İyi ki doğdun Rüzgar’ım

İki yaşına bastığın günü sana senin sayende yaşadıklarımı anlatmak için başladım bu yazıya. Ne büyük bir hata olduğunu yazarken anladım. Bitmez çünkü. Mümkünü yok bitmez. Ağzından çıkan her kelime yüzünden, gökyüzündeki başka bir yıldıza dokunuyorum ben, nasıl bitsin!

Bugün oğlumun doğum günü. Onu doğurduğum günün ikinci yıldönümü. Şükretmekten dilimde yara çıkacak, o durumdaydım. Artık bebeklikten çocukluğa adım atacak, küçük dilimi yutacak pozisyondayım. Bu minik adamın iki yıldır bana yaşattıklarına, verdiği yaşam motivasyonuna, tattırdığı yepyeni duygulara, şaşkınlıklardan şaşkınlık beğendirmesine, kalbimi 100 metre ileriden görülecek şekilde çarptırmasına inanamıyorum. Bu yüzdendir ki Nazım’ın şu dizelerini artık bir tek ona söylüyorum:
“Her günüm mis gibi dünya kokan bir kavun dilimi senin sayende
Bütün yemişler elime güneştenmişim gibi uzanıyor
Senin sayende yalnız umutlardan alıyorum balımı.
Yüreğimin çalışı senin sayende.”
Ve ekliyorum.
Sonsuz aşkla tanışmam senin sayende.
Erkek ırkına başka bir açıdan yakınlaşmam keza...
“Yahu ortalıktaki bütün erkekleri bir anne yetiştirdi” meselesine sarmam da bu yüzden. Şefkatli bir erkek yetiştirmeye takmam da...

VERİMLİ BİR İNSANIM ARTIK

Uykusuzluğa alıştım. Çok daha verimli bir insan oldum, daha hızlıyım artık. Hiçbir eğitimin öğretemediği zaman yönetimi meselesini çözmeye yakınım. Eskiden iki saatte biten işlerin tamamlanması bir saati bile almıyor senin sayende.
Daha umutluyum artık, çok daha az depresif.
Her yeni güne güneş sadece bizim için doğuyormuş gibi şımarık bir hisle başlamam senin sayende.
Mavi gözlerinin içine her baktığımda içime nehirler akıyor.
‘Annem’ diye sarıldığında dünya üzerindeki bütün kuşlar aynı anda benim için havalanıyor.
Dünyadaki hiçbir erkeğin bana senin gibi tutkulu bakamayacağını biliyorum.
Güldüğün anlara bin anlam yüklüyorum.
Aldığım her nefeste varlığın için dua ediyorum.
Doğumunla açtığım yelken, adının anlamıyla okyanusları kat ediyor sanki. Sen esiyorsun ben ilerliyorum. Ruhum seyyah oldu, sayende öğrendiklerimle tazeleniyorum.
Endişe kumkuması oldum. Yanında olmadığım zamanlarda ayak parmaklarının arasında biriken pislikler için bile endişeleniyorum.
Salya, sümük, çiş ve kaka benim için bal-kaymaktan farksız. Çok sempatik geliyorlar! Yoksa bir süre çiğnedikten sonra ağzından çıkarıp, ağzıma tıktığın lokmaları sanki Michelin yıldızlı şef yemeğiymiş gibi zevkle nasıl yutardım?
Üstüme işediğin anlar da nasıl seninle birlikte kahkahalar atardım?
Burnundan çıkan sümüğün büyüklüğü karşısında Alen (O kim deme! Beşiktaşlı bir sülalenin evladı olarak, Alen’in takımımızın baş amigosu olduğunu bilmen gerekir) Kartal’a üçlü çektiriyormuş gibi nasıl “oley, oley, oley” diye bağırırdım?
Öyle bir güç verdin ki bana, hiçbir sorun mesele değil artık. Gözyaşlarımın kıymetini biliyorum; öyle ota boka, değene değmeyene akmıyorlar artık. Ben önemliyim artık, senin sayende.
Dostu, dost olmayandan ayırmayı da seninle yaptım.
Sosyalleşemediğin anlarda benden uzaklaşanlara notunu sen doğduktan üç ay sonra verdim. Günlerce evden çıkamadığım zamanlarda “aşağıdayım aç” diye arayanları, başımın üstüne oturttum. Kapıyı mor gözaltları, yağlı kafa, mama lekeli sabahlıkla açabildiğim dostlar biriktirdim.
Doğum günün için sana, küçük bir ‘sayende liste’si yapmanın ne büyük bir hata olduğunu da şu an anladım.
Bitmez çünkü. Mümkünü yok bitmez.
Ağzından çıkan her kelime yüzünden gökyüzündeki başka bir yıldıza dokunuyorum ben, nasıl bitsin!
Doğduğundan beri ettiğim duayı tekrarlayarak ben bu yazıyı bitireyim en iyisi: “Allahım, oğlum kendini bulana kadar onun yanından yürüyebilmeme izin ver. Bizi vakitsiz ayırma. Büyüyünce o, bu, şu olmaktansa mutlu olmanın önemini ona öğretebileyim, hep mutlu olsun, mutlu olalım...”
Yazarın Tüm Yazıları