Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Önce adını koyalım

ISRAR ediyorum; bu gidişten “demokratik bir Türkiye” çıkmaz! Tekrar ediyorum; bu yönde kaygıları olan insanları, demokratik bir Türkiye istemeyenlerle aynı kefeye koymayın!

Bu gidişten, hepimiz zararlı çıkacağız; daha fazla demokrasi istemeyenler de, daha fazla demokrasi isteyenler de, mevcut rejimi tartışmaya açmak/açtırmak istemeyenler de, demokratikleşme istikametinde statükoyu tartışmaya açmak isteyenler de, iktidar da, iktidar partisi de, Türkler de, Kürtler de, azınlıklar da, mezhep ve meşrebi birbirinden farklı olup, sindirilmiş olanlar da, bu ülkede yaşayan herkes zararlı çıkacak.


Doğrudur, mevcut düzenler/statükolar, değişimden hazzetmez, mevcut düzeni sorunsuz görenler, statüko çerçevesinde belirlenmiş kurumlar değişime direnç gösterir. Darbecilik, arbedecilik, değişimi öcü gibi gösterip korkutmak bu türden dirençlerin bin bir ifadesini üretir. Ancak, bu türden dirençlerle her türden mücadele “mubah”, bu mücadelenin sonu illa “selamet” değildir.


Değişim siyasetleri, zorlu süreçlerle baş edebilmeyi gerektirir. Bu türden süreçleri yönetemezseniz işin sonu ya feci bir kaosa, ya da daha fazla demokrasi yerine daha az demokrasiye çıkar. Bugün Türkiye’de yaşanan, sıradan bir değişim süreci değil, çok kökten bir değişimi öngören bir süreç. Bu denli kökten değişimlerin, demokratik siyasetler çerçevesinde başarılabilmesi çok önemli ve fakat çok iddialı bir iştir. 


Bir zamanlar, bu türden iddialı bir işe siyasi lider olarak girişen, eski YDH lideri, işadamı Cem Boyner, içinde bolca “yanlış rejim” tabiri geçen bir röportaj vermiş. “Yanlış rejim” tabiri çok tartışılır, ama ondan önemlisi, “yanlış rejimleri”, daha doğrusu ve daha makul bir deyimle, “mevcut rejimlerin yanlışlarını” dönüştürmektir.


Bu dönüşümler ya kestirmeden, topyekûn bir devrimle gerçekleşir, aklı yatan varsa, devrim siyaseti yapar. Ya da, büyük bir altüst oluşun maliyetlerinden sakınıyorsak, tarihe bakıp devrim siyasetlerinden bir çok gerekçe ile vazgeçti isek, tedrici bir süreç içinde yani demokratikleşme ile değişim öngörürüz.

Biz statükonun makul bir sürece yayılarak yani demokratikleşme süreci ile değişimini başarabilmiş bir ülke değiliz. Şu anda karşı karşıya bulunduğumuz tablo da, tedrici bir değişim süreci özelliği taşımıyor, o nedenle demokrasi sınırlarından taşıyor. Bu nedenle, toplumsal kesimler, siyasal, anayasal kurumlar çok sert bir şekilde karşı karşıya gelmiş durumda.


Demokratik çerçevede değişim, tam da bu türden sert karşılaşmaları, gerilimleri bertaraf etmeyi başarabilmesi açısından önemlidir. Bunun başarılamadığı yerde, kavga büyür, işin suyu çıkar. Şu an itibarıyla ipin ucu kaçmış görünüyor. Bir ülkenin ordusun en tepesinde olanlar bir yandan, sivil iktidarın başındakiler diğer yandan, bunun dışında her kurum ve kuruluşun başındakiler sürekli olarak çıkıp, birbirini halka ihbar ve şikayet etmeye başladıysa o ülke derin bir kriz içinde demektir.   


Kimse kendini kandırmasın, böyle bir ülkede ne kimse topuna tüfeğine güvenip fikrini bozarak varlığını sürdürebilir, ne sivil siyaset demokrasi sınırlarını zorlayarak ülkeyi yönetmeye devam edebilir, ne yargı birbirini boğazlayarak birbirine galip gelebilir, ne “Kürtlerin” istediği olur, ne “Türklerin”! Ve tabii ne de, aydınlar, tüm bu olan bitene “demokrasi sancısı” diyerek, ıslık çalarak bu mezardan sağ salim geçebilir. O nedenle, neredeyiz, nereye gidiyoruz, önce adını koyalım!

X