Yanlış nerede?

ŞİDDET ve terör örgütü PKK’ya karşı çeyrek yüzyıldır sürdürülen zapti mücadelenin aslında bir "düşük düzeyli savaş" olduğu saptaması tabii ki doğrudur.

Yani, nizami bir ordu Güneydoğu’da kırsal bir gerillayla fiilen çatışma halindedir.

Ve, "askeri açıdan" sonuç alınamamasından TSK’yı sorumlu tutmak yanlıştır.

* * *

ÖYLE, çünkü hangisi olursa olsun, söz konusu nizami orduların, Mao’nun deyimiyle sosyolojinin ve coğrafyanın içinde "sudaki balık" gibi kaybolan ve hele hele, etnik ve feodal temele dayanan o gerillalar önünde "zafer"e ulaşması, imkansız dememek için, sonsuz zordur.

Vietnam’dan Afganistan’a ve Cezayir’den Kolombiya’ya da bunun örnekleri sayısızdır.

O halde tekrarlıyorum, salt "askeri stratejik" açıdan bakıldığı takdirde, PKK’nın hálá "halledilememesinde" (!) TSK’ye sorumluluk atfetmek yanlış, saçma ve haksızdır.

Ancak dikkat, "salt askeri stratejik açıdan" diye altını bilhassa çizdim!

* * *

ÖYLE, zira iş "siyasi stratejik açıya" geldiği takdirde, "cihet-i askeriye"nin sorumluluğu çok büyüktür!

Çünkü aynı TSK, "sebep" değil kimlik inkárcısı politikaların "sonuç"u olarak ortaya çıkan PKK’dan çok önce, bizzat Kürt sorununun bu raddeye varmasından sorumludur.

Üstelik, yalnız sıradan bir sorumlu değildir. Bugüne dek mevcut olmuş olan hükümran statüsü itibariyle, Türkiye’deki bütün kurumlar arasında "esas" sorumludur.

"Kürt" kelimesinin dahi karda yürürken çıkan "kart kurt" (!) sesinden türediğini empoze eden ve aşağıdaki satırların yazarı da dahil, kuşaklar ve kuşaklar boyu kışlada bunu "öğretmeye" (!) kalkışmış olan ordu, "ateşin bacayı sarması"nda baş rolü oynamıştır.

Zaten de, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un bir müddet önce ve henüz Kara Kuvvetleri Komutanı’yken "bazı şeyleri bilmiyorduk, bize öğretilmemişti" şeklinde konuşmuş olması, nihayetinde üstü kapalı bir özeleştiridir.

Ve, çok geç ve çok güç de olsa dahi, tabii ki bu bile olumlu bir gelişmedir.

Ancak, olumludur ama hiçbir şekilde yeterli değildir!

* * *

DEĞİLDİR
, zira askeri plandaki muhtemel taktik yanlışlar bir yana, tüm "şeffaflaşma"ya rağmen Aktütün baskını ertesinde TSK’nın yansıttığı genel hava yine kontradır.

Belágat, Kürt sorununda bir "askeri çözüm"ün "mevcut olabileceği" yönündedir.

"Ah, bizim elimiz kolumuz bağlı olmasaydı" gibisinden bir hava sezinlenmektedir.

Oysa, PKK’nın başını mümkün mertebe ezmek tabii ki bir yana, söz konusu Kürt sorununda bugün bir "askeri çözüm" yoktur. Ne yarın, ne de öbürsü gün olacaktır.

Zaten tecrübesi fiyaskoyla noktalanmış bu alternatif artık hayal bile edilemez.

Hiçbir OHAL, sıkıyönetim veya zapti önlem kökene inmez, inemez ve inemeyecektir.

Diğer taraftan, bütün sivil demokrasilerden beklenildiği gibi, ordunun "elinin kolunun bağlı olmasında" da yadırganacak, gocunacak, yakınacak bir durum mevcut değildir.

Dolayısıyla, "askeri stratejik" açıdan öyle fazla yanlış yapmamış olan TSK’nın bundan çok önce, hep yanlışlarla doldurduğu kendi "siyasi strateji"sini değiştirmesini gerekmektedir.

Bu gerçekleşirse de, ülkemiz, ulusumuz ve tabii ki ordumuz, Kürt sorununun Türkiye bütünlüğü içinde ve barışçıl biçimde çözümlenmesinde hayati bir viraj dönmüş olacaktır.
Yazarın Tüm Yazıları