Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Siyasetin son fotografı

Zeynep ATİKKAN

Refah Partisi'nin geleceği ile ilgili karar, merkez sağdaki beklentileri askıya aldı. Merkez sağın ANAP'ın çatısında toplanacağı hesapları tutmadı.

Bu hesaplar, genelde masa başında, kudret simsarları tarafından, ‘ben isterim olur’ mantığına göre piyasaya sürüldüğü için toplum dinamiği bu stratejileri hemen tekzip ediyor.

Bugünün dinamik Türkiye'nin donuk siyasetindeki yapı şöyle:

Derin mi Devlet mi yoksa derin olmayan Devlet mi yaptırdı bilmiyorum ama bir araştırmaya göre, Refah Partisi'nin oy oranı yüzde 23.5 düzeyinde. Genel Kurmay Başkanı'nın ‘irtica tehdidinin henüz ortadan kalkmadığını’ teyid etmesi de bu oranı doğrular nitelikte.

Refah Partisi içindeki bölgesel, ideolojik ve sınıfsal çelişkiler şimdilik su üstüne çıkmıyor. Yani, ‘kapatılacak mı kapatılmayacak mı’ bekleyişindeki Refah Partisi'nin yapısal rahatsızlıklarının üstüne perde çekilmiş gibi.

İslamcı iş adamlarının kulübü MÜDİAD'ın Refah'a sessiz desteği sürüyor. MÜSİAD üyeleri, sanki komut almışcasına sessizce izliyorlar gelişmeleri. Düşük profil sergilemeyi yeğliyorlar bu aşamada.

Bu bekleme sürecinde, Refah Partisi'nin vitrininde ufak tefek rötuşlar yapılıyor. Liberal Parti'in genel Başkanı Besim Tibuk'a yanaşıyor RP'nin üst yönetimi. İmaj değişikliği denemeleri yapıyor. Liberal söylemi sahipleniyor. Demokrasi ve insan hakları mücadelesini İslamcı kesimin tekeline çekmeye çalışıyor.

Parti'nin radikal kesimi ise şimdilik suskunluğu tercih ediyor.

Bu arada, ‘Parti kapatılırsa başka adres gösteririm’ kartı da belli bir ihtiyatla karşılanıyor. İslamcı çevrelerde görüştüğüm bazı siyasiler, bunun çok ince ve zor bir yol olduğunu belirterek ‘12 eylül darbesinin getirdiği yasaklarla bölünen merkez sağ, bir daha kendisini toparlayabildi mi’ diyorlar.

* * *

Merkez sağa gelince, buradaki dinamikleri büyük çapta ekonomi belirliyor.

Siyasi yaşamındaki son yüzsüzlüğünü, demokrasi kahramanlığına soyunarak sergileyen Tansu Çiller'in DYP'sinin merkez sağdaki işlevi tabii ki demokrasi mücadelesi falan değil. Zaten bu partinin mesajını ve fonksiyonunu kestirmek giderek zorlaşıyor.

ANAP'ın durumu ise biraz daha karmaşık.

Siyasi kimliğini bir türlü belirleyemeyen ANAP, ekonomik söylem ve performansıyla kendisine bir siyasi dinamizm yaratmaya çalışıyor.

Türkiye'nin temel meselelerinde hiçbir siyasi yaratıcılık sergileyemeyen ANAP, IMF'in el kitabına uygun ekonomik çıkışlarla göz boyama çabasında.

Ve bu basit stratejiyle toplumdaki, ‘ekonomi yürüsün, gerisi önemli değil’ beklentisini şimdilik kendi leyhine kullanıyor.

Medya da zaten, ülkenin bütününe ekonominin penceresinden bakıp ‘ekonomi tıkır, keyifler çakır’ı pompalıyor.

Bu oyunun aslında ciddi bir siyasi getirisi var.

Çünkü ekonomide işler tıkarında gittiği sürece, ‘Allah cezasını versin bu politikacıların’ diyerek partilere kızanlar, mevcut hükümete destek veriyorlar. Böylelikle düzeni ayakta tutuyorlar. Radikal önlemlerden ürküyorlar. Sürekli aydınlık için bir dakikalık aydınlık eyleminin ikinci perdesinin pek ilgi görmemesinin nedeni de bu galiba.

Yani, ‘Ne şiş yansın ne kebapçılar’ kendi keyiflerini kaçırmak istemiyorlar.

Büyük ideallerin peşinde koşmak yerine parmak hesabıyla siyaset yapan Türkiye'deki siyasi liderlik de ‘keyif çatanların’ kaşları ‘çatmasın’ diye ataleti tercih ediyor. Ve bu liderler, partilerini güdükleştirseler de gene iktidarda kalmayı başarıyorlar.

Sonra da ‘Blair Blair’ diye inliyorlar.

Peki, ‘ne şiş yansın ne de kebapçıların keyfi sürdürülebilir bir zevk-ü sefa mı?

Tabii ki hayır. Artık ne bu keyif sürdürülebilinir ne de bu çürüme görmezlikten gelinebilir. Bunu toplumun bir bölümü anladı.

Bu gerçeği anlayan bazı bürokratlar son zamanlarda ‘reform' diye ortalıkta dolaşmaya başladılar. Böylece gelecekteki kendi siyasi kariyerleri için şimdiden bilanço biriktiriyorlar.

Garip değil mi?

Tablo bu kadar berrak ve hiçbir siyasi parti ‘reform' bayrağını açmıyor?

Merkez sağ ve solda yeni siyasetin bu temel eksenini yakalayamıyor?

Yani Mesut Yılmaz çıkıp neden ‘Budapeşte'de bana yumruğu atan şudur ve şu bağlantıları vardır' diyemiyor?

Toplumdaki değişimi yönetmeye talip olmanın formülü bu kadar basit aslında.

X