Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Aralık

Yeni bir yıla girerken herkes yeni yıla dair umutlar besler, planlar yapar, yeni yeni kararlar alır. Ben de aynısını yaptım; kendim, hayatım ve düzenimle ilgili yeni yeni kararlar aldım. Bunlardan biri de köşemle ilgiliydi.

Yine haftanın dört günü sizlerle beraber olacağım, hatta belki ilerleyen günlerde bu beş olacak. Normal yazılarım ve Yetiş Ayşe’nin yanına, bir de Aralık’ı ekledim; yani kendi köşemin adını.

Aralık başlığını görürseniz anlayın ki oradan buradan bir kaç başlık altında yazı ve eleştirilerim olacak. Buna bir de röportaj ekliyoruz on beş günde bir gibi. Röportajı en ünlüsünden en ünsüzüne kadar herkesle yapabilirim; o da sizlere sürpriz.

SANA VUSLAT’IM 

40 mı olduk biz ya hu? Ne ara olduk? Daha dün lisenin eski püskü sıralarında, önlü arkalı oturan, bazen ortalığı karıştıran, yaptığımız zıpırlıklara gülmekten çatlayan, bazen neredeyse saç baş kavga eden, bazen ya senin omzunda benim kafam ya benim omzumda senin kafan ağlayan  küçük kızlar değil miydik?

Sen efendi olan ben zıpır olan, sen nerede nasıl davranılacağını bilen ama ben ise hiç bilmeyendim.

Sen şımarıklık yanına uğramamış olandın, ben ise düpedüz şımarıklığın tek adresiydim.

Ben olaylara, başımıza gelenlere adeta savaşa girmişizcesine “Allah Allah” sesleriyle veryansın ederken sen; “Dur bir sus, bir otur, kontrol kontrol” diyendin.

Bazen ya hu şu kızın yerinde ben olsam bütün okula, tüm hocalara, tüm erkeklere, tüm arkadaşlarıma kim olduğum hakkında az da olsa bir bilgi verirdim diye düşünürdüm ama sen hiç vermezdin. Bilakis herkese hep tam tersi davrandın. Hatta bazen beni sinir edecek ve çıldırtacak kadar bir mütevazılığa sahiptin, bu hiç değişmedi; hala da öylesin.

Arada seni az delirtmedim. Hatta bir kaç seferliğine yoldan bile çıkartmayı başardım. Bakınız; taksi, beden dersi, reklama girmesin meşhur hamburgerci...

Sonra lise bitti, aynı üniversiteyi kazanmıştık. Baban seni; “Uzak, olmaz” deyip, Amerika’ya yollamadı. “Ankara” dedi. Benim babam da; “Ankara yeterince uzak olmaz” deyip beni İngiltere’ye yolladı.

Aslında muhtemelen bu senin üniversite hayatın için hayırlı bir karar oldu, yani benim Ankara’dan uzak tutulmam.

Ben İngiltere’den kaçtım, evlenmeye geldim. Gelin olacağımın bir gece öncesi bende kaldın, “Uyu uyu” diye üç bardak sütü zorla zarla burnumdan soktun, sayende sabaha kadar gaz sancısı çektim.

Hah bunu da ilk kez itiraf edeyim. Düğün sabahı beni her şeyimle sen hazırladın, şimdi yazamam ama anlayan anlar. Tepeden tırnağa her şeye bir çare bulmuştun elbette.

Düğün gecesi 19 yaşındaki iki kız şaşkın ördek gibiydik, ben şaşkındım ama sen de çok şaşkınmışsın. Elimde bir resmin var; girişte gelenlere şeker dağıtırken, somon elbisenle...

(Düğünden bir gece evvel arabanla Formula -1 tarzında beni dolaştırmanı, “Ben galiba evlenemeden öleceğim” diye düşündüğümü de söylemeden geçemeyeceğim.)

Ben evlenince başladım bir tencere başında, elimde yemek kitabı, akşam eve gelecek adam için çabalamaya.

