GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Harbiye Açıkhava ferahladı


“Ah, ah annem
Bugün öldüm ben
Bir düğmeyle
Delip geçti tam göğsümden” diye akan “Sözde Namus” şarkısı ile kadınları haykırdı avaz avaz.
Anton Çehov’un 1800’lü yıllarda yarattığı matemli kadın kostümünün günümüz uyarlaması gibi görünen simsiyah elbisesi, pırlantalarla kaplı takılarının arasından, bir fısıltıyla, belki ışıklar arasından seçtiği bir çift göze “Üstünden geçtiler kalbimin, kıramazsın” dedi.
Kristali ters dönmüş mitolojik bir varlığın, Hades’in kapısında sevdiğiyle yüzleşmesi gibi, diyecekleri bitene kadar sahnedeki gökgürültüsü bir an olsun bitmedi. Ne kadar kıyamet varsa hepsine ayna tuttu.
“Bağımsızlık karakterimdir” diyen bir sanatçıdır Şebnem Ferah. Yüzümüze çizgi çizgi vuran neonlarla, yıllara kaydettiği şarkılarını seslendirdi.
Harbiye’de böyle güzel ses kalitesiyle konser dinlemeyi de özlemişiz. Buket Doran’ın şahane bas gitar çalışı, olağanüstü müzisyenliği bir yana sahne şovu yine harikaydı. Aykan İlkan keza her konser büyülemeye devam ediyor. Konser nasıl aktı bitti anlamadık işin aslı.
Sonra aldı elbisesini, pırlantalarını, kalp kırıklıklarını, Mezopotamya ağıdı sesini ve seyircisine dönüp bir sevdiğine “Başka zamana artık” dermiş gibi baktı, gitti. Bu kadın beni deli ediyor. Fısıltıdan çığlığa kadar bilmediği şey yok.
Gelenler anladı ne dediğimi. Gelmeyenler de başka zamana artık.

***

Herkese şahane bir bayram dilerim.
Bu hafta kısacık yazıyorum.
Bu tatlı köşeyi tatile götürüyorum. Önümüzdeki hafta yazacağım bayram yazımı.
Bir bayram hikayem de olacak elbet ama tatil öncesi kimseyi ağlatmaya hakkımız yok.
Sevgiler.

Yazının devamı...

Japonya’dan gelen çoraplar

Artık Japonya’da yaşadığını ve birkaç değişik işle birlikte tekstille alakalı şeyler yaptığını öğrendim.

Sesini duymak kadar anne olduğunu bilmek de beni duygulandırdı.

16-17 yaşında aileden uzak ilk yaz tatilimi birlikte geçirmiştim onunla.

Yol boyunca Cake’in o yıl çıkardığı Comfort Eagle şarkısı çalıyordu.

İstanbul’a taşındığımız 98 yılından bu yana kurduğum onca arkadaşlık içinde onunki hep başka olmuştu.

Küçücük yaşının yanında bir bina kadar dev duran piyanosu, annesi ve babasının şahane sesi eşliğinde ev, La Scala’da bir prömiyer akşamı gibi olurdu.

Biz Göztepe’de otururduk. Annem babam yeni boşanmıştı ve pek huzurum yoktu evde.

Akşamları Caddebostan sahilinde yürüyüşe çıkardık arkadaşlarla.

Suadiye’nin palmiyeleri arasında hayallerimizi, aşklarımızı konuşurduk.

O yıllarda bu kadar boşanma da olmadığından benim gündem hep dikkat çekici olurdu.

Ezgi ve Aslı hep başka olmuştu hayatımda.

Her dakika sanat, her dakika müzik ve konser konuşurduk birlikteyken.

Belkıs Aran gibi önemli bir sanatçının öğrencisiydi Ezgi’nin annesi.

Varsa yoksa opera ve bale konuşulurdu aramızda.

Ben pek bir şey bilmezdim. Tiyatro oldu mu konu benden geçerdi o ayrı.

Aslı su balesi yapıyordu, Ezgi piyano çalıyordu, ben de tiyatro kursuna gidiyordum ve depresyon ikinci mesleğim gibi geziyordu yanımda.

Yıllar sonra vefat haberiyle sarsılacağım arkadaşım Aslı, bana Belkıs Aran’ın büyükbabaanesi olduğunu söylüyordu.

Telefonların gazeteden kuponla verildiği yıllar, iki kez bu telefon işine girişmiş ikisinde de kuponları tamamlayamayıp telefonu alamamış biri olarak, arkadaşlık biraz da “yanına gitmek istediğinde hangi adreste onu bulacağını” bilmekti.

Her akşam nerede olduklarını tahmin ederdim.

Etmek için bir haftanın konser ve gösteri planlarını bilmem yeterliydi.

Çünkü hep yetersiz hissederdim kendimi yanlarında ve bu çok mutlu ederdi beni.

Yıllar önce Bursa Tayyare Kültür Merkezi’nde Yıldız Kenter’i izlemiştim.

13 yaşlarındaydım belki de.

Maria Callas’ı oynuyordu. Ruhunu, dünyasını anlatıyordu.

Aklımda kalan ilk görüntü salonu tıklım tıklım dolduran seyircinin Yıldız Kenter’in kış rüzgarına direnen menekşeler gibi rengarenk oyunculuğundan Maria’nın ruhunu izlemek ve onun tutkusuna şahit olmaktı.

Operaya bir tutkum vardı benim de. Çok bilgim yoktu ama çok tutkum vardı.

Leyla Gencer’e merakım vardı. Beniamino Gigli’ye merakım vardı.

AKM’de bir 2001-2003 sezonu zamanı arkadaşımın annesinden La Traviata’dan Violetta izleyecektik.

O yılın en beğenilen gösterilerinden biri olmuştu.

Merdivenlerde oturan insanları hatırlıyorum.

Merdivenlerinden izlemeye razı olmanın şıklığı vardı kıyafetlerinde.

Beş dakika geç gelmenin utancı vardı yüzlerinde.

G  G  G

Özenle seçilmiş yalnızlığım, o yıllarda bütün çocuk oyunlarını sokaklara feda etmişti.

Çocuk oyunları mutlu çocukların hak ettiği bir şeydi.

Bazı oyunlar iyileşmek içindi ve yaralı kalbime çok iyi geliyordu.

Sonra bir patlama geçirecekti Türkiye.

Ayrılan ayrılana haber olacaktı.

Ayrılık şarkıları bile azalacaktı yüreklerimizden. Bu sefer kesin bir kopuş olacağı belliydi.

Muhteşem sesi ve kostümüyle o piyesi ve elbette sanatçı Nursel Öncül’ü andım bugünlerde...

Yıllar evvel arkadaşlığından zevk duyduğum, kızı olan dostum ise Japonya’ya taşınmış, evlenmişti.

Çekik gözlü, dünya tatlısı bir kızı olmuştu.

Benim bir Japoncam bile yoktu tebrik edecek.

Piyanodan uzak kalmıştı. Nursel Hanım emekli olmuştu.

Kamelyalı Kadın’ı bir daha konuşan pek kalmadı.

Aslı kanserden vefat etmişti.

Ailenin tek kızıydı. Annesi bugün hâlâ her işimde arayıp tebriğini aldığım Seda annem olacaktı.

Aldığım 14 ödülün yanında Aslı’nın resmi olacaktı. Çünkü arkadaşlık bu dünyadaki en büyük ödüldü.

G  G  G

Kalbim geçen haftalarda kızı Ezgi’nin gönderdiği küçük tatlı gri çorapla sıcacık oldu.

Çizimlerin olduğu bir etiketle yanında bir çorap, bir de yiyecek tatlı bir şey yollamıştı.

Ağlamıştım. Yaptığı tişört tasarımlarına baktım.

Ezgi her zaman yetenekliydi.

Bir kafeye geçip Maria Callas’ın Violetta’sını açtım.

Şu an Tosca’ya geçiş yapıp ve Vissi d’arte dinlerken kendimi kaybetmiş olsam da, Ezgi’nin çorapları birkaç şeyi hatırlattı bana. Bu şehirde üşümeye öyle alışmışım ki başka yerin yoksunluğu da sıkıcı olacak belli ki.

Duracağım ve üretmek için didineceğim.

Elinde mendil taşıyan çocukların her birine beyaz siyah tuşlar hediye edeceğim.

Dilleri sustuğunda elleri, elleri sustuğunda gözleri konuşsun, güzelliklerle bilinsin hikayeleri diye.

Hikayeler güzel olursa ancak iyileştirebilir çocukları.

İyileşmiş bir çocuğun yüreğinden de kimseye zarar gelmez.

Neyse...

Çocukluğumu yoksunluk, fakirlik, kırık kalp olarak değil de Yıldız Kenter’i, Nursel Öncül’ü, Belkıs Aran’ı hatta gece yarısı Ezgi ve rahmetli dostum Aslı’yla uyanıp Rita Hayworth’ın Gilda’sını taklit ettiğimiz gecelerle anımsayacağım.

Sanatı destekleyin.

Hayatı kıyaklaştırır. Anıları da...

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazının devamı...

Bir Cihangir hikayesi


Avizenin lambasının değişim zamanı gelmiş.
Üst kata taşınacağım birkaç gün sonra.
Komşuluk anlaşması aylar önce yapılmış, bir dost sohbetindeyiz sevgili İklim Tamkan ile.
Sessiz sokağımızın köşesinde titreşen bir torbanın kımıldanışına uyanıyorum.
Saat sabahın beşi. Eşliğinde bir bavul sesi.
Tekerleklerin Arnavut kaldırımı ezerek, sanki bir kavgada haklıyken haksız duruma düşmüş gibi söylenişini duyuyorum.
Bu hissi bir yerden tanıyorum. Bu Cihangir’i seviyorum ben.
Zafer, yorgunluk, özlem, sitem, kaskatı kesilmiş bir yürek, yaşamaya dair söylenecek çok sözüm, ha bir de çokça aşkım var.
Sabaha karşı kedi kokan sokaklarında kim bilir kaç kez yarının hesabını yaparak yürüdüm bu kaldırımlarda.
Cihangir’im, kusurum benim. Bana dair elde ettiğim en büyük parçam.
Hep eksikliğimi yüzüme vuran.
Aramıza aldığımız sırrın saçlarını okşadığımız, ortak gizli akşamım benim.
Bir sürgün öncesi şiirlerini “duygu durumu iyi olmayan” kadınlara bağışlamış şairler gibi, beni görünce sarılmaktan, sevişmekten başka bir şey gelmiyor aklına yazık ki.
Her köşesinde hayatımın izleriyle bir kadın yüzüne dönüşmüş yüzünde yürüdüm de yürüdüm.
Kim bilir kaç kez.
Hayal Kahvesi’nden çıkıp tantuni yediğim sabaha karşı saatlerde, ertesi gün okula giderken dilimde
Queen şarkıları ve muhtemelen pek de kalıcı olmayan aşkların sancısıyla kim bilir kaç kez kendimi “keşfedilmemiş o muhteşem ada” zannettim.
Bütün şarkılar yabancıydı bir tek ben yerliydim barlarda sanki.
İçimde bir Işıl German, Aylin Urgal, Sezen Aksu mırıltısı “aa vallahi de bırakmam!” diyen ısrarcı bir komşu gibi basardı göğsüme.
İçimi dışarı çıkarırdı. Biraz da benden katardı Cihangir kendine.
***
Pijamalarımla bakkala gittiğim sabahlar, piyasa haberlerini onlardan almayı ve muhtemelen umutlu yüzümden okunan hayallerime dair birkaç cümleyle güne başlamayı özlemiştim.
Bir ilhamla marketten çıkar mı insan, çıkar.
“Sen çok değerlisin Goncacım. Bu sene harika bir yıl olsun” denilince yedi yerden açardım.
Hayatımın en korkulu, gerilimli döneminde “uyku tutmadıysa gel taze çayım var” diyen marketteki Dilek Hanım’ı nasıl unutabilirim?
İnsan nerede sadeleşir, bilemem.
Fakat bir sürprizle sakinleşirmiş, gördüm.
***
Bir kez olsun acımadı halime Cihangir.
“Zengin bir koca bulsun da hayatı kurtulsun” demedi.
Açık oldu.
Çalışacaksın, üreteceksin, birlikte oturulan sofraların parçası olmak için...
Yarının mühim konuşmasına, jürinin karşısında dimdik durmama ezber tuttu.
Merdivenlerinden bakınca Dolmabahçe’ye, önü İstanbul Modern’e, sağı Topkapı Sarayı’na uzar ve görkemli Sultanahmet Cami’nin ışıkları karşılar beni...
***
Şu koca şehirde kim bilir kaç kişi kırdı kalbimi?
James Joyce’un “Sürgünler”inde bir sahne var, bayıldığım.
- Gidiyorum.
- Sen bilirsin.
- Gitme dersen gitmem.
- Sen bilirsin.
Gitmiştim. Sabahın beşinde kalkıp yatağımdan bu gidişi hatırladım.
Sabaha karşı kaldırımın inatçı taşlarına takılan valizin sesine benzettim kaçan tadımı.
Kaldırıma çıkmak istemeyen, çıktı mı da inmeyen kadını.
Demir parmaklıkların önüne serilmiş güneşin tadını çıkaran ukala kedilerin kısık gözlerinden, her sabah birbirini özleyen ve geceleri yorgun argın eve dönerken tutturulan şarkıları, iki sokakta bir çalan piyano seslerini, fazla gürültü yapınca birbirinin kapısına mektup bırakan romantik şikayetçileri, hayvan sevgisini özledim.
Fakat henüz asıl konuşmayı yapmadık Cihangir’le.
***
Evet yeniden döndüm Cihangir’e.
Bu sabah yeni evi yerleştireceğim.
Ne bu dünyada ne de Cihangir’de kalıcıyım. Ne diyeyim: Bu iş çok zor Gonca!

NOT: Perşembeye taşınacak Kelebek yazılarım.
Benim küçük edebi dünyam Cengiz Semercioğlu’nun yazı yazdığı günlerde az da olsa alkış alır mı. Ben bile ona bakıyorum ilk ne yazmış diye.
Böylelikle ilk komşu edepsizliğimi de yapayım dedim. Ne de olsa aynı mahalledeyiz. Perşembe günleri buluşmak üzere.

Yazının devamı...

Bir türbülansın notları

”Gonca umarım bugün dönmüyorsun. Hava çok kötü. Birkaç gün İstanbul böyle olacakmış.”

“Hayır. Bugün dönmüyorum. Çok kıyak bir aksiliğim oldu” dedim. Arkadaşlarım bilir.

Son yıllarda, bu tuhaf zamanın ve nefes aldığım mekanın içinde “anksiyete” adı verilen tuhaf bir sendrom uğrayıp gidiyor.

Üfürüklerin sızdığı kalbimden “şimdi yolun sonuna geldik” diyen heyecanlı bir ritim hızla yol alıyor önce.

Soğuk soğuk terleyen ellerimi kavuşturup, gözlerimi kapamaktan ve tam o anda neler olacağını kestirip ve hatta cenazemi hayal edip, kendimi toprağa vermeden sakinleştiremiyorum kalbimi.

Elinden sıkıca tuttuğum sevdiklerim ve hatta sevmediğim şeylerle ilgili umulmadık olumlu gelişmeler de olmasa pek tadım yok diyebilirim son zamanlarda.

Anneannem evde kavga olunca söylenirdi “Allah canımı alsa da kurtulsam” diye.

Neyi ve kimi haklı bulduğunu çok güzel kamufle ederdi bu sitem.

İlgi de haliyle onun canına dönerdi. Konu da çözülmezdi. Kapanırdı sadece. Büyüyünce anlıyor insan.

Her şeyin orta yerinde bilet alıp alıp bir yerlere koşmam, elinden tutup şehrimin en güzel şiirlerini okumam hep bundan.

Sanki bir sitemi duyar gibi usulca sokulup şehrimin koynuna, kendi nabzımı yokluyorum aslında.

Uçak ise bu korkuların içinde en somutu.

Uçuşların en fenasına denk geldim sanırım.

Ellerimi kavuşturmuş, gözlerimi kapatıp, korkumu sakinleştirirken yazma kararı aldım.

Bu arada az önce yanımda oturan genç çocuğun kaynar çayı döküldü üstümüze. Uçakta “bu normal mi, ölüyoruz sanki” diye bir kadın ağlamaya başladı.

Halbuki sıradan bir “pek de sıradan olmayan türbülans” yaşıyoruz. Hepsi bu.

***

Berlin’in sıcak havası iyi geliyor.

Kafelerde klimaların altında saatlerce oturup, elinden telefonu hiç düşürmeyen o çiftlerin dışına çıkmak iyi geliyor.

İyi gelen en ufak bir şey, iyi geliyor. Hiç karşılık beklemeden. Benden başkası olmamı nazikçe de olsa istememesi, iyi geliyor.

Ağaçları izliyorum, sokaklarda oturan insanları, kaldırımlarda, kafelerde şarabını yudumlayan, çocuğunu koşturan, kitap okuyan, sokakta çalan müzisyenleri, müziğe eşlik edenleri.

Her yıl muhtemelen oynanması turistik hale gelmiş olan “Cabaret”in afişini görüyorum.

Liza Minnelli’nin “Money Money Money Money” diye tin tin yürüyüşünü hayal ediyorum.

Oraya, bir akademide gençlere oyunculuk üzerine bir şeyler anlatmak, paylaşmak ve deneyimlemek için gittim.

Yine de içimdeki öğrenciliği kenara atamadım.

Müzelere uğruyorum.

Amsterdam dönüşü Almanya’ya uğrayan oyuncu Levent Can ile karşılaşıyoruz. Ne güzel sürpriz diyoruz. Kanalın orada oturup sohbet ediyor, gülüyoruz.

***

Türbülans şiddetlendi. Küçük Prenses Gonca’nın uçağı aklımın ucundan geçiyor şimdi. Hostes hanım yanıma geldi. ”Korkarsanız Buket diye seslenin. Panik olmayın Gonca hanım, İstanbul’da hava harika” dedi. Ne güzel: Korkarsam Buket diyeceğim. ”Korkuyorum” demeyi sevmiyorum çünkü.

 

Berlin’de bir gece dışarı çıkıyorum. Orada yaşayan bir arkadaşımı göreceğim. Yasemin Mori ve Beyonce arka arkaya çalıyor kulağımda.

Ağaçlarla kuşatılmış bir yol.

Aman ne olacak deyip bir dans ediyorum ki sormayın.

Yanımdan geçen yaşlı bir kadın “ne güzelsin, harika dans ediyorsun” diyor, beraber azıcık dans edip gülüyoruz.

Teyze diyorum içimden. Gel sen bir de bana sor!

Bazen ilişkilerde bu yüzden mesafe olmalı işte.

Uzaktan size doğru hareket halinde yaklaşan bir cisme bakıp “üzerimize doğru dans ederek gelen bir şey var” diyebilirsiniz.

***

Hava biraz sakinledi sanki.

Uçtuğumu anlıyorum.

Richard Bach’ı bile çağırdım korkumdan. Ben böyle korktuysam Jonathan’a neler oldu kim bilir. Berlin’e dönelim. Unut bu kısmı.

***

Birkaç günün ardından Yunanistan’daki korkunç yangını okuyorum. Televizyonu açıyorum.

O küçücük bebeği görüyorum. Bir sürü insan.

Ağzında kediyle kaçan köpek.

Kenara köşeye ilişen “oh olsun” trolleri. Ama sesi gür çıkan bir Türkiye: Dayan komşu diyor. 99 depreminde bize dedikleri gibi...

Tadı kaçtı yine her şeyin. Şimdi eve dönmeliyim. İlk sarsılan uçağa atlayıp. Yine o his içimde. Kavuştur ellerini Gonca.

Bir küçük duayla uğurla kendini, korkularına.

“Günün sonunda hepimiz bir canı paylaşıyoruz.”

Tiziano Terzani kanser olduğunu öğrendiğinde, her şeyi bırakıp dünyayı gezdi. Ölmeden iki yıl önce şöyle bir not bırakmıştı karısına.

Mahabharata’dan: Yolculuk yapmayana mutluluk yoktur Rohita!

Yolculuğuma devam ediyorum ve elleri yıldızlı bir yazarın sözlerini uçağın buzlu camına kazıyorum sessizce.

“Sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan. / Yollarla barışmalı / Yalnızlığa alışmalı”

***

Uçak alçaldıkça sarsıntı iyice azaldı. İnsanlar tuvalete gidiyor. Çok korktular. Haklılar.

Buket hanım su verdi. Sakinledim. Yazıyorum zaten. Korkulacak bir şey yok. Seçimimi yaptım.

Bu hayattayım ve yaşayan her şeyin “yaşama haklarından” sorumluyum.

Korkmak yok.

Buket var!

Ve neyse ki diyecek sözümüz, korkunun üstüne gittiğimiz kahramanlıklarımız için ayrılmış sayfalarımız var.

Ben de bana düşen köşeye iliştirdim bu ürkek halimi.

Bazen ufak bir sarsıntı kişiyi kendi içinde yolculuğa çıkarır.

Uçak gökyüzünde ben içimde gezdik. Bitti.

İçi can dolu bir uçak gibi kalbimle. Gürültülü ve sakıncalı bir titreyişle. Ve iniyoruz...

Kendime geliyorum.

Yazının devamı...

Bir yas gecesi rüyası

“Şimdi benim bir han avlusunda

Hiç bitmeyecek umutsuz kavgam,

Soluyorsa başı önde yorgunluktan;

Bil ki senin hep böyle umarsız,

Yarını göze alamayışından.

İşte bunun için sevmiycem seni...” Metin Altıok 

Bugün bütün gün “anlaşılmayı” düşündüm. İnsan bu dünyaya geldiğinde ne amaç ediniyorsa, giderken cennetlik olmayı hedefliyor. Dolayısıyla buna hak ediş demek çok zor. Her şey o kadar planlı ki yaşarken. Peki ne yazıyor listede tam olarak? Kalbimize huzur veren bu güzel mekanı hak etmek için ne biriktirmeliyiz yaşamda?

Hayatım boyunca saflığını koruyacak ve ne yazık ki bozulamayacak duyguların içinde durdum bugün. Kırılganlık gibi. Hayal kırıklığı gibi. Yeni tanıştığım sevgisizliğim de cabası. Bu noktada köşesinden dönülmüş bir zafer varsa, öfkenin yokluğudur. Dünyaya karşı hissedilen ve hızla aramızda çoğalan sevgisizlik. İnsanı, hayvanı, bitkiyi alıp götürürken içimize yayılan bu yokluk hissini düşündüm.

Hissiz bir adaya düşsem yanıma alacağım üç şeyi düşündüm bugün.

İstemesem de benimle gelecek en güç şeyi düşündüm.

Bir tane şiir alırdım yanıma.

Şairin biri, Metin Altıok’tu bugün. 

Ustanın şiirine takıldı kaldım aklım.

Siz de sevgiyle kalın. 

Madem kitap okumuyorsun al sana merak çetelesi

Kitap okumak belli bir yaşa kadar elbette alışkanlık olarak aşılanır. Belli bir yaştan sonra kesinlikle kitabın bir okuma alışkanlığının çok ötesinde olduğu kavranılır.
Çok ince mevzu değil yani. Kitap okuyacaksın. Okumayan adamın kendinden bile haberi olmaz. Bu dünyanın eşyası gibi söz eder kendinden. Kendinden 3’üncü tekil şahıs gibi bahseder. Tapar kendine. Tuhaf inançlar geliştirir. Yani hastalıklı bir şeydir “okumama alışkanlığı”. Hatta mümkünse tedavi altına almalı böyle insanları.
Düşündüm bu tatlı yaz sıcağında, madem zor okuyorsun, iki dakikada bir Instagram hikayeleri ve paylaşımlarına bakıyorsun. Hayatı “like etmek” istiyorsun. Öyleyse listeye bir göz atalım istedim. Neleri takip etmeliyiz...
TWITTER VE INSTAGRAM’DA TAKİP ETTİKLERİM
Sosyal sorumlulukla ilgili: @durmusugur1, @peggy-dilek, @patilere.acil.yuva
Müzikle ilgili: @djmabbas, @pishacha, @nardisjazz, @istanbulcazfestivali, @issanat, @cemadrian, @mabelmatiz, @instajazzvids
Edebiyatla ilgili: @yektakopan, @editmars (özellikle masallar), @sunay.akin, @gokselbekmezci, @felsefeklubu, @kitapklubu, @aylinaslim, @hurriyetkitapsanat
Gülmek ve eğlenmek istiyorsan: @alibicim, @asliinandik, @vineburada, @vineturkiyem, @cerilevis, @nikograd, @puccito, @gamzeilefelix, @moodhiphop, @cihannaofficial, @komser
Estetik ve sanatsal takipler: @artdesign, @istanbulperformanceart, @peramuzesi, @sakipsabancimuzesi, @istanbuloyuncakmüzesi, @bahadırbaruter, @mehmetgureli
Modayla ilgilenenler: @anil_can, @koncaaykan, @basakdizer, @oguzerel, @hknylcn, @tubaunsal, @selinturkmen
Sağlıkta ise bir tek Osman Müftüoğlu’nu tercih ediyorum bu sıra. Alın size tavsiyeler. Umarım benden rica ettiğiniz öneriler görevimi de yerine getirmişimdir.

Sokakları güzelleştiren sanatçılar

Kadıköy’de dolaşmak, bir sanat galerisinde dolaşmak halini aldı son zamanlarda. Hafta sonu 1.5 milyondan fazla ziyaretçisi olan Kadıköy, sanatsal aktiviteler konusunda İstanbul’un en çok konuşulan adresi.
Tiyatroların dopdolu olması bir yana, Baba Sahne’nin açılmasıyla ortam iyice şenlendi. Hafta sonu adeta La Scala’da opera seyretmek gibi zevk veriyor orada bir şey izlemek. Bunlar sanatçılarla oluyor elbet.
Dokunduğu şeyi güzelleştirir sanatçı. Sokaklara dokunuyorsa, oranın güvenlik önlemi alınmış demektir. Çocuklar o sokakta koşabilir, oynayabilir demektir.
Fazıl Say’ın konserinin iptal edilmesine üzülenlerin sayısı, hafta sonu Kadıköy’deki sanat aktivitelerine katılan 1.5-2 milyon kişi kadardır diyebilir miyiz?
Hayır, bence daha fazlası. Sayıca bu kadar fazla kalbi kırmaya hiç gerek var mı? Haksızlık değil mi ülkemizi dünyada en iyi şekilde temsil eden bir sanatçıya bunu yapmak?
Hadi gönlünü alalım Fazıl Say’ın, şahane bir konser düzenlensin. Gidelim, el ele müzik dinleyelim. Oh be diyelim. Bu utançlar da bize yeter artık.

Sanatçı önyargısına notum

Şu ülkede de sanatçı denilince her şeyin siyasetle, disiplinle, tepkiyle, ayrımla, ukalalıkla, egoyla, bu işin felsefesinden uzaktan yakından alakası olmayan sıfatlarla tanımlanması sıktı artık. Beni sıktı. Hakikaten bunaldım şu sohbetten. Yeter yahu.
Sanatçının yanına bir kelime koyacaksanız, hakikaten sanatla ilgili olsun. İnsana, doğaya faydası olan tanımlar olsun. Yahu ben insanın karşısına çıkınca ne yapacağız, insan nasıl memnun olur, onları ne mutlu eder diye 16 yıl eğitim almışım. Her şey okuduğumun dışında kaldı yemin ederim.
İnsanın ülkesi evidir yahu. Evimizin huzurunu bir toparlayalım Allah aşkına...
Sanatçıyı rahat bırakın arkadaşım.
Ayakkabıcı gibi, manav gibi ekmeğinde, üretiminde bu insanlar. Ben kasaba girince halleniyor muyum deli deli? Gözlerimi kısıp “Çok muhalif bir kasap, eti gaza getiriyor gördünüz mü?” diyor muyum!
Haydi bir silkelenelim bu yaz. İnsanımızı sevelim. Eksiğiyle, fazlasıyla iyi ki varız diyelim haydi.
Nedir bu tepeden bakmalar, tepede kalmalar. Valla şunu yazarken hırkayı salladım duvara, sıcak bastı yemin ederim. Yakışmıyor bize. Vallahi yakışmıyor.
İşi, anlayanı yapsın. Sanatı da anlamayan yapamıyor zaten. Bir de konuşmasın.
İnsanın derdi ne ise kendi de odur.
Bana da bu köşede düşen budur.

Yazının devamı...

Güreli’den başka kimse bilmez!


Her iki eser 1942’de yayınlanan Albert Camus’nün “Yabancı” adlı romanıyla kardeş gibidir benim için.
“Dört Köşeli Üçgen” romanının Mehmet Güreli’nin yönetmenliğinde çekilen filmini de festivallerden hatırlarsınız.
“Dört Köşeli Üçgen” filmi,
27 Temmuz’da vizyona girecek.
Mehmet Güreli’nin dayısıdır Salâh Birsel.
Türkiye’de iki “bulut geçti” vardır. Biri Salâh Birsel’in şiiridir, diğeri Mehmet Güreli’nin şarkısıdır.
Bunu da “kimse bilmez”.
Tütün Yaprakevi adlı bir tütün fabrikasının deposunda çalışan anlatıcı, kendisini gözlemci, hatta “uluslararası gözlemci” olarak tanıtarak başlar anlatmaya.
Anlatıcının adını öğrenemeyiz.
Gördüklerini çağırmaya başladığında ise o görüntüde yaşayan insanların bununla nasıl yüzleştiklerine tanık oluruz.
Bu yüzden Camus ile bağlantı kurdum.
Bu yüzden Mustafa Dinç’in oyunculuğunda Müşfik Kenter’in “Sevmek Zamanı”ndaki “ben sizi değil, resminizi sevdim” cümlesinin içinde dolandım durdum.
Siyah beyaz perdeye çok yakışmış hikaye de oyuncular da.
Mehmet Güreli yazar, şair, besteci, şarkıcı, ressam, yönetmen ve daha birçok şeydir.
İzleyeceğimiz bu siyah beyaz filmle, özlemini çektiğimiz şahane bir edebiyat yolculuğuna çıkacağız. Çok şanslıyız.

Bravo Ortahisar haydi sevgi aşısına

Trabzon’da Milli Eğitim, Belediye ve Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği (TRAHAYKO) işbirliği ile hazırlanan ‘Ortahisar Sevgi Aşısı’ projesiyle her okula bir kulübe ve sokak köpeği verilmeye başlandı.
Ortahisar Belediyesi’ne bu konuda gerçekten teşekkür etmek istiyorum.
Özellikle son yıllarda canlıya karşı bitmeyen bu hunharlıkların içinden küçük bir iyi niyet öylesine güzel aradan sıyrıldı ve yerini aldı ki...
Bu aşı yapılmaya devam eder umarım ama tarih nerede başladığını ve kimin başlattığını unutmaz. Yaşasın hayvan sevgisi!

Kendini anons etmek

Geçen hafta Belek’teydik.
G20 zirvesinin yapıldığı o şahane otelde gittiğimiz hafta sonunda Rita Ora sahneye çıkacaktı.
Kızın performansı beni kalbimden vurmasa da insanları eğlendirdiği ortada.
Kendisiyle röportaj yapacak olan Hakan Gence’ye de defalarca aynı soruyu sordum.
Kadın kendini defalarca anons etti. “My name is Rita Ora” ile başlamadan kurulan bir cümle yok.
Kendini tanıtmak anlamında olmuştur evet ama nasıl bitmeyen bir anonstu Allah’ım.
Ben kendimi sahnedeyken bu kadar ansam, gelmem herhalde...
Woody Allen’ın kendinden bir başkası gibi söz eden kuşun hikayesini anlattığı bir yazısı geldi aklıma. Kuş devamlı kendinden “o öyle bir kuştur ki” diye bahsediyormuş.
My name is Gonca Vuslateri....
Hoop kahkaha, caps ve Twitter’da yüzyılın linci gerçekleşirdi. Kesin!

Yaza formda gireyim dersem

Adresim Osman Müftüoğlu’ndan başkası olamaz.
Geçenlerde Bursa’da gittiğim Yaşasın Hayat kampında gerçekten çok eğlendim.
İrade sınavı açısından zor oluyor elbette ama bir haftada inanılmaz sonuç alınıyor.
Ekmek yiyemedim diye tepinseniz de benim gibi bir süre sonra vücudu sağlıklı beslenme programına sokabiliyorsunuz.

Caz yeşili

Garanti Caz Yeşili inanılmaz bir başlangıç yaptı.
Uzun zamandır beklediğim Melody Gardot konseri oldu.
Bu kadar genç olmasına rağmen takındığı melankolik tavır, şarkı sözlerinde ve müziğindeki bohem hava ile seyirciyi büyüledi. Konuşmaları da dikkate değerdi doğrusu.
Üçüncü akşam, Kadıköy’de dağınık konserler geçidi gibiydi resmen. Her mekanda bir müzik vardı. Bu yıl favori semt yine Kadıköy zaten. Hafta sonları 1 milyon ziyaretçisi oluyordur.
Beyoğlu zamanları gibi...
Özledik vallahi Kadıköy’deki güzelliği Beyoğlu’nda da görmeyi. Hayal Kahvesi, Kemancı ve Mojo olmadığından beri yürümek bile zor geliyor.
Müzik sesinin şehirde yükselmesi dileğiyle.

Yazının devamı...

Kendine iyi bak: Yaşarken!


Nükhet Duru’dan “Adamların Adamı” çalıyor. Ölümsüz bir Sezen Aksu şarkısıyla bu yaş bu yaşama feda olsun diyorum.
98 yılının korkunç bir yazında geldim buraya. Kamyonun önünde oturuyordum. Dört saat sürmüştü yolculuk. Klimanın üstüne konulan çıplak ayakları, eşyalarımızı taşıyan amcaların bana ağlıyorum diye İstanbul’u anlatmasını hatırlıyorum.
İstanbul’a gelirken de ağlıyor insan. İstanbul’da yaşarken ve hatta terk ederken de...
Haklıyız. Şikayetimiz hiç bitmez bu şehirle. Köylüsü, şehirlisi, değişik topraklısı hepimiz esnaf adı altında büyümüşüz.
Sokak köşelerinde uyuyan teyzeler vardı. Kadıköy’ün eski dansözü Suna, şarkıcısı Nermin...
Gönlü zengin bu şehrin.
Sanatı bol. Ermeni bir dostum var. “Dedem Beyoğlu’nun en meşhur yumurtacısıydı” dedi. Herhalde 86 doğumlu biri olarak biri söylemese hayatta duymayacağım bir cümle.
Son kullanma tarihinin basılmadığı yumurtalar. Son gününü bilip de zaten o yumurtayı sana yedirmeyecek olan, birbirini seven bir kalabalık. Hayal meyal hissediyor insan.
Burası hep tutkulu bir şehir oldu.
Her köşesinde özellikle son birkaç haftamızda, birkaç yılımızda iyice ümidi kestik kendimize ayırdığımız zamanın kıymetinden.
Ne var ne yoksa atıyoruz hayatımızdan. “At! Kurtul şehrin yükünden! Kaosundan!” diye başlıklarla rahatlatıyoruz kendimizi. Gittiğimiz bütün kişisel gelişimler bize “yüklerinden kurtul, omuzlarından at” diyor.
Ne tuhaf! Oysa bir yerde bir kaos varsa insan merak eder, üstüne gider ve dünya böyle değişir değil mi?
Dünyayı değiştiremeyenlerin yüzyılı demek.
Orta diye bir yol yok. Ortayı bulan yok. Ortada kalakalan çok.
Bu kurtulacağımız yükler, ortada mı kalsın yani? Bilen de yok.
Son yıllarımızı, tavırlarımızı tamamen siyaset içeriklerinin motivasyonu yönetiyor. Akşam haberlerinden sonra meyve tabağı ve çay yapası geliyor mu insanın, gelmez. Zaten az sonra sosyal medyaya düşecek bir şiddet videosu bütün yediklerini kusturur.
“Omuzlarından at yükü, kurtul”muş! Yok kardeşim!
Ne ise yüküm ben sahip çıkmak istiyorum ona!
Hatta bilmek istiyorum!
Küçücük bir odada sorunumla ve sorumluluğumla baş başa kalmak istiyorum! Çirkinin, yoksunun gözüne, eksikliğin özüne bakmak istiyorum. Vicdanıma sarılıp, bir sokak kedisinin takdirini almadan ölmek istemiyorum.
Bu küçük ve maneviyatı yüce değerlerle ilgileniyorum.
Sevilmek istiyorum.
Çok net. Görülmüyor mu?
Kutlamalarda, davalarda, küçük mutluluklarda avuçlar arasından süzülen güvercinler dışında sahip olduğumuz bir gökyüzü varsa, belki de aynalarla kaplı koca koca binaların bize yansıttıklarından başkası değildir...
Sanki sofra adabı bilmeyen bir çocuğa “Ağzın kapalı çiğne” der gibi gözlerimizi büyüterek bakıyoruz ülkemiz insanının haline.
“O da bir çocuktu nihayetinde” diyerek, içimizdeki şefkati acıyarak ve utandırarak değil “yerine koyarak” uyandırıyoruz.
Kendimizi istemeden teslim ettiğimiz değil, kendimizi paylaştığımız bir çoğunluğuz.
Üstelik ilkel olan benliğimiz.
Karakterimiz değil.
Ya da 17’nci yüzyılın acımasız yaşam koşullarıyla savaşan, bu yüzden bazı ahlaki taarruzları görmezden gelen yabani bir ortamda da yaşamıyoruz.
İnsanoğlu dediğin yaşadığı zamanı temsil eder. Bu zamanın insanları olarak bir şekilde birbirimize mesajlar veriyoruz. Verildiği görülüyor. Alındığı görülüyor mu bilmiyorum.
Yaşadığını biliyoruz yalnızca.
Kanser de yaşamak isteyen bir hücre, ne tuhaf. Acılar içinde, yalvararak ve kendi haklı mücadelesini vererek yaşamak istiyor.
Bazen kazanıyor, bazen kaybediyor. İçimize ne olduğu ne kadar da mühim.
Yine de yaşamak için, üstesinden gelmek için onca savaşa, onca yürek yakıcı kayboluşa, göz göre göre ölen “iyiye” bakıp, insanı sevmeye devam ediyoruz.
Çünkü birbirimiz olmadan bir “hiç”iz. Aslında o hiçliği yakaladığımızda da “tek bir şeyiz”.
Değerliyiz.
Şimdi, sormak istediğim bir soru var. Kalbimden: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi neden kapatılıyor? Böyle bir konunun gündemde olması, içindeki kendini koşulsuz sanata adamış genç yürekleri, hocaları üzmez mi?
Şarkı bitiyor.
Gideceğim adrese geliyorum.
Bu sıra ev taşıyorum zaten. Yüküm çok. Şehrin koca binalarına yeni işin toplantısına gidiyorum.
İçimden geçeni de kimseye anlatmıyorum...

