"Zeynel Lüle" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Zeynel Lüle" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Zeynel Lüle

Yunanistan’ın askeri planları

7 Mayıs 2014

Çin füzeleri almaya niyetlenen Türkiye, hem NATO hem de ABD’nin tepkisiyle karşılaştı. Ancak burnumuzun dibindeki Yunanistan, üstelik tamamen ‘Türkiye’ye karşı’ olduğu aşikar olan savunma ve saldırı sistemini, Rusya ile zenginleştiriyor.
Ne NATO ne de ABD’nin bir tepkisiyle de karşılaşıyor…

Biraz daha ayrıntıya girelim…

Daha geçtiğimiz aylarda Rusya ve Yunanistan arasında geniş çaplı askeri işbirliği imzalandı. Atina'yı ziyaret eden Rus Savunma Bakanı Sergei Şoygu ve Yunan mevkidaşı Dimitrios Avramopoulos arasında imzalandı. Anlaşmaya göre Rusya Yunanistan’a hem silah hem de askeri eğitim verecek. Rus savaş gemilerinin bakımı ve lojistik yüklemesi ise Yunan deniz üslerinde yapılacak. Böylece Akdeniz'deki Rus savaş gemilerinin bakım ve ikmal için boğazlardan geçip ta Sivastopol'a kadar gitmesi gerekmeyecek.

Yine bu anlaşma çerçevesinde başta Kardak kayalıkları olmak üzere Ege'de Türkiye'ye yakın adaları, üç tank, 10 zırhlı personel taşıyıcı araç ve 140 komandonun tam teçhizatlı olarak bindirilebildiği, uzun menzilli füzelere sahip hovercraft’ların alınacağı dillendirildi. Bu iddiayı dile getiren Yunanistan'ın savunma ve askeri haberlerle ünlü 'defencenet' ve 'rodosreport' adlı internet siteleri…

Bu siteler, Yunanistan'ın Ege Denizi'ndeki 2 binin üzerindeki adanın korunması amacıyla Rus ordusundan saatte 60 kilometre hız yapabilen, 140 komandoyu tam teçhizatlı olarak taşıyan, ayrıca üç tank, uzun menzilli füzeler ve 10 zırhlı personel aracı taşıyabilen karada ve denizde hareket edebilen dev hovercraft'ların Yunanistan’a ulaşacağını kaydettiler.

NATO VE ABD’den ‘ÇIT’ YOK…
Yunanistan’ın Rusya ile yaptığı anlaşmalar ve elde ettiği savunma araçlarının ilk tatbikatı ise “Pirpolitis” (Kundakçı) Kod adlı tatbikatı ile bu ay içinde gerçekleşecek. Ve Yunanistan Rus yapımı S-300 füzelerini ateşleyen ‘İlk NATO Ülkesi’ olacak.
Yunanistan benzer bir anlaşmayı da İsrail ile gerçekleştirmişti. Yine bu gelişmeye ne NATO ne de ABD ses çıkarmıştı.

FRANSA İLE ASKERİ ANLAŞMA
Yunanistan yine bu yıl içinde de, Fransızlardan uçak ve Fırkateynler aldı. Fransız Savunma Bakanı Jean-Yves Le Drian ve Yunan mevkidaşı Panos Panagiotopoulos 28 Şubatta stratejik bir anlaşmaya imza attılar. Fransa 2 yeni nesil FREMM fırkateynini Yunan Donanmasına entegre etme taahhüdünde bulundu. Ayrıca Yunanistan Fransa’dan 4 adet de deniz karakol uçağı aldı. FREMM Fırkateynler 6 bin tonluk, 142m boyunda 20 metre eninde. 55 km hızı 11 bin km menzili var.
Silahları MM-40 Blok 32 yeni nesil Exocet antigemi füzeleri. Aster hava savunma sistemi, 1 adet Otobreda 127 mm top ve MU90 torpidoları taşıyor. Gemiler yeni nesil sensörlerle donanmış. Birer adet de silahlı helikopter taşıyan bu gemiler Stealth, yani radarlarca saptanması çok zor.
Yunanistan’ın bütün bu anlaşmaları ve silah donanımı yapmasının nedeni ise bir sır değil. Çünkü Yunanistan önümüzdeki aylarda Ege’de petrol aramayı planlıyor. Bu fırkateyn ve uçaklar da Yunan Donanmasına destek olacak.

PIRPOLITIS TATBİKATI
Gelelim Yunanistan’ın bu ay içinde yapacağı ‘Pirpolitis’ tatbikatına…

Hatırlanacağı gibi daha önce Güney Kıbrıs’a konuşlandırılması planlanan, ancak Türkiye’nin tepkisi nedeniyle Yunanistan tarafından alınarak Girit adasına yerleştirilen S-300 füzeleri, aradan 15 yıl geçmesine rağmen hiç aktif hale getirilmemişti. Yunan S-300'leri hiç atış yapılmadan yıldan yıla işlevlerini kaybediyordu. Halen, 2004 itibarıyla radar güdüm sistemlerinden biri devre dışı kaldı ve tamir edilemedi. 2006'da merkezi araştırma radar sistemi devre dışı kaldı, 2008'de 40 mermisinin (S-300 füzesi) garanti süresi bitti. Dahası eldeki 4 fırlatıcıdan biri de devre dışı kaldı. Bu durağanlığın devamı halinde, S-300'lerin tamamen kullanım dışı kalması ve hurdaya çıkmasından endişe edilmeye başlandı. Girit'teki Kaniya Hava Üssü'nden Aralık ayı içinde yapılacak olan tatbikata, NATO subaylarının da ‘gözlemci’ olarak katılması bekleniyor.

