GeriSeyahat Şakayık zamanı Yüksekova’dan Tahran’a
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Şakayık zamanı Yüksekova’dan Tahran’a

Şakayık zamanı Yüksekova’dan Tahran’a

Üç hafta önce Van’dan karayoluyla Tahran’a uzanan dört günlük bir keşif turuna çıktım. Minibüs, taksi, otobüsle 1200 kilometre yol kat ettim. Baharda zirvesi karlı dağları, kırmızı şakayıkların açtığı çayırları seyretmeye doyamadım. Urmiye’de dostça karşılanacağımı rehber kitaplarda okumuştum, şaşırmadım. Fakat dostlarımın “Sakın uğrama, berbat, kalabalık, kirli” dediği Tahran beni gerçekten hayrete düşürdü. Beklediğimden çok daha modern, sokaklarında Farsça kadar Türkçe konuşulan, kadın şoförlerin resmi ve korsan taksi kullandığı, toplu ulaşımı gelişmiş, metrosu temiz, müzeleri, sarayları bakımlı bir şehirle karşılaştım.

Yıllardır Yükseova, Başkale, Silo’nun adını terörle bağlantılı haberlerde dinler, bu coğrafyayı çok merak ederdim. İran turumuzun planlamasını yapan ucuz uçak bileti avcısı arkadaşım Nevzat Basım “İstanbul’dan direkt Tahran biletine gidiş dönüş 900 TL ödeyeceğimize, 150 TL’ye Van’dan gidelim, İran Azerbaycanı’nı da görürüz” deyince hemen kabul ettim. Cumartesi İstanbul’dan şafak sökerken ayrıldık. Van’dan Urmiye’ye sefer yapan iki firmanın araçları her sabah saat 9.00’da kalkıyordu. Bunları kaçırınca otogardan minibüse atlayıp, 15 TL’ye üç saatte Yüksekova’ya ulaştık. Ardından 30 TL’ye Esendere Sınır Kapısı’na taksi tuttuk.

 

Van’ı İran sınırına bağlayacak dört şeritli modern otoyolun yapımı hızla sürüyordu. Dağ başlarında dozer orduları işbaşındaydı. Dinamitle kayalar indiriliyor, dozerler gibi çalışıyordu. Zaman zaman trafiğin durdurulduğu noktalarda, ellerinde yayla muzu adı verilen körpe, mayhoş “uçkun”larla çocuklar beliriyor, TIR şoförlerine, minibüs yolcularına demetini 1 TL’den çerez olarak sunuyordu. Baharda yüksek dağlarda yetişen kuşkonmaz benzeri bu bitkinin kansere iyi geldiği, afrodizyak olduğu söyleniyordu.

 

2700 metre irtifadaki Gedikbaşı Geçidi’ni aşarken güneyimizdeki Koçkıran Dağı’nın üstünde pamuk gibi bulutlar toplanmıştı. Minibüsün alçak camlarından karlı zirveleri görebilmek için eğilmem gerekiyordu. Zaman zaman yağmur serpiştirse de hava kristal kadar berraktı. Arkalardaki Cilo Dağları, 4 bin 135 metrelik Ulu Doruk Zirvesi net biçimde görülüyordu. Türkiye’nin ikinci yüksek zirvesi, Ağrı Dağı kadar görkemliydi uzaktan bakıldığında. Başımı hangi yöne çevirsem, kayalıklar hariç, her yer yemyeşil çimendi. Otoyolun yanından, çevredeki kayalıklardan küçük çağlayanlar yaparak dereler akıyordu. Doğa uyanmıştı.

 

Muhtemelen bu bölgede yılın en güzel zamanıydı. Alp Dağları’nı andıran kartpostal manzaralarının içinden geçiyorduk. Bağışlı’daki Hakkâri yol ayrımına kadar yanı başımızdan, gidiş yönümüzde akan Çiğli Suyu, askeri birliklerin konuşlandığı Yeniköprü’de birdenbire karşı yönden akmaya başladı. Bu tuhaf doğa olayını şoföre sordum. “Çiğli geride kaldı. Bunun adı Zap Suyu. Her ikisi Bağışlı’da birleşip Hakkâri’ye doğru akar” dedi. Yolun yanı başında çağlayan Zap Suyu, Doğu Karadeniz’i çağrıştıran müthiş manzaralar sunuyordu. Yemyeşil çayırlarla kaplı vadiciklere göçer çadırları kurulmuş, yüzlerce koyundan oluşan sürüler yamaçları kaplamıştı.

 

Yüksekova’ya girişte üç ayrıntı dikkatimi çekti: Üç bloktan oluşan dev devlet hastanesi binası, geniş ovanın verimli topraklarının sarı bahar çiçeklerine terk edilmiş olması ve belediyenin camında dalgalanan büyük, siyah bayrak. Ovada neden tarım yapılmadığını anlayamadım. Siyah bayrak ise BDP’li belediye başkanının altı ay önce tutuklanması üzerine yerleştirilmiş olmalıydı. Gerçeği, sınıra gitmek üzere bindiğimiz taksinin şoföründen öğrendim: Tunceli’de öldürülen 7

PKK’lı için asılmıştı.

 

TİLKİ SELİM’İN LÜKS DAĞ KÖYÜ

 

Esendere’ye uzanan 41 kilometrelik otoyolun iki yanındaki ıssız vadilere birkaç kilometre arayla briketten küçük evler yapılmıştı. Çoğu tek başınaydı. Dağ başındaki yoksul görünümlü bu evlere gözüm alışmışken yol kenarında beş katlı lüks apartmanı görünce “Bu nedir” diye sordum şoföre. Gülümsemekle yetindi. Derken bir virajın ardından, yemyeşil bir vadide dörder katlı beş lüks apartman belirince sorumu beklemeden “Burası meşhur Tilki Selim’in köyü” dedi. Bu bilgi, dağ başındaki lüksü açıklıyordu. Susurluk kahramanlarından Yeşil’le telefon konuşması basına yansıyan Tilki Selim, yıl başında İstanbul’da eroin kaçakçılığı suçlamasıyla tutuklanmıştı.Ondan sonra bölgedeki uyuşturucu ekonomisi çökmüş, kaçakçılar lüks ciplerle dolmuşçuluğa başlamıştı.

 

Aslında Türk kaçakçılar çok şanslıydı. Türkiye’de idam cezası kalkmıştı. Urmiye’den dönüşte aynı dolmuşa bindiğimiz Silolu bir Kürt “İran’da suçüstü yakalanan uyuşturucu kaçakçısı hemen asılıyor. Dün gece Urmiye Hapisanesi’nde üç genci astılar, biri benim yakınımdı, oradan geliyorum” diyordu.

 

Sınırda, aynı çatı altında birbirine bağlı Türk ve İran kontrol noktalarından ışık hızıyla geçtik. İranlı memur güler yüzlü bir Azeri’ydi. “Ağabey ilk kez gelmişen İran’a” diye sordu dostça. Çıkışta seyyar dövizciler, taksiciler sardı çevremizi. 10 dolar bozdurup, kısa bir pazarlıktan sonra adam başı 2.5 tümene (3 TL) Anadol benzeri İran yapımı Peykan marka dolmuşla Urmiye’ye doğru yola koyulduk. Nazlu Çay’ı izleyen otoyolun iki kıyısında kırmızı şakayıklar açmıştı. İlk bakışta gelinciği andıran bu çiçekler, bazı bölgelerde çayırları kıpkırmızı boyayacak kadar yoğundu. Araçlar duruyor, yolcular lale bahçesi görünümlü çayırlarda fotoğraf çektiriyordu.

 

Yol arkadaşlarımızla sohbete başladık. Gözüm saatteydi. Tebriz’den saat 18.30’daki yataklı Tahran trenine yetişmeyi planlıyorduk. Fakat iki ülke arasındaki 90 dakikalık saat farkını unutmuştuk! Treni kaçıracağımızı anlayıp rahatladık. “Otobüsle gidersiniz, aynı saatte varırsınız” dedi yol arkadaşımız Ali Reza.

Urmiye’nin girişinde yolun iki yanında göz alabildiğine meyve bahçeleri, bağlar uzanıyordu. Elma, üzüm, armut, erik nüfusu 600 bini bulan bu şehrin başlıca geliriydi. Geniş bir ovaya kurulmuştu Urmiye. Uzaklardaki sarp dağları ve bahçeleriyle Antalya’yı çağrıştırıyordu. Güneyini boydan boya geçen Shahar Çayı şehre hayat taşıyordu. Yola çıkmadan hatmettiğimiz “İran Gezi Rehberi”nde Zafer Bozkaya, Azerilerin ne kadar misafirperver olduğunu örneklerle anlatmıştı. Yolda rastladığınız üç kişiden ikisi sizi evine yemeğe davet eder, diyordu. Biz şehre inmeden karşılaşmıştık misafirperverlikle. 23 yaşındaki yol arkadaşımız, Türkiye’den evine dönen kamyon şoförü Ali Reza işini, gücünü bıraktı, bizi gün boyu kentte gezdirmeyi görev edindi.

 

Kalabalık caddeleri, yüksek olmayan yapılarıyla eski Anadolu kentlerini andırıyordu Urmiye. Neredeyse Van Gölü büyüklüğünde bir göle yaklaşık 10 kilometre uzakta kurulmuştu. Önemli bölümü kuruyan sığ gölden tuz dağları kalmıştı geriye. Ortasındaki derin bölgeye bir köprü yapılmış, bu sayede Tebriz yolu yarıya inmişti. Can çekişen göl hüzün verse de çevredeki manzara fotoğrafçıların gözlerini kamaştıracak kadar müthişti.

 

12 ŞAİR PARKTA YAŞIYOR

 

Göl sayesinde şehrin iklimi yumuşaktı. Ayrıca şehrin güneyinden, boydan boya Shahar Çayı geçiyordu. Çay boyunca modern parklar, yürüyüş yolları yapılmıştı. Ali bizi Eller Bagi (Aile Bağı) Parkı’na götürdü. Başörtülü, siyah giysili kadınlar, genç kızlar yürüyüş yapıyor, çocuklar egzersiz makinelerinde oynuyor, gölette su bisikletine biniyordu. Daha sonra Tahran’da da göreceğimiz gibi birçok genç kız eşarbını arkaya doğru kaydırıp, saçlarının önemli bölümünü açıkta bırakmıştı. Kaçgöç yoktu. Kızlarla erkekler ilk flörtlerini burada yaşıyordu. Parktaki bir bölüme 12 Azeri şairin büstleri yerleştirilmişti. Büyük amfitiyatro ise şehitlere ithaf edilmişti.

 

Şehir merkezinde müthiş bir trafik yoğunluğu, otomobil bolluğu vardı. Araçların yarısı korsan taksi, sarı taksi ya da dolmuştu. Vitrinlerdeki tekstil, gıda ürünleri, makinelere bakılırsa hiçbir konuda kıtlık yaşanmıyordu. Şehrin meyvesi kadar kuruyemişleri de ünlüydü. Çanak anten yasak olduğu için ortada görülmüyordu. Fakat herkesin evinde gizli antenleri olduğu söyleniyordu. Azerilerin gözü hep Türk TV’lerindeydi. Tüm dizileri ezbere biliyorlardı; yayın saatlerinde sokaklar boşalıyordu. “Tebriz’i Azerbaycan’la, Urmiye’yi Türkiye’yle birleştirseler üç kurban keserim” diyordu bir taksi şoförü. Urmiyeliler, onları aşağılayan Tebrizlileri pek sevmiyor “Her türlü hinlik beklenir, dikkatli olun” diyorlardı.

 

Tektanrılı dinlerin öncüsü Zerdüşt’ün doğduğu şehirde çoğunluk Müslüman’dı. Hıristiyan ve Yahudilerin sayısı yok denecek kadar azdı. Tek konsolosluk Türkiye’ye aitti. Tanıştığımız bir diplomat, vize olmadığı için yoğunluk yaşamadıklarını, İran yetkililerini endişelendirmemek için şehir halkıyla pek ilişki kurmadıklarını söylüyordu.

 

Bütün gün bizi gezdirdiği yetmiyormuş gibi, Ali akşam bizi bir restorana götürüp yemek ikram etti. Taksi, dolmuş ücretimizi ödemesine sesimizi çıkarmamıştık ama hesap gelince isyan bayrağını çektik. Fakat ödemek için bin bir dil dökmemiz gerekti. Saat 22.00’de Hamsafar firmasından biletlerimizi alıp Tahran otobüsüne bindiğimizde bizi bir başka sürpriz bekliyordu. 25 TL’lik VIP biletlerimizle bindiğimiz aracın business class uçakları andıran koltuklarının arası 1.5 metre açılmış, yattığında ayakları yukarı kaldıracak bir düzenek eklenmişti. Koltuklar solda tek, sağda çiftti. Üstelik otobüste pilav, kebapla başlayan bir dizi ikram yapılıyordu. 10 saati bulan 600 kilometrelik yolculukta, sadece bir kez sabah namazı için mola veriliyordu.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle