Bu maçı hangi tribünde seyrediyorum?

HÜKÜMET ile Fethullah Gülen cemaati arasındaki iktidar mücadelesi olanca hızıyla sürüyor.

Haberin Devamı

Başlangıçta imalar, metaforlar üzerinden yürüyen tartışma artık “vesayet–çete–örgüt–polis ve yargı cuntası–ihanet” gibi kavramlar üzerinden yapılıyor.
Öyle görünüyor ki bu iş tartışmalar ile sınırlı kalmayacak. Poliste, yargıda uzantıları da olacak, devletin bazı kademelerinde değişikliklere kadar varacak.
Hatta bir adım ileri gidecek, AKP’nin seçim listelerine kadar yansıyacak. Bundan sonraki milletvekili seçimlerinde cemaatin siyasetçilerinin artık AKP listelerinde yer bulabilmelerinin çok kolay olmayacağını şimdiden söyleyebiliriz.
Bazı okuyucularım yazdığım yazılardan yola çıkarak bu iktidar kavgasında taraflardan “hangisini tuttuğumu” anlayamadıklarını, bunu merak ettiklerini yazıyorlar.
Benim gibi bu mücadeleyi dışarıdan izleyenler için futbol takımı tutar gibi bir tarafı tutabilmek güç.
Ama şuna inanırım: Seçimle işbaşına gelmiş meşru bir siyasi iktidar var ve iktidarını herhangi bir oluşumla paylaşmak istememesinden daha doğal bir şey olamaz.
Bu açıdan bakarsak doğal olarak hükümeti destekliyor olmam gerekir.
Meşru hükümetlerin iktidarları da elbette mutlak değildir, yasalar, hukuk kuralları, insan hakları ile sınırlıdır.
Demokrasi, iktidarın mutlak olduğu değil, hukuk çerçevesinde toplumun geniş kesimleriyle paylaşıldığı bir rejimdir.
Ama bugün hükümet ile cemaat arasındaki iktidar paylaşımı kavgasının böyle bir paylaşımı hedeflemediği açık.
Başbakan Erdoğan son konuşmalarında sıkça “çetelerden” söz ediyor. Oysa yakın geçmişe kadar “çeteleri temizlediğini, artık çetelerin iktidara yön veremeyeceğini” söylüyordu.
Demek ki bugün “çete” olmak ile suçladığı bir çevre ile iktidarını paylaşmak konusunda bir sorunu yoktu.
Bizzat kendisi söyledi “Benden ne istedilerse verdim” dedi.
İstedikleri şeylerin devletin çeşitli kurumlarında kadrolaşmak ile ilgili olduğu da bir sır değil.
Şimdi bu durumda “Hükümet bir yanlıştan dönüyor” diyebilir miyiz?
Bunu söyleyebilmek için hâlâ çok erken.
Başbakan Erdoğan’ın tek adamlık hırsından kaynağını alan siyasi mücadele anlayışı, yarın sabah kalktığında başka bir şey söyleyebileceğini de düşündürüyor bana.

Haberin Devamı

Sivil darbe girişimine karşı demeç!

Haberin Devamı

CEMAAT ile giriştikleri iktidar mücadelesinde AKP medyasına hâkim olan görüş şu:
Askeri vesayet bitti ama şimdi de “vesayetçi polisler ve onların yardakçısı vesayetçi savcılar ve hâkimler” seçilmiş hükümeti devirmeye çalışıyor!
Bu cümle Rasim Ozan Kütahyalı’nın: “Emniyet–yargı cuntası, şu an aktif biçimde sivil hükümeti yıpratma faaliyeti yürütüyor.”
Bir başkası şöyle yazıyor: “Seçilmiş hükümeti, seçim dışı yollarla yıpratmak ve iş göremez hale getirmek için vesayetçi sivil bürokratik yapı...”
Askeri vesayetin yerini alan “polis–yargı vesayetinden” sıkça söz ediliyor.
“Rejim üzerinde polis–yargı vesayeti kuruluyor” diye yazdığımızda bizi Ergenekonculukla suçlayanlar bunlar.
Başbakan da geçen gün hatırlarsınız şöyle demişti: “Bildiklerimizi bir açıklarsak, yer yerinden oynar.”
Bütün bunları bir arada okuduğumuzda devlet içinde yuvalanmış bir grubun bir tür darbe peşinde olduğunu düşünmeniz için çok şey var.
Böyle ağır iddialar var ama Başbakan ile hükümetin yaptığı tek şey demeç vermekten ibaret.
Bir gazete köşe yazısı için bile ortalığı ayağa kaldırabiliyorlar ama “hükümeti iş göremez hale getirmek peşindeki polis–yargı cuntasına” karşı yapabildikleri de bununla sınırlı.
Size de tuhaf gelmiyor mu?
“Hükümeti iş göremez hale getirmek” ağır bir suç, cezası da müebbet hapis!
Bununla mücadele etmek için “demeç” yeterli mi?
Yeterli görülüyor olmalı çünkü unutulan bir şey var ki böyle bir cunta oluştuysa, onu da sağlayan hükümetin ta kendisidir.
Balyoz, Ergenekon gibi davalar birer torba davaya dönüştürülüp her türden muhalefet ceza tehdidi ile baskı altına alınırken bu cunta ile koalisyon halindeydiler.
Şimdi pirincin taşını nasıl ayıklayabileceklerini kestiremiyorlar, belli ki karşı tarafın elinde daha ortaya sürülmemiş çok silah var!
Bunun yarattığı dehşet dengesi, savaşın demeçlerle sürdürülmesinin de nedenidir.

Haberin Devamı

Kim bilir bu gidişin dönüşü olacak mı?

FETHULLAH Gülen, önemli bir siyasetçiyi “günaha girmekten ve şantajdan korumak için” bir videolu takibi önlediğini açıklamıştı.
Belli ki cemaate yakın birilerinin en azından “kulakları delik”, böyle şeyleri önceden haber alabiliyorlar ve önlemeye güçleri de yetiyor.
Belki arada “Varsın günaha girsin” diye kaydedilmesine itiraz etmedikleri de olmuştur, kim bilir?
Başbakan’ın ofisinde “böcekler” bulunduğunu da biliyoruz. Böcekler bulunduktan sonra Başbakan’ın koruma kadrosunun değiştirildiğini de.
Acaba o polisler de, sözü edilen “polis cuntasına” çalışıyorlar mıydı, kim bilir?
Emniyet Genel Müdürlüğü istihbarat bölümünden “portatif baz istasyonu gibi çalışarak GSM sinyallerini kendisine çeken” özel bir aracın kaybolduğunu da gazetelerde okuduk.
İddiaya göre sadece o cihaz değil, o cihaz marifetiyle dinlenen kayıtlar da ortada yok.
Acaba alete ve kayıtlara “kalk gidelim” yapanlar da sözü edilen polis cuntasına mı çalışıyorlardı, kim bilir?
Dilime Kibariye’nin meşhur şarkısı takılıyor nedense: Kim bilir bu gidişin, dönüşü olacak mı?
O kayıtlar geri dönüp ortalığa saçıldığı zaman acaba “yer yerinden” oynayacak mı?

Yazarın Tüm Yazıları