Bütün bu hesaplamalar, gelişmeler ve silahlanmaları duyunca ister istemez insan kendisine soruyor… Dış politikadan sonra ‘askeri’ politikalarda da bir yalnızlaşma söz konusu mu acaba diye… Artık biraz gözümüzü dışarı çıkarsak ve şu iç çekişmelere biraz ara versek daha net göreceğiz…
Ama…

Yazının devamı...

Vize dosyasını açıyoruz

13 Aralık 2013

Kulis bilgileri
Kafaları fazla karıştırmadan, önce buraya kadar nasıl gelindi onu bir özetleyeyim…
AB Komisyonu tarafından Türk vatandaşlarına vize muafiyeti için hazırlanan yol haritası üzerinde, 30 Kasım 2012 tarihinde geniş bir mutabakat sağlandı. Konuyla ilgili bilgi veren resmi rakamlar, bu işin en geç Nisan 2013’te sonuçlanacağını söylediler.
Ama nafile… Fransa durup dururken, ‘Yol Haritası’ metnine çekince koyarak, ‘AB Komisyonu Türkiye ile istişareyi yapsın ama, en son biz (27 AB ülkesi) duruma el koyalım’ dedi.
Yasadışı göçler nedeniyle üçüncü ülkelerden Türkiye’ye gelen kişilere ilişkin Türkiye’nin vize politikasının AB ortak vize politikası ile eşdeğer kriterlere sahip olmasını istedi. Ancak bazı üye devletler, 'vize muafiyeti' hayata geçmeden bunun Ankara’dan talep edilemeyeceğini söyleyerek, Paris’i ikna ettiler.

Bu sefer sahneye Avusturya çıktı. Yol Haritası metninin içine ‘Uzun dönem perspektifli süreç’ gibi bir ifadenin eklenmesini istedi. Ayrıca Türkiye’den, Bulgaristan ve Yunanistan sınırında oluşturulması öngörülen ‘Sınır ve Gümrük İşbirliği’ merkezini acilen hayata geçirilmesinin ‘taahhüdünü’ istedi.
Kıbrıslı Rumlar’ın da talepleri vardı ve bunları bir bir sıraladı:
1)Geri Kabul Anlaşması’nın uygulamasında sorun yaşanırsa, Türkiye’ye yaptırımlar uygulansın.
2)Türkiye’nin ‘Güney Kıbrıs’ı tanımamasından kaynaklanan sorunlara ‘tek sesle’ karşı çıkılsın.
3)Metne sıkça ‘AB’nin tüm üye ülkeleri’ ifadesi yazılarak, Türkiye’ye AB’nin üyelerinden birinin de Kıbrıs Rum Kesimi olduğu hatırlatılsın.

Bu istekler, büyük ölçüde ‘Yol Haritası’ metnine dahil edildi. Bu nedenle ‘Geri Kabul Anlaşması’nın imzası gecikti ve akabinde vize muafiyetinin yolunu açacak olan ‘Yol Haritası’ da yürürlüğe koyulamadı.
Pazarlıklarla geçen bir süreç sonunda ‘orta yol’ bulundu.
Türkiye, 1951 Cenevre Sözleşmesi üzerinde bulunan, ‘Sadece Avrupa’dan gelenlere Mülteci Statüsü vereceği’ne yönelik 'coğrafi sınırlama çekincesi'ni kaldıracak. Ayrıca, Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tanımadığını beyan eden ‘tek taraflı’ bir deklarasyonu Brüksel’e sunacak.
16 Aralık’ta Ankara’da atılacak imzalar sonrasında, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na göre ‘3,5 yıl sonra’, AB makamlarına göre ise ‘belirsiz’ olan ‘vizesiz Avrupa’ya gidecek süreç içinde Ankara’nın yerine getireceği yükümlülükler çok yoğun.
Üç ayrı kulvarda sürecek olan yükümlülükleri şöyle sıralayabiliriz:

VİZE POLİTİKASI
*Türk Vize Enformasyon Sistemi oluşturulacak.
*AB açısından göç ve güvenlik riski yaratan ülkelerin vatandaşlarına sınırda vize verme uygulamasına son verilecek. *Türk vize politikası AB müktesebatına uyumlu hale getirilecek. (Türkiye’nin vize talep etmediği, AB ülkelerinin vize uyguladığı ülkelere, Ankara da vize uygulayacak).
*Ayrımcılık yapmaksızın tüm AB ülkelerinin vatandaşlarına vize muafiyeti tanınacak.
*Havaalanı transit vize uygulamasına geçilecek.

Bu aşamada, AB ülkeleri de Türk vatandaşlarına 'vize kolaylığı' uygulayacak.
*Buna göre; İşadamları, sanatçılar, sporcular, gazetecilere 2 ila 5 yıllık vizeler verilecek.
*Emekliler, 12 yaş altındakiler, sivil toplum kuruluş yöneticileri vize ücreti ödemeyecek.
*Vize başvuruları 15 günde sonuçlandırılacak. Başvuru reddedilirse nedeni yazılı olarak bildirilecek. Reddi halinde vize başvurusunda bulunanların dava açma hakkı olacak.
*Avrupa’da belirli bir süre yaşamış Türklere kolay şekilde ve ‘çok uzun süreli’ vizeler verilecek.
*Vize ücretleri ise 60 Euro’dan 35 Euro’ya düşecek.

