"Nuray Mert" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nuray Mert" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Nuray Mert

Kürt meselesine bakışta ‘Akıl ve Gönül’

25 Aralık 2010
“Ah şu Osmanlı saltanatı, bir Hicaz şerifini... emirliğe yükseltmemek için kendi parçalanıncaya kadar inat etti. Koca Büyük Britanya İmparatorluğu ise bizim bir şeriflikten üç kral çıkardı. İngilizler en hünerli erkek terzileridir.” (Falih Rıfkı Atay, Gezerek Gördüklerim, 1970, s. 76) diyor.
¡ ¡ ¡
Atay’ın üç satırla gönderme yaptığı tarihi mesele, aslında, uzunca tartışılmayı gerektirir. Ben, bu üç satırı, Kürt meselesi’nin geldiği noktaya dikkatinizi çekmek üzere, hatırlatma gereği duydum. Bu gönderme birçoğunuzu rahatsız edebilir. ‘Kürt siyasi hareketinin dili’ni kullanmakla itham edilebilirim. Ancak, ‘benim görebildiğim kadarıyla’ Kürt meselesi hızla bu eşiğe yaklaşıyor. O nedenle, ‘demokratik özerklik taslağını’nı, bin türlü gerekçe ile savuşturmak yerine, akılcı ve siyasi çerçevede, ciddiye alarak tartışmak gerekiyor.
¡ ¡ ¡
‘Benim gördüğüm kadarıyla’ dedim, zira hepimizin bir meseleye nasıl baktığı, ne gördüğü doğal olarak farklı. Bu noktada Kürt meselesine bakış zaviyemi biraz açıklasam iyi olacak. On sene öncesine kadar, Kürt meselesine mümkün mertebe hakkaniyetli ama uzaktan ve ilkesel bir bakışla bakmaya özen gösteriyordum. Ulus devletlerin krizinin bizim gibi ülkelerde ‘mikro milliyetçilik’ gibi çok sorunlu bir mecraya girmesinden kaygı duyuyordum, hâlâ duyuyorum. Ancak, bir yandan, bu zaman zarfında çok şey değişti. Diğer taraftan, ben, sadece Kürt siyasi hareketinin dikkatini bu noktaya çekmeye çalışmak yerine, bu noktaya nasıl gelindiğini ve onlar tarafından nasıl yaşandığını anlamaya çalışmam gerektiğini hissettim.
¡ ¡ ¡
Daha önce aynı çabayı, ‘öcü’ gibi görülen ve gösterilen ‘İslamcılar’ için de göstermiştim. Anlama çabası, beni bu kesime yaklaştırdı, bu sayede, işin içerden nasıl görüldüğünü daha iyi anlama imkanı bulmuştum. Dinden uzak bir sosyal çevrede büyümeme rağmen, kişisel olarak, İslami inanç dünyasını benimsememin de anlama çabama katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Bu sayede, sadece bir siyasi hareketi daha iyi anlamaya başlamanın ötesinde, hayatım, dünyaya bakışım zenginleşti. ‘Siyasi veya kişisel hırslara kurban gidenler’ yanında, birçoğu halen süren ve çok değer verdiğim dostlar kazandım. Anlama çabası, insanın sadece kavrama imkanlarını değil, doğrudan dünyaya bakışını ve hayatını zenginleştiriyor. Benzer bir durum Ortadoğu’yu anlamaya çabalarken oldu.
¡ ¡ ¡
BDP milletvekili Sabahat Tuncel ile yaptığım bir sohbette, bana ‘senin Kürt meselesine bakışta gönül gözün açılmış’ demesi, tüm bunları bir kez daha düşünmeme neden oldu.
Her iki tarafa da, bir yandan akıllı ve serinkanlı düşünmeye özen göstermek, diğer taraftan biraz da ‘gönül gözü’ ile bakmaya çalışmayı öneriyorum. ‘Kürtçüğün hesabını İslamcıdan sormak’ gibi bir niyetim yok, bunu yapacak son insanım. Ancak eskinin İslamcılarının Kürtleri en iyi anlayanlar olmasını bekliyorum, hepsi bu. Eski ve koyu bir İslamcının, yeni statükonun muktedir ve buyurgan sesi ile, Demokratik Özerklik tartışmasını, ‘Suikast teşebbüsü, demokrasiyi sabote etmek’ diye önünü kesmesini çok ‘trajik’ buluyorum. Hiçbir mesele diğerinin aynı değil ama, eskiden kendilerine söylenenleri, onları olduğu kadar beni de öfkelendiren, üst perdeden tavrın aynısını, iktidarı ele geçirince diğerlerine karşı benimsemeleri ağrıma gidiyor. Hepsi bu! Öküz altında buzağı aramanın alemi yok!
¡ ¡ ¡
Şimdilik bu kadarını söyleyeyim, belli ki bu meseleyi daha çok konuşacağız. Son olarak, benim anlama çabama büyük bir içtenlikle karşılık veren Kürt dostlarıma teşekkür ediyorum.
Yazının devamı...

