Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Hem açılamayan hem de yönetilemeyen açılım

İZMİR olayları vahimdir. Korkarım, maalesef istisna değildir, geneli yansıtmaktadır.<br><br>Kaldı ki İzmir hoşgörüsü en yüksek insanların yaşadığı illerimizden birisidir.

Milliyetçi duyguların çok daha keskin olduğu illerde daha beter olaylar her an çıkabilir.

Artık macun tüpten, cin şişeden çıkmıştır!

Türkiye’nin “Türkler” ve “Kürtler” arasında “öteki” kavramının bu kadar derinleştiği başka bir dönemi ben hatırlamıyorum.

“Mesele”, hep devlet ile Kürtler veya TSK ile PKK arasında zuhur ederken, PKK’nın yaptığı en hain saldırılarda bile Türkler komşusu veya hemşerisi Kürtleri dışlamamıştı.

Suçlu hep PKK olarak görülmüştü.

Bir arada yaşamaya bu kadar açık bir millet dünyaya en açık kentinde neden bu hale geldi?

Yalakalar ne derlerse desinler, AKP hükümeti “açılım süreci”ni yönetemedi, yönetemiyor da ondan.

* * *

“Açılım”ın içinde ne olduğu belli olmadıkça “açılım”a şüphe ile bakanların sayısı her geçen gün artmaktadır.

“Barış istiyoruz”, “Analar ağlamasın” diye duyguları kaşıyarak; açılımı açmadan açılmış gibi göstermeye çalışan hükümet her geçen gün “ayrışımın” beter körüklenmesine neden oluyor. Ben etrafımdaki insanların devamlı artan tepkilerinden büyük endişe duyuyorum.

* * *

Hükümet, bir türlü “Kuzey Irak açılımı”tarihi fırsata çevirememiştir. Bir yandan uluslararası arenada sözler vermiş, öte yanda “açılım”ın gerektirdiği mangal gibi yüreğe bir türlü sahip olamamıştır.

Mangal gibi yüreğe sahip olmamıştır, zira içinde büyük dozda milliyetçilik de taşıyan muhafazakâr tabanından çok ürkmektedir. 

Özellikle Başbakan tabanında hiçbir riske girmeden verdiği sözleri tutma gayreti içindedir.

Ancak en iyi o bilir ki “gönlüm cennette, aklım işrette!” olmaz.

Ya birisi ya da ötekisi!

* * *

Hükümet, 14 Ekim’de Habur Kapısı’ndaki karşılamayı yüzüne gözüne bulaştırdıktan sonra, bir de TBMM’deki oturumda dağa fare doğurtunca beter yalpalamaya başladı. 14 Ekim’de sınıra müsteşar yollayan hükümet, sınırda çadır mahkemesi kuran Hükümet, PKK’lıların “barış elçisi” olarak getirdikleri “Apo talimatnamesini” alan hükümetin emrindeki devlet memurları, hukuka ısmarlama üzere takla attıranlar hükümetin yönlendirdiği memur zihniyetli hukuk adamları, 14 Ekim günü “sınır açılımını” alkışlayan ise Başbakan’ın bizzat kendisi!

Ne zaman ki Başbakan yaşanan rezalete gösterilen tepkinin farkına vardı, işte o an çark edildi.

Hemen suçlu bulundu: DTP!

Hükümet anında TBMM’deki tek destekçisini sattı.

Halbuki, işbirliği yapacağı tek parti DTP idi.

DTP, PKK’nın siyasi uzantısı olamadığını, olmadığını değil, olamadığını, tabanın Ahmet Türk’ü değil, Apo’yu dinlediğini bas bas bağırıyor, haklı olarak “silah bırakmak” için muhatabın PKK olduğunu haykırıyor ama hükümet bir türlü cesur adımlar atamıyor.

İşler sapa sardığında da DTP’ye yükleniyor. DTP konvoyunu PKK yönlendirince de anında DTP’yi suçluyor. Eşyadan tabiatı dışında tavır beklemek ne zamandan beri siyaset oldu?

DTP’nin çapı bu kadarcık!

Hükümet “açılım”ı “açamadığı” gibi “yönetemiyor” da!

Başbakan ABD’de Obama’ya “açılım” konusunda ne anlatacak?

X