SINIR YÖNETİMİ
*Özellikle AB ülkeleriyle olan sınırlarda uygun kontrol ve gözetleme sağlanacak.
*Yunan ve Bulgar sınırlarının korunması için daha fazla işbirliği yapılacak ve ‘üçlü’ idari yapının güçlendirilmesi sağlanacak.
*Üçlü işbirliği merkezinin yanı sıra Türkiye’de ‘Ulusal Koordinasyon Merkezi’ kurulacak.
*İyi eğitilmiş ve nitelikli personelin oluşturacağı ‘sınır koruma birimi’, sınır geçiş noktalarında görevlendirilecek. Bunun için gerekli bütçesel ve idari önlemler alınacak.

ULUSLARARASI KORUMA
Türk vatandaşlarına ‘vize muafiyeti’ getirecek olan sürecin belki en ‘meşakkatli’ kulvarı, Türkiye’nin uluslararası alanda üstlendiği yükümlülüklerde yaşanacak.
Buna göre;
*Türkiye, 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne 1967’de koyduğu, ‘Sadece Avrupa’dan gelenlere Mülteci Statüsü verilir’ şeklindeki 'coğrafi sınırlama çekincesi'ni kaldıracak.
*Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin Türk topraklarında görevini tam anlamıyla ve kısıtlamalara maruz kalmaksızın gerçekleştirmesi sağlanacak.
*Mültecilerin statüsünü belirleme prosedürlerine yönelik özel bir birim oluşturulacak. Mültecilerin ve sığınmacıların uygun şekilde kabulü ve haklarının korunması için gerekli kaynak sağlanacak.
*Avrupa Polis Birimi (EUROPOL) ve Avrupa Sınır Koruma Teşkilatı FRONTEX gibi kurumlarla İşbirliği Anlaşması imzalanacak.
*Terörle mücadelede daha derin bilgi paylaşımı, kara para aklama, insan kaçakçılığı, silah kaçakçılığı, siber suçla mücadele, nükleer ve radyoaktif madde kaçakçılığı, uyuşturucu kaçakçılığı ve organize suçlar gibi konularda, AB ve Türkiye güvenlik güçleri ve istihbarat birimlerinin çok daha yakın ve derin işbirliğine girmesi sağlanacak.

Yazının devamı...

Misafirperverliğinizin hayranıyım

5 Aralık 2013

Lüksemburg Büyük Düşesi Maria Teresa ile buluşmaya gittiğimde, Monarşi ile yönetilen ülkelerdeki ‘Saray Protokolü’nün beni bunaltacağını biliyordum.

Beklediğim gibi görüşme öncesi bir protokol temsilcisi yanıma gelerek, ‘Ne yapacağımı’ ve ‘Ne yapmayacağımı’ anlattı. Üstelikte, daha önceki randevularının sarkması nedeniyle sadece 15 dakikam olduğunu söyledi. Niye yalan söyleyeyim buna biraz canım sıkıldı. Ama ‘an’ sıkılma anı değildi. Başladığım işi bitirme anıydı.

İşte böyle bir ortamda Lüksemburg Büyük Düşesi odaya gülümseyerek girdi. Sanki uzun zamandan beri onu tanıyor gibiydim. Belki fotoğraflarına olan aşinalığım, belki de onun sıcacık davranışı bana bunu düşündürttü… Hiç 5 çocuklu ve 2 torunlu bir kadın gibi durmuyordu. Doğal olarak çok bakımlı ve mükemmel konuşan biri vardı karşımda. Siyah etek, beyaz ceket giymiş, sade takılarıyla da bu giysisini süslemişti.

Kendimi tanıtıp hemen söyleşiye başladım. Yanlış yapmamaya özen gösteren ve kısa kısa cevaplar verdi. Biraz temkinli ama cevaplarına hazırlıklıydı. Lüksemburg’un Türkiye’ye yaptığı bu en üst seviyedeki devlet ziyareti 66 yıl sonra ilk kez gerçekleşti. En son benzer bir ziyaret 1947’de yapıldı.

Lüksemburg Büyük Düşesi Maria Teresa’nın sorularımıza verdiği cevaplar şöyle:

Suriye kampı

“Bu ziyarette özellikle bir mülteci kampını ziyaret etmek istedim. İnsani yardımlar konusunda son derece hassasım. Bu konuya ilgim, yaşamımın önemli bir parçası ve bu alanda birçok çalışmalarım oldu. Türkiye’yi yönetenlerin ve halkının Suriyeli Mültecilere cömertçe kucak açması, onların yaşadığı acıları gönülden paylaşması, takdir edilecek bir davranış. Bu durum, büyük Türk halkına olan hayranlığımı bir kez daha artırdı. Ben de Suriye halkının acılarını paylaşmak, onların bu acılarına ortak olmak istedim. Onlarca mülteci kampı ve yüzbinlerce mülteciye, sağlık, eğitim, sosyal yardım yapılıyor. Yapılanları gönülden takdir ediyorum. Bu ziyaretle, hem Suriye halkının acılarını paylaşmak, hem de Türk halkının yaptığı bu fedakârlığa takdirimi bizzat orada dile getirmeyi arzuladım”

