çalışmasına başlamadan evvel çok sevdiğim 'Cava'dan bir kup (İnce uzun şampanya kadehi) deneyelim. Fransızların meşhur 'Champagne' tekniği ile yapılan Cava'yı (İspanyolca şarap mahzeni demek) bazen şampanya ya tercih ederim, daha neşeli bulurum. Her ne kadar kulağa hoş gelmesede Fransa’da lokantalarda seçerim ve Fransızlar iyi becerirler, bu pişirmesi zor tavşan etini. Fransa sınırı 30 km civarı. En yakın Fransız kasabası Perpignan 80 km. Yeşil elmalı Tavşan güveç tam Fransız usulü olmasa da uyaroğlu idi. Tek bir kadeh kırmızı şarap için bu kez Kuzey İspanya’ya gittim, 'Rioja' Tempranillo (erkenci) üzümünden. En erken kararmaya başlayan, Bask bölgesi dağlarının hemen arkasındaki bağların üzümü. Yemek ufak bir 'Shot Ratafia' ile noktalandı. Limon kabukları ve baharat ile yapılan yöresel bir likör. Dikkat şarabı ve likörü seveceksiniz ama birer kadehte kalalım lütfen, daha gezeceğimiz yerler var ve akşam da Barselona’ya döneceğiz. Restaurant Pont Vell, C/Pont Vell Besalu.

Besalu’da ortaçağlarda Yahudi ve Katolikler beraber yaşamışlar.  712-814 yılları arasında bir 100 senede Kuzey Afrika Müslümanları kontrolu altında kalmış. Bu devre ait hiç bir kalıntı yok. Yahudilere ait kalıntı ise bir temel kazısında ortaya çıkmış.

Yazının devamı...

Çeeeek bi Adana kebap...

24 Nisan 2018

Şimdi: İri bir parça kopart ve yassı şişi eline alarak baş parmak aşağıda, diğer dört parmak sırasıyla okşar yumuşaklıkta tek tek kapatarak geriye, kendine doğru bu satır kıymasıyla yassı şiş üzerini kapla. Bu işin en zor kısmı bence, çok gevşek olursa kebap pişme esnasında ateşe düşebilir. Ben düşürmeden pişirebildim, hatta arada eti sıkılaştırmak için ateş üzerinden alıp, lavaşla üstüne bastırıp fazla yağlarını alarak tekrar ateş üstüne koydum. Kömür ateşini sık sık yelleyerek kızgın olmasını sağladım ki, üstü kızarsın nar gibi. Ustalar "tamam" deyince tabaktaki bir lavaş üstüne yatırıp üstünü bir başka lavaşla yorgan misali sıkıca örttüm. İlk önce hafif ileri (yapışan uçlar varsa serbest kalsın diye) sonra tereyağından kıl çekercesine ahenkle tek hamlede yassı şişi, bir kılıç cengaveri maharetiyle çektim ve derin bir soluk aldım. Şimdi nar kuzusu gibi önümde boylu boyunca lavaş yatağına uzanmış, hâlâ cızırdıyor. Çeeeek….




İsmail Amca 86 yaşında, 60 senedir kebap yapıyor ve bir delikanlı gibi çiğ köfte yoğuruyor. Adana kebabını bilmem ama çiğ köfte bence dünya gastronomi harikaları listesinde ilk sıralarda yer alır. Müthiş bir buluş.

Tarsus Amerikan Koleji’nde dört sene yatılı okudum. Adana’da, dayım Kemal Özgür ve bilhassa halam Ruziye Özgiray’ın evlerinde hafta sonlarımı geçirirdim. Kemal dayı bir yemek uzmanı, bir 'Bon Viveur' idi. (iyi yaşayan insan) Kışları Adana’da kebabın en iyisini yaptırır, yazları ise İstanbul’daki köşkünde deniz mahsullerinin alası mutfağından eksik olmazdı. Adana’da eskilerin hatırladığı hâlâ bir 'Kemal Özgür Kebabı' var. Kebaba adını vermiş bir adamın yeğeniyim. İlk defa dayım götürmüştü sabah 6.00’da ciğer şiş yemeye, Ciğerci Parmaksız’ın minik dumanlı lokantasına. Çocuktum unutamadığım bir andır.  

