Şu anda beklediğim bir tahlil sonucu

Nerden nasıl başlanır bilmiyorum. Bazen böyle anlar da oluyormuş insanın hayatında. Canının hiçbir şey istemediği anlar. Elini kolunu kaldıracak halinin olmadığı anlar. Şu an bu durumdayım. Canım ne yazı yazmak istiyor, ne iş yapmak istiyor, ne de başka bir şey. Sadece öylece oturmak istiyor.

Oysa mutlu olmalıyım. Geçtiğimiz çarşamba gecesi düzenlenen KELEBEK kokteylinde yazılarımı haftada üç güne çıkartmak istediklerini söylediler. ‘Olur’ dedim. Artık pazartesi, çarşamba ve cuma yazacağım yani. Bu iyi bir şey mi karar da veremedim doğrusu. Bir gün daha fazla yazı yazmak demek, kendini daha hızlı tüketmek ve aynılaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalmak demek değil mi? Perşembe sabahı Radikal Gazetesi’ni açtığımda, Hakkı Devrim’in bana ‘hoş geldin aramıza’ diyen yazısını okudum. Çok sevindim. Ama içimdeki bu burukluk, sevincimi de kursağımda bıraktı.

***

Bazen hayat ne garip tesadüflerle dolu. Daha bir hafta öncesine kadar yazılarımın yayınlanmaya başlamasını bekliyordum. Sonra benim için o büyük gün geldi ve yazım yayınlandı. Sabah erkenden kalkıp, telefonun çalmasını, birilerinin bana yazımla ilgili bir şeyler söylemesini bekledim. Kısaca şımartılmayı bekledim aslında. İhtiyacım vardı buna. Bunlar da oldu.

Şimdi perşembe sabahı aldığım bir haberle daha tatsız bir şeyi beklemek zorundayım. Bir yakınımın tahlil sonuçlarını. Ama bu kez bu bekleyiş bir hafta sürecek. Zaman uzun. Üstelik sonu tehlikeli de olabilir. Bunu düşünmek bile içimi sıkmaya yetiyor. Ne kadar zormuş böyle zamanlarda beklemek. Ne kadar içini sıkarmış meğerse insanın.

***

Ne çok şey bekliyoruz aslında hayatımız boyunca değil mi? Çocukken okula gitmeyi bekledim sabırsızlıkla. Okula gitmek, hayata başlamanın ilk aşamasıydı çünkü. Çocukken bayramları ve yeni yıl kutlamalarını beklerdim sabırsızlıkla. Hele 31 Aralık günü saat bir türlü gece yarısı 24.00 olmayacakmış gibi gelirdi. Saat bizi ertesi yıla devrettiğinde hiçbir şey olmadığını anlamam için yıllar geçmesi gerekti. Sonra lisede üniversite sonuçlarını bekledim. Merakla. Hayatıma nasıl bir yön vereceğimi anlayabilmek için. Hayatımıza üniversitelerin yön vermediğini anlamam için yine yıllar geçmesi gerekti. Ve en önemlisi 18 yaşıma girmeyi bekledim. Sanıyordum ki 18 yaşıma girince hayat çok daha farklı olacak. Hani sihirli bir değnek bana değecek ve daha güzel, daha mutlu bir hayatım olacaktı. 18 yaşıma girince, bu beklentinin çok da anlamlı olmadığını anladım.

Sonra avukat olmayı bekledim. O mesleği beceremeyince bu beklemenin de çok anlamlı olmadığını anladım. Sonra sevgilim olmasını bekledim, sevmeyi bekledim, sevilmeyi bekledim, ayrılınca geri dönmesini bekledim, çok para kazanmayı bekledim, terapimin sonuçlanmasını bekledim, bir yerde yazar olmayı bekledim... Belki de daha unuttuğum birçok şeyi bekledim.

Bu beklentilerin çoğu, mutlu ya da mutsuz sonuçlandı. Bitti. Şu an çok başka bir şeyi bekliyorum. Bir tahlil sonucunu... O raporda yazacak sonuç, beni ve yakınlarımı çok yakından ilgilendiriyor. Beklemenin bu kadar zor olduğunu, ilk kez bu kadar yakından hissediyorum. Üstelik çelişkili duygular yaşıyorum. Hepimizin yaşadığı gibi. Hani insan en kötüsü hiç kendi başına ya da yakınlarının başına gelmez sanır ya. İşte öyle hissediyorum. ‘Yok canım’ diyorum, ‘Değildir’. Ama sonra bunca yıllık hayat tecrübem, benim de, bizim de başımıza gelebileceğini gösteriyor. O zaman sırtımın arasından incecik bir soğuk su sızıyor. ‘Ne yapmalıyım o zaman’ diyorum? En kötüsü olduğunda ne yapmalıyım?

‘Güçlü müyüm o kadar? Daha ne kadar sınayacağız gücümüzü bu dünyada’ diye düşünüyorum. Nerede bitecek bu sınama?

***

Peh... Nasıl da her şeye sıfırdan başlaman gerekiyor zaman zaman. Ne oldu bu kadar psikoterapi seansı? Ne oldu bu kadar kendinle yüzleşme ve kendini tanımak için verdiğin çaba? Ne oldu hayata karşı daha güçlü olmak için gittiğin bunca seans? Ne oldu o güçlü duran adam? Ne oldu o çok özgüvenli adama?

Ne olur, dua edin en kötüsü olmasın...

Kırlangıç Fırtınası’nın zamanını söyleyebilirim

Her seferinde canımın acımasının biraz daha azalacağını düşünürdüm hep. Ama azalmıyor artıyor bu can acıması. Yıllarla ilgili sanırım, yıllar geçtikçe daha çoğalıyor can acısı.

Gençlik yıllarında canım acıdığında başka şeyler düşünmeye çalışırdım, hatta hatırlıyorum, ilk sevdiğimden ayrılmıştım, daha doğrusu ayrılmamıştım, terk edilmiştim. Çok canım yanıyordu. Kendimi avutmak için bir oyun bulmuştum, takvim yapraklarıyla oynuyordum. Her gün büyük bir özenle koparıyordum takvim yapraklarını, ‘Ohh... Bir gün daha eksildi’ diye. Her gün ‘Bugün bir dakika daha uzadı, daha geç karanlık olacak’ diye. Her gün büyük bir zevkle koparıyordum takvim yapraklarını, her geçen gün canımın acısı daha çok azalacak diye. Ama bugün farkettim ki; bugün bildiğim ve herkesin bildiğimden dolayı çok şaşırdığı bir sürü gereksiz bilgiyi o zamanlar öğrenmişim, takvim yaprağı okumak ne kadar çok şey öğretirmiş insana meğerse! İsterseniz size Kırlangıç Fırtınası’nın ne zaman olduğunu söyleyebilirim, ya da zeytinyağlı biber dolması tarif edebilirim, ya da cemreler ne zaman düşer söyleyebilirim... Öyle hafifletmişim canımın acısını o zamanlar... Ne iyi etmişim de aşık olmuşum.

***

Sonra ikinci sevgilimden ayrılmıştım, daha doğrusu ayrılmamıştım, yine terk edilmiştim... Başka bedenler istemişti canı. Çok canım yanıyordu. Kendimi avutmak için bir oyun bulmuştum, bir takım yazarların kronolojik sırayla kitaplarını okuyordum, her gün başka bir kitap bitiriyordum. Kitapları okumak başka şeyler düşünmemi engelliyordu. Mesela onu telefonla aramak için kendimle mücadele etmem gerekmiyordu (O zamanlar anlamıştım insanın kendisiyle mücadelesinin ne kadar yorucu olduğunu). Mesela onunla nasıl bir yerde kendimi karşılaştırırım diye planlar yapmam gerekmiyordu (O zamanlar anlamıştım insanın kendisiyle oynadığı oyunların ne kadar yorucu olduğunu). Mesela telefon on dakika içinde çalarsa beni arayan odur diye bitmek tükenmek bilmeyen on dakikalar beklemem gerekmiyordu (Ve o zamanlar anlamıştım on dakikanın bazen bir asır olduğunu). Mesela yoldan geçen üçüncü araba kırmızı olursa tekrar barışacağız diye dilekler tutmam gerekmiyordu (O zamanlar fark etmiştim trafikte ne kadar az kırmızı araba olduğunu).

