Kanlı canlı Mehmet Turgut

İlk şokum, onu görünce oldu.

O ilk çekimde...

“Mehmet Turgut” deyince insan bir duruyor. Bu piyasadaki en baba fotoğrafçılardan biri. Çok sarsıcı, huzursuz edici fotoğraflar çekiyor. Ben havalı bir adamla tanışacağım zannediyordum. Enteresan pantolonlar giyen, orijinal, marjinal. Yooo hiç öyle değildi, sıradan biri...
Üstelik insanda, iyi kalpli hissi uyandıran biri. Gözlerinin içi gülen.Bozulmamış, el değmemiş. Hiçbir şeyi abartmayan. Kendini ciddiye almayan. Sade, mütevazı...
“Ben olağanüstü bir herifim, müthiş işler yapıyorum” havaları basmayan...
Dahası işi tak diye bitiren....
Zaten ilk 20 dakikadan sonra iyi fotoğraf çıkacağına inanmıyor...
“İş tamamdır ne içersin, kahve, çay, viski?” diyor.
Genellikle kafasında bir kurgu oluyor, çekiyor, geri kalanını da bilgisayar başında hallediyor.
Ona photoshop’çu da deseler, hırsız da deseler, kafası farklı çalışıyor. Ezber bozan bir yanı var. /images/100/0x0/55ea0ae0f018fbb8f8666830
Ben onun fotoğraf dilini çok seviyorum, çünkü ben kan da seviyorum. Dişçide elime ayna alıp izliyorum. Rengi, dokusu, hatta bazen kokusu hoşuma gidiyor.
Belki de bu adamla, o yüzden iyi anlaştık. Onun sürprizleri, şaşırtması, beni eğlendiriyor. Bazen, hepimizle dalga geçiyor gibi geliyor. Bazen, “Mutsuzum ondan bunları çekiyorum” diyor.
Ben bu okuyacağınız röportajı yaptıktan sonra, “Mehmet Turgut bana ne anlattı?” diye düşündüm. Ne, biliyor musunuz?
O, çocuklar gibi... Konturleri yok, sınırsız bir yaratıcı... Belki de bir fotoğraf eğitimi almadığı için, sınırları, limitleri, cısssları, “Bu alana girme!”, “Bu yasak!”ları yok. Uçuyor. O yüzden benzersiz.
Belli disiplinleri yok. Kendi deyimiyle, onunki “Zenci cehaleti...” Ne yapıyorsa içgüdüleriyle yapıyor.


Sizin ailede fotoğraf aşkı genetik mi?
- Değil. Kural gibi bir şey. Yasa, yasa! Bizim ailede, fotoğraf çekemeyeni dövüyorlar! Ne iş yaparsan yap kimse karışmaz ama fotoğraf da çekmeyi bileceksin. Sihir gibi bir şey ya da lanet... Nesilden nesile geçiyor...

Ailedeki ilk fotoğrafçı...
- Dedem Mehmet Turgut. Ermeni bir arkadaşının ona borcu varmış, parayı denkleştiremediği için, “Bununla ödüyorum, al senin olsun!” demiş, dedeme bir fotoğraf makinesi vermiş. 30’larda o makineyle, müthiş fotoğraflar çekmiş. Sonra dedem, mikrobu babaanneme geçirmiş! Babaannem de, fotoğraf hastalığına yakalanmış! Antep’teki erkekleri dedem, kadınları babaannem çekermiş. Derken, onların çocukları da bu işe başlamış: Amcam ve babam. Fotoğraf aşkı tuhaf bir şeydir, farkında olmadan bulaşır ama kimse kimseye fotoğrafçılık öğretemez. Bizim ailede bir şey sorsan, cevap vermezler mesela, sen keşfedeceksin. İyi ama soğuk adamlar. 70 filan oldular halen fotoğraf seminerlerine gidiyorlar. Normal bir aileden geldiğim söylenemez...

Sen kendini hatırladığında neredesin?
- Nerede olacak? Babamın stüdyosunda! Okuldan stüdyoya gidiyorum, ödevlerimi yapıyorum, annem kasada, babam fotoğraf çekiyor. Film makaralarıyla oynuyorum, insanlar gelip gidiyor, onları izliyorum, uyuyorum. Sonra sabah gözümü açıyorum, evdeyim, beni taşımışlar. Sonra tekrar okul, tekrar stüdyo, benim bütün hayatım bu. Bende ev olgusu hiçbir zaman yerleşmedi, çünkü hayatım evde geçmedi. Hâlâ bu yaşımda evim yok, stüdyoda yaşıyorum.