Yazının devamı...

Girona’da dişi aslan heykelinin poposunu neden öpmedim?

16 Nisan 2018

Hikayeye göre İsabel, “Son Müslüman ve Yahudi, İberya Yarımadası’nı (Bugünkü İspanya) terkedene kadar yıkanmayacağım” demiş.Gerçi Ortaçağ Avrupası’nda yıkanmanın hastalıklara yol açtığına inanılırmış ve kilise, çıplak yıkanmanın günah olduğunu da söylermiş. İsabel’in “Doğduğumda ve evlendiğimde olmak üzere hayatımda sadece iki kere yıkandım” dediği rivayet olunur. Aynı devirlerde gürül gürül akan sıcak sulu ve buharlı hamamları ile Osmanlı’yı düşünürseniz, ortaçağda medeniyetin kimde olduğunu anlarsınız. Neyse, hikayeye dönelim. İsabel öylesine kirliymiş ki  “Kirli İsabel” olarak anılırmış. Hatta resim sanatında sarıya çalan beyaz renge, İsabel’in iç çamaşırlarının renginden esinlenerek “Isabelin” denmiş. Neyse midenizi kaldırmayayım. Etnik soykırıma çok az kala Osmanlı Sultanı II. Beyazıd, gemilerini göndererek Yahudiler’in büyük bir kısmını Osmanlı topraklarına getirmiş.

Girona, (Katalanca’da Cirona okunuyor) Barselona’nın 100 km kuzeydoğusunda. Hızlı tren ile 40 dakikada ulaşabilirsiniz. Yahudi evleri ile meşhur. Ülkemizde yaşayan ‘Sefarad Yahudileri’nin bir çoğunun kökü Girona’da yatıyor olmalı. 12. asırda Yahudi Cemiyeti, Girona’da yeşermiş. Aslında İspanya’da Yahudiler’in gerçek varlığı, Kuzey Afrika’dan gelen ve tüm güney İspanya’yı kontrol altına alan Müslümanlar ile başlamış. İslam yönetimi, vergilerini verdikleri takdirde Yahudiler’i ticaret, eğitim ve din alanlarında serbest bırakmış. Bu hoşgörü ve serbesti tüm Avrupa Yahudileri’ni buralara göç ettirmiş. Ta ki; birbirinden ayrı Katolik krallıklardan Kastilya ve Leon Kraliçesi İsabel ile Aragon Kralı II. Ferdinand’ın evlenip, güçlerini birleştirerek, 1492 yılında Elhamra Kararnamesi’ni imzalayana kadar.

Bu kararnameye göre Yahudi dinine mensup olan herkes İspanya'yı terk edecek, yanına altın, para ve ziynet eşyası almayacaktır. Kararnamenin muhataplarına ülkeyi terk etmeleri için 4 ay süre tanınmış ve bu süre sonunda da ülkeyi terk etmeyenlerin idam edileceği belirtilmiş. Bu tarihten bir yıl sonra yine II. Ferdinand'a ait olan Sicilya 1493'te, dört yıl sonra da Portekiz 1497'de aynı uygulamayı gerçekleştirecektir. Böylece Yahudiler tüm Avrupa’ya göç etmeye başlamışlar.

En uzak olmasına rağmen en güvenilir ve zengin topraklar Osmanlı topraklarıymış. Pîrî Reis'in amcası Kemal Reis'in kumandasındaki Osmanlı kadırgalarıyla gelen göçmenler; başta İstanbul, Edirne ve Selanik olmak üzere, İzmir, Manisa, Bursa, Gelibolu, Amasya, Patros, Korfu, Larissa ve Manastır'a yerleştirilmişler. Osmanlı’ya göç edenlerin daha elit sınıf; entelektüel, zengin, bilim insanı ve yüksek seviyede sanatçılar olduğu söylenir. Bu sınıf, Sultanlar’ın doktorları, haznedarları, elçileri olmuş, Osmanlı’ya matbaa, ateşli silahlar teknolojisi ve daha birçok yenilik getirmiştir.