Kadınların sorunları:

“Kadın sorunlarının giderilmesi konusunda Türkiye’nin büyük bir atılım içinde olduğunu gördüm. Türkiye çok faal ve dinamik bir tutum içinde. Birçok konuda oldukça ileri adımlar atılmış. Bizzat bu konuda atılan adımları Aile Bakanı Fatma Şahin’den dinledim. Bakanınız beni çok etkiledi. Yıllardan beri kadın sorunları konusundaki çalışmalarım biliniyor ancak benim bu konuda Türkiye’ye yapacağım bir tavsiye olamaz. Daha çok öğrenmek ve dinlemek amacıyla görüşmeler yaptım”.

Türkiye’nin AB üyeliği:

Lüksemburg her zaman Avrupa Birliği içinde Türkiye’nin dostu olmuştur ve bu tavrımızda değişiklik olamaz. Dostunuz olarak kalacağız.
İkili ilişkilerin, diplomatik, ekonomik ve her alanda geliştirilmesini arzu etmekteyiz. Zaten üç bakanla Türkiye’ye gelmiş olmamız bunun en önemli göstergesidir. Devlet ziyareti, ilişkileri daha da canlandırmak amacını taşıyor. Ayrıca Türkiye’ye AB içindeki desteğimizi de açıkça gösteriyor”.

Yazının devamı...

AB'nin 'İlerleme Raporu': Üsluba dikkatli ama eleştiriye bonkör

21 Kasım 2013

Geçen yıllara göre ifadeleri ‘daha yumuşak’ ve Ankara’nın sert tepkisine neden olmayacak şekilde vurgulamaya özen gösterilen raporda, eleştiriler yine bu üslup içerisinde yer aldı. Yani, ‘Zaten aksak giden ilişkiler, üslup nedeniyle daha da karmaşık hale gelmesin. Övgülerin dozu biraz artarken, arada eleştiriler de eksiksiz yerini bulsun’ anlayışı rapora hâkim…

Gezi olayları

Bence bu yılki raporun en önemli bölümü, ‘Gezi Olayları’ sonrasında yapılan tespitler içinde yer alan, ‘Türkiye’de sivil toplum algısının hala demokrasi içinde yer bulamamasına’ yapılan vurgu oldu. Daha önceki raporlarda bu durumun yeterince vurgulanmamış olmasının en önemli nedeni, AB Komisyonu’nun ‘Taksim’ olaylarından çıkardığı önemli bir tespitti.
Raporda bu bölüm aynen şu şekilde yer aldı: “Gezi olayları bize şunu gösterdi: Görülüyor ki hala Türkiye’de sivil toplum, demokrasinin önemli ve yasal bir paydaşı olarak algılanmamaktadır. Gezi Parkı olayları ile ilgili İstanbul ve diğer illerdeki gösteriler, Türkiye’de sivil toplumun geliştiğini ve giderek etkili olduğunu gösteriyor. Yasal çerçeve Sivil Toplum Kuruluşları’nın (STK) işleyişini engellemektedir. Aşırı bürokrasi sivil toplum katılımını cesaretlendirmemektedir. STK’ların siyasete katılımı için mekanizmalar bulunmamaktadır. Dernek ve Vakıfların Kamu Kurumlarıyla İlişkilerine Dair Yasa uygulamaya konulmalıdır.
Mevcut durumda denetim ve cezalarla ilgili alanlarda sorun çıkmaktadır. Hükümet-sivil toplum ve parlamento-sivil toplum ilişkileri sistemli ve düzenli bir danışma süreci içinde geliştirilmelidir. Bu süreç, yasama sürecinin ve idarenin yasa yapım dışındaki icraatının bir parçası olmalıdır”.

AB Gül’ü tercih ediyor

Aslında bu saptama, Türkiye’nin ileri demokrasilere göre ‘en büyük eksikliğini’ vurgulaması açısından oldukça çarpıcı geldi bana. Bu nedenle raporun en can alıcı bölümü olduğu görüşündeyim.
Rapor bu saptamanın yanı sıra, Gezi olaylarında hükümetin ‘kutuplaştırıcı’, ‘dayatmacı’ ve ‘baskıcı’ bir tavır takındığı görüşünü taşıyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ise, hem bu süre içinde, hem de AB sürecine olan bağlılığı konusunda ‘yapıcı’, ‘uzlaşmacı’ ve ‘birleştirici’ tavır aldığı saptamasında bulunuyor. Yani rapor açıkça, ‘AB, Gül’ü, Erdoğan’a tercih etmektedir’ görüşünü dolaylı da olsa ortaya koyuyor.
Ve basın konusu… İşte burada AB pek lafını esirgemiyor. Hükümet görevlilerinin basın üzerindeki baskıları, oto-sansür, eleştiri yapan gazetecilerin görevlerine son verilmesi, internet sitelerinin yasaklanması gibi uygulamaların sürdüğünü, yargı ve medya denetim kuruluşunun yaklaşımları nedeniyle ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğünün pratikte baskı altında olduğunu söylüyor.

Raporun Kıbrıs bölümü ise, tamamen Güney Kıbrıs’ın beklentilerini karşılıyor. Aksi durumun zaten beklenmesi garip olurdu. Raporun ‘oy birliği’ ile onaylanması ve bu heyetin içinde Rumların da olduğunu bilmek yeterli…
Türkiye’nin BM Genel Sekreteri himayesindeki müzakerelere Türkiye’nin desteğinin devam ettiğini, Güney Kıbrıs’taki seçimler sonrası Ankara’nın birçok defalar müzakerelere yeniden başlanması yönünde çağrı yaptığını teslim eden rapor, ‘Rum ağzı’ ile devam ediyor.

Övgü de var beklenti de

AB, reformlar konusunda Türkiye’yi ‘cesaretlendirici’, ‘teşvik edici’ ifadelerini de esirgemiyor. 30 Eylül’de açıklanan ‘Demokratikleşme Paketine’ ‘uygulamayı görme’ rezerviyle övgü yapıyor. Bu alanda Ankara’nın ‘İlerleme Raporu’nun yayımlanmasından birkaç gün önce açıklanan ‘Demokratikleşme Paketi’ ile ilgili beklentisini yerine getiriyor. Ancak eksiklikler hiç ‘cimri davranmadan’ bir bir sıralanıyor. Kadın hakları, kültürel haklar, din ve vicdan özgürlüğü, azınlık hakları vs.
Kısaca bu yıl ki rapor, demokrasi ve insan hakları alanındaki sorunları açıkça ortaya koyuyor ancak, her an ipleri koparmaya hazır olan Ankara’yı kızdırma ve tepkisini çekme ihtimalini de göz önüne alarak, yani ‘üslubunca’ bunları yapıyor.

Yazının devamı...

AB'nin 'İlerleme Raporu': Üsluba dikkatli ama eleştiriye bonkör

10 Kasım 2013

Geçen yıllara göre ifadeleri ‘daha yumuşak’ ve Ankara’nın sert tepkisine neden olmayacak şekilde vurgulamaya özen gösterilen raporda, eleştiriler yine bu üslup içerisinde yer aldı. Yani, ‘Zaten aksak giden ilişkiler, üslup nedeniyle daha da karmaşık hale gelmesin. Övgülerin dozu biraz artarken, arada eleştiriler de eksiksiz yerini bulsun’ anlayışı rapora hâkim…

Gezi olayları

Bence bu yılki raporun en önemli bölümü, ‘Gezi Olayları’ sonrasında yapılan tespitler içinde yer alan, ‘Türkiye’de sivil toplum algısının hala demokrasi içinde yer bulamamasına’ yapılan vurgu oldu. Daha önceki raporlarda bu durumun yeterince vurgulanmamış olmasının en önemli nedeni, AB Komisyonu’nun ‘Taksim’ olaylarından çıkardığı önemli bir tespitti.
Raporda bu bölüm aynen şu şekilde yer aldı: “Gezi olayları bize şunu gösterdi: Görülüyor ki hala Türkiye’de sivil toplum, demokrasinin önemli ve yasal bir paydaşı olarak algılanmamaktadır. Gezi Parkı olayları ile ilgili İstanbul ve diğer illerdeki gösteriler, Türkiye’de sivil toplumun geliştiğini ve giderek etkili olduğunu gösteriyor. Yasal çerçeve Sivil Toplum Kuruluşları’nın (STK) işleyişini engellemektedir. Aşırı bürokrasi sivil toplum katılımını cesaretlendirmemektedir. STK’ların siyasete katılımı için mekanizmalar bulunmamaktadır. Dernek ve Vakıfların Kamu Kurumlarıyla İlişkilerine Dair Yasa uygulamaya konulmalıdır.
Mevcut durumda denetim ve cezalarla ilgili alanlarda sorun çıkmaktadır. Hükümet-sivil toplum ve parlamento-sivil toplum ilişkileri sistemli ve düzenli bir danışma süreci içinde geliştirilmelidir. Bu süreç, yasama sürecinin ve idarenin yasa yapım dışındaki icraatının bir parçası olmalıdır”.

AB Gül’ü tercih ediyor

Aslında bu saptama, Türkiye’nin ileri demokrasilere göre ‘en büyük eksikliğini’ vurgulaması açısından oldukça çarpıcı geldi bana. Bu nedenle raporun en can alıcı bölümü olduğu görüşündeyim.
Rapor bu saptamanın yanı sıra, Gezi olaylarında hükümetin ‘kutuplaştırıcı’, ‘dayatmacı’ ve ‘baskıcı’ bir tavır takındığı görüşünü taşıyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ise, hem bu süre içinde, hem de AB sürecine olan bağlılığı konusunda ‘yapıcı’, ‘uzlaşmacı’ ve ‘birleştirici’ tavır aldığı saptamasında bulunuyor. Yani rapor açıkça, ‘AB, Gül’ü, Erdoğan’a tercih etmektedir’ görüşünü dolaylı da olsa ortaya koyuyor.
Ve basın konusu… İşte burada AB pek lafını esirgemiyor. Hükümet görevlilerinin basın üzerindeki baskıları, oto-sansür, eleştiri yapan gazetecilerin görevlerine son verilmesi, internet sitelerinin yasaklanması gibi uygulamaların sürdüğünü, yargı ve medya denetim kuruluşunun yaklaşımları nedeniyle ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğünün pratikte baskı altında olduğunu söylüyor.

Raporun Kıbrıs bölümü ise, tamamen Güney Kıbrıs’ın beklentilerini karşılıyor. Aksi durumun zaten beklenmesi garip olurdu. Raporun ‘oy birliği’ ile onaylanması ve bu heyetin içinde Rumların da olduğunu bilmek yeterli…
Türkiye’nin BM Genel Sekreteri himayesindeki müzakerelere Türkiye’nin desteğinin devam ettiğini, Güney Kıbrıs’taki seçimler sonrası Ankara’nın birçok defalar müzakerelere yeniden başlanması yönünde çağrı yaptığını teslim eden rapor, ‘Rum ağzı’ ile devam ediyor.

Övgü de var beklenti de

AB, reformlar konusunda Türkiye’yi ‘cesaretlendirici’, ‘teşvik edici’ ifadelerini de esirgemiyor. 30 Eylül’de açıklanan ‘Demokratikleşme Paketine’ ‘uygulamayı görme’ rezerviyle övgü yapıyor. Bu alanda Ankara’nın ‘İlerleme Raporu’nun yayımlanmasından birkaç gün önce açıklanan ‘Demokratikleşme Paketi’ ile ilgili beklentisini yerine getiriyor. Ancak eksiklikler hiç ‘cimri davranmadan’ bir bir sıralanıyor. Kadın hakları, kültürel haklar, din ve vicdan özgürlüğü, azınlık hakları vs.
Kısaca bu yıl ki rapor, demokrasi ve insan hakları alanındaki sorunları açıkça ortaya koyuyor ancak, her an ipleri koparmaya hazır olan Ankara’yı kızdırma ve tepkisini çekme ihtimalini de göz önüne alarak, yani ‘üslubunca’ bunları yapıyor.

Yazının devamı...

Yalnızlık, Avrupa’dan uzaklaşmayla başladı

22 Eylül 2013

Türkiye’nin siyasal davranış biçimi, Türkiye’nin bu coğrafi konumunu çoğu zaman yansıtır. Ama son zamanlarda iki taraf arasında gidip gelen bu sarkaç, Doğu kapısına yapıştı kaldı. Dış politika ya da ‘uluslararası ilişkiler’in, daha çok ‘ülkelerin menfaatleri’ üzerine şekillendiği malum. Dış politikada, duygusallığa yer olmadığı, duyguların ön plana çıkarıldığı bir politikanın, ülkeleri yalnızlaştıracağı da kesin… Fakat ülkemiz bu aralar, duygusallığın ağır bastığı bir siyaset yürütüyor. Bu nedenle de yalnızlaşıyor.

BATIYI SUÇLAYIP, DOĞUYA SİTEM ETMEK
Bu durumu AK Parti’nin dış politika danışmanı İbrahim Kalın, ‘değerli yalnızlık’ olarak tanımlıyor. Doğu’da durup, Batı’ya kızan, ama Doğu’nun da desteğini alamayan bir konum…

Türkiye’de Avrupa Birliği artık gündemde değil. Hatta Başbakan, birçok konuda ‘ilgili, ilgisiz’ olarak AB’yi suçluyor. Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta, ‘baş sorumlu’ olarak AB’yi işaret ediyor.

Ama buna karşılık, Rusya, Çin hatta İran’a yönelik herhangi bir söz söylemediğini görüyoruz. Daha da önemlisi, Mısır’da alenen ‘darbecilerin arkasında duran’ Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelere sadece, ‘sitemkâr’ sözler sarf ettiğini duyuyoruz. Başbakan’ın Avrupa’ya yönelik bu tavrı, aslında AB’ye üye olmaya yönelik müzakere konumunda olan Türkiye halkını, ister istemez ‘Avrupa karşıtı’ haline getiriyor.

AVRUPA YAPABİLECEĞİNİ YAPTI
Hâlbuki AB, Başbakan’ın bir türlü ‘kızamadığı’ Rusya ya da Çin gibi ülkelerin aksine, Mısır’a ‘uygulayabileceği’ en üst yaptırım konusunda adım attı. Suriye konusunda ise, neredeyse Türkiye ile ‘paralel’ bir siyaset uyguluyor. Yani, ‘üst perdeden’ bir suçlamayı hak etmiyor.

MISIR KONUSUNA BAKALIM…
28 AB ülkesinin hepsi Mısır konusunda aynı görüşte değil. Aynı görüşte olsalar dahi, AB’nin Mısır’daki darbeci yönetime ekonomik yollarla baskı kurmasının, ABD ve Körfez ülkelerinin yardımları sürdükçe pek bir anlamı kalmıyor.

Kasım 2012’de AB ülkeleri Mısır için 5 milyar euro (6,67 milyar dolar) yardım ayırdı. Bunun 2 milyar Euro’sunu Avrupa Yatırım Bankası üstlenirken, 2 milyar Euro’sunu da Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası üstlenmişti. Bu miktar 2011-2013 yılları için belirlenen 450 milyon euroluk yardım programına eklenen miktar. Bu da AB’yi Katar’dan sonra Kahire’ye en çok yardımda bulunan ikinci ülke yapıyor.

Askeri yardım konusunda da AB’nin, 2009-2011 yılları arasında yapmış olduğu 140 milyon euroya çıkan yardıma bakılacak olursa yıllık 973 milyon euro (1,3 milyar dolar) değerinde yardımda bulunan Amerika karşısında pek bir ağırlığı yok.
Buna rağmen AB, askeri yardımların durdurulması, mali yardımların da askıya alınmasını kararlaştırdı.

