Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

En sevdiğim üçüncü İtalyan İstanbul’a geldi

Beş yıl önce Lorenzo ve Cipriani’den sonra Londra’daki üçüncü İtalyanımı bulmuştum: Latium. Ey ahali, duyduk duymadık demeyin! Londra’nın fiyakalı fine dining İtalyan lokantalarından Latium şimdi Cento per cento adıyla İstanbul’da. Hem de üçte bir fiyatına!

Hava o kadar soğuk ki, paltolarımıza ne kadar sarılırsak sarılalım kamçı rüzgar ağzımızdan girip ciğerimizi deliyor... Tek isteğimiz kendimizi bir an önce otele atmak ama sabah beri o sokak bu sokak dolaşmaktan ayaklarımıza öyle bir kara su indi. Koşmak ne haddimize, resmen sürüne sürüne yürüyoruz... Otele bir varsak beni odamdan ancak kazıyarak çıkarırlar diye geçiriyorum içimden. Zaten fıstık gibi oturur keyfini sürerim, diyorum. Aslına bakılacak olursa ne Sanderson’ın Alain Ducasse imzalı afili lokantası Long Table’ın siyah oniks barına tünemeye, ne de adı tuhaf öteki Malezya lokantasına gitmeye niyetim var. Belli ki bu gece beni ya oda servisi bekliyor ya da detoks./images/100/0x0/55eb2820f018fbb8f8aefed8
İşte tam da bunları düşünürken gözüme çarpıyor küçük lokanta. Gelmeden, “Otel çevresinde iyi yemek yenecek neresi var?” diye araştırırken Tripadvisor’ın “Şehrin ev yapımı makarnalarıyla ünlü en iyi İtalyan lokantası” dediği yer değil miydi bu? Beyaz masa örtüsü serilmiş masalar ve hoş bir aydınlatma. İngilizler için bile erken sayılabilecek bir saat olduğundan salon boş.
Bir anda burnumda Akdeniz ve fesleğen kokusu tütüyor ve canım fena halde makarna çekiyor. İster misin yer olsun? Sarp’a dönüp, “Deneyelim mi” bakışı atıyor ve cevabı beklemeden kapıdan giriyorum. Giriş o giriş.
Eşikten attığım adımla hayatıma 2005’in koyu kışında yediğim o raviolinin tadı giriyor...
Londra’da San Lorenzo ve Cipriani’den sonra üçüncü bir İtalyanım daha var artık: Latium. Şehre sonraki gelişlerimde de aklıma ne zaman makarna düşse fırsat bulduğumda dümeni Latium’a kırıyor, sorana sormayana Breners Street’teki bu küçük lokantayı tavsiye ediyorum.

TADI DAMAĞIMDA DÖVMELİ RAVIOLI

Kış boyu soğuk nedir bilmeyen İstanbul’da o gece hava buz. İnönü stadındaki maçla Çırağan Sarayı’nda devlet erkanının katıldığı bilmem ne toplantısı trafiği felç etmiş halde. Milim milim ilerleyip Akaretler’e geldiğimizde içim o kadar sıkışmış halde ki, taksiyi Valideçeşme’de bırakıp yürümeye başlıyorum. Paltoma ne kadar sarılırsam sarılayım, kamçı rüzgar ağzımdan girip ciğerimi deliyor. “İstediğin gece gelebilirdin aslında” diye geçiriyorum içimden ama tuttun günler torbaya girmiş gibi Nişantaşı’na gelmek için Cuma gecesini buldun, bir de üstüne topuklu ayakkabı giydin. Oh olsun sana... /images/100/0x0/55eb2820f018fbb8f8aefeda
Ahlaya puflaya Abdi İpekçi’ye geliyor ve bir zamanlar Bice’den Buz’a kadar farklı işletmelere mekan olmuş apartmanın önünde duruyorum. Kırmızı halılı tek caddemizin vakur apartmanlarından Zati; bambaşka iki mekana ev sahipliği yapıyor şimdilerde. Üstte Emre Ergani’nin Biber barı, altta Erol-Varol Kaynar Kardeşler’in yeni lokantası: Cento per Cento. Ya da yüzde yüz.
Titreye titreye içeri girdiğimde canım Kubilay Keskin’le canımın içi Fatma Keskin’i girişteki uzun barda oturmuş bizi beklerken buluyorum. Biz dediğim, ben ve Teoman Hünal. Barda Kubilay’la sohbet ederken Kaynar’ların Cento per Cento’yu sessizce açmayı seçtiklerini; A’dan Z’ye yeniledikleri mekanda işe, bizim gibi kalem oynatanlarla damak tadına güvendikleri dostlarını ağırlayarak başlamak istediklerini öğreniyorum.
İçimden, “İyi ki usulca açmayı seçmişler, bir de duyurmak isteselerdi ne olacaktı?” diyorum. Çünkü bar dışında masaların hepsi dolu. Alt kattaki masaya geçtiğimizde mekanın Didem Özgen gelip kendini tanıştırıyor, tatmamızı istediği yemeklere şefle karar verdiklerini söylüyor. Şarap seçiyoruz Teoman her zamanki gibi bira istiyor, Didem’in ısmarladıkları birer birer masaya gelmeye başlıyor. Önce antipastiler, ardından kiminin Napoli kiminin Roma usulüdür dediği uzun pizzalar. Ardından o da ne? Lezzeti damağıma dövmeli ravioli. Nasıl olur? Olur mu olur.
Bir yandan aslandan büyük fil şeften büyük şef vardır der, bir yandan önüme geleni silip süpürürken aşçı gömlekli ufak tefek bir adam gelip kendini tanıştırıyor: “Ben şef Maurizio Morelli.” Elini sıkıyor, tebrik ediyorum ama hayır, henüz jeton düşmedi. Ne zamanki Maurizio yanımızdan ayrılıp mutfağa dönüyor ve biri ardından “Kendisi Londra’daki Latium’un sahibi ve şefiydi” diyor. Şrıııınnnnkkkkk!
Ey ahali, duyduk duymadık demeyin! Londra’nın fiyakalı fine dining İtalyan lokantalarından Latium şimdi Cento per cento adıyla İstanbul’da. Hem de üçte bir fiyatına. Elbette havası değişmiş, kallavi duruşunun yerine genç bir eda gelmiş. Olsuuun, Ravioli’nin tadı değişmedikten sonra... Kaynar Kardeşler’e teşekkür edilmez de ne yapılır Allah aşkına?
X

YAZARIN DİĞER YAZILARI