Yazının devamı...

Gaudi’nin incisi ‘Barselona’

10 Nisan 2018

 Balkonlarda çeşitli bayraklar asılı.



Sarı kırmızı yatay ince çizgiler: Resmi Katalonya özerk bölgesi bayrağı.


Yazının devamı...

2 bin 500 yıldır bitmeyen koşu

2 Nisan 2018

Orduya 'İmmortals' deniliyor, yani ölümsüzler. Yağlı kıvırcık uzun sakalları, gür saçları, iri, koyu siyah gözlerini daha da etkileyici kılan kara sürmeleri, tepeden tırnağa zırhları, kara giysileri ile ürkütücü görünüşleri ve insan üstü savaşma kabiliyetleri ile ölümsüz olduklarınına inanılan, istilacı yenilmez savaşçılar ordusu. Ta bugünkü İran’dan kopmuş, Anadolu’yu talan etmiş, önlerinden kaçan Yunanlıların peşinden adaları zıplayarak geçmiş ve bugünkü Yunanistan kıyılarına dayanmış durdurulamayan Pers ordusu.



Gelin tarihin bu fasikülünü tarihin babası sayılan, Heredot’tan dinleyelim. Hastasıyım Heredot’un. MÖ 484 Bodrum doğumlu Heredot’un tarihini evirir çevirir gene ve hâlâ okurum. Heredot’a göre İyonya (Bugünkü Efes, Aydın, İzmir ve yakın Ege adaları) halklarının Perslere karşı olan ayaklanmasında, Atinalılar yardıma gelirler ve Persler'in önemli şehirlerinden biri olan Sardis’i ele geçirip yakıp yıkarlar. Sardis; Bugünkü Manisa’nın Salihli ilçesine bağlı Sart beldesi. Pers kralı Darius buna çok içerler ve gökyüzüne cehenneme doğru bir ok atarak intikam yemini verir. Hatta rivayete göre, bir kölesini görevlendirmiş; her öğün yemekten evvel üç kez “Sahip, Atinalıları unutma” diye bağırırmış köle, tabi Heredot’a göre, öldürecek beni bu Heredot. İntikam hırsı ile yanıp tutuşan Darius Atinalıları Anadolu’dan püskürttüğü gibi peşlerinden ta Yunanistan kıyılarına kadar gelir.

Maraton koyu maketi, zeytin ağaçları arkamda

Heredot’a göre Pers ordusu 100 bin asker; ama Heredot Baba biraz abartması ile ünlü, gelin biz ona 30 bin asker diyelim. Atinalıların savaşçı sayısı ise sadece 12 bin. Atina’nın kuzeyinde Maraton Koyuna 600 gemi ile ulaşan Pers ordusu, karaya çıkacak, oradan da Atina’ya inecek, yakıp yıkacak, herkesi kılıçtan geçirecek ve intikamını alacak. Atina’da tüm eli silah tutanlar Maraton’a doğru kesin yenilecekleri ölüm savaşına doğru yola çıkıyorlar. Geri kalan yaşlılar ve kadınlar ise şehir stadyumuna doluşuyorlar ve ölümü bekliyorlar. Maraton civarı bataklık, Yunancası 'marathos' olan, ilaç yapımında kullanılan  yabani rezene tarlaları ile ünlü.

Yazının devamı...

Gurbette memleketimde gibi

12 Mart 2018

Gördüklerimi, yediklerimi, yaşadıklarımı sırasıyla anlatayım. Türk Hava Yolları 13.10 uçağı bizleri kuş gibi, 1 saat 20 dakikada Atina Eleftherios Venizelos hava alanına 13.35'de bıraktı. Venizelos adını biliyorsunuz ama hatırlatayım. 1864 Girit doğumlu-1936'da yaşama veda etmiş. Yunanistan’ın eski başbakanı. İngilizlerin kışkırtmasıyla 1920 yılında Türkiye ile sonunda fena halde kaybedeceği bir savaşa girmiş. Bükemediği bileğe saygı duymuş ve Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi doğrultusunda 29 Ekim 1930'da Türkiye'deki Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına bile katılmış. Atatürk’e 'Nobel Barış Ödülü' verilmesini teklif ettiği mektup şöyle biter:

Samimi barış arzusuyla dolu olduklarında en derin farklılıklara sahip halkların bile tekrar yakınlaşabileceklerini gösteren bu yeniden birbirimize yakınlaşma faaliyeti hem iki ülke için hem de Yakın Doğu'daki barışı sürdürmek için faydalı oldu. Barışı tesis etmek için yapılan bu paha biçilmez katkıyı gerçekleştiren kişi elbette, Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'dır. Bu yüzden, 1930 Yunanistan Hükümeti'nin lideri olarak, Yunan-Türk anlaşmasının imzalanmasının Yakın Doğu'nun barışa doğru yürüyüşünde yeni bir dönemi başlattığı şu zamanda, Mustafa Kemal Paşa'nın Nobel Barış Ödülü'ne sahip olmanın ayırt edici itibarıyla ödüllendirilmesini teklif etmekten onur duyarım.

Saygılarımla,Elefthérios Kyriákou Venizélos

Atina Istanbul’dan bir saat geri. Athens Plaza oteline check-in ettik. Atina’nın tam merkezinde Syntagma meydanı köşesinde. Syntigma meydanı tam merkez, nitekim  otelimizin önünden sık sık sokaklarda görmeye alışacağımız protesto yürüyüşleri bu meydanda son buluyor. Maaşlarına zam isteyen öğretmenler, düzen değişikliği isteyen komünistler ellerinde bayrak ve pankartları megafondan gelen cümleleri tek bir ağızdan tekrarlayan, muntazam ve taşkınlığa başvurmayan uzun kalabalık selleri. Syntigma, yani 'Anayasa Meydanı'nın bir tarafında şimdiki meclis binası aslında 19. asırdan kalma eski krallık sarayı. Yürüyüşler burada son buluyor. Monastraki, Plaka Kolonaki mahallelerine yakın, butikler, müzeler, kafeler ve lokantalarla dolu bu merkezde şık bir otel kalacağımız otel. 

Şoförümüz Kostas müthiş bir adam ve tam üç gün ayrılmadı bizden, tüm randevularına erkenden geldi, leb demeden leblebiyi de anladı. Hakikaten anladı aynı kelime, leblebi de Yunanistan’a Türkiye’den ithal ediliyormuş zaten. Sarı leblebiyi seviyorlar. Sakın bana şimdi yine, “Yunanlılar bizden çalmış efendim” klişesi patlatmayın. 'Leblebü' kavrulmuş nohut demekmiş Farsça’da, yani bu teoriye bizde leblebiyi İran’dan, kahveyi Araplar’dan, baklavayı ve künefeyi de Suriye'den çalmış sayılmaz mıyız? Demeyin böyle şeyler, sonunda zararlı çıkarız. Kimse kimseden bir şey çalmamıştır. 500 senelik Osmanlı mutfak kültürü Hindistan’dan Viyana’ya kadar yayılmıştır o kadar. Sen süzme yoğurda 'Greek Yogurt' dedirtirsen o senin kronik tanıtım hastalığının sonucudur.


Yazının devamı...
Ayhan Sicimoğlu Kimdir?

Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat’ devri sona erdi! Hurriyet.com.tr Seyahat yazarları dünyayı geziyor… Gördüklerini, yiyip içtiklerini, yaşadıkları tüm maceraları A’dan Z’ye artık burada yazıyor…