Benim kedim öldü

Onu, Alya’nın mis kokan bembeyaz çarşaflarından birine sardım. Üşümesin diye sıkı sıkı. Sonra biraz gevşettim, daralmasın diye.

Ve bir kutuya koydum.

Kutuyu, Oğluş’umun üstüne kapatırken kötü hissettim.

Son anda aklıma geldi, sevdiği oyuncakları da kutunun içine yanına koydum.

Oyalansın orada, canı sıkılmasın diye.
/images/100/0x0/55eb4d92f018fbb8f8b8898e
*

Sabah güneşi, ağaçların arasından süzülerek, bahçedeki yeşilin her tonunu daha da vurguluyor.

Ağaçlar, denizden gelen rüzgarla hışırdayarak konuşuyor.

Ortancalar en gösterişli duruşlarını sergiliyor.

Gömülmek için, güzel bir yer.

Huzurlu bir yer.

Üstelik bu bahçede Oğluş’a iki arkadaş var:

Dina ve Fudge.

*

Küba’da Hemingway’in evini ziyaret etmiştim.

"Yaz ve yazı evi"ydi.

Hafif ve serseri.

En çok da bahçede gördüğüm minik mezarlardan etkilenmiştim.

Kibrit kutusu mu desem, Yedi Cüceler Mezarlığı mı?

Yan yana minyatür minyatür dizilmişlerdi.

Hafızam beni yanıltmıyorsa iki kedi, bir köpek.

Havuzlu bir bahçenin en şahane yerinde.

Parmaklarımla mezar taşlarının üzerindeki isimlerine dokunurken, kendimi bir tuhaf hissetmiştim.

Tuhaf, sevgilimin ablasının Tuzla’daki evini görür görmez de benzer bir duyguya kapıldım. Ne kadar da Hemingway’in evine benziyordu. Yaz ve yazı evi. Fazla ve gereksiz hiçbir şey yok, ince, küçük ayrıntılar, sofistike bir basitlik, insanın vazgeçemeyeceği kadar yalın bir güzellik.

Üstelik sarhoş olmak isteyeceğiniz kadar güzel bir bahçeye sahip.

Dahası bahçede iki köpek mezarı var.

Bugün bir de kedi eklendi.

*

Kavak ağacının altında, ortancaların dibinde, toprağı kazıyoruz.

Kutuyu yerleştiriyoruz.

Bir kat taş koyup, üstünü toprakla örtüyoruz.

Ve saplarını koparttığım papatyaları tek tek Oğluş’um mezarına saplıyorum.

Mezar taşı niyetine şimdilik sıradan bir taş koyuyoruz.

Berlin’de Hayvan Mezarlığı haberi yapmıştım, 10 yıl önce.

Kimse alınmasın, onların hayvan mezarlığı bizim insan mezarlığımızdan daha medeni ve temizdi.

Nedense yolumu Berlin’e düşürmek istiyorum, tekrar o hayvan mezarlığını görebilmek için.

*

Şimdiye kadar birinci derece yakınlarımı toprağa vermedim ben.

O yüzden, ölüm kapıyı çaldığında ne yapacağımı bilmiyorum.

Bence bu da başımıza gelmeden nasıl davranacağımızı, nasıl hissedeceğimizi bilmediğimiz şeylerden biri.

Hani ben güya dışarıya açık bir insanım ya, önüme gelen herkese rastgele her şeyimi anlatıyorum ya, acımı da dışavururum zannederdim ya...

Meğer ne kadar yanılmışım.

Ağlayamıyorum bile.

Tuhaf bir tutma halindeyim kendimi.

Sadece Oğluş’umu çarşafa sararken, gözyaşlarımla çarşafı biraz ıslattım.

Kendimi daha ziyade sanayi mutfakları gibi hissediyorum.

Gri ve metalik.

Acımı bastırıyorum.

Erteliyorum, kendimi koyveremiyorum.

Neden bilmiyorum, acımı kendime bile göstermiyorum.

Gömüyorum.

Öylece duruyorum.

Sanayi mutfakları gibi.

Gri ve metalik.

*

Benim kedim öldü.

Hayatımda bir dönem daha kapanıyor.

Oğluş’umun ölümüyle, bir tanığımı daha kaybettim.

Biz onunla sokak çocuklarıydık; birlikte eve girdik, birlikte büyüdük, bir sürü şeyi yaşadık birlikte; İstanbul’un pek çok semtinde oturduk, birbirimizin gözünün içine baktık, birbirimiz için varlık sebebi olduk, pek çok insanı birlikte sevdik, birlikte nefret ettik.

Kızmalarıma, ağlamalarıma, sevişmelerime tanık oldu Oğluş’um.

Yağmurlar, karlar yaşadık.

Güneşler batırdık, güneşler doğurduk.

Birlikte çok çok güzel uyuduk

Şehirlerarası, milletlerarası yolculuklar yaptık.

Ayrıldık, hasret kaldık, kavuştuk.

Bir dolu yoğun duyguyu paylaştık.

Ve dün 13 yıllık biricik Oğluş’umu kaybettim.

Yanarım yanarım, Oğluş’umla Alyam’ın birlikte büyümemelerine yanarım.

*

Anemi, sarılık ve kanser teşhisiyle üç haftadır doktor kontrolündeydi.

Yaşlanmaya bağlı olarak karaciğeri de iflas etmişti.

Sabah-akşam serum alıyordu.

İyi değildi ama dayanıyordu.

Arif Mardin’in cenazesine gitmeden soluğu Talat’ın yanında aldım. Talat Gülbay, olağanüstü bir insan. Müthiş bir arkadaş. Acayip bir veteriner hekim. Yani ne desem az. Tarifi zor iyi insanlardan.

Oğluş’uma kendi yakını gibi baktı.

Bir yıl önce Dubai’de uyutmak istedi doktorlar onu.

"Kediniz ağır, klinik bir vaka. Yapabileceğimiz pek bir şey yok. Yaşam kalitesi de gittikçe bozulacak. Ne siz uğraşın, ne de onu yaşatmak için bizi uğraştırın" dediler.

Çok fena geldi bu yorum bana.

Kabul etmedim.

İyi ki etmemişim, Oğluş tam bir yıl daha yaşadı; kedi hayatında 7 yıla tekabül eder.

Üstelik mutlu yaşadı.

Gerçi, biz eskisi kadar sık görüşemiyorduk, biz orada, o buradaydı.

Ama İstanbul’da tekrar iyileşti, serpildi, güzelleşti.

Derken, Oğluş tam iyileşti derken, bu yaz başı hastalığı tekrar nüksetti.

O günden sonra her gün biraz daha kötüye gitti.

Neyse ki, evvelsi gün kavuştuk, hasret giderdik.

Bana yine o Marlon Brando gözleriyle baktı.

Ben onun bıyıklarını sevdim, "Nabersin?" dedim.

Burnuna öpücük kondurdum.

Eski neşesi yoktu.

Ama ben hiç ihtimal vermedim, bir şey olmaz zannettim.

Hatta emindim; iki ay Türkiye’de olacağız, bu yazı maaile birlikte geçireceğiz.

İçimde de geçirdim: "İşimiz var, bunlar Alya ile evi savaş alanına çevirirler..."

Ondan ayrıldıktan sonra haber geldi:

"Maalesef Oğluş’u kaybettik..."

Talat, "Bunca zaman seni görmek için direndi, dayandı, bekledi. Kediler sahiplerini bekler, seni gördükten sonra da kendini bıraktı" dedi.

Bilemem artık.

Bildiğim, Oğluş’umun gittiği...

Ama onu gömmeye bana yardım eden Fatih dedi ki, "Oraya gittiğinizde sizi Oğluş karşılayacak Ayşe Hanım, hiç merak etmeyin, sizi orada bekliyor..."

Bu düşünce beni memnun etti.

Sanayi mutfaklarına benzeyen halime biraz olsun iyi geldi.
Yazarın Tüm Yazıları