Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Tarihin Gördüğü En Büyük Tabu Düşmanı

Acının sınırı nerede başlar, zevkin sınırı nerede biter? Yoksa ahlak, insan doğasını mı hapseder? 202. ölüm yıl dönümünde Marquis de Sade hakkında konuşalım mı biraz?


“Ey yanlışın ve fanatizmin kör ettiği zayıf ve saçma faniler, tepesi tıraşlı rahiplerin batıl inancının sizi gömdüğü tehlikeli yanılsamalardan vazgeçin! Onların size bir tanrı sunmalarındaki müthiş çıkarı ve bu tür yalanların sizin mallarınız ve ruhlarınız üzerinde onlara sağladığı itibarı düşünün! Yüreğinizde bir ibadet ihtiyacı duyuyorsanız, tutkularınızın somut nesnelerine yönelin. Gerçek bir şey sizi en azından bu doğal saygı içinde tatmin edecektir.”

Bugün 2 Aralık. Yukarıdaki satırların sahibi Marquis de Sade’ın ölüm yıl dönümü. 1814 yılında, pek çok kaynağa göre tutuklu bulunduğu akıl hastanesindeki peder tarafından öldürüldü. Tanrı adına, ahlak adına, din adına savunmasız birini öldürmek 17. Yüzyıl’da da yaygındı. Peki Marquis de Sade sizce bir gün haklı çıkacak mı?

Sokrates'in hırçın torunu, Aristippos'un kulağı geçen boynuzu Sade; baştan aşağıya bir rock‘n’roll metaforu. Onun hikâyesi aykırılığın, başkaldırmanın, tabu devirmenin, otorite tanımazlığın ve isyanın dışavurumu. Peki bu kural tanımaz hayat, günümüze ne fısıldıyor? Simone de Beauvoir’un sorusunu 63 yıl sonra yeniden soralım; “Sade’ı yakmalı mıyız?”

Hayatının neredeyse yarısını hapishanelerde ve akıl hastanesinde geçiren Marquis de Sade’dan bahsetmeye nereden başlayacağız? Benim bir fikrim var; Fransız Devrimi’nden. Biliyorsunuz, bugün adına medeniyet dediğimiz kavramın içini dolduran pek çok unsur Fransız Devrimi’nde hayat buldu. Hatta farklı bir perspektifle, “Batı Dünyası” konseptinin temeli de Fransız Devrimi’nde atıldı. Peki Fransız Devrimi nerede başladı? Paris’in gotik hapishanesi Bastille’de. Aristokrat bir aileden gelen, askeri ve dini bir eğitim almış Donatien Alphonse François (bildiğimiz adıyla Marquis de Sade) sapkınlık derecesinde cinsel eğilimleri olan, iletişime geçtiği hemen her insanın başına belalar açan, defalarca taciz, işkence ve hakaret gibi suçlardan ceza almış, hapse atılmış, kaçmış, tekrar yakalanmış bir “arıza”. 2 Temmuz 1789’da Bastille’deki hücresinden dışarıdaki kalabalığa olanca nefesiyle bağırıyor: “Burada tutukluları öldürüyorlar!” İki gün sonra Paris yakınlarındaki Charenton akıl hastanesine gönderiliyor. Fransız aydınlarının soylu mücadelesiyle nesilden nesile bilinçlenen ve örgütlenen halk; sarayın baskısı ve mutlak monarşinin ağır yükümlülükleri sebebiyle hapishanelerde suçsuz yere tutulan binlerce insanın sessiz çığlığına, Sade’ın o kurşun gibi haykırışından 12 gün sonra cevap veriyor: 14 Temmuz 1789’da yüzlerce sivil, Bastille’i kuşatıp (bkz: Bastille Buhranı) gardiyanları alt ediyor, tutukluları salıyor ve Fransız Devrimi’nin fitilini ateşliyor. Şimdi söyleyin; “Yakarsa dünyayı garipler yakar...” hangi çağa daha çok yakışıyor?

Sade, Charenton’da toplam 13 yıl yattı. Ve en sonunda orada sonsuzluğa karıştı. Sanatçı mı, siyasetçi mi, reformist mi, akıl hastası mı, cani mi olduğu hep tartışıldı. Ve bu kuramın asla tek bir yanıtı olmadı. Yazma eylemi onun tutkusuydu ama edebiyatla (hatta sanat kavramıyla) işi yoktu. Ahlakı, yasaları ve dini öğeleri çöpe attı. Aşırı özgürlüğü, ahlaksızlığı ve salt zevki savundu. Parafili boyutundaki cinsel açlığı tüm kişiliğini kontrol altına almıştı. Daima insanın “soylu” yanını bir kez yitirdikten sonra neler olacağıyla ilgilendi. Yazdığı kitaplarda, onur ve şerefin bir aldatmaca olduğuna ve bu kavramlar bir kenara bırakıldığında ortaya çıkan yeni ilkeye değindi. O ilke, insan doğasındaki tek gerçekliğin “öz fayda” olduğunu savunuyordu. Bu yolun vardığı nokta ise elbette salt zevkti. Ve Sade; başkasına acı çektirmeyi de zevkin sınırlarına dâhil ediyordu. Sahi, “sadizm” kelimesi kimin soyadından geliyordu?

Bu yazıda sizlere Marquis de Sade’ın hayatını anlatmaya çalışacağım. Olabildiğince objektif bir bakış açısıyla ve belgelere dayanan bilgiler ışığında. Hazırsanız, ışıkları kapatabilirsiniz...

Gençliği, Hapis Günleri Ve Fransız Devrimi
Tarihçiler, Sade’ın din kavramını sorgulamasına, bir din adamı olan amcasının yanında aldığı eğitimde başladığını söylüyorlar. Görünürde bir erdem ve saflık timsali olan amcasının kimseler yokken kilisede rahibelere yaptığı “numaralara” tanık olması, küçük Sade’ı geri dönülmez bir sorgulama döngüsünün ortasında bırakıyor. Kadınlara karşı olan nefreti ise, annesi tarafından yeterince sevgi görmemesine bağlanıyor. Annesinin İsa’yı ondan daha çok sevmesini bir türlü kabul edemiyor.

Aslında hayatında 23 yaşına dek çok da aykırı bir detay göze çarpmıyor. 23 yaşındayken, ailesinin uygun bulduğu “soylu” bir kadınla evlendiriliyor. Adında “de” bağlacı olan her Fransız soylusu gibi, kendinden beklenenleri sırasıyla yerine getiriyor: önce dini bir eğitim, sonra orduya hizmet, ardından aile mülkiyetini tehlikeye atmayacak sınıfsal bir evlilik... İşte ne oluyorsa bu evlilikten sonra oluyor. Önce istemediği halde bir çocuk sahibi oluyor, sonra bir türlü yıldızının barışmadığı kayınvalidesi ile geçimsizliği artıyor, derken baldızını ayartıyor ve kaçınılmaz son: aile içi fırtına!

Sade bu noktadan sonra uçuk bir hayat yaşamaya başlıyor. Uçuk derken, kelimenin tam anlamıyla. Paris yakınlarında, Lacoste’taki malikânesinde hizmetçilere tecavüz, onlara ve evine çağırdığı fahişelere cinsel aşırılıklar içeren çeşitli işkenceler, türlü hakaretler... Bir işkence sırasında evden kaçmayı başaran hizmetçinin polise sığınmasıyla en sonunda yakalanıyor. Yine de ne tavrından ne görüşlerinden taviz veriyor. Birkaç kısa süreli tutuklanmanın ardından, en sonunda şatosuna sürgün ediliyor. Ailesinin aristokratik bazı “yöntemleriyle” sürgün cezası kaldırılınca Fransa’da özgürce seyahat edebilmeye başlıyor. 1772’de Marsilya’da uşağı ile birlikte birkaç fahişeyi zehirlemelerinin ve onlarla anal ilişkiye girmelerinin (o yıllarda Fransa’da suç) ardından yakalanmamak için İtalya’ya kaçıyor. Yanında baldızı (o sıralarda sevgilisi) ile birlikte. Yine de İtalya’da yakalanıyor ve Fransa’ya teslim ediliyor. Fransa-İtalya sınırındaki Savoy’da tüm görkemiyle dağları selamlayan meşhur zindan Château de Miolans’a atılıyor.

Ve fakat Sade’ın pes etmek gibi bir niyeti yok. 4 ay yattıktan sonra kaçmayı başarıyor ve yeniden Lacoste’taki malikânesine ulaşıyor. Bu geri dönüşün ardından karısıyla barışıyor ama çılgınlıklarına son vermiyor. Yanında çalıştırdığı insanlara türlü işkencelere devam ediyor ve zaten çoğu da kısa süre sonra şatodan kaçıyor. Yakalanmamak için tekrar İtalya’ya kaçtığı, bu sırada “Voyage d'Italie”yi yazdığı, 1776’da tekrar geri döndüğü bir dönem daha var. 1777’de, hizmetçi olan kızına yapılanları öğrenen bir baba tarafından köşeye sıkıştırılıyor, adam silahını Sade’ın kafasına dayıyor ama ne şans! Silah tutukluk yapıyor! Ardından da çıkan kargaşadan yara almadan kurtulmayı başarıyor. Aynı yılın sonlarında, Paris’te, uzun süredir hasta olan yaşlı bir kadına tecavüz ettiği (ve sonra kadının öldüğü) iddiasıyla yeniden yakalanıyor ve Château de Vincennes zindanına kapatılıyor. Yine ailesinin araya girmesiyle, 1778’de giyotinle idam cezasından yırtıyor. Ölüme ilk defa bu kadar yaklaşmış olması onda bir durulmaya sebep oluyor mu peki? Asla. Düşüncelerindeki karanlığın ve öfkesindeki sertliğin dozu daha da artıyor.

