Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Mel Gibson, Kumran’ın intikamını çok güzel aldı

Mel Gibson’un Hazreti İsa’nın son 12 saatini konu alan ve bitmek tükenmek bilmeyen işkence sahneleriyle dolu olan filmi, bende Cüneyt Arkın’ın Bizanslılar’ın elinde saatler boyu işkence gören Malkoçoğlu cinsinden maceralarını hatırlattı.

Ama film bu kanlı sahneleri sayesinde dini bütün Hristiyanlar’da bir Musevi nefreti yarattı ve Mel Gibson, Yahudiler’den bir yerde Kumran Yazıları’nın da intikamını almış oldu. Hazreti İsa’nın zamanından kalan ve İsrail ile Ürdün arasındaki Kumran Köyü’nde 1946’da bir çoban tarafından tesadüfen bulunan káğıt tomarları ‘Kumran Yazıları’ diye bilinirdi, tomarlarda Hristiyan inancını temelinden sarsan ifadeler vardı ve İsrail, Vatikan’ın bütün engellemelerine rağmen belgelerin tamamını yayınlayıp Hristiyanlar’ın imanını karmakarışık etmişti. Mel Gibson’un son filmi, işte bu yüzden bir yerde Kumran Yazıları’nın rövanşı gibi.

MEL Gibson’un son filmi, ortalığı birbirine kattı. Orijinal ismi ‘Passion of the Christ’ olan ve bizim yanlış şekilde ‘Tutku’ yahut ‘İsa’nın Çilesi’ diye çevirdiğimiz film şimdi her yerde günün konusu ve aradan bin dokuz yüz küsur sene geçtikten sonra Hristiyanlarla, özellikle de dindar Katoliklerle Yahudiler’i yeniden karşı karşıya getirmiş durumda.

Geçen gün DVD’sini seyrettiğim film, açıkça söylemem gerekirse, bende eski bir Cüneyt Arkın macerası intibaını bıraktı. Dakikalarca süren kırbaç sahneleriyle, bitmek tükenmek bilmeyen işkencelerle, hoyratça náralar atan Romalı askerlerle dolu olan ve İsa’yı etleri lime lime olmuş sahnelerde artık Hazreti İsa değil, Cüneyt Arkın vardı. Sanki Malkoçoğlu yahut filancaoğlu filmini seyrediyordum ve İsa rolünde Bizanslılar’ın eline geçince Anemas Zindanı’nda saatler boyu eziyet gören Fatih’in fedaisi oynuyordu.

Bundan 20 küsur sene önce çevrilen ilk Rocky filminin sonlarında da benzer sahneler görmüştük. Ringe çıkan Stallone, kendisini gözyaşlarıyla seyreden ufacık oğlunun önünde dakikalarca dayak yerken Amerikalı seyirci hıçkırıklara boğuluyordu ve Mel Gibson’un filmi de işte onun gibi birşeydi...

VATİKAN’I SALLAMIŞTI

Ama, İsa filmini seyrederken işin bir başka tarafını farkettim: Mel Gibson’un bütün bu sahnelerle Musevi dünyasından belki bilerek, belki de farkında olmayarak ‘Kumran Yazıları’nın intikamını ziyadesiyle aldığını...

‘Kumran Yazıları’nın ne olduğunu bilmeyenler için söyleyeyim:

Bunlara ‘Ölüdeniz Tomarları’ da denirdi. İsrail ile Ürdün arasındaki Ölüdeniz’e birkaç dakika mesafede bulunan Kumran köyündeki mağaralarda ortaya çıkartılmış ve bulundukları köyün ismiyle tanınmışlardı. Bir kısmı İbranice, bir kısmı da artık ölü bir dil olan Aramice ile káğıt, deri yahut bakır plakalar üzerine kaydedilmiş 600 civarında elyazmasıydılar. Hristiyanlığın ve Museviliğin bilinen en eski yazılı kaynakları sayılırlardı, ortalama iki bin yaşındaydılar, bundan yarım asır önce bulunmuşlardı ve ortaya çıkartılmalarından hemen sonra dinler tarihi, özellikle de Hristiyanlığın ilk devirleri üzerine büyük bir tartışma başlamıştı. Vatikan, tomarlarda yazılı olanları gizlemek için büyük çaba gösterirken İsrailliler metinlerin tamamını yayınlatınca, Hristiyan dünyasında oldukça şiddetli bir inanç depremi yaşanmıştı.

