Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Abdülhamid, ‘embedded’ basının kirasını bile öderdi

Pentagon’un dünyanın dört bir tarafındaki 50 kadar gazeteciyi maaşa bağladığı ve bu gazeteciler arasında dört de Türk’ün bulunduğu iddiaları, bana Sultan Abdülhamid’in benzer uygulamalarını hatırlattı ve ‘Amerikalılar’ın bu konuda Abdülhamid’den öğrenmeleri gereken çok şeyler var’ diye düşündürdü.

Abdülhamid, Avrupa gazetelerinde hem kendisi, hem de memleket için hoş yazılar çıkmasını sağlamak maksadıyla birçok gazeteciyi maaşa bağlamış ve sadece para vermekle kalmamış, İstanbul’daki yabancı muhabirlerin ev kiralarını bile ödemiş, para vermekten çekindiklerine ise kıymetli taşlarla süslü nişanlar yağdırmış, hatta gazetecilerin hanımlarına bile mücevherli madalyalar takmıştı.

PENTAGON’un dünyanın dört bir tarafındaki gazetecileri maaşa bağlayıp Amerika lehinde yazılar yazdırmasıyla ilgili söylentiler devam ederken, işe dört Türk gazetecinin de adı karıştı.

Ruşen Çakır’ın haberinde, isimleri geçen gazetecilerden bazılarının maaş değil, ‘yazılarına karşılık telif ücreti aldıkları’ yolundaki açıklamalarını okurken bu söylediklerinin doğru olmasını temenni ettim ve bir zamanlar bizim de Avrupa’nın önde gelen gazetecilerini maaşa bağlamış olduğumuzu hatırladım.

Bir devletin lehte yazı yazmaları karşılığında yerli ve yabancı yazarlara bazı ödemeler yapması, o kişileri davet edip pek de mütevazi sayılmayacak şekilde ağırlayarak hediyelere garketmesi ádeti, asırlar öncesinde de vardı. Prenslikler ve krallıklar devrinde hükümdar için medhiyeler düzen yazarlarla şairlere ödenen mebláğlar, basının bir güç háline gelmesiyle gazetecilere verilir oldu ama bir kural hiç değişmedi: Satın alınanlar hiçbir zaman birinci sınıf gazeteciler değil, önemsiz isimlerdi.

Yabancı basına bir zamanlar biz de dünya kadar para akıtmış ve bu işi İkinci Abdülhamid zamanında devlet politikası haline getirmiştik.

Abdülhamid’in iktidar senelerinde, Türkiye’de sekizi Türkçe olmak üzere çeşitli dillerde tam 40 adet gazete çıkıyordu ve toplam tiraj 40 bin civarındaydı. Gerçi içeride son derece şiddetli bir sansür hákimdi ama hem yerli, hem de yabancı gazetecilere kesenin ağzı hep açık tutulurdu. Abdülhamid kendisi hakkında ve memleket için hoş yazılar çıkmasını sağlamak maksadıyla çok sayıda Avrupalı gazeteciyi maaşa bağlamış, hatta İstanbul’daki yabancı muhabirlerin ev kiralarına kadar ödemiş, üstüne üstlük mücevherli nişanlar bile takmıştı.

Bugün, Osmanlı Arşivleri’nde Abdülhamid’in maaşa bağladığı gazetecilerle ilgili bir hayli belge bulunuyor. İşte, genç nesil tarihçiler arasında önemli bir yeri olan Prof. Dr. Vahdettin Engin’in ortaya çıkarttığı ödemeler listesinden birkaç örnek:

1 Eylül 1895’te, ‘Times’ gazetesinin İstanbul muhabiri Garachino’nun ev kirası olan 150 lirayı hükümetin ödemesi kararlaştırıldı. Ertesi sene, bir diğer İngiliz gazetecinin, Norman’ın her ay aldığı 50 lira ‘harçlığa’ 30 lira zam yapıldı. 1901’de, ‘Berlinguer Togobalt’ gazetesinin sahibine 2 bin kuruş aylık bağlandı ve saraydan maaş alan yabancı gazetecilerin sayısı, zamanla 60’a yükseldi.

Bu arada, Abdülhamid’in para dağıttığını haber alan bazı Avrupalı gazeteciler, Osmanlı elçiliklerini ‘Bize de maaş vermezseniz aleyhinizde yazarız’ diye tehdide başlayınca hemen tamamına ödeme yapıldı. Ancak, 1903 Şubat’ında Le Figaro gazetesinde aleyhinde çıkan son derece ağır bir yazıdan sonra maaşa bağladıklarının çoğunun Avrupa’nın ikinci, hatta üçüncü sınıf yazarları olduğunu geç de olsa farkeden Abdülhamid hükümeti uyardı ve ‘Önemsiz gazetelere para dağıtıyoruz, ödemeler bundan böyle itibarlı gazetelere yapılsın’ buyurdu. Hükümdarın talimatı üzerine, Osmanlı Bankası vasıtasıyla Paris’teki elçiliğimize ‘önemli gazetecilere dağıtılmak üzere’ 400 bin Frank gönderildi.

Devlet sadece yabancı basını değil, yerli gazetecileri de besliyordu ve Türkiye’de 1950’lerin sonuna kadar devam eden bu uygulamadan basın ve edebiyat tarihimizin önde gelen isimleri de istifade etmişlerdi. Yandaki kutuda, bu konuyla ilgili bazı belgeler yeralıyor. Geçmişteki meslek büyüklerimiz şimdi özel arşivimde bulunan ve bugünün Türkçesi’ne naklettiğim mektuplarında bakın neleri, nasıl istiyorlar...

Meslek büyüklerimizin para isteme metodları

EBUZZİYA TEVFİK (GAZETECİ VE YAYINCI)

Evi taşıdım, kuruşum kalmadı

TÜRK
basınının öncülerinden olan, matbaasında yüzlerce kitap basan ve basın tarihimizin ‘ilk’leri arasında sayılan Ebuzziya Tevfik Bey, Abdülhamid’in aylığa bağladığı gazetecilerdendi. 1880 Nisan’ında iki aylığını birden almış ve makbuzunu saraya göndermişti:

‘Padişah hazretlerinin tahsisi ve ihsanı olan aylık 2 bin 800 kuruş tutarındaki áciz maaşımı, 1880 yılı Mart ve Nisan aylarına mahsuben Hazine’den aldığımı gösteren işbu senedimi takdim kılıyorum’

Tevfik
Bey o günlerde evini taşımaktaydı. Aldığı para bu işe gidince saraydan tekrar para isteyecek ve maaşını nereye harcadığını da bir başka mektupla bildirip hükümdara teşekkür edecekti:

‘Velinimetim olan siz padişahımın emriyle bugün aldığım değersiz maaşımla ilgili senet, ayağınızın toprağına arzedilmiştir. Başınızı ağrıtan bu önemsiz çabam evimi taşımaktan kaynaklanan bir mali sıkıntıdan doğmuş ve ihtiyacım sáyenizde karşılanmıştır’

MEVLÁNZÁDE RIFAT (GAZETECİ VE BAŞYAZAR)

Para verin, hayálimi yıkmayın!

MEVLÁNZADE Rıfat,
Kurtuluş Savaşı’nın en sert karşıtlarındandı. Zaferin kazanılmasından sonra İstanbul’dan Avrupa’ya geçti, sonra 150’likler listesine alındı ve sürgünde öldü. 1923’ün 9 Nisan günü, Köstence’den İstanbul’daki eski bir Maliye Nazırı’na gönderdiği mektupta parasızlıktan sözedip yardım istemekteydi:

‘Muhterem efendim hazretleri. Bu aralık mali sıkıntıdan fena halde ızdırab içerisindeyim. Buradan da hareket niyetindeyim. Yüksek insanlığınıza ve şahsiyetinize karşı olan samimi bağlılığım dolayısiyle yardımınızı rica ediyor ve hayal kırıklığına uğramayacağımı sanıyorum. En derin saygılarımın kabulünü rica ederim efendim hazretleri. Hotel Boulevard, Constanza, Roumanie. Her emrinize ámáde, Mevlánzade Rifat’

ABDÜLHAK HÁMİD (ŞAİR)

Senatörlük boş iş, para lázım

‘HER yer karanlık, pür nûr o mevki’
sözleriyle başlayan ünlü ‘Makber’i yazan, ‘Şair-i ázam’ yani ‘büyük şair’ diye tanınan ve elçiliklerde bulunan Abdülhak Hámid de, iki yakasını biraraya getiremeyenlerdendi. 1914’te senatör olmasına rağmen beş parasızdı ve 20 Mayıs günü, bir hükümet üyesine ‘Geçinemiyorum! Bana ya bir iş daha bulun veya borç para verin’ diye bir mektup yazmıştı:

‘...Siz, bu devleti ve milleti müthiş bir illetten kurtardınız. Tanıyan, tanımayan, büyük, küçük herkes başarılarınıza hayrandır. ...Bir sene işsiz kaldım, ...nihayet senatör yapıldım fakat aldığım aylıkla hem hayatımı devam ettirmemin, hem de borçlarımı ödememin mümkün olamayacağını görüyorum. Yani, borcumu verecek olsam karnımı doyuramayacağım, karnımı doyuracak olsam da borçlarımı ödeyemeyeceğim. Kısacası, berbad bir haldeyim. Dolayısıyla ya bir elçiliğe tayin edilmeyi yahut bir diğer göreve getirilmeyi veya mali kuruluşlardan birine tayinimi, bunlar da olmazsa aydan aya ödenmek üzere dört-beş yüz lira borç verilmesi yoluyla olsun imdadıma yetişmenizi istirham ediyorum. ...Yukarıda sıraladığım dört maddeden hangisi uygunsa bildirmenizi istirham ederim muhterem efendim hazretleri. Abdülhak Hamid’

Filiz Hanım’ın vedásı gibi bir emeklilik, herkese nasip olmaz

YENİ
emeklilik yasası hafta içerisinde Türkiye’nin en seçkin müzecisine de uzandı ve Topkapı Sarayı’nın müdiresi Dr. Filiz Çağman, geçtiğimiz salı günü en verimli çağında iken mecburen emekli oldu.

Filiz Hanım, 41 sene önce genç bir sanat tarihçisi olarak girdiği sarayda uzun seneler hazineyle eşdeğer olan kütüphanenin başında bulunmuş ama memleketimizde her düzgün insanın uğraması olağan olan tertiplerle, iftiralarla ve hattá sürgünlerle karşılaşmış fakat her sıkıntıyı başını hiç eğmeden atlatmıştı. Meslek hayatını, Topkapı’nın müdiresi olarak kıdeminin zirvesinde noktaladı.

Saraydan uğurlanması da geçmişiyle münasip biçimde ve ‘Böyle veda herkese nasip olmaz!’ dedirtecek şekilde oldu. Filiz Hanım’ın dostları, onun adını taşıyan ve resmi organizasyonlarla boy ölçüşebilecek seviyede beş günlük bir sempozyum düzenlediler. Elyazmaları ve özellikle de minyatür konusunda dünyanın sayılı álimlerinden olan Filiz Hanım, dört bir kıt’adan gelen en seçkin sanat tarihi hocalarının bildirileriyle yolcu edildi. Ama, Filiz Hanım için tertip edilen veda yemeğinde, orada bulunması gereken bir kişi, Kültür Bakanlığı’nın edebiyat profesörü olan müsteşarı yoktu! Müsteşar Bey toplantıya katılmaya her nedense tenezzül etmemiş ve bir bakanlık mensubu vasıtasıyla ‘selámlarını’ göndermekle yetinmişti, o kadar!

Çok sevgili Filiz Çağman’a bundan sonraki hayatında mutluluklar diliyor ve bürokratik koşuşturmalar yüzünden bugüne kadar bir türlü tamamlayamadığı diğer eserlerini artık ardarda yayınlamasını temenni ediyorum.
X