Bir kendin olmak ikonu olarak: Mabel Matiz

Uzun zamandır beklediğim Mabel Matiz albümü çıktı. Sabi Saltıel ile ortak prodüktörlüğünü üstlendiği albümün her şarkısı bambaşka bir hikayenin kalıntısı adeta.
İnsanların karşılaştıkları yeni türler ve yeni sesler karşısında kendilerini tehdit altında hissedip, karşılarındaki “özel” şeyi anlamlandırırken çokça hırpaladığı bir çağın içinde Mabel Matiz, Aleyna Tilki, Cem Adrian gibi isimler hikayeleri ve duruşlarıyla çağımızın en tatlı ve en nitelikli yetenekleri oldular.
Mabel’in ilk çıktığı zamanı hatırlıyorum. O kadar kendine has bir sesi vardı ki, onu dinlemek için uzun bir yol alıp, yolun sonundaki siyah duvara kulağınızı dayayıp o tatlı sesi duyabilir, şarkı sözlerindeki sırdaşlığa eşlik ederdiniz.
Müzikte aldığı yol kadar şarkı sözlerinde de kendi devrimini yarattı Mabel. Bu albümde Ortadoğu’dan tutun anneye, babaya, yalnızlığa, dansa, aşka, umuda, umutsuzluğa dair çok şarkı bulacaksınız. Kendine has tarzıyla da bu yazın gördüğüm şık albüm kapağı diyebilirim.
Altın Kelebek ödüllü Anıl Can’ı bir kez daha tebrik etmek gerekiyor. Bir albümde en az 9 hit şarkı olur mu, olur. Harika bir hediye verdin bize Mabel, teşekkür ederiz! İşte size sevdiğim şarkı sözlerinden:
“Zeki Sezen Ajda Tarkan
Barış Aysel Müjde Türkan
Onlar değmiş gökyüzüne
Kimmiş korkan yıldızlardan”

Yazının devamı...

Bir öğretmenin sevgisi


Sonuçta 1.5 ton mama alacak kadar para topladık. İnanın hiç de zor olmadı. Ayrıca mamacı da dağ gibi indirim yaptı.
İzninizle öncelikle o özel insanlardan bahsetmek istiyorum. Fırat Tanış, Leman Sam, Prof. Dr. Ayhan Kalyoncu, Nissan, Bora Koçak, Eser Özsaraç, Nilgün Bodur, Sabetay Totah, Kalben, Ceylan Ertem, Sunay Akın, Belgin Akın, Halil Sezai, İzzet Çapa ve Sezen Aksu’ya ayrıca teşekkürler ederek...
Mamayı yükledik ve yola çıktık. Türkiye bambaşka bir yer. Şehirler arası arabayla sık ziyaret edenler bilir. Hele yolda yağmura denk geldiyseniz yeşilin ve toprağın kokusu bambaşkadır. Söylemediğimiz şarkı kalmadı sanırım. Benimle 5 saat yol afedersiniz de sükut içinde geçecek değil!
Burdur’da bizi öğretmen Mesut Çal karşıladı. Hemen bahçesinde kurtardığı köpeklerle tanıştık. Mamaları yükledik.
Mesut, müzik öğretmeni orada. Çocukların eğitimiyle, gelişimiyle ilgili hemen hemen tüm organizasyonların ya başında ya da içinde aktif görev yapıyor. “Çocukları nasıl susturuyorsun peki, kızdığın da oluyor mu?” diye sorulunca “Ben çocuklarıma koşmayın, zıplamayın, susun, konuşmayın gibi şeyler söylemiyorum. Aksine daha çok konuşup hareket etmeleri gereken bir zaman” diye karşılık veriyor.
Tambur çalıyor Mesut. Konservatuvar mezunu. Bir sürü iş denemiş, hepsinde başarılı olmuş en son ruhuna burası yakın gelmiş. Müzik öğretmenliği...
Geceleri Yeşilova’da aklınıza gelebilecek her yere kulübe koymuş. Hayvan kesim yerini belediyeden izin alıp besleme yeri yapmış. Küçük araziler de aynı şekilde. “En acısı bütün çöplerin atıldığı yerde... Cins cins köpekler var. Bari onlara yer bulsak, kanlı ishalden kurtulsalar” diyor.
Veteriner yok ortalıkta. Hayvanlar tedavi edilemiyor.



Öğretmeni görünce nasıl deliriyorlar görmeniz lazım. Küçücük yavruları gördüğümüzde ise aklımız çıktı.
Rahşan bir yandan ağlıyor, bir yandan YouTube’da yayınlamamız için çekim yapıyor.
Sanatçılar, eş dost arıyor “Gonca harika bir şey yaptınız” diye. Burnumuz çöpte, gözümüz Mesut hocada. “Beş-altı yavru var, görmeniz lazım, çok tatlılar” dediği yerde cansız bedenleriyle karşılaşıyoruz.
Sık sık soruyorum “Mesut tam olarak neye ihtiyacın var, sana nasıl faydamız dokunabilir?” diye. Mamanın çok ötesinde elzem ihtiyaçlar var. Anipoli Veterinerlik adına sözler veriyorum. “Yardım edeceğiz, kalkıp geleceğiz” diyorum. Gözüm o cansız yatan yavrularda...
Köpekler dövüştürülüyor hâlâ orada.
“Yavru köpek almak isteyen olursa gözlerim açılıyor hemen. Bakıyorum, yetiştirdiği kangalın önüne atacak yesin diye. ‘Bu adama vermeyelim’ diyorum” diye anlatıyor.
Burdur Belediyesi yardım etmeli, bu duruma el konmalı. Sayın Nuri Özbek, ricam sizedir. Arabasıyla geçtiği sokaklarda kenarda köşede uyuyan köpeklerin kafasını kaldırıp arabaya doğru koştuğu, kiminin mama bile istemeden “Yalnızca sev beni” diye yaklaştığı Mesut Çal’a Burdur bir teşekkür borçlu.
Bu sonsuz özveri işçiliğini de hayvansever bir memleket olarak barınakla taçlandırmalı.
Dört ayağı kesilen yavru köpeklerin, adalara gönderilen o çaresiz atların haberlerine baktığımda, Burdur’dan dönüyordum. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Pantomim Sanat Dalı’nı kapamıştı. Konuya odaklanamamıştım...
Ertesi gün Salda Gölü’ne gittim. Türkiye’nin cennetlerini gezdiğiniz zaman bu ülkenin neden bu kadar tılsımlı ve güzel olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.
Harika gözleme, ayran eşliğinde gölü seyrettim. Şifalı sulara ağrılı dizlerimi soktum. Mesut öğretmen hepimize harika dersler verdi.

 

 

Yazının devamı...