"Yorgo Kırbaki" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yorgo Kırbaki" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yorgo Kırbaki

Adalarda sorunsuz tatil yapma rehberi

26 Temmuz 2015

Nakit mi kredi kartı mı, fiş mi pazarlık mı...Tatilden alacağınız keyifin detaylarda saklı olduğuna inanlardansanız kulak verin. İşte Yunan adalarında can sıkıcı bir durumla karşılaşmamak için bilmeniz gerekenler


Yaz mevsiminde canım Ege adalarını ziyaret edecek Türk turistlere birkaç nasihat:


-Banka kartınızı Türkiye’den veya Yunanistan dışında herhangi bir ülkeden aldıysanız, 28 Haziran’da ilan edilen sermaye çıkışı denetimi tedbirleri sizi kapsamıyor.
Banka kartınızın günlük nakit limiti ne kadar ise adalardaki banka ve ATM’lerden o kadar para çekebilirsiniz.
-ATM’lerden nakit çekerken iki sorunla karşılaşabilirsiniz.
1. ATM’de para bitmiş olabilir
2. Sıranız gelinceye kadar biraz vakit kaybedebilirsiniz.
-Otel rezervasyonunuzu yapmadan önce mutlaka “Kredi kartı kabul ediliyor mu” diye sorun. Hatta “Kabul ediyoruz” diyen otel sorumlusunun adını bir yere kaydedin.
-Adalardaki bazı küçük otel ve pansiyonlarda çıkış yaparken “Kredi kartı almıyoruz” ya da “Cihaz bozuldu” tarzı sürprizler ile karşılaşabilirsiniz. Diyeceğim şu ki küçük otel veya pansiyonda kalacaksanız ve önceden ödeme yapmadıysanız, kaldığınız gün kadar nakit yanınızda bulundurun. Ne olur ne olmaz!
-Tavernalarda duyduğum kadarıyla durum daha ‘vahim’ imiş. Hesap geldiğinde kredi kartınızı verin. Tavernanın sahibi alırsa iyi, almazsa pamuk eller cebe. Aldığım bir başka bilgi ise Simi (Sömbeki) gibi bazı adalarda esnafın Türk Lirası da kabul ettiği şeklinde. Ama yine de şüphem var.
-Tavernalarda balık siparişi verirken ‘sermaye çıkışı denetiminin balıkçıyı da, aracıyı da taverna sahibini de etkilediğini’ aklınızda tutun. Bence bu yaz büyük iri balık gördünüz mü midenizle randevusunu erteleyin. Sardalya, gopa, atherina (gümüş), melanuri gibi küçük balıkları tercih edin.
-Eğer süpermarkette, sözgelimi kaşar peynirinin kilosu 8 euro, rendelenmiş kaşar peynirinin kilosu ise 9.5 euro yazıyorsa şaşırmayın. Birinin KDV’si yüzde 13, ötekinin yüzde 23 ondan. Aynı şey ekmek-kızarmış ekmek, yoğurt-meyveli yoğurt vs. için de geçerli.
-“Geçen gelişimde taksi ücreti veya gemi bileti daha ucuzdu” tarzı düşünceye kapılmayın. Onlar da KDV’deki artışın kurbanları. Aynı şey yiyecek-içecek sektöründe de geçerli olduğundan frappe, meşrubat ve dışarıda yemek fiyatı 20 Temmuz’dan sonra ortalama yüzde 5-10 daha pahalı.
-Eğer üzerinizde fazla nakit varsa, dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi Yunanistan’da da hırsızların veya yankesicilerin yaşadığını söylememe gerek yok sanırım.
-Dükkanlarda alışveriş yaparken, etiket fiyatının yüzde 25’i ile başlatacağınız pazarlığı, yüzde 10-15’e kadar sürdürün.
Dükkan sahibi fiş vermemeyi teklif ederse o zaman bilin ki ortalama yüzde 23 olan KDV’yi cebine indiriyor. Tavernalarda da fiş vermemek alışkanlığı epey.. Kriz ile boğuşan Yunan ekonomisine katkıda bulunmak istiyorsanız fiş isteyin.