Vincennes hapishanesi 1784’te kapanınca, aynı yıl Bastille’e transfer ediliyor. Bastille’deki hapis günlerinde kâğıt, kalem ve mürekkep imkânı var. Özgürlüğünün elinden alınmış olması (ve bu sefer kaçamıyor olması) onu öyle hırslandırıyor ki; yazma eylemi kaçınılmaz bir “bağımlılığı” hâline geliyor. Aklının tekinsiz dehlizlerinde dolaşan hikâyelerdeki şiddet, yerini vahşete bırakıyor. Etkisi bugün bile hâlâ süren ve bugün bile sonuna kadar okuyabilene pek rastlanmayan “Les 120 Journées de Sodome” (“Sodom’un 120 Günü”) adlı eserini işte bu hapis günlerinde kaleme alıyor. 35 gün içinde, 12 metrelik bir kâğıt rulosuna arkalı önlü yazıp bitirerek.

Bastille günlerinden Charenton günlerine geçişe yazının başında değinmiştik. Hapishaneden akıl hastanesine geçmek, bir bakıma fırsat oluyor Sade için. Fransız Devrimi sonrası değişen siyasi konjonktürden yararlanıp, kendine bir akıl hastası olarak değil, sıradan bir hasta olarak davranılmasını sağlıyor. Bu durum, odasında rahat rahat hikâyelerini yazmasını sağlıyor. 5 yıl sonra ise (1790’da) salınıyor. Yine ailesinin birtakım politik hünerleri, yine Fransa çapındaki karışık siyasi yapıdan faydalanarak.

Beden Zindanda, Zihin Firarda
İhtilalden sonra politikaya atılıyor ve kendini “Uygar Sade” olarak tanımlıyor. Monarşi karşıtı bir liberten olarak cumhuriyeti destekliyor ve hatta ulusal delege olarak seçiliyor. Aristokratik geçmişine rağmen birçok resmi görev elde etmeyi de başarıyor. Doğrudan demokrasiyi öneren birçok siyasi makale yazıyor. Aristokrat geçmişinden dolayı devrimci arkadaşlarından tepki görse de, makalelerinde özgürlüğü temel kavram olarak savunmaktan vazgeçmiyor.

Terörün hüküm sürdüğü 1793 yılında (“Reign of Terror” - “Terör Hükümdarlığı”) siyasi yazıları sebebiyle bir yıldan fazla hapsediliyor ve büyük ihtimalle idareden kaynaklanan bir nedenle bir kez daha giyotinden kurtuluyor. Bu deneyim onun tiranlık rejimine ve ölüm cezasına olan nefretini pekiştiriyor. 1794’te Maximilien Robespierre’in devrilip infaz edilmesinden sonra serbest bırakılıyor. (Zaten ardından “Reing of Terror” de sona eriyor.)

Sade, devrim sonrasında sadece siyasetle ilgilenmiyor tabii. Bir yayıncıyla anlaştıktan sonra kitaplarını anonim olarak yazmaya başlıyor. Üstelik eskisinden de seri bir şekilde üretiyor. 1795’te yazdığı (2003’te Türkçeye çevrilen, aynı yıl basımı ve dağıtımı yasaklanan, 2005’e kadar da yasak kalan) “La philosophie dans le boudoir” (“Yatak Odasında Felsefe”), Sigmund Freud’un psikanalizde Sade’ı öncü olarak görmesini sağlayacak kadar sert, yer yer absürt, çoğu zaman fantastik (sürreal) ve olabildiğince ağır bir roman. Sürrealistlerin Sade’ı, bu roman sebebiyle öncüleri olarak görmeye başladıklarını, Guillaume Apollinaire’in ise Sade’ı bu roman sebebiyle “var olmuş en özgür ruh” olarak tanımladığını hatırlatalım.

Özgür yılları uzun sürmüyor Sade’ın. 1801 yılında Napolyon Bonaparte, dönemin Fransa’sında olay yaratan, elden ele yayılan “Justine” ve “Juliette” adlı iki romanın anonim yazarının tutuklanmasını emrediyor. Kitaplarını anonim olarak yazsa da, herkes o satırların Sade’dan başkasına ait olamayacağını biliyor. Yayımcısının ofisinde tutuklanıyor Sade. Ve yargılanmadan hapsediliyor. Yollandığı ilk yer Sainte-Pélagie hapishanesi fakat buradaki genç tutukluları “baştan çıkardığı gerekçesiyle” katı kuralları olan Bicêtre kalesine gönderiliyor. Bu noktada, ailesi birkez daha devreye giriyor, 1803 yılında deli olduğu ifade ediliyor ve bir kez daha Charenton akıl hastanesine gönderiliyor. Eski eşi ve çocukları da onun burada kalmasını destekliyorlar. Hatta o dönemki eşi Constance’ın da onunla birlikte Charenton’da yaşamasına izin veriliyor.

"Quills"in Işığında
Hayatının bu noktadan sonrası, detaylarına en hâkim olduğumuz dönem. Zira Amerikalı senarist / oyun yazarı Doug Wright’ın 1995 tarihli meşhur oyunu “Quills” (“Tüy Kalemler”) Sade’ın Charenton’daki bu son yıllarını anlatıyor. Hem de ne anlatmak... Mesela hastanenin merhametli pederi Abbé de Coulmier’in, Sade ile olağanüstü ilgilendiğini ve zihnindeki rahatsızlıklardan arınması için büyük çaba sarf ettiğini bu oyun sayesinde öğreniyor tüm dünya. Sade’ın odasında; istediği her kitabın (tam 133 adet), bol bol mürekkebin, düzinelerce boş kâğıdın ve en kaliteli yatağın bulunması da Coulmier’in merhametine bağlanıyor bu oyunda. Yazdığı tiyatro oyunlarını sahnelemesi, Paris halkına sunması ve Charenton’daki hastaları oyuncu yapması için Sade’ı yüreklendiren kişinin de yine Coulmier olduğu “Quills” sayesinde çıkıyor ortaya.

Hastanedeyken yazdığı hikâyelerin, “ayarttığı” hizmetçi kızlar vasıtasıyla yayıncısına yollanarak kitaplaştırılmaya devam etmesi, sarayı çıldırtıyor. Ona ceza verdiklerini sananlara: “Beni bedensel, günaha ilişkin, dayanılmaz bir perhize mahkum ederek mükemmel bir iş yaptığınızı düşündünüz ama yanıldınız. Beynimi coşturdunuz, bana can vermek zorunda kalacağım hayaletler yarattırdınız.” diyor. En sonunda Napolyon Bonaparte, “işkence yöntemleriyle meşhur” Dr. Royer-Collard’ı Charenton’a müfettiş olarak atayıp, Sade’ın tüm imkânlarını kıstırıyor. Ünlü yönetmen Philip Kaufman’ın, “Quills” oyunundan ilhamla beyaz perdeye aktardığı 2000 tarihli aynı adlı film de işte tam bu dönemi muazzam bir tasvirle sinema salonlarına taşıyor ve Doktor Collard, peder Coulmier, Marquis de Sade üçgenindeki delilik psikozunu tiyatro oyunu ağdasından çekip sinema çıplaklığıyla izleyenlerin suratına çarpıyor. Sade’ı her şeyden önce bir “sanatçı” olarak ele alması ise film ile tiyatro oyununun en büyük ortak noktası oluyor. (“Quills”, Tatbikat Sahnesi tarafından Türkçeye çevrilip ülkemizde de oynandı. Din sömürüsünün ve din siyasetinin en yozlaşmış şekilde yaşandığı ülkelerden birinde, din kavramına bu kadar sert karşı çıkan birinin hayatını izlemek bizim şansımız mı, yoksa bu duruma seviniyor olmamız bizim lanetimiz mi, siz karar verin.)

Peki hikâyenin sonunda ne oluyor? Elinden kâğıdı ve kalemi alınan Sade; kapısından içeri bırakılan yemekteki tavuk parçasının kemiğini koparıp, bir bardak şarabını mürekkep olarak kullanarak yazılarını çarşaflara yazıyor! Bu çarşafları yıkamaya gelen hizmetçi kız (Madeleine Leclerc) yazılanları kâğıda aktarıp Sade’ın yayıncısına ulaştırıyor. Ve evet, kitapları yine basılıyor! Yazma tutkusu, bir kez daha baskıyı aşıyor. Peki ya sonra? Çarşafları da elinden alınıyor Sade’ın. İçecek olarak sadece su verilmeye başlanıyor. Bu “kontrol altına alınamayan beyin” pes ediyor mi peki? Odasındaki aynayı kırıyor, kesik cam parçasıyla parmak uçlarını kanatıyor, dökülen kanı mürekkep yapıyor, yazılarını kıyafetlerine yazıyor! Delilik ve sanat, kol kola girmiş uçurumun kenarında koşuyor! İşkenceler, tehditler... Yılıyor mu? Asla. Hapishane duvarlarındaki çatlaklardan yan hücrelerdeki “delilere” hikâyeler fısıldıyor, kulaktan kulağa aktarılan hikâyeleri Madeleine yine kâğıda aktarıyor, o hikâyeler yine yayıncıya ulaştırılıyor. Marquis de Sade, Charenton’la kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor. Kim akıllı görünüyor, kim deli oluyor? 17. Yüzyıl’ın “Joker”i Marquis de Sade, 13 yaşındaki “Harley Quinn”i Madeleine ile bir olup, koca Fransa’yı önünde diz çöktürecek duruma getiriyor. Son çare olarak çırılçıplak halde zincirlere bağlanıyor. Peki o zaman ne yapıyor dersiniz? Dışkısını duvarlara sürüp yazmaya devam ediyor! Aklın, mantığın, inadın, hırsın, nefretin, ahlakın, onurun sınırları birbirine karışıyor, hepsi birden kayboluyor. İşte tam da bu noktada; Dr. Royer-Collard, peder Coulmier’i ayartıyor, önce Sade’ın ellerini ve ayaklarını kestiriyor, sonra da malum son...

Deli Dâhi Tanımının En Net Karşılığı
Sade’ın hayatı elbette dönemin Fransa’sından bağımsız ele alınamaz. Fransız Devrimi’ni mecbur kılan çöküşün temeli; yozlaşmış sarayın, ikiyüzlü din adamlarının ve bu çürümüşlüğe göz yuman cahil halkın elleriyle atılmıştı. Toplumun ve iktidarın gerçeklerini, onlara leş gibi bir ayna tutarak bire bir aktaran, bu sebeple de “public enemy no 1” olan Marquis de Sade, ortaya çıkışından yaklaşık 200 yıl önce, “ayna” metaforundan hareketle; zaman zaman death metal’in, zaman zaman grindcore’un, zaman zaman da black metal’in ta kendisi olmayı başarıyor. En başta, hayatını tanımlarken boşuna kullanmadım yani rock‘n’roll kavramını.

Sade, temelde insan “doğasıyla” ilgileniyordu. Fikir olarak modern insanı eksik ve sorunlu buluyordu. Çünkü insanoğlu modernleştikçe ahlak, onur, vicdan, ibadet, etik gibi, aslen doğasında olmayan kavramlara bağlı yaşamaya başlamıştı. Sadece id’i; yani kişiliğin en ilkel, en temel parçasını savunuyordu: Yemek, içmek, acıdan kaçmak, cinsel haz ve saldırganlık. Medeniyet denen kavramın bu id’i yok ettiğini, insanı doğasından uzaklaştırdığını söylüyordu. Çağdaşı Jean-Jacques Rousseau’nun “Modernleşme, insanın özgürlüğüne darbedir." söylemine göz kırpıyordu. Topluma karşı giriştiği savaşta kendine müttefik olarak sadece doğayı görüyor, sadece doğaya güveniyordu. Doğanın düzenlemelerinin insanlarca değiştirilmeye çalışılmasına ise katlanamıyordu. Bir noktadan sonra kitaplarının “ahlaklı toplum” tarafından çok okunmasını da medeniyetin ikiyüzlülüğü olarak yorumluyordu. Sade’a göre insanların bunları okumaktan zevk alması, insan doğasının temelindeki ahlaksızlığın dışavurumuydu.

Sade’a hak vermek, günümüzün temel ahlak ve görgü kuralları çerçevesinde imkânsız. Yaşadığı dönemde de böyleydi, bugün de böyle. Neredeyse tüm tabuları yıktığımızda ancak kapılarını açabiliyoruz o fırtınalı aklının. Bu da yaşadığımız gerçekliği baştan aşağıya yok saymak anlamına geliyor. Ve bunu yapmaya kalktığımızda, kollarımızdan tutup akıl hastanesine kapatıyorlar. Tıpkı Sade’a yaptıkları gibi. Yani insanoğlu henüz onu kabul edecek noktaya ulaşamadı. Belki de hiç ulaşamayacak. Peki Sade’ı kabul etmeli miyiz, işte asıl soru bu.

Kendi Cümleleri İle Sade
Rüzgârını fırtınaya çeviren işleri, “Justine” ve “Juliette” romanları. Birkaç yıl arayla yazdığı bu iki kitapta, ebeveynleri öldükten sonra birbirlerini kaybeden iki kız kardeşi anlatır. Justine erdemin simgesidir, Juliette ise erdemsizliğin. 15 yaşındayken manastırı terk etmek zorunda kalan Justine’in hayattaki tek amacı kız kardeşini bulmaktır. Fakat yıllar sürecek yolculuğunda başına gelmedik felaket kalmaz. Yardım istediği soylu beyler ve yüksek ahlak sahibi rahipler tarafından her seferinde tutsak edilir. Bekaretini kaybeder, defalarca tecavüze uğrar, bağlanır, kırbaçlanır, vücudundaki yaraların içine sıcak mum damlatılır... Yine de, başına ne gelirse gelsin akıl almaz bir saflıkla insanlara güvenmeye devam eder. Dua etmeyi sürdürür. Tanrıya her yakarışında kendini başka bir zevk aleminin kölesi olarak bulur ve okuyucuya asla bitmeyecekmiş gibi gelen uzun işkencelere tabi tutulur. Tutsaklıktan kurtulur kurtulmaz yine kardeşini aramaya koyulur. En sonunda büyük kavuşma gerçekleşir, Juliette ile kucaklaşır. Fakat ayrı kaldıkları dönemde Juliette sosyetik bir fahişe olmuştur. Üstelik bolluk içinde yaşamaktadır. Sınıf atlayan Juliette’in hayatı baştan sona erdemsizliğe övgüdür. Kazanan hep o olmuştur. Her zaman erdemi savunan Justine ise yıllar boyunca uğradığı tecavüzlerin ve işkencelerin sonucunda perişan haldedir. “Erdemle kırbaçlanan” Justine, yine de çektiği onca acının sonunda artık rahat bir nefes alacağını umut eder ama çıkan bir fırtına, bedenine ölümcül bir yıldırım yollar. Tanrı da Justine’e acımamıştır. İlahi bir adalet yoktur. Erdem her zaman kaybeder. Sade; insanoğlunun ahlak takıntısının ırzına geçerken, insan doğasının acımasızlığını her sayfada daha yüksek sesle bağırır.

Edebi yönden zayıf (ve hatta sorunlu) olmasına rağmen tavır ve mesaj olarak yüzyıllar sonrasını bile etkileyen bu romanlar, insanlık tarihinin en sıra dışı sistem eleştirileri arasında sayılır. Edebiyatın ağdalı görkeminden bilerek kaçtığını söyleyenler ise aşırı basit anlatımının “herkese ulaşabilmek” hedefinden kaynaklandığını savunur.

Tıpkı günümüzdeki gibi, Sade’ın romanlarında da iktidar sahiplerinin en büyük silahı dindir. Sade’a göre tanrı ve din, hükümdarların kendi ikiyüzlülüklerini gizlemek için kullandıkları bir silahtır. Zaten bu nedenle de tanrı ve din olgularına temelden karşıdır. Hikâyelerini anlatırken bu olguları yerden yere vurur, tabuları elinin tersiyle iter ve ahlaksızlığın tek erdem olduğunu savunur.

“Dinler, despotluğun beşiğidir.” der. İnsanoğlunun devlet kurma ve hükmetme güdülerinin içinde despotluk her daim var (ve var olmaya devam edecek) ama din kavramı bu güdüyü güçlendiriyor, bu da bir gerçek. Felsefe bu soruyu 3000 bin yıldır soruyor: İnsan eğitilmezse sapkın mıdır? Devlet buna evet diyor, öğretmen olarak da dini atıyor. Din hâlâ büyük oranda "ahlaki" açıdan eğitimsiz insanın "eğitmeni" ve fakat görevini kusursuz mu yapıyor? Vardığımız noktada biz “Gelişen insan, eğitimsiz insan için dinden daha etkili bir emniyet kemeri bulacak mı?” diye soruyoruz, 202 yıl önce ölen Marquis de Sade, herhangi bir emniyet kemerinin gereksizliğine vurgu yapıyor.

Dostoyevski’nin “Tanrı yoksa her şey mübahtır.” lafı, Sade’ın kuramını büyük oranda açıklıyor. Sade’a göre dinler aslında bir yandan da tanrının öldürme lüksüne hizmet ediyor. O halde insan neden erdemli olmak zorundadır? Eğer tanrı öldürüyor, görmezden geliyor, yoksuyorsa; insan neden benzerlerini öldürmemelidir? Cinayet de meşrudur öyleyse, işkence de, sapkın arzular da... Sade için tanrı düşüncesi, insanın bağışlayamayacağı en büyük kusuru. “Sizin tanrınız kendi oğlunu çarmıha gerdiyse, kim bilir bana neler yapar?” diyor Charenton’da, pederle bir konuşmasında.

Yazdığı kitaplardaki tanrı ile ilgili kısımların derlenmesinden oluşan “Discours contre dieu”da (“Tanrıya Karşı Söylev”) okurlar tarafından en çok şu satırların altı çiziliyor: “Ama doğa, diyeceksiniz bana, bir tanrı olmadan kavranamaz. Ah, sözlerinizi işitir gibiyim; yani pek az anladığınız şeyi bana açıklayabilmek için, hiçbir şey anlamadığınız bir nedene ihtiyacınız var. Örtüleri iyice kalınlaştırarak karanlığı çözme iddiasındasınız. Köstekleri çoğaltarak bağı parçaladığınızı düşünüyorsunuz. Saf ve coşkulu fizikçiler, tanrının varlığını bize kanıtlamak için, botanik kitapları yazın; Fénelon gibi insanın bölümlerinin en ince ayrıntısına girin; yıldızların hareketini hayranlıkla izlemek için göklere atılın; kelebekler, böcekler, polipler, örgütlü atomlar karşısında kendinizden geçin ve onlarda hiçbir işe yaramaz tanrınızın büyüklüğünü bulduğunuzu sanın: Bütün bu şeyler, siz ne derseniz deyin, bu saçma ve hayali şeyin var olduğunu asla kanıtlamayacaktır. Tek kanıtlayacakları şey, bir araya gelişleri evreni oluşturan sonsuzca çeşitli bileşimlerin üretebileceği maddelerin ve etkilerin sonsuz çeşitliliğine dair hiçbir fikriniz olmadığıdır. Doğanın ne olduğunu bilmediğinizi; gözlerinizin, mikroskoplarla donanmış bile olsalar, en ufak bölümünü bile göremeyecekleri doğanın güçlerini sayısız biçim ve varlığı yaratamayacağını sandığınızdan, bu güçlere dair tek bir fikrinizin olmadığını kanıtlamaktadır. Velhasıl, somut insanları tanımadığınızdan, hakkında kesin bir fikre asla sahip olamayacağınız manevi bir görevliyi niteleyen bir kelimeye başvurmayı daha kestirme bulduğunuzu kanıtlamaktadır.”