Kürtlere ‘Demokratik özerklik’

21 Aralık 2010
İktidar’ın ‘Demokratik Açılım projesi’ni başlattığı günlerde, ‘kolektif haklar’ı konuşmayacaksak, çözüm adına hiçbir şey yapamayız’ türünden şeyler yazdığım ve söylediğim için ‘süreci sabote ediyor!’ diye topa tutuldum. Oysa, Kürt meselesi hakkında biraz fikir sahibi olan herkesin, bu konunun bireysel ve kültürel haklar çerçevesinde kalınarak çözülemeyeceğini biliyor olması gerekir.
‘Kürtler’, uzun süre ne istediklerini açık açık söylemedikleri şeklinde suçlandılar. Şimdi, Kürt siyasal hareketi, DTK çerçevesinde ne istediğini açıkça söylüyor; ‘Demokratik özerklik’! İşi daha fazla uzatmadan ‘demokratik özerkliği’ hep birlikte tartışmaya başlamak durumundayız.
 Daha önce, ‘Güç olsun, geç olmasın’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Aynı şeyi tekrarlamak zorundayım. Hep ‘geç olsun, güç olmasın’ denilir. Kürt meselesinin çözümünde doğru olan ise tam tersi, yani ‘güç olsun, geç olmasın!’. Tarih, maalesef, bazı konularda ‘güç olmasın’ diye bizi beklemiyor, bazı meselelerde geç kalınırsa doğacak sonuçlar o kadar ağır ki, ‘güç’ olanı denemek zorundayız.
Türkiye’de, Kürtler ile barış içinde bir arada yaşamanın yolunu bulmak birçok nedenle son derece güç. Hiç hazırlıklı olmayan bir kamuoyunda ‘demokratik özerklik’ tartışmanın, müzakere etmenin ne kadar güç olduğu ortada, ancak üstesinden gelmek zorundayız.
İsterseniz işe en başından başlayalım. Ahmet İnsel, Çalıştay’da yaptığı konuşmada, mevzuyu çok iyi tanımladı; ‘Türkler bölünme, Kürtler asimilasyon endişesi taşıyor’. Bu endişe ve çekinceleri aşmak zor ama başka yolu yok.
Çalıştay’a katılanlar olarak, her birimiz, DTK’lılara, bu açıdan söyleyeceklerimizi söyledik. Ancak, Türkiye’de daha geniş çevrede, bu konuları tartışmak açısından, her şeyden önce bir noktayı açıklığa kavuşturmakta yarar var.
Evet, bölünme endişesi var ve bunun aşılması, öncelikle de güven sorunun çözülmesi gerekiyor. Ancak, Kürt siyasi hareketi, ‘devlet’ ve bağımsızlık istemediklerini açıkça ifade ettiklerinde, bu kez de, bu ifade de endişe gidermek yerine bir ‘zaaf’ olarak anlaşılıyor. ‘Olmayacağını anladılar!’ diye ipe un serilmeye başlanıyor. Diğer taraftan, taleplerini açıkça ifade ettiklerinde, ‘vay, küstahlar, bu ne cüret!’ havası hakim oluyor, dolaylı ifadeler kullandıklarında ‘takiye’ yapmakla, samimiyetsizlikle itham ediliyorlar.
Artık bu konuda bir karar versek diyorum. Kendilerini açıkça ifade etmelerini ve bu noktada tartışma ve müzakereye mi başlamak istiyoruz, yoksa duymak istemediklerimizi bizden saklamalarını mı?
‘Demokratik özerklik’ tartışmasının da bu çerçeveye hapsedilip, ciddi bir imkanın yine heba edilmesinden kaygı duyuyorum.
DTK, toplantının sonunda açıkça şunu ifade etti: ‘Kürtler, kendilerini yönetmek istiyorlar’ ve bunu yapmak için devlet ve bağımsızlık değil, ‘bir arada ve ayrı devlet olmaksızın özerk yönetim’ formülü öneriyorlar. Bu öneriyi dinlemeye ve konuşmaya hazırsak, gerisi uzun bir tartışma ve müzakere sürecinin sonucunda netleşir. O nedenle, en başından, ‘tam olarak ne istiyorsunuz? Biz belirsiz bir şeyi tartışmayız’ diye kaçak oynamanın alemi yok. ‘Demokratik Özerklik’, tam olarak tarifini istemek yerine, en genel hatları ile neyin talep edildiğini tartışarak, neyin mümkün olabileceğinin yollarını arayarak netleşebilir. Niyetimiz ciddi ise, ‘karşı taraf’tan tarif talep etmek yerine birlikte tarif etme sürecinin kapısını açmak gerekir.
‘Demokratik özerklik’ düpedüz federatif yapı, neyini tartışacağız? demenin alemi yok!  ‘Federalizm’, ‘eyalet’ gibi terimler çok endişe uyandırıcı olduğu için, Kürtlerin taleplerini karşılayan, farklı bir formül geliştirme yolunu deniyorlar. İspanya gibi başka örnekler üzerinden gitmek de bir noktadan sonra anlamsız.
Her ülkenin, toplumunun, tarihinin şartları birbirinden çok farklı. En iyisi, terim kavgasını bir yana bırakıp, bizim kendi modelimizi geliştirmeye çalışmak. Mümkünse diğer örnekleri aşan formüller bulmak ve dünyanın diğer yerlerinde benzer durumlar için de, dikkate almaya değer, bir ‘Türkiye modeli’ oluşturmak. Kürtler, samimi olarak bunu gerçekleştirmek için çaba sarf ediyor. Ancak çözümü mümkün kılacak olan, bu çabayı Türkiye geneline yaymak, tüm çevreleri bu tartışmaya katmak ve modeli hep birlikte yaratmak!
Yazının devamı...

CHP’ye dair maruzatım

18 Aralık 2010
Yok, hemen ‘vay, demek CHP’nin derin devletin partisi olduğu ilan ediliyor’ falan diye kimse ortaya atılmasın. CHP’de olacak olanlar, bir çok bakımdan devlet değil, demokrasimiz açısından çok önemli.
Bu konuda, benim izleyebildiğim kadarıyla, en iyi yorumu TV 8’deki programında, Haluk Şahin yaptı. Özetle dedi ki, ‘CHP veya başka bir parti olması o kadar önemli değil, önemli olan siyasal muhalefet kanadının güçlenmesi, dengeli bir siyasal ortamın oluşması. Durun hemen, ‘AK Parti’nin önü kesilsin de ne olursa olsun!’, ‘iktidarı devirme planı’ filan diye kimse ortaya atılmasın. Şahin, muhalefetin güçlenmesini ‘demokrasi’ açısından önemsiyor, dengesiz bir siyasal tablonun, tek parti hegemonyasına gitme riski açısından uyarıyor. Bunu açıkça ifade etti. Bunu ben de çok önemsiyorum, demokrasi gibi bir meselesi olan herkesin de önemsemesini bekliyorum.
Bu nedenle, CHP’de ne olduğu her zamankinden önemli. Bu açıdan baktığımızda, partililer bir yana, dışarıdan bir çoğumuzun CHP’ye dair farklı kaygıları öne çıkıyor. Kimisi, Kılıçdaroğlu liderliğinin CHP’yi bir ‘macera’ya sürüklediği, CHP’nin mevcut gücünü yitireceğini düşünüyor. Bu kaygı, CHP içindeki bir grubun iddialarına yakın düşüyor. Kimisi, ‘Kılıçdaroğlu geldi, dertler bitti’, ‘gölge etmesinler başka ihsan istemez’ havasında. Bu bakış da, CHP içinde yeni liderlik etrafındaki grubun bakışına yakın düşüyor.
Ben her iki bakışı da sorunlu bulanlardanım. Zira, eski CHP anlayışı pek çok bakımdan sorunlu, ‘Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak’ kaygısı, CHP’yi, fazlasıyla statükocu yapıyor. Bu tavır, CHP’yi, durağan kılıyor ve demokrasi ve ülke gerçeklerinin uzağına savuruyor. Diğer taraftan, CHP’nin ‘sosyal demokrat’ kimliği ve mirasına yapılan vurgu ve daha önce eksik bulunan ‘iktidar iddiası’nı tazelemesi fikri de, ülke gerçeklerini hesaba katmayan bir hayalperestliğin ötesine gidemiyor.
¡ ¡ ¡
Hayalperestlik deyince, statüko’yu korumanın daha iyi olduğu fikrine destek verdiğim sanılmasın. Dediğim gibi, statükocu bakış fazlasıyla sorunlu. Ancak, buna karşı yapılması gereken, üzerinde çokça düşünülmeden yapılan bir açılım veya gaza gelmek olmamalı. Bu ülkede sosyal demokrasi vurgusunun öne çıkmasını en çok isteyen insanlardan biriyim. Ancak, bu vurgunun etik-politik önemi bir yana, fazla oy getirmeyeceği gerçeğini görelim. Son günlerde, SONAR’ın Başkanı Hakan Bayrakçı, birçok TV programında, bu gerçeğin altını bence çok iyi çizdi.
Ecevit dönemini örnek alıp, yüzde 40 iddiaları ile ortaya çıkmak veya CHP’ye bu yönde gaz vermenin de hiçbir anlamı yok. O zamandan bu yana geçen otuz küsur yılda Türkiye ve dünya çok değişti. Acı gerçek şu ki, siyasal davranış artık çok daha az oranda sosyal demokrasi kaygısı etrafında belirleniyor. Onun yerini laiklik ve muhafazakarlık ekseni aldı. Eski CHP’nin en büyük sorunu, laiklik vurgusu değil, katı laiklik anlayışında ısrarı ve bu uğurda demokrasi fikrinden uzaklaşması idi. CHP’nin güçlenmesi ancak, laiklik konusundaki bakışını demokratikleştirmesi ve bunu sosyal demokrasi mirası ile daha iyi dengelediği bir söylem ve siyaset geliştirmesine bağlı. CHP’deki her iki grubunda kendini bu açıdan sorgulaması ve diğeri yönünde adım atması bu açıdan çok önemli. Benim görüşüm bu.
Son olarak, CHP’ye dair yürütülen tartışmada iktidar partisini destekleyen çevrenin söylemini de sorunlu buluyorum. İktidar partisini destekleyen siyasetçi veya gazeteciler elbette, muhalefet partisine ilişkin görüş sahibi olacaklar ve bunu her zeminde ifade edecekler. Ancak, bence bunun da ayarı kaçmış durumda. Eleştiri ve görüş ötesinde, iş akıl vermeye ve daha ötesinde CHP siyasetini tanımlamaya varıyor. Doğrusu ben, bu kesimin CHP’nin siyasetini, ‘gerçek’ veya ‘Batı tipi’ sosyal demokrasi etrafında belirlemesi ‘öğüt’lerini sosyal demokrasi merakından çok, orada ‘ekmek olmadığını’ bilmeleri etrafında şekillenen bir kurnazlık olarak görüyorum. Bu da ayrı bir mesele. Ama asıl önemlisi, karşınızdaki partinin siyasetinin neredeyse reçetesini ellerine verme hevesi, her şeyin sizin istediğiniz istikamette olmasını dayatmak tavrına yakın düştüğünü görmek lazım.
Çok partili hayata geçişin ilk döneminde CHP’ye yakın medyada, muhalefeti tanımlama yönünde, çok benzer bir üslup ve anlayış vardı. Ama, inanın, bu günlerde esen hava, o zamanların ölçüsünü bile aşıyor.
Benim maruzatım şimdilik bundan ibaret, sonuçta ‘hayırlısı olsun’ diyorum!
Yazının devamı...

Ölüyle değil diriyle barışmak!

14 Aralık 2010
12 Eylül referandumu öncesi, Başbakan’ın darbe sonrası idam edilen gençlerin mektuplarını okurken ağladığını hatırlatarak, ‘Başbakan sadece ölenlere mi ağlar?’ diye soruyor. YÖK protestosu esnasında, polisin dövdüğü gençler için, Başbakan’ın ‘yaşayana hiç insafı yok mudur?’ diyor.

Aslında bu soruyu biraz daha derinleştirmek lazım. ‘İnsaf’ meselesi bir yana, ‘bu iktidar, hep ölülerle mi barışacak, demokrasi ölü muhalifler kurulan ‘sanal diyalog’lar, ‘sanal uzlaşma’lar üzerinden mi kurulacak?’ diye sormak lazım.

Gerek Başbakan, gerek diğer iktidar partisi mensupları bunu hep yapıyor. Demokratikleşme ve toplumsal barış adına, gelmiş geçmiş ne kadar tartışmalı mevzu, kişi varsa, çoğu ile barışılıyor. Güya geçmişle hesaplaşılıyor. Muhafazakar sağ siyasetin de içinde olduğu geçmiş kavgalar esefle yad ediliyor, ‘hakkı yenmiş’, ‘zulme uğramış’lara iade-i itibar ediliyor. Nazım Hikmet gibi sembol isimler dillerden düşmüyor. En son, ölüm yıldönümü münasebeti ile, Ahmet Kaya aynı şekilde gündeme geldi.

Hiç önemsiz değil elbette, ama ölüyle barışmak, ölünün farklı fikriyle uzlaşmak kolay. Mesele dirilerle barışmanın yolunu bulmakta, dirilerin farklı fikirlerine tahammül etmekte. Oysa, mevcut iktidarın dirilerle olan münasebeti, ölülerle olanın sahiciliğini bile gölgeler mahiyette.  

Bırakın farklı fikri, bırakın muhalefeti, mevcut iktidarın ‘gözünün üzerinde kaşın var’ diyene tahammülü yok. Son derece tuhaf bir takım siyasi analizlere dayanarak, iktidarın her yaptığına mazeret bulan, her yaptığında demokratikleşmenin izlerini süren, en olmayacak şeyleri ‘bu işte bir demokratlık var’ diye yorumlayanların bazıları bile, artık ya samimiyetle, isyan, ya da ‘ayıp olmasın’ diye itiraz edecek noktaya geldiler.

‘Gık’ diyen, ‘Ergenekoncu’, ‘darbe tezgâhçısı’, bir adım ötesinde ise,‘bu ülkenin düşmanlarının içimizdeki uzantısı’ diye yaftalanabiliyor. Bu tür siyaset ve siyaset söyleminin adı bellidir; otoriterlik! ‘Otoriterliğin, diktatörlüğün sivili olmaz’ diyenlere, teoriden bahsettik, tarihten, başka ülkelerden örnek verdik olmadı. Umarım yaşayarak öğrenmek zorunda kalmazlar.

Unutmayalım, bir çok durumda, otoriter siyasetlere giden yollar ‘iyi niyet’ taşları ile döşenir. Yine unutmayalım, otoriter siyasetlerin tek maduru muhatapları değil, aynı zamanda ve eninde sonunda sahipleridir. Bu açıdan her devrin iktidarını pohpohlayarak körleşmesine katkıda bulunanlar, en kötü düşmanlarıdır.

Umarım tez elden bu gidişe karşı uyaracak, itiraz edecek daha çok insan çıkar. Çıkmazsa ne olacağı belli, hayat en iyi öğretmendir, ama her öğretmen ‘iyi’ değildir.
Yazının devamı...

‘Öğrenci eylemleri’ krizi

11 Aralık 2010
Yumurtalı eyleme hiç girmeyeceğim, muhatabı için oldukça tatsız ama dünyanın her yerinde fazlasıyla sıradan olan bir protesto eylemi, ‘ileri demokrasi’ aşamasına geçmiş ülkemizde ciddi bir siyasi kriz haline geldi. Daha ne diyeyim?

Lafı dolandırmanın lüzumu yok, burası iktidarın hoş karşılamadığı şeylerin ifade edilmesinin bedelinin giderek ağırlaştığı bir ülke. “Parasız eğitim istiyoruz” diye pankart açtı diye hapse tıkılan öğrencileri daha önce de yazmıştım. Son olarak, YÖK protestosu yapmak isteyenlerin ne hale geldiğini hep birlikte gördük.
Çok şükür o günleri geride bıraktık ama zamanında eli tabancalı, Bahçelievler’de bir evde kıstırdıkları yedi genci boğazlayanlar arasından gelenlerin yumurtalı protestoyu mahkûm ettiği bir noktaya gelmek de ayrıca düşündürücü. Veya çok basit, dertleri demokrasi falan değil, eskiden de solcu gençlere tahammülleri yoktu, şimdi de, eskiden de polislerin dövdüklerini değil, polisleri kollarlardı şimdi de!

* * *

En acıklısı, sol siyasetten gelme liberal ve demokratların bir sürüsünün bu takıma katılması, yumurta atmak üzerine derin akıl yürütmelere girmesi. Nerden baksanız, hüzünlü, acıklı, ürkütücü bir tablo!

İktidarlar, hatta ‘paradigma’ değişiyor ama baskıcı, otoriter siyasetler ve onların mazeret olarak kullandığı söylemler değişmiyor. Bir zamanlar haktan hukuktan bahsedenler ‘anarşist’ti, olmadı ‘mürteci’ idi, şimdi geldiğimiz noktada yine öyle. Protesto edenlerin ‘illegal örgütlerle bağlantısı’, ‘kullanılıyor olmaları’ vs. eskiden duymaya alışık olduğumuz ne varsa tıpkısı, yeni iktidarın ağzından tekrar ediliyor.

Oysa, şimdi iktidar olanlar da, zamanında hak ve özgürlük talep ettiklerinde, o dönemin iktidar söylemi çerçevesinde, ‘irtica tehdidi’ mazereti ile benzer baskılara maruz kalmışlardı. Şimdi ittifak ettikleri Fethullah Gülen çevresi bile, o zaman farklı bir iktidar söyleminin parçası olarak, karşılarındaydı. Fethullah Gülen, 1989’da Sultanahmet’de yapılan bir başörtüsü eylemi için, İzmir’de yaptığı bir konuşmada bakın neler diyordu:
“Çok yakın arkadaşlarımız fotoğraflarıyla tespit ettiler. Sultanahmet’te olan hadiselerin arkasında da esas din düşmanları var. Başka yerlerde olan hadiselerin arkasında bilgi düşmanları var. Sözde türban adına yürüyorum diyenler istihbarat örgütlerince derdest edilince bu başörtülü mantolu, çarşaflı, kadınların çoğu erkek olarak çıktı ortaya. Ve bunların çoğu bir kostüm dükkânından nasılsa İslami kıyafetler almış açık saçık kadınlar olduğu tebeyyün etti.” (Kaynak: İmza Dergisi, özel ek, Aralık 1989-Ocak 1990/zikreden Ruşen Çakır, Ayet ve Slogan)

* * *

Demek ki neymiş? Birileri o zamanlar insanların türban ile üniversiteye girmek gibi bir sorunları olduğunu teslim etmek istemiyormuş. Bu yönde verilen mücadeleyi anlamak yerine, ardında bit yeniği aramaya koyuluyormuş, eylem yapan başörtülüler ‘sözde’ diye töhmet altında bırakılıyormuş. 28 Şubat ile doruğa çıkan bu baskıcı dil ve anlayışın daha bilindik, tipik çok örneği var. Çarpıcı ve hafızlardan silinmiş olduğu için Gülen örneğini verdim. Sonuçta önemli olan, hedefi, ne zaman kimin olacağı değişen ama kendisi değişmeyen otoriter zihniyet ve siyaset anlayışı. Kısacası, eski vesayet, baskı (artık ne derseniz deyin) sistemi yıkıldı, yenisi geldi, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Fazla söze hacet yok, konu bu, Türkiye’nin bu açıdan geldiği nokta ortada!
Yazının devamı...

‘Şehir Müslümanlığı’

7 Aralık 2010
O zamanlar, bu harekete dışarıdan bakanların çoğunun tepkisi, ‘nereden çıktı bunlar?’ şeklinde olmuştu. Eskiden, ‘başörtüsü sorunu yoktu’, ‘herkesin anneannesi başörtüsü takıyordu’, ‘Türk veya Anadolu Müslümanlığı her zaman ılımlıydı’, ‘başörtüsü ve diğer dini söylem ve talepler siyasi idi’. Benim gibi, ‘Siyasi olmasının ne sakıncası var?’ diyenler ‘İslamcıları desteklemek’ ile itham ediliyordu. İslamcılara destek vermek o zamanlar, şimdiki gibi ‘baş tacı edilme’ ile değil, yedi köyden kovulma ile neticeleniyordu.
* * *
Gün geldi, devran döndü, ‘muhtar bile olamaz’ denen Erdoğan başbakan, eski muhalif İslamcılar, yeni muhafazakar muktedirler oldular. Zaman içinde fikirler, tutumlar değişti. Bu sefer, İslamcılığa dair en ufak bir itirazda bulunmak, ‘muhafazakar baskı’ ihtimalinden söz etmek, ‘statüko bekçiliği’, ‘eski rejim muhafızlığı’ ile yaftalanır, yargılanır oldu.
Eski hocam ve her zaman dostum Binnaz Toprak’ın, muhafazakar baskı konusuna değindiği araştırması, bu ortamda, sert bir tepki ile karşılaştı. Şu günlerde, ‘şehirli müslümanlık’ üzerine yazdıkları, makul bir şekilde tartışılmak yerine, yine aynı çerçevede düz bir tepkisellikle karşılaşıyor. Geçmişte kendisini ‘İslamcılara fazla ılımlı bakmakla’ suçlayanlar dahi, baş demokrat kesildi, yazdıklarının altında bit yeniği aramaya koyuldu.
* * *
 Doğrudur, zamanında İslami kesimin hak ve özgürlük mücadelesinin önünü, ‘Türk Müslümanlığı’, ‘anneanne başörtüsü’ ile susturmaya çalışan çoktu, bu uğurda, ellerinden geleni artlarına koymadılar. Benim bu konularda sayısız yazım var. Ama hal böyle diye, şimdi işi sansürcülüğe dökmenin alemi yok. Kemalist veya laiklik adına esip gürleyen baskıcı söylemler bir vaka diye, yükselen muhafazakar dalganın baskıcı sonuçlar verebileceği iddiasını konuşamayacak mıyız?
Tüm devrim veya değişimlerin özgürlükçü potansiyelini kurutan, çözdükleri statükoya benzer başka bir katı statüko inşa etmeleridir. Türkiye’de, eski İslamcı - yeni muhafazakarın iktidarı, özgürleştirici, demokratikleştirici imkanlarını yeni ve baskıcı bir statüko inşası çerçevesinde yitiriyor. Tarihteki pek çok benzer örnekte olduğu gibi, bu kez de, yeni statükonun bir çok baş savunucusu eski statükocular arasından çıkıyor. Yine, Toprak’ın gündeme getirdiği, ‘Endişeli modern’ tabirine bile tahammülü olmayanların arasında, AKP’nin 2002 seçim başarısını kabul edilmez bulan ve ‘gerekirse halka rağmen demokrasi’ formülü arayanların olması tesadüf değil.
* * *
‘Şehirli Müslümanlık’ konusuna gelince, keşke bu konuyu, siyasi bir polemik değil, öncelikle bir kültür kaybı sorunu olarak enine boyuna konuşabilsek. Bu konunun tartışıldığı bir TV proğramında Hidayet Taksal’ın işaret ettiği gibi, bence de, şehirli Müslümanlığın kaybının nedeni, öncelikle İslami radikalleşme değil, sekülerleşme sürecidir. Ancak, sekülerleşme sıklıkla iddia edildiği gibi, sadece Cumhuriyet devriminin baskıcı politikalarının eseri değil, Osmanlı son dönem modernleşmesinin, Osmanlı üst tabakası ve şehir nüfusu üzerindeki etkisinin sonucudur. Bu kesim, sekülerleşme/modernleşme ve Batılaşmanın itici gücü olmuştur. Osmanlı üst sınıfının, Cumhuriyet devrimi ile en az sorunlu olduğu konu budur. Dahası, bu sadece Türkiye’ye değil, Tüm Müslüman toplumların modernleşme sürecine dair bir durumdur.
Ben bu süreci, Radikal gazetesinde, ‘Beyaz Türklerden AK Türklere’ başlıklı bir yazı dizisi ile özetlemeye çalışmıştım (2,3,4 Ekim 2008). İlgilenenler tekrar bir göz atabilirler. Amaç, birbirimizi karalamak, göze girmek için sahne almak değil, bir meseleyi daha iyi anlamak ise, bu konuyu enine boyuna tartışabiliriz.
Yazının devamı...

WikiLeaks neyi sarstı?

4 Aralık 2010
Aslında değerlendirme yapmak için daha erken olabilir, gerçekten ‘dünyayı sarsacak’ yeni açıklamalar olursa, o zaman fikir değiştirebilirim ama halihazırda, dünyayı sarsacak şeyler yayınlandığını düşünmüyorum. Şimdilik kabak en çok Ortadoğu’nun ‘ılımlı Sünni monarşileri’ denilen ülkelerinin başına patladı. İran hakkında ne düşündükleri bilinmiyor değildi ama, birinci ağızdan ifadelerle ortaya döküldü. Bunun değerlendirmesini de bilahare yaparız.
* * *
Yakın tarihte, uluslar arası dengelerde sarsıcı ifşaatlar, ‘doğal’ olarak sadece devrim hükümetleri tarafından yapılanlardır. Bunların en önemlilerinden biri Rus devrimi sonrasında, Çarlık Rusya’sının gizli belgelerinin yayınlanmasıydı. Osmanlı idaresi altındaki Ortadoğu topraklarını, İngilizler tarafından, bir yandan Arap isyanı’nı çıkaran Şerif Hüseyin’e vaat edilirken, diğer taraftan İngiltere ve Fransa arasında paylaştıran meşhur, Skyes-Picot anlaşmasının açıklanması bu şekilde olmuştu.
İran devriminden sonra da, devrimi gerçekleştirenler inanılması zor bir işi başardılar. ABD elçiliğinin çöplüğünden çıkarılan belge parçalama makinesi ile okunmaz hale geldiği düşülen belgeler toplandı, 250 kız öğrenci iki yıl boyunca çalışarak bu belgeleri birleştirdi. Devrim hükümeti, ABD’yi son derece zor duruma düşürecek bu belgeleri, 1985’de altmış bir cilt halinde yayınladı. 
* * *
Ben daha henüz, ortalığı bu çapta sarsacak ve ABD’yi bu ölçüde zor duruma düşürecek bir sızma göremedim. Devrimlerin sonunun geldiği bir çağda, bazılarının Hollywood filmlerindekine benzer şekilde ‘birkaç iyi adamın dünyayı sarsması’ hayaline sığınmasını anlayabiliyorum. Ama hepsi bu kadar. Gerisi benim için ve en azından şimdilik son derece bulanık.
Yok, ABD’ye olduğundan fazla güç atfeden, dünyada olan biten her şeyi kontrol ettiğine inananlardan değilim. Öyle olmadığının en yakın kanıtı Afganistan ve Irak fiyaskolarıdır. O zamanlar, ABD gücüne iman edenler, Irak’ın yeni bir Vietnam olacağını ileri sürenlere salak muamelesi yapıp, ‘bu iş bitti, göreceksiniz ABD kısa sürede Irak’ta düzeni sağlayacak, canım Bağdat’ta olmak istiyor’ gibi şeyler söylüyorlardı.
Kısacası, büyük bir komplo veya kurgudan söz etmiyorum. WikiLeaks, geçtiğimiz ağustos ayında,  Irak ile ilgili belgeler sızdırdığında da benzer tartışmalar olmuştu. Financial Times’ta Richard Waters, ‘WikiLeaks gibi sitelere sızdırılan belgeler birçok durumda, zor duruma düştüğü sanılan kurumlar ve hükümetler tarafından sızdırılır’ diye yazmıştı. Ben de şimdilik, kuşkucu bakışımı muhafaza ediyorum.
* * *
Bu arada, iktidarın, bu olaydan, neden rahatsız olduğunu anlayamadım. Ana muhalefet partisinin saçma olduğu besbelli bir söylenti üzerine atlaması dışında, şimdilik Türkiye ile ilgili sızanlar arasında ben olumsuz bir şeye rastlamadım. Tam tersine, şimdilik sızan belgelerdeki Türkiye tablosu, NATO toplantısında kabul edilen füze kalkanı rahatsızlığının üzerine gelen ‘şifa’ niteliğinde. ABD’ye taviz veren Türkiye kuşkusu üzerine, ABD’yi ‘rahatsız’ eden, bağımsız politikalarında ısrarcı bir Türkiye tablosu çiziliyor. Eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış’ın dediği gibi, ‘para versek bu kadarını yapamazdık’!
Yazının devamı...

‘Emperyal Türkiye’ hayali

30 Kasım 2010

Türkiye’de bir takım işaretlerin sivil otoriter siyasetlere doğru gidiş riskinden söz ediyorum. Ben bu kaygımdan dolayı suçlanırken, şimdi bir de, mevcut gidişi sivilleşme değil, ‘emperyal Türkiye’nin habercisi olarak yorumlayıp alkışlayanlar çıktı.

Geçen hafta, NTV’deki programımızda, üç generalin açığa alınması gibi örneklerin, tek başına, sivil siyasetin alanının genişlemesi olarak değerlendirilemeyeceğin-den bahsettim. Daha sivil bir demokrasinin Anayasal ve yapısal değişimler çerçevesinde garantilenmesi gerektiğini, yoksa askeri bürokrasi ile çatışmanın şahıslar düzeyinde kalması, buna karşın yapının korunması gibi bir riskle karşılaşabileceğimizi ileri sürmüştüm. Bir köşede,‘Emperyal Türkiye’nin omurgasının önemli parçası Türk Silahlı Kuvvetleri’ olacak’ başlığını görünce,‘kabusum acaba gerçek mi olacak?’ diye daha da kaygılanmaya başladım.

* * *

‘Emperyal’ iddia ve hayallerden oldum olası hazzetmem! Türkiye’nin iddialı dış politikasını, bu çerçevede heyecanla karşılayanlar olduğunu biliyorum. Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri ile yakın ilişkiler içinde olmasını öteden beri destekleyen biriyim. Benim tavrımı belirleyen; bölgemizle, yakın kültür dünyaları ile kopukluktan uzaklaşmak ve ABD emperyal politikalarının, özellikle Irak işgalinden sonra, Ortadoğu’yu kana bulamaya devam etmesinin karşısında durmaktı. Ortadoğu’yu veya başka bir yeri Türkiye’nin emperyal heveslerinin alanı olarak görmek değil. Şimdilerde, Türkiye’nin Ortadoğu ile yakın ilişkileri, bölgesel barıştan ziyade, ‘Türkiye liderliği’ hevesi çerçevesine taşındı.

Emperyal heveslerin gerçek dünyada, özellikle Ortadoğu’da, karşılığı olmaması ayrı bir konu. Belli ki, Lübnan’da Başbakan’ın ‘Sultan’ diye karşılanması, bazılarını fazla heyecanlandırmış. Ortadoğu’da kimin, ne zaman, neyi, niçin söylediğini anlayabilmek için buralar hakkında biraz fikir sahibi olmak gerekir. Nitekim, yeterince fikir sahibi olanlar, ihtiyatlı değerlendirmelerle yetindiler. İyi de ettiler, zira, beş yıl önce Refik Hariri öldürüldüğünde, Batı ittifakı ve Lübnan’daki uzantıları, Suriye’yi hedef göstermişti. Bizimkilerden bu havaya kapılıp, Suriye aleyhinde demediğini bırakmayanlar, sonradan oğul Hariri Suriye ile anlaşıp, ‘Suriye’yi suçlamakla hata ettim’ deyince ortada kaldılar. Bu mevzuyu ağızlarına almaz oldular. Bu sahalara yeni dalanlara, heyecanlarını kontrol etmelerini ve bölge hakkında biraz okuma yapmalarını tavsiye ederim.

* * *

Yine de benim asıl sorunlu bulduğum, ‘emperyal Türkiye’ hayalinin, hayal olarak bile son derece sorunlu bir Türkiye tasavvuru olmasıdır. Dış politika bir yana, ‘emperyal emeller’ atfedilen politikalar, içerde de, eleştiriye tahammülsüzlüğü artırır. ‘Milli çıkar’ kavramı, bir de ‘emperyal vizyon’ gibi büyük hedeflere kitlenirse, her itiraz, kolayca, ‘düşmanlığa’, ‘düşmanlarla işbirliğine’, olmadı, ‘düşmanların emellerine hizmet etmekle’ yaftalanabilir. Bu demokrasiler için tehlikeli bir haldir. Olgun demokrasilerde, iç politika konuları olduğu kadar dış politika konuları da tartışmaya açık olmak durumundadır.

Neyse ki, Dış İşleri Bakanımız, Davutoğlu’nun kendisi de, dış politika çizgisinin ‘emperyal’ çerçevede değerlendirmesine karşı çıkıyor. Ancak, Soli Özel’in köşesinde (Habertürk, 28 Kasım) okuduğum bazı ifadelerini, demokratik siyaset anlayışı açısından sorunlu buldum.

* * *

‘Türk aydınından beklenen dışarıdaki düşman psikolojisini içeriye yansıtmaları değil, Türkiye’nin politikasını dışarıya anlatmalarıdır’demiş. Kendisine eşlik ettiğimiz bir İran gezisi dönüşü, ‘eleştiri’yi çok önemsediğini özellikle vurgulamıştı. Ben, kendisinden bu tavrını sürdürmesini bekliyorum. Eleştirel bakışları ‘düşman psikolojisini içeriye yansıtmak’ olarak görmek demokrasilerde çok vahim bir yaklaşımdır. Demokrasilerde, ‘hükümetlerin dış politika tercihleri’, ‘tartışılmaz milli politikalar olamaz’. Hele işin içine ‘düşman psikolojisini yansıtmak’ gibi ağır ithamlar girmeye başlarsa, otoriter ülkelerden farkımız kalmaz.

Yazının devamı...