GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Kadınların feryadı Foça'da yükseldi

Kuş uçmaz kervan geçmez bir köy olarak aldığı Seyrek’i görev süresi boyunca İzmir’in en çok sözü edilen, çağdaş bir beldesi haline getirip, kadını evinden, tarlasından çıkarmayı, ekonomiye dahil etmeyi başaran Nurgül, bir yandan 2008’de kapatılan belediyelerin öncülüğünü yapıp hukuk savaşını sürdürürken, diğer yandan Türkiye’yi sarsan bir çalışmaya imza atmayı başardı. İki yıl il il, ilçe ilçe dolaşarak 1930’dan bu yana ülke genelinde göreve gelen kadın belediye başkanlarının envanterini çıkarıp, bu süreçte seçilen 30 bin belediye başkanından sadece 79’unun kadın olduğu gerçeğini kendi deyimiyle ‘siyasetçilerin yüzüne vuran’ Uçar, büyük bir buluşmaya evsahipliği yaptı.

Uzun yürüyüşün ilk adımı
Hafta sonu Foça’dan yükselen ‘kadın çığlığı’nı Türkiye’de sanırım duymayan kalmadı. İstanbul’dan Artvin’e, Midyat’tan Bozcaada’ya, Uşak’tan Diyarbakır’a, Van’dan Eskişehir’e, kısaca yurdun dört bir yanından eski ve yeni 40’a yakın kadın belediye başkanı İzmir’in bu şirin ilçesine aktı. Leon Otel’de üç gün boyunca deneyimlerini paylaştı, görüş alışverişi yaptı ve uzun bir kadın yürüyüşünün ilk adımını attı. Türk kadınına 1930’da verilen seçme ve seçilme hakkının, yerelde ve genelde verilmeyişinin hesabını sordu. ‘Artık kotadan değil, eşit temsilden söz ediyoruz’ dedi. Kadına değer vermeyen partilerin kadından oy beklememesi gerektiğini söyledi. Toplumun yüzde 50’sinin kadın olduğunu hatırlattı, hiçbir partinin tek ayak üstünde yürüyemeyeceğinin altını çizdi. Bir yönetimde kadın yoksa, o ülkede demokrasiden söz edilemeyeceğini vurguladı. ‘Kadınız, farkındayız, pazar görseli olmadığımızı artık biliyoruz’ dedi. ‘Kota da neymiş’ diye isyan ederken, bundan böyle hak beklemeyeceklerini, söke söke alacaklarını haykırdı. 83 yılda aralarında Ankara’nın da bulunduğu, hiç kadın başkan tanımamış 41 ilde, artık hemcinslerini görmek istedikleri konusunda önümüzdeki yerel seçimler için siyasi partileri uyardı.

Propaganda yok
Toplantının belki de en güzel yanı, çeşitli partilerden başkanlık yapmış ve halen yapan kadınların, ait oldukları partilerle ilgili tek sözcük etmemesiydi. Yine tek siyasetçinin bulunmadığı, siyaset üstü toplantıda, vurgulanan en önemli konulardan biri de, ‘belediyeciliğin bir siyaset değil, hizmet olayı’ olduğunun artık algılanması gerektiği idi.
Kadın Koalisyonu Başkanı İlknur Üstün’ün başkanlık yaptığı üç günlük oturumların sonunda kararlar da aldı kadın başkanlar.


Önce platform sonra birlik

Öncelikle ilk kez gerçekleştirilen buluşmanın daha örgütlü ve genişleyerek belirli aralıklarla tekrarlanması kararlaştırıldı. Bir Kadın Başkanlar Platformu, bunun içinde de küçük bir çalışma grubu oluşturularak Kadın Başkanlar Birliği’ne giden yolda ilk adım atıldı. Bu platform kadın aday koymayan partileri izleyerek, ortak davranış sergileyecek. Başkanlar arasında düzenli bilgi paylaşımını sağlayacak bir sanal ağ kurulacak ve kadınlar artık masaya yumruklarını daha güçlü vuracak.

Bir kadın gazeteci olarak açıkçası üç gün boyunca soluksuz izlediğim buluşmadan, mutlu ve umutlu ayrıldım. Her alanda olduğu gibi kadınlar artık siyasette de haklarını sonuna kadar arayacak ve olması gereken noktada olacak. ‘Kadınız, farkındayız’ çığlığı, inanıyorum ki önümüzdeki yerel seçimde karşılığını bulacak.

Hükümet Kadın nerede?
Burada bir küçük hayal kırıklığımı da aktarmadan geçemeyeceğim. Siyaset tarihinde ilk kez gerçekleşecek bu buluşmanın onur konuğu Demet Akbağ olacaktı. Türkiye’nin ilk kadın belediye başkanı Zekiye Midyat’ın hayat öyküsünü ‘Hükümet Kadın’ filmiyle beyaz perdeye aktaran sanatçıyı aradı gözlerim. Sorduğumda Nurgül Uçar’ın defalarca aramasına rağmen geri dönüş alamadığını öğrendim. Üzüldüm ve bugüne kadar izlediğim dizi veya filmlerdeki oyuncuların gerçekte hiçbir sosyal sorumluluk hissetmeyip, olaya sadece ‘rol’ olarak baktıklarını öğrendim. Bundan sonra film izlerken bunu hiç aklımdan çıkarmayacağım.

Mardin Derik’in başkanı Ayşe Karadağ, Diyarbakır Bismil başkanı Cemile Eminoğlu, Van Bostaniçi başkanı Nezahat Ergüneş İzmir’e yöresel kilimlerini hediye ederken, Nurgül Uçar, Mevlana tablosu ile barış mesajı verdi.

Yazının devamı...

Şiddete karşı topyekün savaş

Kadına şiddet uygulayan kişilere elektronik kelepçe veya bileklik takılmasına imkan sağlayan tasarının 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, üstelik de tüm partilerin oybirliği ile yasalaşmasının, bu yılki kutlamaları daha anlamlı hale getirdiği muhakkak. Ama daha yasa Resmi Gazete’de yayınlanmadan biri konunun muhatabı iki bakanla birlikte kutlamak, İzmirli kadınların ayrıcalıklı yerinin de göstergesi olarak yorumlanıyor.
Yeni yasa çok önemli, ama kadına şiddetin alıp başını gittiği günümüzde zihniyet devrimi olmadan, yasalardaki değişim yeterli mi? Bakan Şahin zihniyet değişiminin topyekün bir mücadele ile mümkün olacağını söylüyor. Yasa tamam, bunu nakış gibi işleyerek, savaşacak bizleriz.

İletişim caydırıyor

Bakan Yıldırım “emeksiz yemek olmaz” diyerek, mücadele edilmesi, ama mücadelenin rekabete dönüşmemesi gerektiğinin altını çizerken, “Kadın iki adım geriden gelsin anlaşıyını ortadan kaldırmamız lazım” diyor. İletişim çağında olduğumuzu, zihniyet devriminin de iletişimle gerçekleşeceğini söyleyen Bakan Yıldırım, şiddetin arttığı görüşüne katılmadığını ifade ederek, “Şiddet artıyor değil, sadece görünmeye başladı. Kol kırılır yen içinde kalır anlayışı kalkıyor. Bu açığa çıkma da caydırıcı, terbiye edici unsur haline geliyor. Yani kişi yaptığım yanıma kar kalacak diye düşünemeyecek” dedi. Bakan Yıldırım’ın bir ifadesi daha var ki; umarız dayakçı erkeklerin kulağına küpe olur; “Biz asırlardır kadınlarımızla yan yana, omuz omuza olan bir toplumuz. Şiddet bize medeni ülkelerden gelen bir konu. O yüzden yolun başındayken yok etmek lazım.”

Yerelden genele

Bakan Fatma Şahin’in iş kadınlarına hitabederken parmak bastığı çok önemli bir nokta var. Kadınların özellikle siyasette daha etkili olabilmeleri şart. Ama izlenen yol çok doğru değil. Gelişmiş ülkelerde gelişim yerelden genele gidiyor. Bizde ise tam tersi. Bakan Şahin, “Nedense bizde yerel yönetim erkek işi gibi algılanıyor. Oysa yerel yönetim iletişimle yapılır. Kadınların bu konuda genlerinden gelen özellikleri var. Politikada etkin olmanın yolunun yerel yönetimlerden geçtiğini unutmamak gerekir” şeklinde yol gösteriyor. Bakan Şahin, iş kadınlarına partiler üstü direnmenin gerekliliğini işaret ederken, eğitim ve sağlık çalışanlarına da sesleniyor; “Sektörde çalışanların yüzde 80’i kadın, ama sendikaların tamamı erkek. Kadın sorunlarını erkeklerle çözmeye kalkıyoruz...”
Bir de küçük not; toplantıya katılan İzmir Gazeteciler Cemiyeti’nin yönetim kurulu üyesi Aylin Süphandağlı’dan, cemiyetin 800 üyesindan sadece 130’unun kadın olduğunu öğrendim. Bu ayıp da bize yeter..

Yazının devamı...

Uzakdoğu’nun malları






Ergül SATIÇ

TÜRKİYE ekonomisi zor bir dönemeçten geçiyor. Ülkenin dev sanayicilerini bile birbirine düşürecek kadar ağır kriz, büyüğünden küçüğüne hemen tüm sektörleri vurdu. Ama görünen o ki, en büyük tahribat Türkiye'nin lokomotif sektörü dediğimiz tekstil ve konfeksiyonda.

TÜRKİYE Tekstil Sanayi İşverenleri ile Tekstil İşçileri Sendikaları bir rapor hazırlamış. Sektöre en büyük darbenin resmi ve gayriresmi ‘‘ithalat’’la vurulduğunun altını çizerken, bir sonraki aşaması olan hazır giyim sektöründen dem vuruluyor.

RAPORA göre Türkiye'ye yüzde 70'i Uzakdoğu ülkelerinden olmak üzere yılda kayıtlı ve kayıtdışı 1 milyar metre kumaş, 500 bin ton da iplik ithal ediliyor. Bu muazzam bir miktar. Hele tekstilin son beş yılda Türkiye'de en büyük yatırımların yapıldığı sektör olduğu dikkate alınırsa, olayın önemi daha da belirginleşiyor. Kurulu bunca kapasiteye karşılık dışardan giren milyar metrelerce kumaş, yüzbinlerce ton iplik, üstelik büyük bölümü kayıt dışı ve ucuz olursa, doğal olarak tekstil sanayini zorluyor. Haksız ithalat ve kayıtdışı ekonomi karşısında sektörün rekabet gücünü kaybettiği, bunun da üretimde ve istihdamda büyük kayıplara yol açarak Türkiye’nin bu gözde sektörünü büyük bir bunalımın eşiğine getirdiği vurgulanıyor. Bir yanda gerçek maliyetlerinin çok altında satılan faturasız mallar, diğer yanda sigorta ödemeyen, maliyeye kayıtlı olmayan, toplu iş sözleşmesi düzenine uymayan kayıtdışı ekonomi ve kaçak işçilik. Gel de rekabet et edebilirsen.

KAYITLI ve kayıtdışı giren kumaş derken, 1 milyar metre kumaşın sadece 500 bininin kayıtlı olduğunu söylemek gerekir. Raporda bu miktarın, ‘‘100 tekstil şirketinin kapanması, dolayısıyla işçilerin işsiz kalması’’ anlamına geldiğinin altı çiziliyor.

İPLİĞE bakıldığında da durum pek parlak değil. Geçen yıl 200 bin tonu kayıtlı olmak üzere 500 bin ton iplik Türkiye'ye girmiş. Rapor, bu miktarın da yaklaşık ‘‘200 iplik fabrikasının kapanması, 50 bin işçinin işsiz kalması’’yla eşanlamlı olduğunu belirtiyor. Nitekim hergün yeni tesislerin kapandığı haberini alıyoruz, sokakta kalan işçi sayısının katlanarak arttığını görüyoruz. Peki, sektörün şu andaki durumu ne? Kapananlar ve üretimini durduranları bir yana bırakırsak, maalesef yüzde 50'lerin altında.

RAPORDA bir konunun daha altı kalın hatlarla çiziliyor. Kardeş sektörün omuz vermediğinin. Ağırlıklı olarak taşeron ve fason imalatçılardan oluşan hazır giyim sektörünün, ‘‘her türlü yol ve yönteme başvurarak maliyetleri aşağıya çekme arayışının’’ bu istenmeyen sonucu yarattığı belirtilerek, biraz da suçlanıyor. Sadece biraz daha ucuz olmaları nedeniyle, Uzakdoğu ve Pasifik ülkelerinden düşük kaliteli ve dampingli tekstil ürünlerini ithal etme yoluna giden konfeksiyon sektörü, diğer yandan emek maliyetini aşağı çekmek için kayıt dışı çalışmayı tercih ediyor. Ve raporda, ‘‘Başta Balkan ülkeleri olmak üzere eski SSCB ile Ortadoğu ülkelerinden gelen 1 milyon dolayında işçinin büyük bölümü bu fabrikalarda kaçak istihdam ediliyor’’ deniliyor.

BEN tekstilcilerin raporunu özetledim. Ekonomiyi oluşturan birimler topyekün ayakta durma mücadelesi veriyor. Bu savaş içinde ‘‘Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir’’ deme lüksümüz olduğunu da düşünmüyorum. Üretimi yeterli olmayan, işsiz sayısı milyonlarla ifade edilen, üstelik genç nüfusun ağırlıkta olduğu bir ülkede yaşadığımız gerçeği, istihdam yaratan tek tesisin bile feda edilemeyeceğini ortaya koyuyor.

SONUÇTA tekstil firmaları ürünlerini pazarlayamadıkları için kapanıyor, konfeksiyon sektörü ülke içinde temini mümkün olan milyarlarca dolarlık tekstil ürününü dışardan getirtiyor. Ortada ciddi bir terslik olduğu görülüyor.

Yazının devamı...

Beyaz Bayrak






Ergül SATIÇ

GEÇEN hafta polis ve jandarmanın ortak operasyonuyla bir vurgun rafinerisi ortaya çıkarıldı. Kurdukları mini rafineriyle madeni ve solvent türevi maddeleri karıştırıp piyasaya akaryakıt diye satan 5 kişi yakalandı. Yapılan araştırma, şebekenin 7 bin ton sahte akaryakıt sattığını ortaya çıkardı. Parasal değeri ise 10 trilyon lirayı aşıyor.

AKARYAKIT sahtekárlığı veya akaryakıt vurgunu yeni bir olay değil. Temeli 1987'lere dayanan bu vurgunun şeklini bir başka yazıya bırakıyorum. Bugün aktarmak istediğim İzmirli sanayici Tamer Taşkın'ın isyanı.

TAMER Taşkın, Ege Bölgesi Sanayi Odası'nda uzun yıllar yönetim kurullarında görev yapmış bir sanayici. Aynı zamanda Güney Afrika Fahri Konsolosu. Alman ortaklarıyla Atatürk Organize Sanayi Bölgesi'nde kurduğu Petrofer'i gördüğümde inanamamıştım. Bir madeni yağ fabrikasında yerde bir damla yağ lekesi bulunmaması ilgimi çekmişti.

NEYSE konuyu dağıtmayayım. Bazyağı alıp, yağ imal eden bir fabrikanın sahibi olarak özellikle son iki yıldır Tamer Taşkın'ın feryatları hiç kesilmedi. Her fırsatta, dost meclislerinde, gazetecilere, EBSO kürsüsünde hep aynı konunun altını çizdi. ‘‘Baz alamıyorum.’’ ‘‘Niye alamıyorsun?’’ ‘‘Çünkü mazota satıyorlar.’’ Ve, bir vurgun rafinerisi ele geçirildi. İlk etapta belirlenen 7 bin ton. Yani 10 trilyon lira.

TAMER Taşkın şimdi haklı olarak isyan ediyor. ‘‘Bu konuda ilk uyarılara kulak verselerdi, sıkıntı bugünkü boyutta olmazdı.’’ Zararın neresinden dönülse kár. Belki bundan sonra bu tür sahtekárlıklara geçit vermeyecek önlemler alınacağına inanmak istiyor. Ama öncelikle üzerinde durduğu konular var. Bu işin ticaretini yapan sahtekárlar yakalandı. İyi de yetmez. Bu sahtekárlara TÜPRAŞ Rafinerisi'nden 7 bin ton bazyağını kim veya kimler vermiş? Öncelikle bu kişilerin bulunmasını istiyor. ‘‘Açılsın defterler, tek tek incelensin. Sanayici o günlerde bazyağı alamamış, üretim yapamamış, tesisi atıl kalmış, ihracat taahhüdünü yerine getirememiş. Ve ben Ege Bölgesi Sanayi Odası kürsüsünden, üstelik iki milletvekilinin de bulunduğu toplantıda bunu söylemişim’’ diyor.

BAZYAĞINA solvent tarıştırılmış. Solvent ithal ediliyor, gizli bir şey değil. İyi de solventi kim vermiş? Yapanı yakalayıp tabii ki cezalandıracaksın. ‘‘Ama sadece alan değil, veren de suçlu olduğuna göre niye üzerine gidilmiyor’’ diye soruyor.

BİR saptaması daha var sanayicinin. Birkaç haftadır otomobille Türkiye'yi dolaştığını anlatırken, ‘‘Bırakın bu işlerle ilgili oluşumu, bir vatandaş olarak dikkatimi çekti yollardaki akaryakıt istasyonları’’ diyor. Yol boyunca benzin istasyonları var. Shell'i, BP'si, OPET'i ve diğerleri. Ama aralarda bazıları var ki, marka taşımıyor. ‘‘Ahmetoğlu Mehmet Benzin İstasyonu.’’ Bu sadece Taşkın'ın değil, zaman zaman hepimizin dikkatini çeken bir konu. Benzin, mazot ve diğer akaryakıt ürünlerini satıyorlar. Adları yok. BP değil, OPET değil, Shell değil. Peki ne? Biraz ilgili olanlara sorduğunuzda cevap hazır; ‘‘Ha onlar mı? Onlar Beyaz Bayrak.’’ İzmir'den Güneydoğu'ya tüm yolları sarmış. Hepsi kaçak satış yapıyor. Ucuza da sattığı için hayli rağbet görüyor. Ben yeni öğrendim, ama anladım ki herkes biliyor. Namuslu çalışanı mağdur ederken, devlete trilyonlar kaybettiriyor. Peki neden kapatılmıyor? İşte bunu öğrenemedim.

Yazının devamı...

Sağım solum kaçak






Ergül SATIÇ

VERGİDEKİ kaçak ve hayali ihracatın yöntemlerini sıraladığım geçen haftaki yazıya, bugüne kadar hiç almadığım kadar fazla sayıda cevap aldım. Telefonlarım, faksım ve mail adresim mesajlarla doldu taştı. Arayanların kimi görüşlerini, kimi bizzat yaşadıkları örnekleri anlatmış. Bunlardan bazılarını bugün dile getirmek istedim.

BİR okuyucum, Adnan Menderes Havalimanı'nda iç hatlardaki kafeteryadan aldığı yazar kasa fişini fakslamış. Peynirli tost ve cola için kesilen fişe yüzde 25 KDV uygulandığını gösteriyor. İster kasa hatası, ister kasa başındaki görevlinin. Sonuçta USAŞ'a yakışmadığı kesin.

BİR başkası Büyük Efes Oteli'nin arkasında vızır vızır çalışan sandviç büfelerini anlatıyor. Kömürde sandviç aldığını ve yarım saat mücadele ederek fiş kestirdiğini söylerken, ‘‘Önce makinanın mürekkebi yok dediler. Ardından kağıdın bittiği söylendi. Aşırı ısrarımla fişimi aldım, kenara çekildim ve izlemeye başladım. Bir saatte 35-40 sandviç satıldı, hiçbirine fiş verilmedi. Günde beş saat bu tempoda çalışsa günde 200-250 milyon, ayda 7-8 milyar lira eder. Ödediği vergiye bakarsanız, kazandığının onda birini bile matrah göstermediğini görürsünüz. Üşenmedim, 189 Alo Maliye Hattı'na durumu aktardım. Aldığım cevap ‘Biz onlara hep ceza kesiyoruz. Sizin için de gider bir bakarız’ oldu. Ama sonuç değişmedi’’ diyor.

BİR başka okuyucum suistimalin sadece ihracatta değil, aynı zamanda ithalatta ve dahilde yapılan ticarette de yapıldığını örnekleriyle ortaya koyuyor. İhracattakinin aksine, ithalatta malın miktarının küçük gösterilmesiyle çark işliyor.

ÖRNEKLERİ çoğaltmak mümkün. Cüssesine göre, kimi büyük, kimi küçük kaçırıyor, ama kaçırıyor. Keza tekstilcilerin dahilde yaptıkları işte önemli miktarda düşük faturalı veya düşük miktarlı mal sattığı defalarca kamuoyuna yansıdı.

GÜMRÜKLER zaten kevgir gibi. Yürüyün sokaklarda işportalar çeşit çeşit ‘‘Made in Chine’’ mallarla dolu. Yol kenarına serilmiş bezin üzerinde yüzlerce ithal saat. Rusya'dan gelen gemiler dolusu tomruğun ne kadarının fiyat ve cins kontrolu yapılabiliyor. Tekstil Sanayi İşverenleri Sendikası hesaplamış; Uzakdoğu ülkelerinden bu yıl 1 milyar metre kumaş girmiş. Bunun sadece 500 bin metresi yasal. Keza 500 bin ton ipliğin 200 bin tonu kaçak.

ELEKTRONİK piyasasında herkesin gözü önünde legal ve örgütlü bir kaçak furyası yaşanıyor. Yakın geçmişe kadar el altından satılan Uzakdoğu'nun ünlü markaları, artık dükkanlarda vergili kayıtlı eşyaların yanında, hatta büyük mağazaların raflarında fütursuzca satılıyor. İzmir Sanayici ve İşadamları Derneği'nin eski başkanı Turgay Yeşilbaş, ‘‘Git İstanbul'a kamyonu yükle gel. Kesilen fatura malların ederinin yüzde 10'una bile ulaşmaz’’ diyor. Fatura olmadığı için KDV yok, gelir, kurumlar vergisi, sigorta yok. Dahası malın garantisi de yok. Tüketici bir malı yüzde 20 daha ucuza alacak diye devlete trilyonlarca lira kaybettirmek reva mı.

BU olayların ülkenin sosyoekonomik, kültür, eğitim seviyesi ile doğrudan ilintili olduğu malum. Yirmi yıl boyunca yüksek enflasyonla yaşayan ve siyasi yapısı bu kadar bozuk olan bir ülkede bu tür kaçaklar veya sapmalar belki de kaçınılmaz. Ama bir gerçek daha var ki, olan bu ülkenin geleceğine ve geleceğin sahipleri nesillere oluyor.

Yazının devamı...

Katrilyonluk kaçak






Ergül SATIÇ

BALİNA, Kasırga, Ahtapot operasyonları hız keserek de olsa sürerken, Maliye Bakanlığı Hesap Uzmanları Kurulu, 2000 yılı kaçaklarını bir bir belirledi. İncelemeler sonunda düzenlenen 3103 vergi raporunun 1066'sında kaçağa rastlandı. Bir başka deyişle mükelleflerin tam 959 trilyon 8 milyar 208 milyon lira geliri devletten kaçırdığı ortaya çıktı. Dile kolay, katrilyon liradan söz ediyoruz.

GEÇMİŞ yılların rakamlarına bakıldığında, 1997 yılında yüzde 9,2 olan kaçağın 2000'de yüzde 78'e yükseldiğini görüyoruz. Bu tablodan hareketle bakanlık da 2001 yılı vergi incelemelerinde ağırlığı naylon fatura ve hayali ihracata verme kararı aldı.

ElİMİZDE bir başka rapor daha var. Gümrük Müsteşarı Nevzat Saygılıoğlu tarafından hazırlatılmış. Hayali ihracatta hangi yöntemlerin kullanıldığı, kara para aklamak amacıyla nasıl hayali ihracat yapıldığı, sahte fatura, kaşe, mühür ve imzayla düzenlenen gümrük çıkış beyannameleri ile KDV iadesi almak için nelere başvurulduğu tüm detaylarıyla gözler önüne seriliyor. Altı çizilecek nokta ise sekiz farklı yöntemin kullanıldığı hayali ihracatta en çok ‘‘sahte ihracat’’a başvurulması. Yöntemler ilgimi çekti, çekmecemde kalmasını istemedim.

* Sahte ihracat: Hiçbir mal akışı, mal teslimi, dolayısıyla gerçekleştirilen bir ihracat bulunmuyor. Belge üzerinde sanki mal teslimi yapılmış, mal ihraç edilmiş gibi görünüyor. KDV iadesi talebi ile yapılan ihracata yönelik kullanılan belge, imza ve kaşelerin tamamı sahte.

* Türkiye’de ikamet etmeyen yolcular: Bunların satın alarak yurt dışına çıkardıkları malların teslimi anında tahsil edilen KDV iade ediliyor.

* Satılan malın kıymetinin gerçek değerinden fazla gösterilerek gerekenden fazla KDV iadesi alınması: Gerçekte mal satışı veya ülkeden mal çıkışı olmaksızın sahte fatura düzenleyip, bu faturayı onaylatmak suretiyle eşya satılmış veya yurtdışına çıkarılmış gösterilerek, haksız KDV iadesi alınması yoluyla suistimal ediliyor.

* Ticari değeri olmayan mal ihracı: Daha çok tekstilde kullanılıyor. Takım elbise, pantalon, gömlek vb olarak beyan edilen eşya yerine, kumaş kırpıntıları ihraç ediliyor. Gümrük görevlisi de buna katkıda bulunuyor.

* Fiyat şişiriliyor: Malın fiyatını yüksek göstermek suretiyle, gerçek kıymetine göre alınması gereken KDV iadesinden daha yüksek iade elde ediliyor. Bu yöntemde genellikle kalite yönünden düşük mallar kullanılıyor.

* Miktarı yüksek göstermek: İki şekilde yapılıyor. İhracat aşamasında gümrük idaresine sunulan malın miktarını beyannamede yüksek göstermek veya ihracat gerçekleştikten sonra beyannamede kayıtlı bulunan miktar üzerinde tahrifat yaparak miktarı yükseltmek.

* Malı farklı göstermek: Özellikle temel gıda maddeleri ve tarım ürünleri ihracında rastlanıyor. Örneğin fındık yüzde 8 KDV oranına tabi, ama işlenmiş olarak satıldığında yüzde 17 KDV. İhraç esnasında hiç dokunulmadığı halde işlenmiş gösterilen fındıktan haksız olarak yüzde 9 fazla KDV iadesi alınıyor.

* Dahilde işleme rejimi: Bu da iki şekilde gerçekleştiriliyor. İlk yöntem şeker, un ve ayçiçeği yağı ihracatına yönelik olanlarda görülüyor. Şeker fabrikalarından düşük fiyatla alınan şeker, yerli piyasaya sürülüyor, hayali belge ile paketlenerek, ihraç edilmiş gösteriliyor. İkinci yöntemde, örneğin kaliteli İngiliz kumaşı bu rejim kapsamında getirilerek iç piyasaya sürülüyor, bunun yerine düşük kaliteli yerli kumaştan yapılmış elbiseler ihraç ediliyor.

GÜMRÜK Müsteşarlığı raporunda, hayali ihracat işlemlerinde izlenen yollar grafiklerle gösteriliyor. Eh, tüm yöntemler birer birer ortada olduğuna göre, en azından bundan sonra hayali ihracatın sıfırlanmaması için mazeret de kalmadı.

Yazının devamı...

Baz’i birak cep’e dikkat



Ergul SATIC

‘‘CEK antenini catimdan’’ kampanyalari kavga, isyan ve mahkemelerle surerken, telefonun kendisi mi yoksa yansitici antenlerinin yaydigi elektromanyetik dalgalar mi daha zararli tartismasi buyuyor.

GOZLERIMIZI binalarin catisindan yayilan dalgalara diktik, kulagimiza her gecen gun biraz daha yapisan cep telefonunu dusunmuyoruz bile. Bu kucuk aletler ne de olsa yasamimizi kolaylastiriyor. Gectigimiz gunlerde TBMM Bilgi ve Bilgi Teknolojileri Grubu toplantisina katilan bilim adamlari da, ‘‘cep telefonlarinin ve baz istasyonlarinin insan sagligina etkilerini’’ tartisti. Cikan sonuclar hayli ilginc.

STANDARTLARA uyulmasi kosuluyla elektromanyetik dalgalarin insan sagligina olumsuz etkisinin cok buyuk olmadigini savunan bilim adamlari, bu acidan bakildiginda, cep telefonlarinin ‘‘insan vucuduna yakinligi acisindan baz istasyonlarindan daha tehlikeli olabilecegi’’ uyarisinda bulunuyor.

BIR baz istasyonu anteninden yayilan radyo dalgalarinin, antenin en cok yayin yaptigi yonde bile 9 metre uzaklasildigi zaman sinir degerlerin altinda kaldigi, yaklasik 10-12 metrelik bir mesafenin, ‘‘guvenlik mesafesi’’ olarak dusunulebilecegi belirtiliyor. Tabii bu bilim adamlarinin bir bolumunun gorusu. Tamamen aksi dusuncede olanlarin sayisi hic de az degil.

YA cep telefonlari? Bilim adamlarina gore cep telefonu vucuda yakin olmasi nedeniyle beyinde baz istasyonundan cok daha siddetli elektromanyetik alana sebep oluyor. Ozellikle ‘‘Cocuklar cep telefonundan uzak tutulmali’’ diye uyariyorlar.

MECLISI birakip, Elektrik Muhendisleri Odasi'nin verilerine donelim. Dunyadan ornekleri kapsayan bir calisma. Ve catilara takilan antenler kadar, kucuk mucize aletin bizzat yol actigi sakincalari kapsiyor. 1998'de Isvecli bilim adami Dr. Kjell Hansso Mild, yaptigi arastirma sonucunu ‘‘ceple uzun sure konusulmasi halinde yorgunluk, bas agrisi, deride yanma hissi’’ seklinde acikliyor. Ayni yil Almanya Freinburg Universitesi Noroloji Klinigi'nde yapilan arastirma cep telefonunun yuksek tansiyonla iliskisini ortaya koyuyor. ABD'de telefon sirketlerinin de destekledigi arastirma kurumu WTR'ye gore cep telefonunun yaydigi frekanslara 18 ay boyunca maruz birakilan farelerde kanser olusum orani, normal farelere gore iki kat artmis. ABD Washington Universitesi'nden Dr. H. Lai ve Dr. N.P. Singh, deney hayvanlarini iki saat cep telefonuna tutmakla DNA zincirlerinin kirildigini gosteriyor.

DOKUZ Eylul Universitesi Radyasyon Onkoloji Ana Bilim Dali Baskani Prof. Dr. Munir Kinay'in da bir uyarisi var. ‘‘Cep telefonlarini 20 yasin altindakiler kullanmamali’’ diyor. Gerekcesi ‘‘Telefon ve baz istasyonlarindan yayilan radyoaktif dalga hucrelerdeki protein yapisini bozuyor. Vucudumuzda kanserin olusmasini engelleyen P3 genine zarar verip, azalmasina yol aciyor.’’

BU arada bir haber de Yargitay'dan. Yargitay, halk sagligini tehdit ettigi gerekcesiyle GSM antenleri konusunda emsal olusturacak bir karar verdi. Tum yerel mahkemeleri baglayan karara gore, apartman kat maliklerinden herhangi birisinin karsi cikmasi durumunda GSM sirketleri baz istasyonu kuramayacaklar. Apartman yoneticilerine duyurulur.

Yazının devamı...

Baz’ı bırak cep’e dikkat







Ergül SATIÇ

‘‘ÇEK antenini çatımdan’’ kampanyaları kavga, isyan ve mahkemelerle sürerken, telefonun kendisi mi yoksa yansıtıcı antenlerinin yaydığı elektromanyetik dalgalar mı daha zararlı tartışması büyüyor.

GÖZLERİMİZİ binaların çatısından yayılan dalgalara diktik, kulağımıza her geçen gün biraz daha yapışan cep telefonunu düşünmüyoruz bile. Bu küçük aletler ne de olsa yaşamımızı kolaylaştırıyor. Geçtiğimiz günlerde TBMM Bilgi ve Bilgi Teknolojileri Grubu toplantısına katılan bilim adamları da, ‘‘cep telefonlarının ve baz istasyonlarının insan sağlığına etkilerini’’ tartıştı. Çıkan sonuçlar hayli ilginç.

STANDARTLARA uyulması koşuluyla elektromanyetik dalgaların insan sağlığına olumsuz etkisinin çok büyük olmadığını savunan bilim adamları, bu açıdan bakıldığında, cep telefonlarının ‘‘insan vücuduna yakınlığı açısından baz istasyonlarından daha tehlikeli olabileceği’’ uyarısında bulunuyor.

BİR baz istasyonu anteninden yayılan radyo dalgalarının, antenin en çok yayın yaptığı yönde bile 9 metre uzaklaşıldığı zaman sınır değerlerin altında kaldığı, yaklaşık 10-12 metrelik bir mesafenin, ‘‘güvenlik mesafesi’’ olarak düşünülebileceği belirtiliyor. Tabii bu bilim adamlarının bir bölümünün görüşü. Tamamen aksi düşüncede olanların sayısı hiç de az değil.

YA cep telefonları? Bilim adamlarına göre cep telefonu vücuda yakın olması nedeniyle beyinde baz istasyonundan çok daha şiddetli elektromanyetik alana sebep oluyor. Özellikle ‘‘Çocuklar cep telefonundan uzak tutulmalı’’ diye uyarıyorlar.

MECLİSİ bırakıp, Elektrik Mühendisleri Odası'nın verilerine dönelim. Dünyadan örnekleri kapsayan bir çalışma. Ve çatılara takılan antenler kadar, küçük mucize aletin bizzat yol açtığı sakıncaları kapsıyor. 1998'de İsveçli bilim adamı Dr. Kjell Hansso Mild, yaptığı araştırma sonucunu ‘‘ceple uzun süre konuşulması halinde yorgunluk, baş ağrısı, deride yanma hissi’’ şeklinde açıklıyor. Aynı yıl Almanya Freinburg Üniversitesi Nöroloji Kliniği'nde yapılan araştırma cep telefonunun yüksek tansiyonla ilişkisini ortaya koyuyor. ABD'de telefon şirketlerinin de desteklediği araştırma kurumu WTR'ye göre cep telefonunun yaydığı frekanslara 18 ay boyunca maruz bırakılan farelerde kanser oluşum oranı, normal farelere göre iki kat artmış. ABD Washington Üniversitesi'nden Dr. H. Lai ve Dr. N.P. Singh, deney hayvanlarını iki saat cep telefonuna tutmakla DNA zincirlerinin kırıldığını gösteriyor.

DOKUZ Eylül Üniversitesi Radyasyon Onkoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Münir Kınay'ın da bir uyarısı var. ‘‘Cep telefonlarını 20 yaşın altındakiler kullanmamalı’’ diyor. Gerekçesi ‘‘Telefon ve baz istasyonlarından yayılan radyoaktif dalga hücrelerdeki protein yapısını bozuyor. Vücudumuzda kanserin oluşmasını engelleyen P3 genine zarar verip, azalmasına yol açıyor.’’

BU arada bir haber de Yargıtay'dan. Yargıtay, halk sağlığını tehdit ettiği gerekçesiyle GSM antenleri konusunda emsal oluşturacak bir karar verdi. Tüm yerel mahkemeleri bağlayan karara göre, apartman kat maliklerinden herhangi birisinin karşı çıkması durumunda GSM şirketleri baz istasyonu kuramayacaklar. Apartman yöneticilerine duyurulur.

Yazının devamı...