Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Murat Bardakçı: İşte, Nazım Hikmet’in sansürlenen şarkıları






Murat BARDAKÇI

Bu yazı, Türk Edebiyatı’nın ve Türk Müziği’nin üç büyük isminin 1930’lu senelerde beraberce yarattıkları ama bugün neredeyse unutulmuş olan bazı eserlerinin pek bilinmeyen öyküsüdür: Sözlerini Nazım Hikmet’in yazdığı, Mesud Cemil’in bestediği ve Münir Nureddin’in orkestra refakatiyle okuduğu üç şarkının öyküsü... Nazım Hikmet’i durup dururken yeniden tartışmaya başladığımız bu günlerde, sözleri ona ait olan bu şarkıların yasaklanmalarına kadar uzanan hazin hikáyelerini nakledeyim dedim...

Her işi bir yana bıraktık ve Türkiye'nin gündemini bundan tam yarım asır önce meşgul eden bir tartışmayı durup dururken bugünlere taşıdık: Nazım Hikmet'in vatan haini olup olmadığı konusunu ve vatandaşlığa alınmasının gerekip gerekmediğinini konuşup duruyoruz ve böylelikle insanlara ölümlerinden sonra da rahatsızlık vermeye, onları mezarlarında bile huzursuzluk etmeye milletçe ne kadar meraklı olduğumuzu bir defa da ispatlıyoruz.

Burada Nazım Hikmet tartışmasına girecek değilim. Sadece Nazım'la ilgili olan ve bugün artık pek hatırlanmayan bir müzik macerasını anlatacak, sözlerini Nazım'ın yazdığı ama şimdilerde neredeyse unutulmuş olan bazı şarkıların yasaklanmaya kadar uzanan ve pek bilinmeyen hazin öykülerini nakledeceğim.

MARTININ KANAT SESİ

Modern Türk sinemasının ve Türk tiyatrosunun kurucusu kabul edilen Muhsin Ertuğrul, 1930'ların sonuna doğru yeni bir film çekiyordu: ‘‘Mineli Kuş’’ adında müzikli bir film. Senaryoyu o günlerde de tartışılan ama bir hayli meşhur olan bir isim, Nazım Hikmet yazmış ve film için iki de güfte, yani şarkı sözü kaleme almıştı.

‘‘Martılar áh eder, çırparlar kanat’’ ve ‘‘Kanatları gümüş yavru bir kuş’’ sözleriyle başlayan güfteleri o zamanın önde gelen bir müzisyeni besteledi: Mesud Cemil... Türk Müzik tarihinin en tanınmış isimlerinden biri olan Tanburî Cemil Bey'in oğluydu, radyoculuğu Türkiye'ye getirenlerdendi, bizzat kurduğu İstanbul Radyosu'nun müdür vekili, spikeri, tanbur;si, yani herşeyiydi ve hepsinden de öte dört dörtlük bir müzisyendi.

STÜDYODAN ASKERî MAHKEMEYE

Mesut Cemil, Nazım'ın şiirlerine alışılmadık fakat son derece hoş melodiler giydirdi ama çekimler devam ettiği sırada, 1938'in meşhur Harbokulu olayları yaşandı. Nazım tutuklandı, bir savaş gemisinde kurulan askeri mahkemeye çıkartıldı, ‘‘komünistlikten’’ 28 seneye mahkum edildi ve bütün bunların arasında olan ‘‘Mineli Kuş’’a da oldu ve çekimler birdendire duruverdi.

Ben çok ararama, Türk sinema tarihini bildiğini iddia edenlere devamlı sormama ve soruşturmama rağmen ‘‘Mineli Kuş’’un çekilen kısmının ne olduğu ve akıbeti hakkında hiçbir yerden hiçbir şey öğrenemedim.

ORKESTRA İLE OKUNDULAR

Filmden geriye sadece iki şarkı kalmıştı ve Münir Nureddin bu şarkıları birkaç sene sonra taş plaklara okudu. Parçalar bir orkestranın refakatinde icra edilmişlerdi ve tek kelimeyle, nefistiler. Münir Bey icracılığının bütün maharetini kullanıyor, Mesud Cemil'in alışılmış Türk melodilerini zorlayarak ve bambaşka bir üslupta yazdığı nağmelerini sanki yepyeni bir álemde teneffüs ediyordu.

Şarkılar bir anda meşhur oldular.

Derken aradan seneler geçti ve Türkiye 12 Mart'ı yaşadı. O zaman TRT'de çalışan ve şimdi hayatta olmayan işgüzarın biri kalkıp kurumun başındakilere gitti, ellerini önüne bağladı, boynunu büktü ve ‘‘Bu şarkıların sözleri komünist Nazım Hikmet'indir’’ dedi. ‘‘Arada bir okunuyorlar. Her ne kadar aşk şarkısı gibi görünseler de, sosyal bir sınıfın bir başka sosyal sınıf üzerinde hakimiyet kurması temeline dayalı olup yıkıcı ve de bölücü hüviyet taşıdıklarını arzederim! Bir emir buyursanız da bu komünist eserleri yasaklasanız’’

KANATLAR HÁLÁ KIRIK

İşgüzar böyle de dedi ve şarkılar yasaklandı!.. Radyolara ‘‘Bundan sonra okunmayacaklar’’ diye şifahi bir talimat verildi ve ‘‘Martılar áh eder’’ ile ‘‘Kanatları gümüş yavru bir kuş’’u seslendirmeye yirmi küsur sene boyunca kimseler cesaret edemedi. Yasak ancak 1990'ların ortalarında, benim işi Hürriyet'te yazmam üzerine kaldırıldı ama her iki şarkı da artık unutulmuştu! Bugün bile okunmuyorlar ve ‘‘gümüş yavru kuş’’un kanatları hálá kırık.