Doğaya aykırı olmayan her şeyin yapılabilirliğini ve denenmesini, bu sebeple ensest ilişkilerin de yasaklanmaması gerektiğini savunan Sade'ın, doğanın ensest ilişkilerde sakat ve deforme olmuş çocuklar dünyaya getirmesi detayını gözden kaçırması, son 200 yılda ona karşı kullanılan en güçlü argümanlardan biri. En büyük açığını da buradan veriyor bazılarınca. Bir başka güçsüz karnı ise, hamilelik karşıtı olması. Oysaki insana bu özelliğini, doğanın ta kendisi sağlıyor sonuçta.

“Tanrı inancı, tedavisi olmayan bir ruh hastalığıdır.” deyip Antik Roma’nın yasa koyucularından giriyor ve Thomas Moore’un “Ütopya”sına kadar uzanıyor Sade. İffetsizliği yere göğe sığdıramıyor, “Baştakiler çalarken halkın çalmaması aptallıktır.” noktasından hareketle hırsızlığı da meşru kılıyor.

“Doğa insanın edepli olmasını amaçlasaydı, onu çıplak doğurmazdı.” cümlesi, günümüzde en çok yankılanan sözleri arasında. (Giyinme alışkanlığını, insanın sert iklim altında acı hissinden kaçma dürtüsüne bağlıyor.) Ve bu bakımdan bazı düşünürler; sadizmin kurucusu sayılmasını toplumun zincirine bağlayıp Sade’ın aslında sadizmin kurucusu değil, gerçeklik ve özgürlüğün sembollerinden biri olduğunu savunuyorlar. Ve fakat Sade'ın erdem karşıtı, sert cinsellik olgusu ve özgürlük arayışının arkasında erotizmden daha çok sadizm var. Salt erdemsizlik olmuş olsa “rızaya dayalı aykırı seksi” işlerdi, oysa onun için temel nokta rıza olmadan; işkence, zorlama, hükmetme gibi eylemlerle yaşanılan zoraki seks. Hatta sınır sadece sekste de değil. Mesela “Sodom'un 120 Günü”nde tutsaklara zorla yedirilen dışkı, salt sadizm davranışı. Sade’a göre temel; erdemli olmak ya da olmamaktan ziyade, bireyin sadece kendi çıkarını koruma hissinin sonucunda, güçsüz olana zor kullanma noktasına gelmesi ve bundan zevk alması. Bu da sadizmin ana kapısı.

Doğanın temeli güçtür Sade’a göre. İnsan için ise bu güç, zevktir. Yani Sade'ın sınırsız cumhuriyeti; özgürlük ilkelerine göre değil, haz düşkünlüğüne göre yönetilir. “Ahlaklı” yanı parlatıldıkça “medeni” olmaya daha da yaklaşan insanoğlunun, içgüdülerinin izinde neye dönüşebileceğini anlatır.

Doğa ölümü var ettiyse, can almak normaldir görüşünde. Ama öldürmek için öldürmeyi savunmuyor, “Zevk için öldür.” felsefesinde. Çünkü temel hedefi yok etme değil, haz. Aristippos'un öğrencisi olması bundan. O da insanın her davranışını mutlu olma isteğine bağlıyordu, “Yaşamın gereği hazdır. İnsan haz için yaşar.” diyordu. Ona göre de haz, insanı var eden yegâne duyguydu. Ve ancak gerçek haz sürekli olandı, sürekli olan hazza da ancak bilgelikle varılabilirdi.

Cemal Süreya çevirisiyle Türkçede “Aşk Suçları” adıyla yayımlanan “Les Crimes de l'amour”da, içgüdüleri bastırmanın yararsızlığını savunur Sade. Zira bireyin kendine karşı yaptığı bu “eziyet”, daha şiddetli bir açığa vurmayı geciktirmekten başka sonuç vermez ona göre. Dolmance adlı karakterinin “Hiçbir şeyi suç görmeyen birinin ruhunda, vicdan azabı olabilir mi? Hiçbir şeyin kötü olmadığına inanıyorsanız, hangi kötülük yüzünden pişman olabilirsiniz?” sorularıyla vicdan ve iyilik kavramlarını gömdüğü “Yatak Odasında Felsefe” kitabında ise bir kadının, o anki şehvet duygularına kapılıp sevişmek istediği kişiyle sırf ahlaki nedenlerden dolayı birlikte olamamasına, özgürlüğün kuşatılması olarak bakar. Erkek ise dilediği her kadınla (ve erkekle, ve hayvanla) birlikte olabilme hakkına sahiptir. Bu, erkeğin doğuştan kazandığı bir edinimdir ona göre. Yine “Yatak Odasında Felsefe”deki “Kadınlar, erkekler tarafından düzülmek için vardır.” vurgusuyla da erkek egemen doğayı tanımlar kendince. “Ereksiyon durumundayken despot olmak istemeyen erkek yoktur.” der ve “Doğa sana bu özelliği veriyor, neden gizlemeye çalışıyorsun?” diye ekler. “Düşünmenin seni hayvanlardan üstün kıldığını nereden çıkardın? Belki bu daha kötü yaptı seni? Sınırladı. Hayvanlardan tek farkın, zevk duygundur.” noktasına varır ve “Çılgınlıkların en büyüğü, doğanın bize verdiği eğilimlerden dolayı yüzümüzün kızarmasıdır.” diye haykırır.

Ne dersiniz? İnsanoğlu bu kadar “kök” bir fikre geri dönebilir mi? Pek mümkün görünmüyor. Yine de Sade’ın yazılarındaki radikal felsefi özgürlük anlayışından ve varoluşçu felsefesinden izler taşıyan yayınlar bugün bile çıkmaya devam ediyor. Bu durum bana; onu baştan aşağıya haklı kılmaya korktuğumuz için, anlamaya çalışmakla yetindiğimizi hissettiriyor. Sanki bu durum daha çok; fikrin kendisinin, o fikri ortaya atandan daha “tehlikeli” olmasıyla alakalı gibi geliyor.

Sade’ın geleceğe mesajı çok nettir, kendi kitaplarından alıntıyla: “Ukalalar, cellatlar, gişe memurları, yasa koyucular, tepesi traşlanmış ayaktakımı... Biz asıl gerçeğe vardığımızda, siz ne yapacaksınız? Yasalarınız, ahlakınız, dininiz, darağaçlarınız, cennetiniz, tanrılarınız, cehenneminiz, şu ya da bu söyleminiz geçerliliğini yitirdiğinde ne yapacaksınız? Herhangi bir bağ, akan yakıcı kan ya da hayvansı ruhlar, bir insanı acılar ve ödüllerin öznesi hâline getirmeye yettiğinde ne yapacaksınız? Ey okur; suçu resmederken kullandığım fırça darbeleri seni rahatsız edip canını sıkarsa, bil ki kurtuluşun yakındır; zira en başından beri ulaşmayı amaçladığım hedef budur. Ancak burada betimlenen gerçek seni gücendirip yazarına lanet etmene yol açarsa... Bil ki zavallı okur, burada karşılaştığın, asla iflah olmayacak kendi benliğindir.”

Korkutan Miras
Zindanlara mahkum edildiği yıllarda, varlığının en güçlü ifadesi olarak sıkı sıkıya sarıldığı yazma hırsı olmasa, Sade muhtemelen şehvet düşkünü sapkın bir soylu olarak tarihe geçecek ve ismini bugün kimse hatırlamayacaktı. İyi ihtimalle, belki sadizm kavramı söz konusu olduğunda adı hatırlanırdı ama yazdıkları ona kesinlikle çağlar ötesi, insanlık üstü bir kimlik kazandırdı. Yazılarının edebi değeri olmadığını savunan hiçbir Sade karşıtı bile, fikirlerinin çarpıcı etkisini yadırgayamadı. Eserleri Fransa’da dahi 20. Yüzyıl’ın ortalarına kadar yasaklı kaldı, ama o yeraltı edebiyatının en popüler “çıbanı” olmayı başardı; ruhlara sızdı, beyinleri kurcaladı. Öyle ki, adı büyük filozofların arasına kadar taşındı.

Resmettiği vahşet, bugün tüm gerçekliğiyle insanoğlunun kanında gürül gürül akmaya devam ediyor. Kitaplarında betimlediği “dayanılmaz” sahneler, kolluk kuvvetlerinin işkence odalarında yaşananların yanında hafif kalıyor. İnsanların okumakta zorlandığı sayfalarda anlattığı o sahneler, bugün “tık gazeteciliği” link’lerinde, kâğıt gazetelerin 3. sayfalarında haber değeri bile taşımıyor. Bu yazıdaki hiçbir sorunun net bir yanıtı olmayabilir; ama Marquis de Sade, hiçliğin insanoğlu için iyi bir alternatif olabileceği fikrini uyandırıyor. Elimizi sürmeye dahi korktuğumuz mirası, farkında olsak da olmasak da, işte bu alternatifte yaşıyor.

Işıkları açabilirsiniz.

X