Ama bu gün fark ettim ki, o zamanlar tanıdım, bugün çok az kişinin bildiği ve okuduğu yerli roman ve hikaye yazarlarını, o zamanlar tanıştım Nihat Sırrı Örik’le, Kerime Nadir’le, Muazzez Tahsin Berkand’la, Ethem İzzet Benice’yle, Recaizade Mahmud Ekrem’le, Hüseyin Rahmi Gürpınar’la, Kemal Tahir’le, Pınar Kür’le, Vedat Türkali’yle, Orhan Pamuk’la... Ve şimdi fark ediyorum ki, ne kadar çok şey öğrenmişim o romanlardan, o hikayelerden ve o yazarlardan... Ne iyi etmişim de aşık olmuşum.

***

Sonra üçüncü sevgilimden ayrılmıştım, doğrusu terk edilmiştim. Başkasına aşık olmuştu. Çok canım yanıyordu. Kendimi avutmak için bir oyun bulmuştum, aşk şiirleri okuyordum, terk edilmek üzerine... Başkalarının da terk edildiğini, çok canlarının yandığını görmek ve anlamak acımı hafifletiyordu sanki. İlk ben değilim terk edilen diye düşünüyordum. O zaman ezberlemiştim Atilla İlhan’dan ‘Ben sana mecburum bilemezsin, adını mıh gibi aklımda tutuyorum’ dizelerini. O zaman ezberlemiştim Murathan Mungan’dan ‘Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda, yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim’ dizelerini. Ve o zaman ezberlemiştim Ahmed Arif’ten ‘Hasretinden prangalar eskittim’ şiirini, yine o zaman ezberlemiştim Kavafis’ten ‘Gidecek başka kent bulamayacaksın’ şiirini... Ve şimdi fark ediyorum ki ne çok şey öğrenmişim o şiirlerden... Ne iyi etmişim de aşık olmuşum.

Sonra uzunca bir dönem yeni bir aşkı, yeni bir sevgili bekleme dönemi var. Çok bekledim. Sabırla. Biliyordum, gelecekti bir gün. Bu bekleme döneminde bir oyun bulmuştum kendime, ne kadar tiyatro oyunu varsa onları seyrediyordum, kudurmuş gibi! Hiçbirini kaçırmadan. Ne kadar film varsa onları seyrediyordum, hiçbirini kaçırmadan. İşte o zaman öğrendim benden başka bir sürü aşk bekleyen insan olduğunu ve o zaman öğrendim beklemenin de bazen bir keyif olduğunu, insana çok şey öğrettiğini... Ne iyi etmişim de beklemişim aşkı.

Hep bana soruyorlar nerden biliyorsun bu kadar çok şeyi diye, dilimin ucuna kadar geliyor söylemek istiyorum ‘AŞK YÜZÜNDEN’ diye ama gülerler anlamazlar diye söylemiyorum, vazgeçiyorum.

Yıllar geçtikçe azalacak sanırdım canımın acısı, ama azalmıyor. Ne kadar çok şey öğretmiş aşk bana. Hayat okulu dedikleri bu olsa gerek. Ya da, hani derler ya, okumuş ama adam olamamış diye, sanırım okuyup da adam olamayanlar, aşktan canları yanmamış olanlar, aşkı tanıyamayanlar, bilmeyenler...

