Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Jeanne d’Arc’ı mutlaka ama mutlaka izleyin

Oyun Atölyesi’nde Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü adlı oyunu izledim. Haluk Bilginer’in, Güven Kıraç’ın ve Tülay Günal’ın oyunculuklarına bir kez daha hayran oldum.

Haluk Bilginer, Güven Kıraç ve Tülay Günal gerçekten oyuncu gibi oyuncular. Üçünün de oyunculuğu meslek olarak kabul etmiş birer maraton koşucusu oldukları her hallerinden belli.

Sahnede böyle oyuncu gibi oyuncular izlendiğinde bize ‘oyuncu’ diye sunulan bazılarının ne kadar değersiz, ne kadar ‘müsvette’ oldukları çok daha iyi ortaya çıkıyor.

Tiyatronun Türkiye’de can çekiştiğini söyleyenlerin Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü’nü mutlaka görmeleri lazım. Tabii bilet bulabilirseniz. 350 kişilik salonda günlerdir bir adet boş koltuk yok. Bundan sonra da olacağa benzemiyor. İyi oyuncuyu, oyuncu gibi oyuncuyu, oyunculuğu kurallarına göre oynayan oyuncuyu tiyatro izleyicisi neredeyse arıyor, buluyor ve izliyor.

Ya oyun? Tabii ki önemli. Bulgar Stefan Tsanev’in 1990 yılında yazdığı oyun, Bulgarca aslından çevrilmiş. Mükemmel bir şekilde de Türkiye’ye uyarlanmış. Kemal Aydoğan en iyi şekilde sahneye koymuş. Biraz müzik geçişlerinde sorun oluyor. Bir de müziklerin kayıtları cızırtılı. Bunların da keyfe keder hatalar olduğunu düşünüyorum.

Stefan Tsanev genellikle devlet-iktidar ilişkilerine eleştirel bakan bir yazarmış. Bu oyunda da öyle bakıyor Tabii ki işin içine Tayyip Erdoğan’dan Süleyman Demirel’e hatta Kenan Evren’e kadar herkes var.

Konu şöyle: Jeanne d’Arc ateşe atılmak üzere... Hücrede, celladı peşinde. Tanrı ortaya çıkıyor ve eğlence başlıyor. Üçlü diyaloglardan ortaya harika bir komedi çıkıyor. Güven Kıraç’ın bölme yaptığı bir sahne var ki, bu sahne uzun süre unutulacak bir sahne değil.

Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü, bir yandan güldürürken bir yandan da bir toplumda kahramanların nasıl oluştuğunun, insan onurunu korumanın ne kadar zor bir şey olduğunun ipuçlarını veriyor.

Oyunun bitiminde dudaklarınızda hafif bir tebessüm kalıyor. Biraz ikircikli bir tebessüm bu. Kendinizi sorgularken dudaklarınıza takılan bir tebessüm. Sürünmekle sürünmemek arasında kaldığınız anların sonucunda verdiğiniz kararları gözden geçirirken dudaklarınıza düşen bir tebessüm.

Bir oyundan başka ne istersiniz. Ve de kendini tiyatroya adamış bir tiyatro insanından... İyi ki varsın Haluk Bilginer. İyi ki varsın...

Dört Kardeş’te kararsızım

Dört Kardeş, bir yönetmen (John Singleton) filmi. Singleton’un takıntılarını meraklıları bilir. Singleton dendi mi Amerika’nın büyük şehirlerinin kenar mahalleleri akla gelir. Aynı Dört Kardeş’te olduğu gibi.

Dört Kardeş, Amerika’nın kenar mahallerinin birinde, bir markette, yaşlı bir kadının ve Hintli market çalışanının öldürülmesiyle başlıyor. Sonradan ortaya yaşlı kadının dört evlatlığı çıkıyor. İkisi siyahi ikisi de beyaz. Burada anlıyoruz ki filmin ırkçılara bir mesajı var.

İkisi siyahi ikisi beyaz dört kardeşin ortak bir amaç peşinde kenetlenmeleri mesaj değil mi? Mesaj.

Hele de bu dört gencin yetişmeleri sırasında ne kadar büyük ’muhabbet’ içinde olduklarını göstermek bir mesaj değil mi? Mesaj.

Demek ki ırk ayrımcılığı toplumun sonradan kafamıza yerleştirdiği bir ‘çiptir’ demek istemiyor mu film? İstiyor.

Ama bunları anlamak için biraz zorlamak gerekiyor. Biraz kafa yormak gerekiyor. Aksi takdirde Dört Kardeş intikam filmlerine özgü klişelerle dolu, sıradan bir intikam filmi. Hatta intikam filmlerinin temposunu yakalayamayan bir intikam filmi. Bekleyip bekleyip istediğiniz ‘aksiyonun’ bir türlü ortaya çıkmadığı bir intikam filmi.

Evet, evet doğru bir noktaya parmak bastım. Dört Kardeş’in sorunu temposu. Hiçbir zaman beklentimi yakalayamadı. Görelim mi? Bu konuda kararsızım. Dört Kardeş arasındaki ilişki, o ilişkilerin sıcaklığı da fena değil ama yine de eksik olan bir şeyler var.

En iyisi sizi kendi kararınızla baş başa bırakmak. Bıraktım...

CUMA TAKINTISI

Beşiktaş’ta çarşının içinde Mahmut Leman diye bir lokanta keşfettim. 1998’den bu yana oradaymış da, ben yeni keşfettim. Osmanlı yemekleri yapıyor. Ciddi bir ev havası var. Zeytinyağlılarını tattım. Mükemmel. Köftesini yedim. Mükemmel. diyet kolasını tattım, o da mükemmel (Bu şakaydı.) Ramazana özel mönüler de yapmışlar. Mericimek çorbası, karışık dolma, güllaç. Ezo gelin çorbası, sebzeli dizme köfte, pilav. Sebze çorbası, etli bezelye, şehriyeli... Fiyatlar da çok uygun; 7.50 YTL. Şu ana kadar Beşiktaş Çarşı’da yemek yiyip de tatmin olduğum tek yer.

CUMA LAKIRDISI

‘İnsanlardan nefret ederek çok vakit kaybediyoruz.’ (M. Anderson)

CUMA İTİRAFI

babannesikılıklı; Cinsiyet: Kadın; Yaş: 36; İl: Ankara

Babam eve geldiğinde baş ağrısından duramıyordu. Annemden güçlü bir ağrı kesici istedi. Annem de ilaç bittiği için yeğenimin bonibonlarından bir tanesini suyla beraber verdi. Ağrı yarım saatte geçiverdi!

Yorum: Tıp ‘placebo’ etkisini keşfedeli bir yüzyıl oldu. Matbaanın da Türkiye’ye epeyce geç geldiğini düşünürsek arkadaşımızın ‘placebo’ etkisini 2005’te öğrenmesinde ne gibi bir sakınca olabilir?
X