Babandan öğrendiğin en önemli şey?
- Babam, işini haz duyarak yapan bir adam. Çektiği fotoğraf iyi olduğunda yüzünde müthiş bir ifade oluşurdu. Ondan, insanın yaptığı işten, ölesiye zevk alabileceğini öğrendim. Stüdyosu Maltepe’deydi, Muazzez Abacı’dan, İzzet Altınmeşe’ye kadar herkesi çekmiş. Işığı, çok iyi kullanan bir adamdır.

Peki fotoğrafla bu kadar iç içe yaşamanın sendeki etkisi ne oldu?
- Önce nefret ettim fotoğraftan! Ben zaten çok serseri bir heriftim. “Bundan hiçbir şey olmaz!” denenlerden. Babam atari salonlarından toplardı beni.

Okul nasıl gidiyordu bu arada...
- Felaket. Derslere girmiyorum, sınıfta kalıyorum, büyük haytaydım. Ama bir yandan da serde sporculuk var, beni o kurtarıyor. Ankara Atatürk Lisesi’nde okuyorum. Kimse zaptedemiyor. Hareket etmeyi seviyorum. Hiperaktifim. Sabitlenmeyi, sınırlanmayı sevmiyorum./images/100/0x0/55ea0ae0f018fbb8f8666832

Üniversite?
- Yok, gitmedim. 19 ay askerlik yaptım, onun da bir ayını hapiste geçirdim. Üç kardeşiz, abim inşaat mühendisi oldu, ablam devlet memuru, “Bu ne olacak?” diye bakıyorlar bana ve üzülüyorlar. Askerden sonra, babamın stüdyosunda çalışmaya başladım, “Bunun bir iş yapacağı yok, bari bize yardım etsin” dediler. O arada bir evlilik yaşadım. Büyük aşk, bir opera sanatçısıyla...

Peki sen hissediyorsundur: “Bende bir şey var, bir şekilde çıkacak ama...”
- Evet, içimde bir şey vardı, bir enerji. Ama onun ne olduğunu bilmiyordum. Kafama esiyordu, gidip 9 kilometre koşuyordum, o enerjiden kurtulmak için. Bir şekilde onu çıkartmam gerekiyordu ama hep kendimi yorarak çözdüm. Basket oynadım, koştum, yüzdüm. Sonra tek başıma Resim Heykel Müzesi’ne takılıyordum, resimler yapıyordum, herkes benim Güzel Sanatlar’ın sınavına hazırlandığımı sanıyordu ama ben hiçbir zaman o sınava girmedim.

Neden?
- Kendimi yetenekli bulmuyordum da ondan. Bir gün içimden bir ses, “Neden fotoğraf çekmiyorsun?” dedi. “Bu ne lan!” dedim, “Bu ses de nereden geliyor?” Devam etti ses: “Zaten fotoğraf sanatı nasıl çıkmış? Yeteneksiz ressamlar, fotoğraf sanatı diye bir icat etmiş. Sen de yeteneksiz bir ressamsın, çeksene bir şeyler!” Ve o gece kendi fotoğraflarımı çekmeye başladım. Lokal ışıkla, genel ışıkla, paraflaşla, şuydu buydu derken kendimden sıkıldım. Bu sefer yolda bulduğum çirkin, kör, sağır, aklına gelebilecek herkesi... Kimi hevesli bulduysam babamın stüdyosunda ondan habersiz çektim. Sonra çeşitli Türk ve yabancı fotoğraf sitelerine üye oldum, çektiğim fotoğrafları gönderdim, garip garip tepkiler gelmeye başladı. Ya “Muazzam” diyorlar, ya “İğrenç!” Ortası yok.

Sonra...
- Onları okuyunca, ben de kendimden şüphelenmeye başladım, “Ulan ben ne yapıyorum!” diye. Ara Güler ekolünden gelen bir fotoğraf hocası var Ankara’da İbrahim Demirel, “Ona götür fotoğraflarını bir baksın” dediler. Götürdüm. İçeri girince ilk lafı, “Mutfaktan kendine ve bana bir rakı koy öyle gel” oldu. Baktım teşkilat tamam, kuru dutlar filan da var, hepsini getirdim. Benim fotoğrafları yaymışız, “Bunlar maskeler” dedi, “Sen çok etkileyici, böyle bir seri çekmişsin...” Devamını getiriyordu ki, eli çarptı, rakı fotoğrafların üzerine döküldü. “Eyvah!” dedi, “Paniğe kapılmayın” dedim, baktı suratıma, “Renkleri tam oturdu şimdi!” Öyle bir gülümsedik ki birbirimize. Hooooop iki sene geçti. Her gün rakı içtik, fotoğraf konuştuk, hocanın arkadaşları filan da var, 60-70 yaş üstü tipler. Anlayacağın fotoğraf okumadım ama benim akademik eğitimim oradan! Derken bir gün hocanın o dönem asistanlığını yapan Osman Ürper arayip dedi ki, “İstanbul’da Fotoğraf Evi’nde bir sergi yapacağız. 15 gün var.” “Eee?” “E’si sen yapacaksın. Bir deli sen varsın...” Fotoğraflarımı bire iki metre bastım. Afişlerine kadar kendim yaptım, Beyoğlu’nda barlara astım. Zannediyorum ki normal bir sergi olacak, yok abi büyük hareketmiş, bir sürü dergi, gazete peşime düştü. Kim bu ekstrem işler yapan Mehmet Turgut? Adım, fotoğraf dilini bozan herife çıktı. Gözü bağlı adamlar, makyajlı erkekler, bağıran insanlar...

Sen nasıl açıklıyorsun fotoğraflarındaki bu sertliği...
- Benim fotoğraflarım içgüdüsel... Zenci cehaleti gibi... Herhangi bir eğitimim yok, konturlar da yok, sınırsız... Yontulmamışlıkla yapıldığı belli, hissediliyor... Hiçbir şey görmemiş adam belli, kendi kendine bir şey yapmış... Ve tabii ezberleri fena halde bozuyor. Ama ne oldu? Ardarda ödüller geldi. Amerikan Fotoğraf Federasyonu’ndan ödül, Balkan Fotoğraf Yarışması’ndan onur ödülü. Hangi fotoğrafımı göndersem ödül alıyorum. En son Paris’teki yarışmadan iki ikincilik aldım.

Bütün bunları olurken Ankara’da yaşıyorsun ve evlisin değil mi?
- Tabii tabii. Kendimi stüdyomu açmışım, fotoğraflar çekiyorum. Sakin bir herifim, yumuşak, sevecen, kedilere bayılan ama çektiğim fotoğraflara bir bakıyorsun, kan, revan, vahşet...

Neden?
- Bilmiyorum. Normal sakin bir fotoğraf bana hiçbir şey ifade etmiyor.

Senin içinde kedileri çivileyen, kadınları döven bir adam mı var...
- Aslında içimde kim yaşıyor bilmiyorum. Beni yeni tanıyanlar, “Seni sert adam biliyorduk ama sen hep gülüyorsun” diyorlar. Evet onlarla gülüyorum ama kendi kendimeyken gülmüyorum. Kimseye bir zararım da yok. Zarar verebileceğim tek kişi var, o da kendim. Onun dışında, iyi bir sevgili, iyi bir eş olabiliyorum. Sonuçta Ankaralıyım.

Ne alaka?
- A sen bilmez misin, Ankaralı demek ‘düzgün adam’ demek! Ankaralılar öyledir, düzgün. Ben mesela kaşarlanmış bir adam değilim, olamam. Bir kadınla tanışınca, üçüncü günde seviyorsam “Seni seviyorum ulan!” derim, tutamam kendimi, olmadığım gibi gösteremem, siyaset yapamam, numara çekemem.

İnsan Mehmet Turgut deyince, kelli felli bir adam bekliyor, ama daha 33 yaşındasın. Hayatındaki dönemleri anlatsana...
- Aile, askerlik, evlilik. Beni var eden üç şey bunlar. Üçü de anasına satayım, o kadar zordu ki. Bizim ailede hiç bir zaman “canım oğlum, canım babam” diye bir şey yok. Sevgi gösterilmez. Herkes mesafeli, resmidir. Herkese yardım ederler, iyi kalplidirler ama çocuklara karşı duvarları var. Sonra askerlik... Koydu bana... Kendimi ifade zorluğu çektim. Benim gibi bir herif 19 ay her şeyden kopuyor, büyük felaket ve sonra eski karımla yaşadıklarım...