Sen ise çalışmaya başladın, baban seni bu koca şirkete icra kurulu üyesi olarak başlattı. Ama sen herkesin üzerine atlayacağı böyle bir fırsatı reddettin. “Ben böyle bir şey öğrenemem, en alttan başlayıp işi öğrenmeliyim” dedin. Dediğini de yaptın.

Çok görüşemiyorduk belki ama sıradan bir laf sanılmasın, kalpler hep birdi.

Begüm doğduğunda yine yanı başımdaydın. O gün harika bir gündü ama bir sonraki en akılda kalan buluşmamız ise bir faciaydı. Sokakta kedi görse kaçan sen, benimle morga inerken ellerime yapıştın ve hiç bırakmadın. Sana bir itiraf daha, en son babamı seninle gördüm, bunu sana hiç söylemedim belki de.

Yıllar geçti, yine kalpler bir arada atmaktan vazgeçmedi. Ben bin bir travma yaşadım ama bunların arasından en ağır olanında, “Yok artık, bu sefer bittim. Nefes alamıyorum.” dediğimde, yine sen el uzattın.

O günden beri nefes alabiliyorum, hatta hiç bu kadar derin iç çekememiştim, hiç akciğerlerim bu kadar temiz kanla dolmamıştı.

Seni çok seviyorum. İyi ki doğdun, iyi ki hayatıma girdin. İyi ki varsın Vuslat Doğan Sabancı, iyi ki, iyi ki, iyi ki...

ONAYLANMA  ama yapmama HASTALIĞIM

Başlık doğru, hiçbir hatta yok. Benim resmen böyle bir hastalığım, daha doğrusu bir takıntım var. Bu takıntım ya da hastalığım yeni peydahlanmış bir şey de değil üstelik. Kendimi bildim bileli ben hep böyleydim.

Şimdi aranızdan birileri çıkıp da; “Ha demek ki kendine güvenin yok, komplekslerin var; işte ondan falan fiş mekan” diye bilirkişilik de taslamasın lütfen. Komplekslerim elbette var ama kendime güvenim olmadığı kısmı tamamen fasa fiso.

Çünkü benim onaylanma hastalığım sadece onay almaktan ibaret, ondan sonra ben yine hep bildiğimi okuyorum. Neye onay aldıysam onun tam tersini yapıyorum. Zaten hastalık bölümü de işte burada devreye giriyor.

Annem ha çatladı ha çatlayacak; “Madem kendi bildiğini okuyacaksın, onayladığım halin tam tersini yapacaksın, eh be kızım o zaman bana ne sorarsın ki!” der durur emeklemeye başladığım günden beri.

“Anne ben hemen evlenmeyeyim değil mi, biraz daha beklemek en doğrusu bence, ya sence?”

“Yok evladım, tabi ki evlenme; daha çok gençsin önünde daha çok uzun yıllar var. Önce okulunu bitir, sonra kariyer yap, ondan sonra.”

Onaylandım ya ertesi hafta ağlaya bağrına zar zor kendimi nişanlandırtıp, iki ay içinde de evleniverdim.

“Canım kızım, ben bu evi  kiralayalım diyorum, elbette öbürü daha güzel ama bu ev en azından bütçemizi üzmez, biraz mantıklı düşünmek lazım değil mi?”

“Bence de anne, doğru seçim.”

Ertesi gün çocuk okuldan geldiğinde karşılaştığı durum malum. “Yok yavrum, benim içime öbür ev sinmedi, ben de büyük olanı kiraladım. Çalışır kazanırım ama değil mi?”

“Ayça düğün var, ben yine o mor elbiseyi giyeyim değil mi, karnımı marnımı da kapatıyor en güzeli o, ne dersin?”

“Bence de abla, kesin onu giyin. Aman ha turuncuyu sakın giyme, duba gibi yapıyor seni.”

Ertesi gün düğünden sonra, Ayça’yla düğün resimlerine bakarken; “Vallahi delisin kızım, neden turuncuyu giydin? Bir daha da bana  sakın bir şey sorma!”

Bu örnekler bitmez. Gerçi bunlar saf ve  beni fazla acıtmayacak olanlar ama iş hayatım başlayınca bu meret hastalık yanlış kararlar almama, hata yapmama sebep olacak diye ödüm kopmadı desem yalan olur valla billah.

Allah’tan bizimkiler benim durumuma uyanık kaldılar da iş konusunda ne  onay istesem  vermediler.

“Şöyle yapmalıyım değil mi?”

“Sakın ha, büyük hata”

“Aman ha bitersin, asla yapma”

Neye onay verseler tersini yapacağımı bildiklerinden doğru tavır sergileyip sağolsunlar beni telafisi olmayacak hatalar yapmaktan kurtardılar.

Şimdilerde bu takıntının aynısını kızım bana yaşatmakta ama ben de işin kolayını buldum. Onu kendi yerime koyup iki cevap veriyorum; biri annece olan, diğeri Begümce olan ve benim onaylamadığım. Seç diyorum ikisinden birini, hatası da sevabı da senin olsun ya da kendi düşen ağlamaz. İşte öyle bir şeyler.

Aralık

İBO SHOW

Şu sıralar televizyonda kendine ait bir show programı olmayan İbrahim Tatlıses, geçtiğimiz cuma sanırım bunu fırsat bilerek Beyaz’ın programında düpe düz show yaptı, daha doğrusu reklam.

Beyazıt çok bizden biri, ne kadar mütevazı olduğunu, gelen konuğuna gösterdiği saygıyı, alakayı yıllardır biliyoruz. Bu nedenle bence çok onayladığı bir durum olmadığı halde İbo’yu da kıramadı ve ister istemez İbo’nun reklam yapmasına müsaade etmek durumunda kaldı.

İbrahim Tatlıses önce milletvekili olmak istediğini söyledi. “Bağımsız mı?” deyince “Hayır iktidardan olmalıyım, muhalefetten olursam faydam olmaz” diye ekledi. O sırada kendi hemşerilerinden telefonlar geldi, hele bir tanesi “Sizi mecliste görmek istiyoruz” diye güzel de propaganda yaptı.

Ya hu ne alaka demeye fırsat kalmadan İbo başka bir duyuru yaptı; “Emlakçılara, ilgilenenlere sesleniyorum buradan; üç otelimi de satıyorum; 16’ya, yani 16 milyon dolara”

Yakıştı mı? Bence hiç yakışmadı. Hem bu kadar halktan geçineceksin, hem halkın temsilcisi olmak için meclise girmek isteyeceksin hem de milyonların izlediği bir programdan böyle bir açıklama yapacaksın. Olmadı. Valla ben sinir oldum, sizi bilemem.  

MELİH GÖKÇEK TWITTER’DA

Twitter’da ama işine gelene cevap veriyor, gelmeyene vermiyor. Aslında uzun da bir mesai harcıyor genelde, ne zaman baksam; “İyi geceler arkadaşlar” demesi en az üçü dördü buluyor. Geldiğinden beri hep savunma halinde, eh tabi bir sürü şeyi merak edeni, hesap soranı çok bu yerde.

O da arada cevap veriyor, arada da “Lütfen haddimizi aşmayalım” diyor. Haddi aşmamak lazım o kesin ama biraz da bizlere cevap verin.

Kaç kere yazdım size, niye görmemezlikten gelmektesiniz?

“Çok yazan var, takip edemiyorum” demeyin, takipçi sayımızın arasında dağlar kadar fark yok. Ben hepsini takip ediyorum valla, iş ki niyet olsun. Benim de sizden istediğim topu topu bir röportaj zaten. Ne dersiniz?

KİTAP DUYURUSU

İki çok sevdiğim dostumun yeni kitapları çıktı.

Ayşenur Yazıcı: Son Lobotomi

Anjelika Akbar: İçimdeki Türkiye’m

İkisinin de tadı çok başka, tavsiye ederim.

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI