Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Murat Bardakçı: İlk dilsizler okulu, bağışsızlıktan battı

Murat BARDAKÇI

Türkiye'de ilk sağır ve dilsizler okulu 1899'da, İkinci Abdülhamid zamanında açıldı. 30 öğrenciyle eğitime başlayan okulun yaşayabilmesi için hayır sahiplerinin bağışlarından medet umulmuştu. Ama yardımların káfi miktarda olmaması yüzünden okul büyük sıkıntılar yaşadı, senelerce bir binadan ötekine taşındı ve ancak Cumhuriyet'in ilánından sonra kalıcı bir bütçeye kavuşabildi.

Türkiye, ilk modern eğitim atağını İkinci Abdülhamid zamanında yaşadı. İmparatorluğun dört bir yanında normal okulların yanısıra teknik eğitim veren kurumlar oluşturuldu, yine teknik eğitim veren askeri okullar kuruldu.

Özürlülere mahsus okullar açılması da ilk defa işte bu dönemde oldu. Bu şekilde açılan ilk okul, Cağaloğlu'ndaki Dilsizler Mektebi'ydi.

Okul, 1899'da Ticaret Mektebi Müdürü Grati Efendi'nin girişimiyle kuruldu ve Ticaret Mektebi binasının bir bölümü sağırlarla dilsizlere ayrıldı. Özel bir ders programı hazırlandı ve okula ilk sene için 30 sağır ve dilsiz öğrenci alındı. Programda Türkçe, Fransızca, coğrafya, cebir, geometri, resim ve hat dersleri vardı, ayrıca sağır ve dilsizlere mahsus işaretlerle konuşma da öğretilecekti.

Okul dört yıllıktı ve kurucusu olan Grati Efendi öğrencilere kendi geliştirdiği bir metodla konuşma dersleri veriyordu. 1889'da açılan okula ilk yılında önceden belirlendiği gibi 30 öğrenci alındı ve bu sayı talebin artması üzerine bir sonraki yıl 45'e yükseldi. Öğrenciler askeri üniformayı andıran elbiseler giyiyorlar ve törenlerde ziyaretçilere dilsiz alfabesiyle 'Padişahım çok yaşa' diyorlardı.

Dilsizler Mektebi birkaç sene sonra Bozdoğan Kemeri'nin yakınlarında bir medreseye nakledildi, başına o yıl ölmüş olan kurucusu Grati Efendi'nin oğlu Lui Grati getirildi ve okul bu tarihten sonra sık sık yer değiştirdi, öğrenciler kapı kapı dolaştırıldı ama uzun seneler uygun bir bina temin edilemedi.

Okulun kuruluşundaki bir özellik, bağışlara dayalı olması, yardımlarla ayakta kalacak şekilde kurulmasıydı. O zamanın Milli Eğitim Bakanlığı olan Maarif Nezareti okulun kuruluşuna 3 bin kuruş harcamış ve eğitimin devam edebilmesi için hayır sahiplerinden ilánlarla bağış istemişti. Ama oldukça bol keseden yapılması beklenen bağışların tahmin edilen miktara ulaşmaması yüzünde okulun faaliyet sahası bir türlü genişletilemedi ve eğitime Cumhuriyet'e kadar binbir zorlukla devam edildi.

Dilsizler Okulu'nun bünyesinde bir de ámálar Mektebi açılmıştı. Bu okulun öyküsünü de yarın okuyacaksınız.

İsrafil'in kıyameti kopartacak olan borusu

Allah katında bulunan dört melekten iri olan İsrafil kıyamet kopacağı zaman Allah'ın emriyle 'Sur' borusunu üfleyecek, bütün canlılar ölecek, ikinci üfleyişinde ise ruhlar cesetlerine girecek ve dirileceklerdir. Sur borusundan Kur'an'ın birçok ayetlerinde bahsedilir ve Sur'a üfürüldüğü gün saltanatın ve tasarrufun Allah'a ait olduğu bildirilir.

İsrafil, dereceleri Allah katında yüksek olan ve Allah'a mánen yakın sayılan dört melekten biridir, diğer melekler Cebrail, Azrail ve Mikail'dir. Adının İbranice 'Sarafim'den geldiği söylenir ve 'Sarafil' dendiği de vardır.

İsrafil, kıyamet kopacağı zaman, Allah'ın emriyle 'Sur' borusunu, yani özelliklerini bilemediğimiz boruyu üfleyecek, bütün canlılar ölecekler, ikinci üfleyişinde canlıların ruhları cesetlerine girecek ve dirileceklerdir. 'Sur'u üfleyecek olan melek yaratıldığı andan beri Sur'u ağzına almıştır, ne vakit emir gelecek diye öylece bekleyip durmaktadır' hadisi, bu melek hakkındadır.

Sur bahsi Kur'anın birçok ayetlerinde geçer: En'am suresinin 73. ayetinde Sur'un üfürüldüğü gün saltanatın ve tasarrufun Allah'a ait olduğu bildirilir. Kehf suresinin 99. ayetinde Sur üfürülünce herkesin toplanacağı, Taha suresinin 102. ayetinde suçluların, gözleri gövermiş bir halde toplanacakları, Mü'minun suresinin 101. ayetinde insanların arasında soy-sop olmayacağı, Neml suresinin 87. ayetinde göktekilerle yerdekilerin Allahın manevi huzurunda bulunacakları, Ya Sin suresinin 51. ayetinde herkesin kabirden çıkıp Allah'ın manevi huzuruna, soru yerine geleceği bildirilmektedir. Zümer suresinin 68. ayetinde 'Ve Sur'a üfürülmüştür de göklerdekilerin ve yeryüzündekilerin hepsi de o sesin şiddetinden ölüp gitmiştir. Sonra bir daha üfürülünce, o zaman hepsi dirilmiştir; ne olacak diye bakınıp durmadalar' buyurulmaktadır. Kaaf suresinin 20. ayetinde Sur'un üfürüldüğü günün azap günü olduğu, Haakka suresinin 13. ayetinde Sur'a üfürülünce kıyametin kopacağı, Nebe' suresinin 18. ayetindede Sur'a üfürüldükten sonra insanların, Allah'ın manevi huzuruna, toplantı yerine bölük-bölük gelecekleri bildirilmektedir.

Tuğrakeş İsmail Hakkı Bey

Çok yönlü sanatkárlardan olan İsmail Hakkı Bey, 1873'de İstanbul'da doğdu. İlk yazı derslerini babası Mehmed İlmi Efendi'den aldı, o zamanın Güzel Sanatlar Akademisi olan 'Sanayi-i Nefise Mektebi'ne girdi, Valery ile çalıştı ve 1893'te akademinin resim bölümünden mezun oldu ama resimle fazla uğraşmadı.

Akademide öğrenciyken tuğra çekmesini öğrendi, Divan-ı Humayun'da görev aldı ve burada 'birinci tuğrakeşliğe' yani fermanları üzerine tuğra çekme vazifesine getirildi. Sülüs yazıyı Kámil Akdik'e yazması sırasında bakarak, celi sülüsü de Sami Efendi'den öğrendi. Lozan Andlaşması'nın imzalanması sırasında anlaşma metninin cumhurbaşkanına ait resmi mühürle şekillendirilmesinde İsmail HAkkı Bey'den istifade edildi ve Dışişleri'nin yaptığı andlaşmaları da senelerce o yazdı. Hocalarından olduğu hat okulu 'Medresetü'l-Hattatin' 1928'de Latin harflerinin kabulüyle kapatıldı ancak 'Şark Tezyini Sanatlar Mektebi' adıyla devam etti ve daha sonra Güzel Sanatlar Akademisi'ne bağlandı. İsmail Hakkı Bey, burada senelerce tezhib dersi verdi. Asıl ustalığı tuğra, celi sülüs, divani ve celi divani yazılar olan sanatkár özellikle celi sülüste kendine has bir buluş sahibiydi. 'Altunbezer' soyadını alan ve İstanbul'da 1946'da vefat eden İsmail Hakkı Bey'in yukarıdaki müsenna hattında 'Fihá kutübün kayyimeten' yazılıdır.

Cezayir kuskusu

En iyi kuskus irmikten evde imal edilenidir ama yapılamıyorsa hazır kuskus da kullanılabilir. Bir baş soğan ince doğranıp penbeleşinceye kadar hafif ateşte kızdırılmış sıvı yağda çevrilir. Gene ince kıyılmış üç adet adet yeşil biber ve az domates salçası elma sirkesiyle yıkandıktan sonra soğana iláve edilir. Bir gece öncesinden çift bıçakla çekilmiş yarım kilo yağsız kuşbaşı da içine konur. Ayrı bir tencerede haşlanan ve suyuna bir çorba kaşığı sızma zeytinyağı iláve edilmiş olan kuskusun suyunu çekmesi beklenir, iki dakika kadar iyice karıştırıldıktan sonra et, biber ve sovan içine iláve edilir. Üzerine köbelek mantarı da konduktan sonra yarım saat kadar demlendirilir, yenmeden önce taze doğranmış tarhunotu serpilir. Kuskusa asıl lezzetini veren, bu tarhundur.

X