Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kriter...

<B>POLİTİKA </B>acımasızdır ama <B>dış politika </B>ondan da acımasızdır. Üstelik politikanın içe dönük olanının ne zaman başarılı ne zaman başarısız olduğunu en geç üç-beş yıl içinde anlarsınız. Örneğin <B>bolluk </B>ve <B>ucuzluk </B>getiren bir hükümetin aslında ülkenin kaynaklarını har vurup harman savurarak ve borç alarak bu sahte cenneti yaşattığını görmek zor değildir.

Ama dış politikada yaptığınız yanlışın bedelini çoğu kez 15-20 yıl sonra ödersiniz.

Bunları şimdi durup dururken neden söylüyoruz?

Bugünkü iktidarın, kendisine pek başarılı görünen dış politikasının önümüzdeki yıllarda başımıza büyük sorunlar açacağından endişe ettiğimiz için.

Hemen belirtelim:

Bu iktidarın Avrupa Birliği bağlamında attığı adımların başarılı olduğunu kabul ediyoruz.

Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerini geliştirmesini de destekliyoruz.

Ama Irak ve özellikle Kuzey Irak bağlamındaki politikalarının Türkiye’yi çok sıkıntıya sokacağını düşünüyoruz.

Örnek verelim:

Başbakan’a sorarsanız Türkiye, ‘1 Mart tezkeresini kabul etmemekle’ çok doğru yaptı. ‘Zulme ortak olmaktan’ kurtuldu.

Peki ama bu tutumuyla ne kazandı, neleri kaybetme tehlikesini davet etti?

Tamam... Türkiye Irak’a asker göndermeyerek evlatlarımızın ABD hatırına şehit düşmesini önledi. Ama bu tutumuyla acaba ileride daha çok şehit vermemizi gerektirecek bir hata işlemedi mi?

İşte bu sorunun yanıtını aldığımız zaman bugünkü politikanın doğru mu yanlış mı olduğunu göreceğiz.

Daha somut konuşmak gerekirse... Kerkük ha gitti ha gidiyor...

Üstelik Mesut Barzani ve Celal Talabani isimli iki aşiret reisi Türkiye’ye meydan okuyarak Kerkük’ü götürüyorlar ve biz seyrediyoruz.

‘Kerkük bizim miydi ki gitsin?’ diyebilirsiniz. Ama eğer Kerkük’teki demografik yapı göz göre göre üstelik Türkiye’nin uzun vadeli çıkarlarına aykırı bir şekilde değiştiriliyorsa, ona ‘bizi ilgilendirmez’ diyemezsiniz.

Nitekim bazı kaynaklar Barzani ve Talabani’nin seçimden bir hafta önce oraya 110 bin Kürt taşıdığını bildiriyor. Böylece tüm seçmenler içinde Kürtlerin ağırlığı yüzde 75’i bulmuş.

Oysa 1922’de yani Lozan Konferansı sırasında bizzat Lord Curzon’un verdiği rakamlara göre Kerkük’te o zaman 45 bin Kürt, 35 bin Türkmen, 10 bin Arap ve 20 bin Hıristiyan yaşıyordu (‘İngiliz Belgeleriyle Musul Sorunu’ Syf: 22. Dr. Kemal Melek).

Demek ki Curzon’a göre, Kerkük’teki Kürtler’in sayısı Türkmen’lerden fazla olmakla beraber nüfusun bütünü içindeki oranları yüzde 41 idi, yüzde 75 değil. Bu da Kerkük’ün ‘Kürt kenti’ olduğunu ileri süren Barzani’yi de, Talabani’yi de yalanlamaktadır.

Başarılı dış politika, Türkiye’nin haklarını koruyarak olur, ikide bir tebeşirle kırmızı çizgiler çizip sonra onları yalayarak değil.
X

YAZARIN DİĞER YAZILARI