Depremin sebebi, tomarlarda Hazreti İsa hakkında o güne kadar duyulmamış ifadelerin yeralmasıydı. Kumran’da, bundan iki bin sene kadar önce kendilerine ‘Esseniler’ denilen gizli bir Musevi tarikati yaşamış ve tomarlar bu tarikatin mensupları tarafından yazılmıştı. Metinlerde Hazreti İsa’nın da Esseni olduğu söyleniyor, daha da önemlisi, ailesiyle kardeşlerinden bahhsediliyordu ve Kumran Tomarları’ndaki bu bilgiler Hazreti İsa’nın ‘Allah’ın oğlu’ olduğu inancını bir hayli zedeliyordu. Zira káğıtlara karbon testi uygulanmış, orijinal oldukları ortaya çıkmış ve en yenilerinin bile İsa’nın doğumundan 60 yıl sonra kaleme alındıkları anlaşılmıştı.

Vatikan, işte bütün bu sebepler yüzünden tomarların yayınlanmasına karşı çıktı, elde ettiği yazmaları seneler boyu gizledi ama Papalığın elinde yazmaların çok az kısmı vardı, metinlerin neredeyse tamamı İsrail’deydi ve Museviler tomarların bulunmasından birkaç yıl sonra ellerindeki metinleri yayınlayıverdiler. Yayından maksat Hristiyanlığın yeni bir din değil, Yahudilikten çıkmış değişik bir inanç sistemi olduğunu göstermek ve iki din arasında hem sistem, hem de ibadet ilişkisi kurmaktı.

TAM BİR RÖVANŞ

Mel Gibson’
un filmi, bana işte bu yüzden bir yerde ‘Kumran’ın rövanşı’ gibi göründü. Dini bütün bir Hristiyan olan Gibson, Yahudiler’in Kumran tomarlarını yayınlayarak Hristiyanlığa vurdukları darbenin bir yerde intikamını almış oluyor ve film, dindar Hristiyanlar arasında iki bin seneden buyana várolmamış bir Musevi nefreti yaratıyordu.

Ben şimdi, doğru dürüst bir yayınevinin Kumran Tomarları’nın tamamını Türkçe’ye çevirip yayınlamasını bekliyorum.

FİLMİN ADI KONUSUNDA BİR DÜZELTME:

Mel Gibson’
un filmi, Türkiye’de vizyona ‘Tutku-Hazreti İsa’nın Çilesi’ adıyla girdi.

Özdemir İnce, filmin ismiyle ilgili olarak köşesinde geçtiğimiz haftalarda birkaç yazı yazmış, ‘tutku’ sözüne haklı olarak karşı çıkmış ve filme ‘İsa’nın Çilesi’ denmesi gerektiğini söylemişti. Filmi getiren şirket de bunun üzerine bir orta yol buldu ve ‘tutku’ ile ‘çile’yi birleştirerek filmi ‘Tutku-Hazreti İsa’nın Çilesi’ yapıverdi.

Filmin İngilizce orijinal adı ‘The Passion of the Christ’tir ve ‘passion’ sözünün batı dillerinde birkaç anlamı vardır: Aşkın en yüksek derecelerinden olan ‘tutku’ da bunlardan biridir fakat ‘passion’ kelimesi ‘İsa’ yahut ‘Mesih’ demek olan ‘Christ’ ile beraber kullanılınca Özdemir Bey’in yazdığına yaklaşır ama ‘İsa’nın Çilesi’ değil, ‘İsa’nın Azábı’ mánasına gelir.

ÇİLE DEĞİL, AZAP

Bu sayfada, ‘passion’un eski bir sözlükteki, Redhouse Lügati’nin 1911 baskısındaki karşılığını görüyorsunuz. Kelimenin Hristiyan terminolojisinde kullanıldığını ifade etmek için satıra bir haç yerleştirilmiş ve hemen arkasından ‘Hazret-i İsa’nın salbinde duçar olduğu azáb-ı mevt’ yani ‘Hazreti İsa’nın çarmıha gerildiği sırada uğradığı ölüm azábı’ karşılığı yazılmış.

Ve, işin bir başka tarafı: ‘Çile’ sözünün aslı Farsça’da ‘40’ demek olan ‘çehl’ kelimesidir ve eski devirlerde dervişlerin kırk gün boyunca hücreye kapanmalarının, yani ‘çileye girmeleri’nin ifadesidir. Latince sözlüklerde ise ‘passion’un aslı olduğu iddia edilen ‘passio’ diye bir kelime yoktur, zira ‘passion’ Klasik Latince’de geçişli bir fiil olan ‘patior’dan gelir; ‘patior’ ise ‘çile’ değil, ‘acı’, ‘azap’ demektir.

Kayıp keçisini ararken İsa’nın gerçek hayat hikáyesini buldu

TAMİRE kabilesine mensup genç bir Bedevi olan Muhammed ed-Dib, 1946 sonbaharında bir sabah, Ölüdeniz’in kuzeybatısındaki Kumran köyünün etrafında kaybolan bir keçisini aramaya çıktığı sırada gözüne bir mağara girişi çarptı. Oyuğu genişletti ve içeriye girdi.

Önce iki adet büyük küp gördü. Taaa Romalılar zamanından kalma el değmemiş bir hazine bulduğunu zannetti ve küplerin kapağını açtı. İçlerinde birşeyler vardı ama küpler Roma altınıyla değil, tomar tomar káğıtla doluydu.

Ortadoğu’nun ve dinler tarihinin çok önemli belgeleri işte böyle bulundular.

Muhammed ed-Dib, küplerden çıkanları hemen babasına götürdü. Beraberce Beytülláhim’de antikacılık yapan Halil İskender Şahin’in dükkánına gidip káğıtları sattılar. Sonra yeniden mağaraya döndüler, etrafı kazmaya başladılar ve daha başka tomarlar bulunca götürüp onları da sattılar.

Tomarlar, birkaç hafta sonra Kudüs’teki Suriye Ortodoks Patriği Mar Athanasius Yeşua Samuel’in elindeydi ve Kumran’da Bedevilerle papazlar artık her yeri beraberce kazmaya başlamışlardı. Ortaya peşpeşe mağaralar çıktı, mağaralarda kimisi keten bezlere, kimisi de bakır plakalara sarılmış yüzlerce tomar káğıt bulundu. Bulunan yazılar Kumran taraflarında iki bin yıl kadar önce kendisini gizlemiş bir toplumun varolduğunu, binlerce kişinin Roma askerlerinin korkusundan mağaralara sığındığını ve bu mağaralarda dini bir medeniyetin doğduğunu gösterdi.

‘Kumran Yazıları’ söylentisi bir anda bütün dünyayı sarınca işe CIA de karıştı ve Şam’daki CIA şefi Miles Copeland bazı tomarların mikrofilmini çekip Amerika’ya gönderdi. Ama fotoğraflar açık havada çekildiği için bazı komiklikler yaşandı; meselá sert bir rüzgár birkaç sayfayı uçurup götürdü ve Tevrat’ın en eski nüshasına ait olan bazı bölümler bir daha hiç bulunamadı.

Artık 1950’lere gelinmiş, İsrail devleti kurulmuş ve tomarlarla İsrailliler de uğraşmaya başlamışlardı. Suriyeli Patrik Mar Athanasius ise o günlerde garip bir iş etti ve elindeki yazıları Amerika’ya kaçırıp New York’ta bir banka kasasına sakladı.

1954’ün 1 Haziran’ında Wall Street Journal’da çıkan ve ‘İsa’dan önce ikinci yüzyıldan kalma kutsal metinler satılıktır. İlgilenenlerin PK F206’ya müracaatları’ diyen ilán, hernedense sadece İsrailliler’in dikkatini çekti. Metinler, Patrik Mar Athanasius’un banka kasasına sakladığı tomarlardı, Patrik Efendi ölmüş ve tomarları satışa çıkartmıştı. İsrailliler 250 bin dolar verip metinlerin hepsini satın aldılar, New York limanında bekleyen bir İsrail gemisine yerleştirip İsrail’e getirdiler ve daha sonra hepsini yayınladılar.
X