Picasso’nun tablosunu iç eden Türk komünistler kimlerdi?

Sakıp Sabancı Müzesi’nde açılan ‘Picasso İstanbul’da’ sergisi, bana 1950’li yılların önemli bir siyasi polisinden bundan yıllarca önce dinlediğim bir hadiseyi hatırlattı:

Türkiye Komünist Partisi’nin bazı önde gelenlerinin 1940’lı senelerin sonunda Picasso’dan gelirini parti işlerinde harcamak maksadıyla aldıkları bir tabloyu kendi mallarıymış gibi satıp parasını ceplerine indirmeleri meselesini... Hálen hayatta olan eski tüfekler bu tablo meselesi hakkında lutfedip konuştukları takdirde, sayelerinde hem TKP tarihinin sırlarından biri aydınlanmış, hem de cebellezi edilen tablonun Picasso’nun hangi eseri olduğu ortaya çıkmış olur.

SAKIP Sabancı Müzesi’nde açılan ‘Picasso İstanbul’da’ sergisi sayesinde, haftalardır Picasso ile yatıp kalkar olduk.

Ressamın günlük hayatımızın böyle birdenbire gayet önemli bir parçası olması, tablolarından birinin bizimle bağlantısı hakkında bana bundan yıllarca önce dinlediğim bir hadiseyi hatırlattı: 1940’lı senelerin sonunda TKP’nin, yani Türkiye Komünist Partisi’nin bazı önde gelenlerinin Picasso’dan gelirini parti işlerinde harcamak maksadıyla hediye olarak aldıkları bir tabloyu daha sonra kendi mallarıymış gibi satıp parasını ceplerine indirmeleri konusunu...

İşte, tablo meselesinin ayrıntıları:

Pablo Picasso, ilk gençlik yıllarından itibaren komünizme meyillidir ama ressamı derinden en fazla etkileyen hadise, anavatanı İspanya’da yaşanan içsavaş sırasında Alman uçaklarının 1937’nin 26 Nisan’ında faşist karşıtı güçlerin üslendiği Guernica şehrini bombalamalarıdır. Guernica’nın bombalanması, dünya tarihinde sivil halka karşı yapılan ilk hava saldırısıdır ve saldırıda direnişçilerin yanısıra sivil halktan da binlerce kişi can vermiştir. Picasso, bombardımandan sonra vahşeti anlatmak maksadıyla şehirle aynı ismi taşıyan meşhur tablosunu yapacak, ‘Guernica’ ressamın en önemli eseri kabul edilecek, Picasso ise komünizme daha da yakınlaşacaktır.

PARTİNİNREKLAMI

İkinci Dünya Savaşı yıllarını Fransa’da geçiren Picasso, 1944 Ekim’inde Fransız Komünist Partisi’ne üye olur. Fransız kültür hayatının çok önemli isimlerini bünyesinde zaten barındıran parti, Picasso’nun da katılmasıyla hem bol reklám imkánına kavuşmuş, hem de daha fazla gelir sahibi olmuştur. Zira, o yıllarda şöhretinin zirvesinde olan ve hemen her tablosundan servet kazanan Picasso, partiyi parasıyla da desteklemekte, bazı tablolarının gelirini yoldaşlarına bırakmakta, hattá yeni yaptığı eserlerini bile partiye verip ‘Satın ve parasını örgüt işinde kullanın’ demektedir.

O dönem, Picasso’nun solculuğunun hızlı günleridir. ‘Barış toplantıları’nın sembolü olması için meşhur güvercinlerini çizmekte ve afişler hazırlamaktadır. Ama, 1953’te bir yol kazasına uğrar; Sovyet diktatörü Stalin’in ölümünden hemen sonra partinin gazetesinde yayınlanmak üzere çizdiği Stalin resmi Fransız komünistlerini kızdırır, resmin ‘liderin iç dünyasını yansıtmadığı’ iddia edilip ‘fazla burjuva’ bulunur, üstelik parti 1953’ün 18 Mart’ında ‘resmi onaylamadığını’ açıklar ama Picasso ne komünistlikten vazgeçer, ne yoldaşlarına kırılır!

TÜRKMİSAFİRLER

Ressamın bu hızlı günlerinde, yani 1940’ların sonunda Türkiye Komünist Partisi’nden bir grup, ressamı ziyarete gider ve ‘Aman yoldaş, bize de yardım et’ derler. Türkiye’de zaten yasadışı olduklarını söyler, her türlü faaliyeti sürgünde yapmak zorunda olduklarını anlatır, Moskova’dan buna rağmen kendilerine doğru dürüst bir para verilmediğinden yakınır ve ressamdan partiye maddi yardım talep ederler.

Picasso, Türkiye’yi yıllar öncesinden bir fotoğraf sayesinde zaten bilmektedir: İmparatorluk dönemi Türkiyesi’nin önde gelen fotoğrafçılarından olan Pascal Sebah’ın o günlerde Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisinde bulunan Kuzey Afrika’da çektiği bir yerli kadın grubunun fotoğrafından etkilenmiş ve fotoğrafın havasını bazı çizimlerinde kullanmıştır. Dolayısıyla seneler önce ilham aldığı Türkiye’nin komünistlerine yardım etmek ister, iyi para edecek tablolarından birini TKP’lilere verip ‘Bunu alın, götürüp satın ve parasını da parti işlerinizde kullanın’ der.

