Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Bu piyasa bizim değil - 1

Dolar kuru önceki gün 1.22 seviyesine kadar çıktı. Ondan iki gün önce 1.18 seviyesindeydi.

Dolar kuru önceki gün  1.22 seviyesine kadar çıktı. Ondan iki gün önce 1.18 seviyesindeydi. Yani arefe gününden bu yana dolardaki değer artışı yüzde 3,3 oldu. Bugün ise 1.20’ye inmiş bir kur var karşımızda.

Kur hızla yükseliyorken de hızla düşüyorken de bu harekete müdahale etmeyeceğimizi 2001 yılından bu yana uyguladığımız ekonomik program çerçevesinde beyan etmiş bulunuyoruz. Ekonomi otoriteleri de para politikası ile ilgili açıklamalarında dalgalı kurdan vazgeçmeyeceklerini gayet açık bir şekilde dile getiriyor. Yani olur da 2008 Mart’ında sona erecek olan mevcut programın ardından -IMF ile ya da IMF’siz- yeni bir program uygulamaya konulursa kur ile ilgili sorun aynen bu programa da taşınacak demektir.

Peki neden dalgalı kurdan vazgeçmiyoruz? Bu sorunun yanıtı bence çok açık. Çünkü artık mümkün değil. Çünkü artık sisteme hemen her biçimiyle entegre olduk. Bu piyasalar artık bizim piyasalarımız değil.

Çok iddialı bir laf gibi görünse de durum bu. Fakat bu durumun nasıl ortaya çıktığını anlamak için öncelikle mevcut ekonomik atmosferin ana hatlarını tanımlamamız gerek. Bugün bu yazıda bunu yapacak, yani küresel yapıyı tartışacak, ikinci yazıda ise Türkiye özeline bakacağız.

Dünya ekonomisi şu an yüksek borçluluk oranı ve bu borçlara bağlı olarak çıkarılmış olan aktife dayalı menkul kıymetlerin yarattığı hızlı bir geri dönüş riski altında yaşıyor. 2000 yılından bu yana hedge fonların büyüklükleri nerdeyse üç kat artarak 1,5 trilyon dolara ulaştı. Bundan aylar evvel, 7 Mayıs’ta Financial Times’da bir makalesi yayınlanan hedge fon yöneticisi Janet Tavakoli, hedge fonların sağlıksız ürünlere yaptıkları ve aktifini kat kat aşan yatırımlar nedeniyle dünya ekonomilerinin, 1998’deki LTCM fonunun çöküşünden daha büyük bir riskle karşı karşıya olduğunu açıkça dile getiriyor.

2003 yılından bu yana petrol ve diğer emtiaların fiyatlarında yaşanan artış, Çin ve Hindistan gibi ülkelerin devasa boyuttaki tasarruf fonlarının siteme girişi, ABD cari açığının devasa boyutlara ulaşması gibi etkenlerle dünya bir anda likiditeye boğuldu. Bu likiditenin yarattığı rahatlama birçok gelişmekte olan ülkede reformların askıya alınması sonucunu doğurdu. Mali sermayenin ekonomi üzerindeki ağırlığı hiç olmadığı kadar arttı.

Bu arada son 10 yıl içinde ABD ekonomisi Çin ve Avrupa karşısındaki gücünü adım adım yitirdi. Örneğin şu anda Avrupa borsalarındaki piyasa değerleri tarihte ilk kez ABD borsalarının piyasa değerinin üzerine çıktı. İçerde Amerikan orta sınıfı ev fiyatlarındaki düşüş ve vadesinden önce kapatılan krediler, düşen reel ücretler ve ortalama gelirin üzerine çıkan borçluluk ile uğraşmak zorunda. Ekonomik büyümenin yüzde 1’e kadar inmesi beklenirken nüfusun en zengin kesimi ile geri kalan yüzde 90’lık kesim arasındaki gelir farkı 1928’den bu yana en yüksek seviyesine ulaştı.

Rusya ve Çin başta olmak üzere ortaya çıkan yeni ekonomik aktörlerin şu sıralarda ekonomi alanındaki mücadelesinin jeopolitik bir anlaşmazlık hatta çatışmaya dönüşme ihtimali de hiç uzak değil.

Daha yeni tartışılmaya başlanan ve pek heyecanla karşılanmayan küresel sigorta fonu bir yana bırakılırsa Dünya ekonomik sistemi bu denli büyük bir sıkıntıyı aşacak uluslar arası denetleme ve düzenleme organlarına sahip değil. Asya krizinden bu yana mümkün olan en tek tip mali ekonomik sistemi yaratmaya uğraşan IMF var Dünya Bankası’nın bu çabalarının da yetersiz olduğu ortada.

Üstelik oluşturulmaya çalışılan Küresel sistemde Edirne’den Şanghay’a kadar kimsenin söz hakkı yok. Söz hakkı olanlar ise IMF, Dünya Bankası, Basel Komitesi, G-20 maliye bakanları vb…

İçinde yaşadığımız yeni ekonomik ortamın temel bileşenleri bunlar.

Yarın: Türkiye piyasalarının yapısı.

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI