Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Apoperver İtalyanlar eskiden de böyleydi

Murat BARDAKÇI

İtalya'nın Aptullah Öcalan'ı sessiz sadasız bir yerlere göndermesi ve gönderdiği yer hakkında ufak bir imada bile bulunmaması bizi hayli şaşırttı... Ama Roma'nın ani hareketlerine alışkın olmamız ve şaşırmamamız gerekirdi, zira aynı davranışlara daha önce de muhatap olmuştuk. İtalyan birliklerinin 1911'de bize ait olan Libya'yı bir gecede işgal etmeleri gibi...

İtalyanlar, Roma'ya musallat olan Aptullah Öcalan'dan nihayet kurtuldu. Tarihin gelmiş geçmiş bu en kanlı teroristini başından attı, bir yerlere gönderdi ve gönderdiği adresi sır gibi saklıyor. Bizim hariciye Apo'nun Roma sonrası güzergâhını öğrenebilmek için uğraşıp didiniyor ama İtalya'dan açıklama ve bilgi bir yana, tek bir ima bile alamıyor.

Roma'nın kimselere haber vermeden yaptığı bu sessiz operasyon bizi bir hayli şaşırttı ama İtalya'nın böyle ani hareketlerine, emrivakilerine ve hatta ültimatomlarına alışık olmamız, normal karşılamamız, hiç şaşırmamamız gerekirdi. Zira Roma'nın bizi hedef alan böyle hareketleriyle daha önce de karşılaşmış, bir hayli zararını görmüş, zararlar çok uzun seneler artarak devam etmişti ve biz İtalya'yla hiç de hoş olmayan bu ortak hatıralarımızı her nedense tamamen unutmuştuk...

88 yıl önce bir vilâyetimize, Libya'ya aniden yapılan İtalyan saldırısı ve Kuzeybatı Afrika'daki topraklarımızın uğradığı kanlı işgal gibi...

Hadise 1911 Eylül'ünde yaşandığı sırada tahtta Sultan Reşad, Sadaret yani başbakanlık makamında da Hakkı Paşa vardı. Paşa sadarete gelmeden önce İmparatorluğun Roma büyükelçisiydi ve İtalya'yı çok iyi bildiği zannedilirdi.

İstanbul, 1911'in 23 Eylül'ünde İtalya'dan Libya'yla ilgili bir nota aldı. Notada İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin Libya'nın Müslüman nüfusunu İtalyanlar aleyhine kışkırttığı iddia ediliyor ve Libya'daki İtalyan vatandaşlarının memleketlerine dönecekleri söyleniyordu. Sadrazam Hakkı Paşa'nın hükümeti, Roma'nın ‘‘vatandaşalarımızı tahliye ettikten sonra Libya'yı işgal edeceğiz’’ demekte olduğunu farkedemediler. Asıl nota bundan beş gün sonra geldi ve İtalyanlar Trablus'la Bingazi'nin 24 saat içerisinde kendilerine teslimini istediler. İşin en garip ve acı tarafı, Sadrazam Hakkı Paşa'nın İtalya'nın İstanbul'daki büyükelçisinin yazıp yolladığı notayı Osmanlı jandarma teşkilâtında müfettişlik yapan Robilant adında bir İtalyan generalinin evinde briç oynarken alması, oyunun heyecanını dağıtmamak için zarfı açmaması ve notayı evsahibinin işgalden haberdar olan karısının ısrarı üzerine okumasıydı!

Roma ertesi gün Türkiye'ye resmen savaş ilân etti ve bundan iki gün sonra da Trablus'a asker çıkarttı. Zamanın Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa ne akla uyduysa uymuş, Kuzey Afrika'daki Türk ordusunu aylar öncesinden Yemen'e göndermişti ve Libya savunmasızdı. Trablus'ta birkaç bölükten ibaret kalan Türk birliği iç taraflara çekildi, işgale karşı direniş hareketi kurmaya çalıştı.

Türkiye'de ise İtalya'ya karşı sadece infial hissediliyor, İtalyan malları boykot ediliyordu veİstanbul'dan Libya'ya bir gönüllü köprüsü kurulmuştu. İşgalcilerle mücadele için gidenler arasında sonraların Mustafa Kemal ve Enver Paşaları da vardı.

Direnişçiler işgal birliklerinin sahilden iç kesimlere girmesine mani olunca, Roma Anadolu'dan gönderilen yardımı durdurabilmek için bu defa daha yakınlarımıza yöneldi. İtalyan donanması 1912 ilkbaharında Rodos'la beraber Ege'deki tam 12 adet adayı işgal etti, bir ara Çanakkale'ye kadar sokuldu ve neticeleri bugünlere uzanan Ege Adaları krizinin temellerini attı.

İtalya Libya'ya ‘‘medeniyet götüreceğini’’ iddia ediyordu ama işgal yerli halka sadece kan ve ıztırap verdi. ‘‘Direnişçilere yardım ettikleri’’ iddiasıyla meydanlarda hemen her gün yerli halktan birileri idam ediliyor, camiler direniş merkezi oldukları ileri sürülerek mitralyözlerle taranıyor, kadın-erkek binlerce Libyalı toplama kamplarına atılıyordu.

Bütün bunlar dünya kamuoyunun gözleri önünde cereyan ediyor, Libya'daki vahşetin fotoğrafları gazetelerde sayfalar dolusu yer alıyordu ama İtalya'ya karşı ne batı dünyasından bir tenkid geliyordu, ne doğu âleminden...

Libya artık uzaklardaydı; ikmal ve destek imkânlarımız tükenmiş, üstelik 1912 sonbaharında Balkan Savaşı gibi bir belâya düşmüştük ve İtalyanlarla masaya oturmaktan başka çaremiz kalmamıştı. Barış anlaşması bize 15 Kasım 1912'de İsviçre'nin Ouchy şehrinde dikte ettirildi. O gün Libya'yı İtalyanlar'a devrettik, bir müddet sonra da 12 Ada'yı...

Biz, bundan 88 sene önce de işte böyle bir İtalyan oldu-bittisi yaşamıştık ve Roma'nın unuttuğumuz oldu-bittisinin acısını hâlâ çekiyoruz...

Bestekâr şehzadenin kayıp eserleri bulundu

Şehzade Seyfeddin Efendi, Sultan Abdülâziz'in oğluydu ve müzisyendi. Bugüne sadece iki adet bestesi kalmıştı ama bu iki eser bile onun Türk Müziği'nin önemli bir ismi olarak kabul edilkmesine yetiyordu. Geçen hafta Nice'deki bir apartmanın mahzeninde Seyfeddin Efendi'nin öteki eserlerini buldum.

Şehzade Mehmed Seyfeddin Efendi, Sultan Abdülâziz'in küçük oğluydu. 1874'te Dolmabahçe Sarayı'nda doğdu; hayata sürgünde, 1927 Ekim'inde güney Fransa'nın Nice şehrinde veda etti.

Sanat, Seyfeddin Efendi'nin ailesinde geleneksel ve hatta günlük, sıradan bir işti. Babası Sultan Aziz ressamdı, ağabeyi Halife Abdülmecid Efendi daha da ileri gitmiş, tam bir profesyonel ressam olmuş, Türk resmine öncülük etmişti; bir diğer ağabeyi Şevket Efendi piyanistti ve Seyfeddin Efendi de zamanının önde gelen sanatçısıydı. Resimle ve heykelle uğraşır, ramazanlarda İstanbul'un büyük camilerinin minareleri arasına mahyalar yapardı ama bütün bunların ötesinde önemli bir müzisyendi. Tanbur çalıyordu, bestekârdı ve bugüne sadece iki parçası kalmıştı: Hüzzam ve Bayati peşrevleri... Her ikisi de gerek melodileri, gerekse teknik yapıları bakımından Türk Müziği'nin önde gelen eserlerinden kabul edilirdi.

Senelerdir, ‘‘Bu derece güzel besteleri olan bir bestekârın mutlaka başka eserleri de vardır’’ diye meraklanmış, bir hayli aramış ama öteki eserlerinin izine rastlayamamıştım.

Seyfeddin Efendi'nin eserlerine geçen hafta nihayet sahip olabildim. Fransa'daydım, Paris'ten Nice'e geçtim ve şehzadenin orada yaşayan torununu, Hürrem Sultan'ı ziyaret ettim. Sohbet sırasında bahis bir ara büyükbabasının müzisyenliğine geldi ve Hürrem Sultan babasının babası olan Seyfeddin Efendi'nin ‘‘mahzendeki’’ öteki eserlerinden söz etti! Hemen mahzene inildi, belki yarım asırdır kapalı duran valizler açıldı ve hem şehzadenin besteleri çıktı ortaya, hem en yakın müzik arkadaşı Tanburi Cemil Bey'in notaları, hem de artık bileninin pek kalmadığı daha bir çok eser...

Hürrem Sultan'ın mahzenindeki notaları uçağın bagajına veremedim, İstanbul'a kadar hepsini kucağımda taşıdım. Şehzadenin Mahur takımını, öteki saz eserlerini ve mevcudiyetleri bile bilinmeyen ilâhilerini ileride risale halinde çıkartacağım ve şimdilik bu eserlerden birini, Nice'in Cimiez semtinde 11 Kasım 1925'te yaptığı Uşşak makamındaki ilâhisini yayınlıyorum.

Osmanlı sadrazamına Fransız kontesi torun

Ahmed Vefik Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'nun son devir sadrazamlarındandı. Uzun yıllar valilik ve büyükelçilik yaptı, devlet şurası ve meclis başkanı oldu, devletin en üst makamlarına geldi. 1878'de ve 1882'de iki defa başbakanlık koltuğuna oturdu, ikincisi sadece üç gün sürdü ve 1891'de Rumelihisarı'ndaki yalısında öldü. Garip bir zekâsı vardı, aşırı haşinliğiyle tanınırdı ve bu yüzden onun için ‘‘Ahmed Vefik Paşa binek taşı büyüklüğünde bir elmastır. Ne yüzüğe takılır, ne de sokakta bırakılır’’ derlerdi.

Paşa, bizde siyasetçiliğinden çok bilim adamı ve yazar olarak isim yaptı. Tarih ve dil konularında zamanının en büyük âlimlerindendi. Bursa valiliği sırasında açtığı tiyatroyla Türk Tiyatrosu'nun kurucuları arasında yer aldı ve Fransız Edebiyatı'ndan cildler dolusu oyunlar çevirdi. Türkiye, Fransa'nın Moliere'iyle Paşa'nın tercümeleri vasıtasıyla tanıştı.

Siyaset, sanat ve bilim dünyamızın bu renkli isminin torunlarından bazıları şimdi Fransa'da yaşıyor ve Fransız asalet unvanı taşıyorlar. Meselâ Paşa'nın küçük torunu Güzin hanım... Annesi Azize hanım ikinci evliliğini bir Fransız kontuyla, Kont Montauban de Palikau'yla yapmış; Güzin hanım üvey babasının ismini almış ve unvanı şimdi ‘‘Montauban de Palikau Kontesi’’...

Türk siyaset ve fikir hayatının önemli bir isminin torunlarının Fansız asili olmaları sizce de talihin ve tarihin cilvesi değil mi?



X