GeriSeyahat Bayramda nereye gitmeli
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Bayramda nereye gitmeli

Bayramda nereye gitmeli

Yazın son uzun tatilinde her beğeniye uygun bir seçenek var.

Yeter ki siz karar verin: Deniz, kum güneş tatili mi, yoksa kültür ya da doğa keşfi gezisi mi? İstanbul’dan ayrılmayıp yaşadığınız şehrin tadını da çıkarabilirsiniz. İşte yazarlarımız Mehmet Yaşin ve Saffet Emre Tonguç’un önerileri.

MEHMET YAŞİN YAZDI

Bayramda nereye gitmeli

Huzur mu dediniz

Belki, henüz bayram tatili planı yapmamış olanlara bir yararım dokunur umuduyla sizlere seçeneği bol bir öneri paketi sunacağım. Olanaklarınız hangisine uyarsa, tatilinizin rotasını ona doğru çevirirsiniz.
Bu günlerde bana en çok sorulan soru şu: “Bayramda nereye gidelim?” Yanıtı o kadar zor ki. Tatil anlayışı, kişiden kişiye değişen bir şey. Kimi dağa çıkar, kimi denize girer, kimi uzak diyarlara gider, kimi evinde oturur (benim gibi). Tatilden ne beklediğiniz önemli. Kalabalıkların arasında dalgalanmak mı, yoksa bir ağacın gölgesinde kaybolmak mı?.. Eğer öylesine bir turist olmak istiyorsanız, seçeneğiniz çok. Ama tercihiniz unutulmaktan, kaybolmaktan yanaysa işiniz zor. Çünkü, kendinizle baş başa kalacağınız köşe bucak sayısı öylesine azaldı ki. Yazar Yıldırım Türker, gittiği Santorini Adası’nı anlattığı yazısının son paragrafında sanki duygularımı dile getirmiş: “Tatilden beklediğiniz, farklı bir gökyüzü altında dünyanın kaydından düşmekse. ‘Orada, benimkinin dışında bir hayat olsun. Ben o hayata sızıyım. Mümkünse bir süre için kaybolayım. Fazla fark edilmeden yaşayayım. Beni hiç kimse, hiçbir şey bir süre çağırmasın’ diyorsanız yanlış yerdesiniz. O gökyüzü buradan sökülmüş. Yerine, Truman Show filmindekine benzer bir fon perdesi gerilmiş. Boşuna dağ taş gezip dekorun arkasını aramayın. Bütün o yerel doku; o eşeğiyle geçiveren köylü, o yün eğiren yaşlı kadın, o değirmenler, hep dekor. O çiğ spot ışıkları hep üstünüzde. Siz, bu çağın en acıklı kahramanısınız. Turistsiniz. Önümüzdeki yıl için yerinizi şimdiden ayırınız.”

Bayramda nereye gitmeli


Bodrum’dan Antalya’ya vira vira

BODRUM

Sabaha kadar eğlence


Eğer bir yerde sürekli kalmak sizleri sıkıyorsa, Bodrum-Antalya arasında uzanan bir yolculuğa ne dersiniz? İsterseniz “vira” deyip makinelere, denizden. Direksiyonda uzun saatler geçirmeyi göze alıyorsanız otomobille karadan... Bodrum bildiğiniz gibi. Hava sıcak mı sıcak, insanlar omuz omuza. Çarpışmadan iki adım atmanın imkânı yok. Torba, Türkbükü, Yalıkavak, Gündoğar, Gümüşlük, Turgut Reis… Koylar da pek sakin sayılmaz. Güneş batarken kalkan kadehler, gecenin ilerleyen saatlerinde hâlâ havalarda. Rocklar, blueslar, şıkıdımlar, yatcaz kalkcazlar, nihaventler, türküler birbirine çarpıyor. Neredeyse sabah olacak, kimsenin yatağa gittiği yok. Bodrum’da oldum olası geceler hep uykusuz.

FETHİYE

Krallara layık koylar

Bir sonraki durak Fethiye. Yamaçlarda Kral mezarları, denize asırlardan beri kuşbakışı bakıyor. Çevre koylardan gelen turistler, çarşı içini doldurmuş. Hediyelik eşya peşinde koşturuyorlar. Sıkı bir pazarlık var. Ölüdeniz, Kelebekler Vadisi ve diğer cennet koylar. Önce gezin sonra seçin. Meraklanmayın burada da güzel lokantalar, lezzetli mezeler sizleri bekliyor.

