Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Askerimizi gönderelim mi?

O çocukları bu millet pırasa tarlasından toplamadı.

Bir yabancı ülke toprağında, üstelik her anlamda "mayınlı" sayılabilecek bir ortamda görev yapmaya gönderilmeleri söz konusu ise elbet bin kere düşünüp adımımızı sonra atacağız.

O nedenle "Birleşmiş Milletler" adına Lübnan’a gönderilmesi söz konusu askeri birlik içinde Türk askerinin de bulunup bulunmayacağına karar vermeden önce hükümetin, deyim yerindeyse "ayranı üfleyerek içme" temkini yerindedir.

Gazeteler bir keşif hey’etenin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün son Ortadoğu gezisi sırasında ona refakat ettiğini, askeri bir birlik göndermemize karar verilirse, konuşlanılması söz konusu olan yerlerde incelemeler yaptığını bildiriyor.

Bizim yurtdışına asker göndermeye ilişkin tarihimizi bilenler, bu tür incelemelerin ne kadar gerekli ve doğru olduğunu kabul ederler.

Örneğin, Kuzey Kore’nin 25 Haziran 1950 tarihinde Güney Kore’ye saldırısıyla başlayan Kore Savaşı üzerine oluşturulan Birleşmiş Milletler gücüne Türkiye bir tugayla (5 bin 500 asker) katılmaya karar verdiği tarihte, milletvekillerimizin dörtte üçü Kore’nin haritadaki yerini eminiz bilmiyordu.

O dönemin hükümeti dünyanın öte ucundaki Kore’ye asker göndermeye işte bu koşullar içinde karar verdi...

Ve askerlerimiz kendilerini savaşın tam ortasında buldu...

Nitekim giden o ilk birliğin yaklaşık dörtte birini Kore’deki şehitliklere emanet edip döndük.

Türkiye’nin sonra üstlendiği bu tür uluslararası görevlerde neyse ki kayda değer bir kaybımız olmadı.

Oysa Türk askeri, Somali’de, Bosna-Hersek’te, Arnavutluk’ta, Kosova’da, Afganistan’da görev üstlendi. Gerçi bunlardan Arnavutluk’a giden birliğin görevi daha çok "insani yardım" nitelikli idi. Ama diğer görevlerin belli bir güvenlik riski taşıdığı bir gerçekti.

Şimdi Lübnan’a gönderilip gönderilmeyeceği tartışılan birliğin de giderse riskli bir bölgede görev üstleneceği kuşkusuzdur. O nedenle gidecek birliğin "istihkam" sınıfından seçilmesini istemek veya "ne olursa olsun, kimseye karşı silah kullanmasınlar" demek gerçekçi değildir.

Unutmayalım ki bu birlik Mekke’ye giden hacı adaylarına refakat eden Kızılay görevlilerinden oluşacak değil.

Onlar askerdir ve her asker koşullar oluşursa kendisini savaşın içinde bulacağını bilir. Zaten eğitimini de ona göre alır.

Önemli olan, İsrail’in yarım bıraktığını tamamlama görevini bizim askerimizin üstlenmemesidir. Aksi halde tarafsız bir rol üstlenerek gittiğimiz yerden düşman kazanmış olarak döneriz.

Bu kayıtlarla söyleyelim ki, biz Lübnan’a asker göndermenin Türkiye’nin aleyhine olacağına inanmıyoruz.

Görev tanımı iyi yapılmış olmak kaydıyla, Türkiye, Lübnan’a gidecek askeri birliğe katkıda bulunursa inanıyoruz ki, kendi saygınlığını da artıracaktır.
X

YAZARIN DİĞER YAZILARI