Güfteleri Nazım'a ait olan iki şarkının hazin öyküleri, işte böyle... Bir de bugün ‘‘Nazım’’ dendiği zaman mangalda kül bırakmayan bazı zevátın onun şiirlerini makaslayıp sansür etmeleri hadisesi var ki, daha da beter... Nazım tartışması devam ederse, bu sansür hikáyesini de anlatırım.

Nazım Hikmet’ten Tanburî Cemil’e mersiye

Konu müzikten açılmışken, Nazım'ın Türk Müziği'nin efsanevi isimlerinden biri olan ve hayata 1916'da henüz 43 yaşındayken veda eden büyük bir üstadın hatırasına, Tanburî Cemil Bey'e yazmış olduğu az

bilinen bir şiirini de vereyim dedim. Nazım'ın geleneksel kurallar içerisinde yazdığı ilk dönem üslubunun örneği olan

‘‘Cemil Ölürken’’ isimli şiir Alemdar Gazetesi'nde 1920'nin 21 Kasım günü yayınlanmıştı. Çocukluk yıllarını paşa dedesinin konağında geçiren şairin konaktaki gromofondan yükselen Cemil'in nağmelerinden ziyadesiyle etkilendiği mısralarından belli oluyordu ve Nazım şiiri Cemil Bey'in oğluna, arkadaşı Mesud Cemil'e ithaf etmişti:

Elá gözleri dalgın, geniş alnı sararmış,

Bir san'atkár hastadır, Cemil hasta yatıyor.

Odayı bir mátemin görünmez rengi sarmış,

Başında duranların kalbi yorgun atıyor.

***

İnce parmaklarını ıslattı göz yaşları,

Odanın sükûnunda hıçkırıklar inledi,

Hastanın yavaş yavaş çatılarak kaşları,

Sanki derinden gelen bir sadáyı dinledi.

***

Mukaddes elemini andı bir kerre daha;

Uzak serviliklere çevirerek yüzünü.

Áh! Ey gafil fanîler, iman edin Allah'a!

Bir iláhi ruhun da geldi işte son günü.

***

Çok kudretli oluyor bir dehánın gurûbu.

Ecel, O'nun yanına sen de el bağlayıp gir!..

Nefesinle titreyen fanilerden değil bu,

Ölmeyen bir san'atkár ölüm döşeğindedir.

***

Gökler geri alıyor yeryüzünden sesini.

Şimdi geniş alnında ebedin gölgesi var!

Başında ağlayanlar sonuncu bestesini,

Ağır ağır kapanan gözlerinden duydular!...

Talihsiz şairin şarkıları da talihsizdi

İşte şiirin ve müziğin iki ustasının, Nazım Hikmet ile Mesud Cemil'in beraberce yarattıkları ve Münir Nureddin'in sesiyle ölümsüzleşen şarkıların güfteleri... Mesud Cemil, ilk şarkıyı Nihavend'den bestelemiş:

‘Kanatları gümüş yavru bir kuş

Gemimizin direğine konmuş

Dağlara çıkma Karadeniz

Yavrudur yárim uçamaz bensiz

***

Bir yárim var bu yavru kuş gibi

Yárim yüreğime konmuş gibi

Dağlara çıkma Karadeniz

Yavrudur yárim uçamaz bensiz’

Diğer şarkı ise Hicaz makamında:

‘Martılar áh eder, çırparlar kanat

Deryálar açılır, açılır kat kat

Gayri beklemeye kalmadı tákat

Görünsün karşıdan Istanbul şehri

***

Dalgalar yár derler kopar kıyamet

Deryáyı kan eder, kan eder hasret

Gayri beklemeye kalmadı tákat

Görünsün karşıdan Istanbul şehri’

Bu şarkı hiç söylenmedi

Muhsin Ertuğrul'un 1930'larda çektiği ‘‘Cici Berber’’ filmi için Nazım'ın yazdığı bir şarkının sözlerini yine Mesud Cemil bestelemişti.

Mesud Bey'in Nihavend'den yaptığı şarkı neredeyse 70 seneden beri hiçbir yerde çalınmadı, söylenmedi ve notası da zannedersem bugün benden başka hiç kimsede yok.İşte, bu şarkının sözleri:

Göz bakar konuşmadan

Söyler kalpten geçeni

El okşar duyurmadan

Kendine çeker seni

Al kan, hicrimi anlatırsın sen

Her yolun ışık olur

Yükselen nefeslerin

Dinle sesimi sevgili yavrum

Sana gözümle, elimle değil

Sana sesimle yalvarıyorum

Al kan, hicrimi anlatırsın sen

X