MARMARİS

Lezzetler yerli yerinde

Marmaris’ten önce, Sakar’dan Gökova’ya bakmanın heyecanı basıyor insana. Böylesine bir manzara takvim yapraklarında bile yok. Sonra, orman içinde döne döne giden zakkumlarla süslü yol ve nihayet Marmaris. Kalabalık burada biraz daha kabul edilebilir cinsten. Tesisler makul dolulukta. Yatırımcının kafasında malum soru: “Bu yıl da mı boş geçecek?..” Yine de lezzetler yerli yerinde: Zeytinyağlılar, ahtapot salatası, şakşuka, çoban salata, kalamar tava, lağos şiş, çipura denizden. Tatlı olarak krokanlı parfeye ne dersiniz?.. Ardından hazmettirici bir şeyler içmek lazım. Sonra gecenin diğer tatları.

DALYAN

Okaliptüslerin gölgesinde


Dalyan her zamanki sessizliğinde. Baskın ses, sazların arasından kıvrıla kıvrıla giden motorların pıtırtısı. İşte size kumsal, işte deniz. Aman kaplumbağalara dikkat. Sahile gerilen ipi geçmeyiniz lütfen. Ünlü Kaunos harabelerini görmek istemez misiniz? Akşam, su kıyısında, okaliptüslerin gölgesinde, kiremitte alabalık var. Yanına ne istersiniz?..

ANTALYA

İmrenilecek tablo

Hedefteki kent Antalya. Toroslar peş peşe geçiliyor. Kepez üstünde işte lacivert Akdeniz. İster Konyaaltı ister Lara plajı. Deniz her zaman hazır ve nazır. Karnınız mı acıktı; fast food da var Fransız mutfağı da. Dönerin en lezzetlisinin burada olduğunu unutmayın. Serpme böreği de aman ihmal etmeyin. Kaleiçi’ndeki güzelim barlarda kadeh kaldırmaya ne dersiniz?.. Kafanızı dinlemek istiyorsanız park çok. Bir ağacın altına serilip kitap okuyabilirsiniz. Burası Antalya, yıldızlı otel, tatil köyü seçeneği de fazla...
Köprülü Kanyon’a uğramadan gitmeyeceksiniz herhalde. Firuze, turkuvaz veya türk mavisi. İşte suyun rengi. Raftinge merakınız varsa, doğru adrese geldiniz. Göğe uzanan ulu çınarın altındaki lokantada, yerel tatları bulabilirsiniz. Yemeği fazla kaçırdıysanız, kanyon boyunca yapacağınız sıkı bir yürüyüş iyi gelebilir. Susadıysanz, dayayın dudaklarınızı kaynağa. Buz gibi sudan kana kana için. Böylesini bir daha bulamazsınız. Kendinize uzaktan bir bakabilseniz, müthiş bir tabloda yer aldığınızı göreceksiniz. İşte size hareketli bir tatil. Günaşırı, ayrı bir güzellik, ayrı bir heyecan.

Herkese ayrı bir rota

Eğer bayram tatilinde kısa kaçamaklarla yetinmek niyetindeyseniz şu rotaları izleyebilirsiniz...

Gazipaşa-Erdemli: Antalya’nın Gazipaşa ve İçel’in Erdemli ilçeleri arasındaki rota, sizi Akdeniz’in az bilinen koylarına götürecek. Bu rotada tarih ve deniz iç içe.
Cide-Amasra: Yemyeşil ormanlar arasında yapacağınız bu yolculukta, Karadeniz’in soğuk suları, Cide’nin yemyeşil ormanları, Bartın’ın tarih kokan evleri ve Amasra’nın enfes balıkları ile tanışacaksınız. Tüm bunlar size yorgunluğunuzu ve sorunlarınızı unutturacak.
Manzaralı Yol: İstanbul’dan başlayıp, Kastro sahili, İğneada, Demirköy’e kadar uzanan, Istırancalar’ı aşıp, Karadeniz’e ulaşan bir rota. Özellikle fotoğraf meraklılarına önerilir.
“İllaki deniz” demiyorsanız: Bafa Gölü sizi bekliyor. Kalıntılarla süslü adaları gezmek, onların gizine ortak olmak, yeşil zeytin ağaçlarının gölgesinde, haşmetli Beşparmak Dağları’nı seyretmek insana huzur veriyor.
Macera düşkünüyseniz: Hemşin Yaylası’ndan daha yukarı çıkıp, Kaçkarlar’ın eteklerinde kamp kurabilirsiniz. Bu sıcakta serin bir tatil hiç de fena olmaz. Veya Van Gölü’ne kuşbakışı bakan Nemrut Gölü kraterindeki göllerin arasında kuracağınız kampı uzun süre unutamazsınız. Hele gece gökyüzündeki yıldızları anlata anlata bitiremeyeceksiniz.
Tekne düşkünleri için: Datça Kabak Koyu’ndan başlayıp, Yediburunlar’ı geçtikten sonra, Patara’da biten yolculuk. Veya Göcek ve Marmaris koylarında Mavi Tur keyfi.

Bayramda nereye gitmeli


SAFFET EMRE TONGUÇ YAZDI

İSTANBUL

Sevdalılarıyla baş başa kalacak

“İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” demiş Orhan Veli. 15 milyonu çoktan devirmiş bir nüfusla bu Bizans artığı şehri dinlemek artık pek mümkün değil. Ancak bu Stin Polis’ten zevk alamayacağımız anlamına da gelmiyor. Kıtaları birbirine bağlamış, üç imparatorluğu ağırlamış İstanbul’a eskilerin verdiği ‘Stin Polis’ ismi ‘şehre’ anlamına geliyor.
İstanbul, Sarayburnu ile Edirnekapı arasındaki yedi tepeye kurulmuş ve tarih boyunca bir dünya kenti olarak milyonları cezbetmiş. Tarihi şehir bugün paha biçilmez hazineleri gizliyor. Ben olsam, tatilde İstanbul ile yarenlik ederken her gün ayrı bir tepeyi fethederim. Birinci tepede Topkapı’nın avlularında kaybolur, hazine dairesinde büyülenir, sonra da Sultanahmet Camii’nde Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’yla sohbet eder, ona yarattığı şaheserin sırlarını sorarım. At Meydanı’nda hayal gücümü kullanır, Bizans’ın Fenerbahçe ve Galatasaray’ı olan Yeşiller ve Maviler arasındaki karşılaşmaları seyrederim. Ardından Kapalıçarşı’daki onlarca sokağı arşınlar, kafelerinde soluklanır, Sahaflar’daki kitaplarda geçmişin izlerini ararım. Üçüncü tepedeki Süleymaniye soluğumu keser, “Bu benim kalfalık dönemime ait” diyen Mimar Sinan’ın tevazuuna şapka çıkartır, Vefa’ya doğru ilerlerim. Son günlerini yaşayan ahşap evlerin birbirlerine omuz vermelerine tanıklık eder, kaybolan bir devre ağıt yakarım. Konstantiniyye’nin kurucusu Konstantin’in mezarının da olduğu On İki Havari Kilisesi’nin yerindeki Fatih Camii’nde oturur, 1453’ün 29 Mayısı’nı düşlerim.
Bir başka gün Bizans’ın izlerini ararım bu görkemli şehirde, Ayasofya beni büyüler, Jüstinyen’le kolonların arasında karşılaşır, “Evet, Hazreti Süleyman’ın mabedinden daha büyüğünü yapmışsınız” derim. Kutsal Bilgelik anlamını taşıyan bu kiliseden ayrıldıktan sonra aynı dönemin diğer şaheseri Yerebatan Sarayı’na girerim, o muhteşem akustikte tarihin seslerini dinlerken şehrin etrafındaki yüzlerce sarnıç gelir aklıma, sonra restorasyonu yeni tamamlanan Zeyrek Camii’ne uzanırım, bir Bizans müzesi için biçilmiş kaftan olan bu binada eskinin mimarlarına saygılarımı sunarım. Kariye’deki mozaikler soluksuz bırakır beni.
Haliç, Fener, Balat bir diğer günümü doldurur. Teleferikle çıktığım Piyer Loti’de kahvemi yudumlarken Altın Boynuz diye adlandırılan Haliç’i seyrederim, Hasköy’de Rahmi Koç Müzesi’ne gider, sanayinin adımlarını gözlemlerim. Pera Palas’ta Agatha Christie’yle Orient Ekspres’i konuşur, Pera Müzesi’nde Osman Hamdi Bey’e selam verir, Markiz Pastanesi’nde Levanten bir kadınla eski, güzel günleri yâd ederim. Gün çok ya, bir diğerinde Eminönü’nden vapura biner, köprülerin altından geçerek Kavaklar’a uzanırım. Dünyanın en güzel suyollarından biri olan Boğaz’da belki bir gökkuşağı sürpriz yapar ve günümü renklendirir. Ben olsam, aslında İstanbul’da yaşamam, İstanbul’u yaşarım...

TRABZON

Kıyıdan yaylalara geçmişten bugüne sörf

Pontus Rum Cemiyeti’ni tarih dersinde okuduğumuz yıllarda, Pontus’un Karadeniz’in eski adı olduğunu bilmezdim. Günün birinde yolum Trabzon’a düştü. Trapezus’un masa olduğunu, o yüzden Yunancada banklara Trapeza dendiğini, bu şehrin de bir masaya benzediği için bu adı aldığını öğrendim.
Trabzon beni hep büyüler. Ana caddede şehrin dinamizmini görürüm, ara sokaklarda esnafın o geleneksel yapısından etkilenirim. Sekiz Direkli Hamam’da, kültürümüzün halen ayakta kalma savaşı veren bir parçasında, tarihe yolculuk yaparım. Kostaki Konağı’nda geçmişin bir bankeri evinde ağırlar beni, Atatürk Köşkü’nde manzaraya dalıp gitmişken Kurtuluş Savaşı yıllarını hatırlarım.
Uzungöl’de doğanın renklerinin peşine takılırım. Ayasofya’nın fresklerinde, Hz. İsa’nın hayatının resimlerdeki yansımalarını seyrederim, o sırada Trabzon Limanı’na bir gemi girer. Surlar boyunca tırmanırım, kiliseden bozma camilerin içinde huzur bulur, artık nesli tükenmekte olan o eski binaları seyrederim. Sumela’da ise insan azmine hayran kalırım. Bir dağın yamacına kondurulan o manastır beni hayaller âlemine taşır, dik yokuşa aldırmadan tepeye tırmanır, İncil’in resimlenmiş halinden büyülenirim. Meryem Ana ve oğlu benimle beraber tüm ziyaretçileri selamlar. Ardından manastır yakınındaki bir restoranda kuymak, kaygana, lahana çorbası ve alabalığın tadına bakarım. Zigana Geçidi bu mevsimde yemyeşildir, dağları tırmanır, İsviçre’yi aratmayan bir doğada Hamsiköy’ün sütlacını kaşıklarım.


MARDİN, MİDYAT, HASANKEYF

Nakış gibi işlenen taşlara güzelleme

Ah Mardin, ah taşın şehri, ah uçsuz bucaksız Mezopotamya Ovası. Şiirinize ortak olmak her dem keyif verir bana. Siz dizelerinizi paylaşırken benimle, ben ara sokaklardaki izleri takip ederim, el sanatlarının son ustalarından feyz almak isterim. Müzede, Kırklar Kilisesi’nde, “Antakya Patrikhanesi’ne ne oldu, neden bu topraklardan Şam’a gitti” sorusunu yanıtlayacak bir dost yüzü ararım, Deyrülzafaran Manastırı’nda, Süryanilerin güneşe taptıkları dönemden kalan tapınaklarda dolaşırken son kalan Süryanilerden biriyle sohbet ederim.
Kebapçılara teslim olmuş Anadolu’nun o muhteşem yerel yemekleri için Cerciş Murat Konağı’na sığınırım. Güneşle vedalaşmaya Kasımiye Medresesi’ne gider, sudaki yansımaları seyrederim.

TELKARİ MUCİZESİ
Yüzyıllardır bir arada yaşadığımız Süryanilerin taşı kelimelerle değiştirdiği Midyat’ın kuyumcularında telkari mücevherlerle büyülenir, sokaklardaki insan renklerinin ardından yaşadığımız coğrafyanın zenginliğine hayret ederim. Kiliselerin çan sesine ezan karışırken dinler arasındaki kardeşliğin barışa olan katkıları üzerine kafa yorarım. Benim gibi bir Tanrı misafirine kucak açan ve adını Süryanicedeki gökyüzünden alan Shmayaa Hoteli’nin en üst terasına çıkar, taşın üzerinde son ışıklarıyla dans eden güneşi yolcularım. Yemek için yüzlerce yıllık bir konak olan manzaralı teraslarıyla şık bir tesise dönüştürülmüş Kasr-ı Nehroz Hotel’e giderim.

HASANKEYF’E VEDA

Hasankeyf her zamanki gibi keyif verir bana ama bir barajın kurbanı olacağını düşündüğümde hüzünlenirim, geçmişin yerleşimleri arasından en tepeye çıktığımda, Dicle’nin Hasankeyf’e kıyamayacağını düşünürüm. Hava çok sıcaktır ama gene de nehir kıyısında oturur, iki yakayı bağlayan köprünün son kalıntılarıyla göz göze gelirim, o sırada İncil’de bile yeri olan Dicle nazlı nazlı süzülüverir binlerce yıldır olduğu gibi.

ÇANAKKALE, BOZCAADA, ASSOS

Efsanelere yelken açın

Nasıl da önemli bir suyoludur bu Çanakkale Boğazı ama gene de mutevazıdır. Karadeniz’in tüm suyuna, Akdeniz’le kucaklaşmak isteyen balığına geçit verir. Brad Pitt’in Troya isimli filminde kullanılan atın gölgesinde, sahilde otururum. Eski adıyla Dardenelles tüm sırlarını döker ortaya. Birinci Dünya Savaşı’nda düşmana geçit vermediğini, bu toprakların 250 bin Türk askerinin kanıyla sulandığını anlatır. Karnımı cömert denizin nimetleriyle doyurur, Çanakkale’de kalırım o gece.
Ertesi sabah Homer’in rüzgârlı Troya’sında alırım soluğu, elimde İlyada, kalıntıların arasında Priamos ve oğlu Hektor ile geçmişi değerlendiririm, savaşın sebebini tartışır, suçu güzel Helen’e atarım, o sırada Aşil şehrin surları etrafında atını sürmektedir. “Yolcu yolunda gerek” derim, bir atla kandırılmış olan Troyalılarla vedalaşırken. Vakit Tenedos’a (Bozcaada) yelken açma vaktidir. Sahildeki Koreli Restaurant’da derya kuzularının hep en tazesi vardır, yanında da adanın şarabı. Sokaklarda geçmişin izini ararken Madam Eleni ile sohbet ederim, Atina’ya göçmüş akrabalarını anlatır bana. Ayazma Plajı’nda keyif yaparım.
Felsefe lazım ruhuma deyip ilk feribotla anakarada bulurum kendimi. Ayvalık üzerinden Assos’a doğru sürerim arabamı, en tepede üç senesini orada geçirmiş olan Aristo beklemektedir, yaşamı irdeleriz, Midilli’ye doğru kaldırdığımız kadehler eşliğinde.

PAMUKKALE, AFRODISIAS

Güzelliğin, şifanın peşinde

Afrodit’e adanan Afrodisias ile Bergama krallarının şifa bulmak için kurdukları Hierapolis (Kutsal şehir) ya da bizim verdiğimiz isimle Pamukkale her sene yüz binlerce kişiye olduğu gibi bana da görkemli geçmişin ipuçlarını sunar. Antik dünyanın en önemli heykel okullarından birinin bulunduğu, denizden 600 metre yüksekte ve Büyük Menderes Nehri’nin kollarından birinin üzerinde yer alan Afrodisias Anadolu’daki en eski yerleşimlerden biri.
Yüzyıllar içinde depremler ve istilalar şehri tarihin sayfalarına gömmüş. Özellikle, 1402’de Timur’un Anadolu’yu yakıp yıktığı dönemden, Afrodisias da
payına düşeni almış ve bir daha belini doğrultamamış. 1961’deki kazılar başlayana kadar köylüler burada tarihi eserlerle iç içe yaşamış. Bana göre Afrodisias, Türkiye’deki en temiz ve düzenli ören yerlerinden. Şehir müzesindeki yontu sanatının olağanüstü örnekleri beni her seferinde etkiler. Anadolu’nun en büyüğü, dünyadaki en iyi korunmuş stadyumlardan biri olan 1900 yıllık, 30 bin kişilik Afrodisias Stadyumu, her ziyaretimde hayallere daldığım yerdir.
Afrodisias gibi komşusu Pamukkale’nin de dünyada eşi benzeri yok. Şehirde geçen yıllarda tamamen gün ışığına çıkarılan ve imparator Domitian’a adanan Sütunlu Cadde’yi geçtikten sonra karşınıza bugün müze olarak kullanılan çok büyük boyutlardaki Roma Hamamları çıkar. Müze ufak olabilir ama içindeki eserler ilginç.
Müzenin önünde ise doğa harikası Pamukkale, teraslardan aşağıdaki vadiye süzülür. Çal Dağı’ndan çıkan termal sulardaki çözülmüş kalsiyum bikarbonatın içindeki karbondioksit havaya karışır ve teraslarda sert tebeşir biçimindeki travertenleri oluşturur. Ayakkabılarımı elime alıp binlerce yılda meydana gelmiş traverten teraslarda yürürüm.
Bugünkü Pamukkale Motel’in içindeki ‘Kutsal Havuz’ Romalılar döneminden beri kullanılıyor. İçinde mermer parçaların ve kolonların olduğu 35 derecelik sıcaklığa sahip havuz çok keyifli. Tepede yer alan Roma mimarisi tarzındaki tiyatro, II. yüzyıldan kalma ve çok iyi durumda, ben bu muhteşem şehre gittiğimde en tepeye çıkıp aşağıdaki güzelliklerin tadını çıkartırım.


False