Şimdi yine canım yanıyor. Ama biliyorum bu duyguyu. Geçecek! Ama şimdi... Hemen... Bir oyun bulmalıyım kendime. Ey aşk haydi öğret bana bilmediklerimi, eksik kalanları.

Sinemada randevu verenlere

Duvara Karşı filmini seyrederken çalan cep telefonları ve hatta çalmakla kalmayıp konuşulup randevular verilen cep telefonları beni sinir etti. Telefonunu kapatmayı unuttun diyelim, çalınca gayet yüzsüz bir şekilde, telefonu açıp randevu vermek ne oluyor, onu hiç anlamadım. Eğer cep telefonunu kapatmadan bir film izleyemiyorsan, benim konsantrasyonumu niye bozuyorsun? Çok acil işin var ve sana mutlaka ulaşılması gerekiyorsa, niye sinemaya giriyorsun? Benim sinema keyfimden ne istiyorsun? Buna ne hakkın var? Filmin en can alıcı sahnesi, zır zır zır telefon çalıyor. E yuh yani...

Küfür komik midir

Filmi seyrederken dikkatimi çeken ikinci nokta, Türk insanının küfüre ne kadar güldüğü oldu. Güven Kıraç filmde küfürlü konuşan bir tipi oynuyor. Almanya’daki ezikliğini küfürle bastırmaya çalışan bir karakter bu. Güven Kıraç her küfür ettiğinde salonda bir kahkaha tufanı kopuyor. Hani öyle ettiği küfürler, sevimli, gülünesi küfürler de değil. Tumturaklı, oturaklı küfürler. Yani o gülenlere edilse, neredeyse kan çıkacak küfürler.

E şimdi, nasıl oluyor bu? Türk insanı küfür yüzünden adam öldürür yahu. Filmde başkasına küfür edildiğinde niye gülüyorsun ki? Küfür komik bir şey mi?

Hele de filmde nasıl da iç acıtıyor o küfürler. Nasıl bir ezilmişlik duygusuyla, kendini üstün görmek duygusuyla ediliyor küfürler. Bir isyan var o küfürlerin altında, bir varoluş mücadelesi var. Ama gel gör ki, her küfür edildiğinde, filmin en dramatik sahnesinde bile gülüyor seyirci. Ben cidden anlayamadım bu durumu. Komik olan neresi? Hayata isyan etmek mi komik? Yoksa sana edildiğinde kavga çıkaracağın bir küfrün başkasına edilmesi mi komik? Komik bunun neresinde?

Şarkıcılar sahne performanslarını bitirip, kulise gittiklerinde hani alkışla tempo tutar seyirciler ve onu bir kez daha sahneye çağırırlar. İşte o anlarda sahneye çıkan insanın neler hissettiğini hep merak etmişimdir. Sahnede hiç bis için alkış almadım, çünkü sahneye hiç çıkmadım. Ama Hülya Dergisi’ne 14 Şubat Sevgililer Günü için yazdığım yazının bir kez daha yayınlanması için mailler aldım, sayamayacağım kadar çok sayıda. Bu yazıyı okuyan bazı kişiler de bu yazı gerçekten size mi ait diye soruyorlardı. (Sanırım benden böyle bir yazı beklemiyorlardı) İşte ben de bu yazının tekrar yayınlanması için yapılan bise, yazıyı tekrar burada yayınlayarak karşılık veriyorum. Okuyanlardan, tekrar okumak zorunda kalacakları için özür dileyerek...

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: ‘Bis’ çok keyifli bir şeymiş...


BUGÜN NE YAPMAYALIM

Akşam yatarken üzerimizden çıkardıklarımızı gelişigüzel fırlatmayalım.

NASIL BÜYÜDÜM

Ben büyürken

Her sabah saat 10.00’da radyodan ‘arkası yarın’ dinlerdim.
Yazarın Tüm Yazıları