Ve, kısa bir müddet sonra TKP’nin üst yönetimindekiler birbirlerine girerler: Picasso’nun tablosu ortadan kaybolmuş, daha doğrusu satılmış, üstelik iyi bir mebláğa gitmiş ama para partinin kasasına değil, resmi satan yoldaşın cebine inmiştir. Yoldaşlar birbirlerini artık ‘revizyonist’, ‘dönek’ yahut ‘emperyalist’ olmakla değil, ‘hırsızlıkla’ suçlamaktadırlar!

TKP’nin sürgündeki yönetiminde yaşanan bu tablo kavgası Türkiye’deki komünistlerin, dolayısıyla aldıkları nefesi bile takip etmekle görevli olan polisin de kulağına gider ve resmin akıbeti İstanbul’da da soruşturulur. O zamanın Emniyet Müdürlüğü olan Sirkeci’deki Sansaryan Hanı’nda misafir edilen TKP’liler tablo konusunda da sıkıştırılırlar ama bir netice çıkmaz. Picasso’nun devrim aşkına bağışladığı tabloyu satan yoldaşın ismi ‘kol kırılır, yen içinde kalır’ misáli, üst düzeydeki diğer yoldaşların arasında sır olarak kalmıştır.

HAYDİKONUŞUN

Ben, Pablo Picasso’nun bu tablo macerasını sıkı bir kitap meraklısı olan rahmetli Adnan Kınay’dan öğrendim. Adnan Bey, emekli bir emniyet müdürüydü, uzun seneler siyasi poliste çalışmış ve 50’li senelerden itibaren başta Názım Hikmet ve annesi Celile Hanım olmak üzere, o devirde netámeli sayılanları adım adım takip etmişti. Emekli olmasından yıllar sonra bana eski günlerde yaşadıklarını anlatmış, hattá takiplerde kullandığı ve içerisinde çizimlerin de yeraldığı not defterlerini de vermiş ve hatıralarını bundan senelerce önce o zaman çalıştığım Milliyet’te ‘Karakolda Ayna Var’ başlığı altında birkaç günlük bir dizi halinde yayınlamıştım. Bu tablo bahsi, Adnan Bey’in ‘İşin aslını bir türlü öğrenemedik’ dediği konulardan biriydi.

Eski tüfeklerden hálen hayatta olanlar, tablo meselesini bütün ayrıntılarıyla biliyorlardır, buna eminim. Lutfedip konuştukları takdirde, sayelerinde hem TKP tarihinin sırlarından biri aydınlanmış, hem de cebellezi edilen tablonun Picasso’nun hangi eseri olduğu ortaya çıkmış olur.

Ses getiren serginin sessiz kahramanı

‘PICASSO İstanbul’da’ sergisiyle ilgili olarak basınımızda günlerden buyana haberler çıkıyor ve sergi sayesinde rahmetli Sakıp Sabancı’nın en büyük hayalinin, yani Picasso’nun eserlerinin İstanbul’a gelmesi rüyasının gerçek olduğu söyleniyor.

Gayet doğru! Sergi sadece bizde değil, dışarıda da bir hayli ses getirdi ve Türkiye, Sabancı Holding’in organizasyonu sayesinde ilk defa bu derece önemli bir sanat olayına evsahipliği etti.

Ama bence, organizasyonun asıl kahramanına láyık olduğu ilgiyi pek göstermedik: Dr. Nazan Ölçer’e...

Şimdi Sabancı Müzesi’nin başında bulunan Nazan Ölçer, Türkiye’nin ilk ve en önemli Türkologlarından birinin, Prof. Ahmed Caferoğlu’nun kızıdır. Geçen yıl emekli olmasına kadar seneler boyu Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nin müdürlüğünü yapmış, Süleymaniye’de enkazı andıran taş bir mekánda bulunan müzeyi restore ettirdiği Sultanahmet’teki İbrahim Paşa Sarayı’na taşıyıp dünya standartlarına getirmiş, müze 1984’te Avrupa Konseyi tarafından ‘yılın müzesi’, Nazan Ölçer de 1988’de ‘yılın müzecisi’ seçilmiştir ve her iki ödül de Türkiye’ye ilk defa onun sayesinde gelmiştir.

Nazan Ölçer, devlet memurlarına 60 yaş sınırı getirilmesinden sonra, geçen sene emekliye ayrılmak zorunda kaldı. Ama emekliliğinden birkaç gün sonra Sabancı grubu tarafından kapıldı ve müze ona emanet edildi.

Sanat etkinlikleri tarihimizin en fazla ses getiren olayı olan ‘Picasso İstanbul’da’ sergisi, bir yerde Nazan Ölçer’in uzun yıllara dayanan kişisel ilişkilerinin ve dostluklarının eseridir. Zira, böylesine önemli bir sergi, taleplerin ve yazışmaların yanısıra şahsi dostluklar da gerektirir ve serginin düzenlenmesinde Nazan Ölçer’in dostluklarının, ilişkilerinin ve girişimciliğinin büyük rolü vardır.

Bülent Ecevit’in Hint şairi Tagore’dan yaptığı tercümede ‘Lambaya aydınlığı için teşekkür et ama karanlıkta durarak ışığı tutan eli unutma’ diye çok güzel bir cümle geçer ve Picasso sergisinin gerisinde duran zarif ve becerikli el, sevgili Nazan Ölçer’e aittir.
Yazarın Tüm Yazıları