Onunla ne oldu?
- Neler olmadı ki. Evlilik dahil toplam 11 yıl birlikte olduk. İlk aşk, en uzun aşk. Genelde erkekler, uzun yıllar birlikte oldukları kadınlarla evlenmezler, hele genç yaşta. Ama ben düzgün adamım ya, “Olur mu” dedim, “Tabii ki evleneceğim, boynumun borcu bu.” Evlendik. Yürümedi. Üç sene önce de, yani boşanır boşanmaz, kapağı İstanbul’a attım. Burada kimseyi tanımıyorum. Beş kuruşum yok. Psikolojisi bozulmuş, darmadağın bir adam. Bu stüdyoyu tuttum. Tavanı yoktu, içeri yağmur yağıyordu. Çalıştım tavanı yaptırdım, çalıştım radyatörü taktırdım, çalıştım flaş, fotoğraf makinesi aldım.
/images/100/0x0/55ea0ae0f018fbb8f8666834
Nerede yaşıyorsun?
- Beşiktaş’a yeni taşındım ama İstanbul’a geldiğimden beri Beyoğlu’nda yaşıyorum. İki sene önce bir ‘L’ koltuk almıştım, onun üzerinde yattım kalktım. Bir sabah feci bir şey oldu, kapı çaldı, ben de sipariş geldi zannettim. Baktım yukarı iki kız geldi, “Röportaj için gelmiştik Mehmet Bey’le görüşebilir miyiz?” dediler, beni herhalde odacı filan zannettiler, “O benim” dedim. Ama utanç içindeyim, ortalık feci durumda, sabaha kadar çalışmışım kafamı kaldıracak halim yok, birden onların samimiyetine inandım, dedim ki “Eğer bu röportajın çabuk olmasını istiyorsanız, biraz evi toparlayın, aşağıda kahve makinesi var, kendinize ve bana kahve yapın, bakkaldan da sigara alın, ben de o arada duş alayım...” İnanır mısın, yaptılar. Benimle tanışan herkes kibirli biriyle tanışacağını zannediyor, öyle olmadığını anlayınca beni seviyor.

Sonra neler oldu?
- Bir kere çektiğim herkes, benimle devam etmek istedi. Benim durumum budur. Ben rockçıları çekiyordum, müzik dergilerine iş yapıyordum. Sonra Ömer Faruk Sorak’la tanıştım, Kenan Doğulu’ya beraber bir klip çektik, ‘Trendler Kitabı’ diye bir şey yaptık. Derken AIDS projesi çıktı karşıma. 70 ünlü ismin ifadeli fotoğrafını çektik, sergisi oldu, sonra araya popçular girdi. Bu iki adımlık stüdyoda bir sürü albüm kapağı çektim. Sonra yurtdışından talepler gelmeye başladı, Patricia Kaas filan. Derken reklam işleri...

‘Bu adam hırsız!’ dediler

Peki ya senin çıkardığın dergi 46, ne iş?

- Biri sürü dergiye iş yapıyorum ya, aklıma bir sürü fikir geliyor, bazılarını sert buluyorlar, “Yapmayalım” diyorlar. Sipariş işler oluyor. Bütün set-up’ı hazırlamışlar, “Sen gel deklanşöre bas!” diyorlar. Sonra da “Bu adam hırsız!” dediler. Cem Mumcu haber yaptı, çünkü o Türk derginin prodüksiyonu bir Amerikan dergisinin kapağından kopyaymış. Ulan bütün bu dergi piyasasında bütün işler böyle olmuyor mu zaten?

Sen de “Gösteririm ben bu adamlara!” diye mi 46’yı yaptın...
- Öyle de denebilir. Dedim ki “İki ayda bir dergi yaparız, ne var ne yok kusarım, hepsi de benzersiz olur, bunlar da susar!” Ama tabii o zaman da, “Mehmet Turgut, normal fotoğraf çekemiyor” diye haber yapıyorlar.

Bu arada derginin ismi 46’nın bir anlamı var mı?
- Olmaz mı? Akıl hastalarının cezai ehliyetlerinin olmadığını açıklayan kanun maddesinin numarası...

Müthiş dergi!
- Ben de seviyorum, altı kişi deliler gibi çalışarak yapıyoruz. Ve tahmin edeceğin gibi zarar ediyoruz, cebimizden para veriyoruz yine de çıkartıyoruz. İmtiyaz sahibi babam basıyor, beğeniyor dergiyi, ama bana bir şey söylemiyor fakat gururla arkadaşlarına gösteriyormuş.

Herkesin hayali böyle bir dergi yapmaktır, çok para gerekmez mi?
- Kazandığım parayı manyak gibi oraya yatırıyorum. Evim yok, cipim yok, hiçbir şeyim yok ama dergim var!

KANI HOR GÖRMEYELİM LÜTFEN

Kan seviyorsun...
- Şöyle diyelim, benim kanla bir sıkıntım yok. “Kan, bizi zehirler... En tehlikeli hastalıklar kanla bulaşır... Kan kaybından ölürüz” deriz, her fırsatta kanı kötüleriz, değil mi? Neden? Kan olmasa sen yoksun ki! İnsan bedeni kan demek. Ayrıca şu an dünyada en popüler filmler vampir temalı. Kanı bu kadar hor görmeyelim lütfen!

Peki ya kan damlayan organlar...
- ‘Lar’ yok. Tek kullandığım organ kalp. Çok fotoğrafımda var. Çeşit çeşit hayvan kalbi, tanıdık bir kasap var, o gün eline neyin kalbi geçiyorsa veriyor.

Gören herkesin “Voooooov!” dediğin fotoğrafların var. O fikirler nereden geliyor aklına?
- Türkiye’de çok büyük malzeme var. Fakat insanlar o kadar gruplaşmışlar ki, hayırcılar, evetçiler, laikler, liberaller, Avrupa yakasında yaşayanlar, Bağdat Caddesi’nde oturanlar, rockçılar, popçular, biz moda yapıyoruz, biz sanat yapıyoruz diyenler. Ne yazık ki hiçbirinin birbiriyle teması yok, merak bile etmiyorlar. Bense çemberin dışındayım, Cem Yılmaz’ı da, Seyfi Dursunoğlu’nu da, Kibariye’yi de, Hayko Cepkin’i de merak ediyorum. İnsanlar benim işlerimi görüyorlar, sert ve ters işler ama kimse maymun olmuyor. Çünkü saçma bir ışıkta çekilmemiş, saçma bir işlem görmemiş. O yüzden de bana geliyorlar. Çünkü ben dürüstüm, yalanım yok.

Sen alay mı ediyorsun bizimle?
- Yok ya. Biraz manyağım. Herkes öyle aslında. Ben sadece bunu göstermekten utanmıyorum.

PARA DA BENİ KESMİYOR BAŞARI DA

Eski karınla hiç görüştün mü?

- Hayır. Hiç. Telefonunu değiştirdi galiba!

Mehmet Turgut diye bir fotoğrafçının varlığından haberdar mıdır?
- Hiç zannetmiyorum. Başka bir kadın olsa, adam orada burada, arar eder. Bunda tık yok. Ya çok nefret etmiş benden ya da çok güçlü.

Ayrılmayı isteyen kim?
- Ben 20 kere boşanmak istedim ama olmadı, devam etti. O bir kere istedi, bitti.

Bundan sonrası...
- Ben mutlu olmak istiyorum. Bunu başaramıyorum. Başaramadığım tek şey bu.

Bu kadar başarı, seni mutlu etmeye yetmiyor mu?
- Yok. Mutlu değilim. Bir sürü şey yapıyorum ama beni kesmiyor. Para beni kesmiyor, başarı beni kesmiyor. Belki mutlu olduktan sonra çiçek böcek, dağ bayır fotoğrafı çekeceğim. Ama olmuyor işte. Basit bir mutluktan söz ediyorum. Pür. Arındırılmış.

Aşk istiyorsun sen...
- Hah tam da bu. Bazen bulduğumu sanıyorum. Ama devam etmiyor. Ederse, mutlu bir adam olacağım.
Yazarın Tüm Yazıları