Suriye konusunda ise, Fransa ve İngiltere başta olmak üzere, Avrupa ülkelerinin çoğu, Türkiye’nin politikasıyla ‘paralel’ siyaset yapıyor. BM'den bir karar çıkmasa bile, Türkiye'nin de içinde yer alacağı bir 'koalisyona' katılacak AB ülke sayısı en az 5.
Halbuki, Rusya, İran ve Çin, bu katliama ‘seyirci’ kalmayı tercih ediyor ve hatta katliamın durdurulması konusunda atılacak herhangi bir adıma da ‘engel’ oluyorlar.

BÜTÜNLEŞME Mİ, PARÇALANMA MI
Yani Başbakan Erdoğan’ın, ‘Batı’ya yüklenme’ ya da ‘AB’yi suçlama’ yerine, Batı ve AB’nin yanında yer alarak onları yönlendirmeyi seçmesinin daha ‘faydalı’ olacağı aşikâr.

Baktığımızda, Batıda genişleyen ve gelişen, doğuda ise parçalanan (Irak ve Suriye) bir harita görmekteyiz. Türkiye’nin ‘sarkaç’ının durduğu yer, bütünleşmeyi mi, parçalanmayı mı seçmelidir? Bu seçim, önümüzdeki bir kaç on yılına damga vuracaktır.

Türkiye, öyle ya da böyle Avrupa’dan uzaklaşırken, Ortadoğu’daki ‘parçalanma’ senaryolarının içine daha çok giriyor. Bu, ülkemizde ki olası 'ayrılıkçı' destekçilerinin gücünü artırıyor. Halbuki AB, parçalanma eğilimlerini kontrol etme konusunda etkili bir biçimde kullanılabilir. AB’nin barış ve istikrar ortamından dışlanmak istemeyen halklar, bu nedenle ayrılma taraftarı olamazlar. Buradaki tercih doğal olarak istikrar, refah ve demokrasiden yana olacaktır. Çünkü AB içerisinde tüm grupların kültürel ve siyasal hakları da tanınmış olacaktır.

Türkiye AB’ye yakınlaştıkça, Ortadoğu batağından o derece uzaklaşacaktır…

Yazının devamı...

Ergenekon'a Avrupa'dan bakmak

26 Ağustos 2013

AİHM, iç hukuk yollarının tükenmesini beklemeden verdiği ‘ara karar’ ile bu davaların bazılarını ‘inceleme’ye değer bulduğunu açıkladı ve hükümete bazı tereddütleriyle ilgili sorular yönlendirdi.

Öncelikle şunu söyleyeyim…

AİHM, Ergenekon davasında yargılananların, ‘makul sebepler nedeniyle yargılandığı’, davacıların tutuklanmaları ile ilgili kararın ‘makul sebeplere dayandığı’ tespitini yaptı. Bu bağlamda yakalama ve tutuklama kararlarının ‘yasalara uygun’ olduğunu söyledi.

Yani Ergenekon davası ve yargılananlara yönelik suçlamaları ‘ciddiye’ aldığını birçok kez yineledi.

AİHM’in bu konuda bir tereddüdü yok.

Ama, yargı sürecinin ‘adil olup olmadığına’ bakacak. Bir hukuk devletinde adli kuralların eksiksiz uygulanıp uygulanmadığı üzerinde duracak. Bunun için de iç hukuk yollarının tüketilmesini bekleyecek. Buna rağmen, birkaç başvuruda verdiği ara kararda, bazı ‘ihlaller’ üzerindeki tereddütlerini açıklama gereği duydu. İç hukuk yollarının tüketilmesini beklemeden ‘ara karar’ vererek bunlarla ilgili Türk Hükümeti’ne ‘bilgiler’ sordu.

Mesela, Levent Bektaş’ın başvurusu üzerine, iddianamede ‘özel hayatın korunup korunmadığı’na yönelik şüphelerini ortaya koydu. Poyrazköy’de ele geçirilen mühimmata ilişkin olarak 22 Nisan 2009’da tutuklanan emekli Binbaşı Levent Bektaş’ın başvurusu hakkında “ilk kez” iddianamede özel hayatı ve aile hayatını ilgilendiren telefon görüşmelerine yer verilmesi ve bunun basın yoluyla yayılması nedeniyle “insan hakları ihlali olup olmadığı”nın incelenmesine karar verdi. AİHM, “özel hayatın ve aile hayatının korunması”nı güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8’inci maddesinin ihlal edilip edilmediğine yönelik Ankara’dan ayrıntılı bilgi istedi.

Hem Levent Bektaş, hem de emekli Albay Mustafa Levent Göktaş’ın ‘tutukluluk süreleri’ ile bu sürenin uzunluğu konusundaki kanuni itiraz yolunun etkin olarak kullandırılmadığı yolundaki başvuruları konusunda da ‘tereddüt’ taşıdığını belirterek Ankara’dan ayrıntılı bilgi istedi.

AİHM, Tuncay Özkan’la ilgili de benzer bir ‘ara karar’ almış ve tutukluluk süreci ve tahliye istemleri konusunda ‘kanuni itiraz yolunu etkin olarak kullanıp, kullanmadığı' konusundaki tereddütlerini Ankara’ya yazılı olarak bildirmiş ve bilgi istemişti.

Adil yargılama tereddüdü

AİHM ve genel olarak Avrupa'da Ergenekon davası, ‘Türkiye'deki demokratik kurumların uygun işleyişine ve hukukun üstünlüğüne güvenin güçlendirilmesi için bir şans olarak’ görülüyor. Tereddüt, bu davaların ‘adil yargılama’ çerçevesinde gerçekleşip, gerçekleşmediği...
Avrupa Birliği birçok defalar; dava sürecinde savunma hakları, uzun tutukluluk süreleri ve aşırı derecede uzun ve geniş kapsamlı iddianamelerle ilgili kaygılarını dile getirdi.

Yargısal süreç içinde, savunma hakkını garantiye almak, davalarda şeffaflığı desteklemeyle ilgili bazı önlemlerin alınmasının gecikmesi, AB de eleştiri konusu yapıldı. Genel olarak sadece polis tarafından toplanan ya da gizli tanıklar tarafından sağlanan kanıtların asıl olarak kabul edilmesine tepki gösterdi.

Sonuçta, Türkiye’de birçok kesimin iddia ettiği, dava sürecinde bazı hukuk kurallarının ihlal edildiğine yönelik söylem, Avrupa da ciddiye alınıyor.

Bu nedenle, Ergenekon kararlarının, gerek Strasbourg, gerekse Brüksel’de daha çok tartışılacağını ve bu merkezlere ulaşacak başvuruların derinlemesine incelenip, insan hakları prensiplerinin ihlal edildiğinin saptanması halinde Türkiye’nin ‘mahkum’ edilebileceğini şimdiden görmek mümkün…

Yazının devamı...

KKTC Ankara’ya ‘Bizi rahat bırakın’ dedi

6 Ağustos 2013

KKTC’de Pazar günü seçimler yapıldı. Aslında, tamamen bir partinin ‘iç sorunları’ ve bu sorunların iyi yönetilememesi nedeniyle yapılan ‘erken seçim’, umarım ülkeye ‘istikrar’ getirir.

Başbakan İrsen Küçük ve partisi UBP’nin ‘yenilgisi’ ile sonuçlanan seçimlerde birinci parti, CTP-BG oldu. UBP yenilgisinin bence birkaç nedeni var.

1) Parti içindeki ‘başkanlık’ çekişmesi ve bu iç çekişmenin ülke yönetiminin önüne geçmesi halkta bıkkınlık yarattı.

2) Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu bu çekişmede ‘taraf’ oldu. UBP’nin kurucusu ve ‘onur başkanı’ Cumhurbaşkanı’nın bu müdahalesi, UBP’ye olan seçmen kitlesini azalttı.

3) Ankara’nın, İrsen Küçük’ü destekleyen tavrı da, halkı bu partiden soğuttu.

Eroğlu-Erdoğan soğukluğu

Bundan tam 1,5 ay önce, birkaç gazeteci Lefkoşa’da Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile bir görüşme yaptık. Eroğlu, o gün dobra dobra bize içini döktü. Başbakan Erdoğan ile bir yıldan fazla bir süreden beri görüşmediklerini, aralarında ‘kendinin bilemediği’ bir soğukluk olduğunu söyledi.

“Benim bir kavgam yok. Kendimde bir suç da görmüyorum. Yalnız buradan Ankara’ya değişik raporlar gidiyor. Ben buradaki Büyükelçi’ye ve Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’a “Benim hakkımda size gelen raporlar yanlıştır. İsterseniz gelin oturalım konuşalım” dediğini söyledi.
Eroğlu ayrıca, “Türkiye’nin her dediği olmazsa para kesilecek gibi bir düşünce içine insanları sokmak bana göre psikolojik bazı sıkıntılar yaratır” diyerek, Ankara’nın ‘para baskısı’yla ilgili sitemini de dile getirdi.

Ankara siyasetini değiştirmeli

Sonuçta, Anavatan ile Yavruvatan’ın liderleri görüşmüyor. Anavatan’ın desteklediği parti ve Başkanı’na, Yavruvatan’ın lideri karşı çıkıyor ve karşısında başka birini destekliyor.

Seçim sonuçları ise Erdoğan’ın değil, Eroğlu’nun istediği gibi oluyor.

Şimdi ise CTP’nin ağırlıkta olduğu bir ‘koalisyon’ kurulacak. Ankara şimdi bu koalisyonun içinde UBP’nin de yer almasını istiyor ama, Serdar Denktaş’ın partisi DP, seçimlerden güçlenerek çıktı ve koalisyonun ikinci ortağı olması muhtemel. Bu durumda UBP tamamen ‘devre dışı’ kalacak. Yani artık adaya Ankara’nın müdahalesi, KKTC halkında ters tepiyor. Bu seçimler onu da gösterdi. Ankara’nın desteklediği parti büyük oy kaybetti. Desteklediği İrsen Küçük meclise bile giremedi.

Bu seçimler, Ankara’nın artık ‘Yavruvatan’ politikasını yeniden gözden geçirmesi gerektiğini, iç siyasetine müdahale etmeden, halkın iradesine saygı duyarak, Rumlar ile Ekim ayında başlayacak olan müzakerelere odaklanması gerektiğini de gösterdi.

Yazının devamı...