Yazının devamı...

Bir Türk, kaç Yunan’a bedel?

19 Temmuz 2015

“Türkiye’nin fert başına geliri 10 bin doları geçtiyse de şu anda krizde olan Yunanistan’ın fert başına gelirinin 30 bin doların üstünde olduğunu düşünürsek, hâlâ Türkiye’nin yapacaklarının ne kadar çok olduğunu görürüz...” Türkiye, Yunanistan’dan geri durumda mı? Nasıl olur da yıldızı parlayan ekonomimiz yıllardır krizle boğuşan komşumuzdan hâlâ geri olabilir? Büyüme hızımız vatandaşlarımızın hayatına yansımıyor mu? Suyun öte yanındaki refaha kavuşabilmemiz, aradaki farkı kapatabilmemiz için daha kaç yıl, ne kadar yol almamız gerek? Gerçekten de Türkiye’deki bir orta direk, krizdeki komşunun ancak fakiriyle mi kıyaslanabilir? Bu soruların peşine düştük...


Yunanistan’da fakir olan devlet, insanlar değil!


İki toplumu da bilen biri olarak söyleyeyim:
Yunanistan’da yaşam seviyesi Türkiye’den hâlâ yüksek. Yunanistan’da bir fakirin yaşam standartları, Türkiye’de ancak orta direk bir vatandaşla kıyaslanabilir


Türkiye ekonomisinin son 10 yıldaki yükselişini cümle alem biliyor. Âlemin bir başka bildiği de Yunanistan ekonomisinin son 10 yıldaki çöküşü.
Türkiye G-20 üyesi olurken, Yunanistan birkaç gün önce Euro’dan ve dolayısıyla da Avrupa Birliği’nden (AB) kovulmaktan kıl payı kurtuldu.
Türkiye’nin borç verdiği IMF, 2 milyar Euro’luk son iki taksidini ödeyemediği için Yunanistan’ı ‘karantina’ya alındı.
Türkiye hemen her şeyi üretirken, Yunanistan’da ciddi fabrika sayısı iki elin parmaklarını geçmez.
Türkiye’de her bebek 7-8 bin dolar, Yunanistan’da ise 32.500 euro borçlu doğuyor.
Türkiye’de gökdelenler, AVM’ler mantar gibi türerken, Yunanistan’da ne gökdelen var ne de bir elin parmak sayısını geçen büyük AVM.
Okuyorsunuz, izliyorsunuz, duyuyorsunuz. Yunanistan’daki ekonomik krizi.
29 Haziran’dan beri kapalı bankaları, ATM kuyruklarını, işsizlerin, emeklilerin isyanlarını, “Açız” diyerek yürüyen işçileri, memurları...
Eh, bir de bunlara bazı yabancı medya kuruluşlarının “Yunanistan adalarını satıyor”, “İnsanlar çöp bidonlarında yiyecek arıyor”, “Yunanlar ekonomik kriz yüzünden intihar ediyor ya da çocuklarını terkediyor” tarzı ‘haberleri’ de eklersek tablo zifiri karanlık.
Ancaaaaak..


Tüm bunlar sizi yanıltmasın


İki toplumu da az çok bilen biri olarak söyliyeyim: Yunanistan’da yaşam seviyesi Türkiye’den hâlâ yüksek.
Yunanistan’da bir fakirin yaşam standartları, Türkiye’de ancak orta direk bir vatandaşla kıyaslanabilir.
Sözgelimi Atinalı ve İstanbullu memurları kıyaslıyalım. Atina’daki memurun büyük ihtimalle kira derdi yok. Ya kriz öncesinde aldığı ya da ailesinden kalma evi var. Ülke nüfusunu yüzde 80’inden fazlası mülk sahibi.
Atina’daki memur, her gün mutlaka bir kafede üç-dört Euro verip frappe’sini ya da fredoccino’sunu yudumlar. Her hafta mutlaka bir-iki defa tavernada akşam yemeğine çıkar. Haftasonları da arkadaşlarıyla eğlenceye gider. Krize rağmen yılda en az 10-15 gün tatil yapar.
Bu standartların altı yıl öncesiyle ilgisi yok tabii. Yurtdışına seyahat edemiyor, yılda bir ay tatil yapamıyor, otomobilini iki-üç yılda bir değiştiremiyor, çok pahalı giyim markaları satın alamıyor Atina’daki memur.
Peki İstanbul’daki memur bu yaşam standartlarına sahip mi? Sanmıyorum.
Şimdi de Yunan ve Türk emeklinin durumuna bakalım. Yaklaşık 11 milyon nüfuslu Yunanistan’da 4.5 milyon emekli var. Ortalama maaş 600-900 Euro (2500-3000 lira) civarında. Kriz öncesi 1.200 Euro’nun altında emekli maaşı yok gibiydi. Hatta devlet sektöründen emeklinin cebine ortalama 2 bin Euro giriyordu.
Bence Yunan emeklisinin hâlâ ‘varolma’ sorunu yok. Bütçesini tamamlamak için iş arayan emekli pek görmedim. Kaldı ki büyük çoğunluğun birikimleri var. Oysa Türkiye’de durum pek aynı değil gibime geliyor.
Öğrencileri de kıyaslayalım. Kızım Marianna, Atina’dan 350 kilometre mesafedeki Larisa şehrinde bu yıl bio-kimya fakültesinden mezun olacak. Kirasıydı; elektriği, suyu, yemeği, eğlencesiydi bendeniz finansöründen ayda 1000 Euro alıyordu.
Larisa’da, Yunanistan’ın dört bir yanından gelmiş 15 binden fazla öğrenci var. Dedektif gibi araştırdım. Ailesinden ayda 900 Euro’nun altında para alan öğrenciye pek rastlamadım. “Baba, üniversiteden sonra öğrenimime yurtdışında devam edeceğim” diyen öğrencinin de red cevabı aldığını pek duymadım.
İstanbul’da yaşayıp da 700-800 kilometre mesafedeki bir şehirde okuyan öğrencinin durumu aynı mı?


Herkesin evinde 5-10 bin Euro nakit


Daha birkaç gün önce bir taksici “Bankalar kapandı ya herkesin evinde an az 5-10 bin Euro nakit para var” demişti.
Düşündüm. Haksız değil.
Pire Üniversitesi İşletme Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Konstantinos Goçis Gocis’e göre, yılbaşından bu yana bankalardan çekilen 50 milyar Euro’nun sadece 5 milyarı yurtdışına gitti. 45 milyar Euro evlerde, yastık altında.
Demek bu para vardı.
Demek insanların birikimleri vardı.
Yılbaşından önce bankalardan çekilen on milyarlarca Euro’ya hiç değinmiyorum bile.
İki ülkenin köylerindeki evlerin standartlarına bakarsınız, Yunanistan’ın hâlâ açık ara önde olduğunu hemen tespit edebilirsiniz. .
Yunanistan’ın doğu sınırında Aleksandrupolis (Dedeağaç) şehri var. Türkiye’nin doğu sınırındaki şehirleriyle kıyaslamayacağım. Batı sınırındaki Edirne ile kıyaslayacağım. Yaşam standartları Aleksandrupolis’te daha iyi.
Diyeceğim şu ki Yunanistan’da fakir olan devlet, insanlar değil. Gayrı safi milli hasıla, kişi başına düşen gelir elbette önemli ama her şey değil.
Bence Yunan insanı Türk insanından hâlâ daha zengin.

TÜRKİYE’DE DEMOKRASİ VE FARKLILIKLARA TAHAMMÜL:


Türk Medeni Kanunu’nda açıkça düzenlenmemiş olmasına karşın, birçok hükümde evliliğin, ancak bir kadınla bir erkek arasında kurulabileceğine dair pek çok ifade yer alıyor (TMK m. 124, 134, 136 gibi).

YUNANİSTAN’DA DEMOKRASİ VE FARKLILIKLARA TAHAMMÜL:

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Yunanistan’ı mahkûm eden kararından sonra geçen Haziran ayından beri Yunanistan’da eşcinsellerin birlikte yaşama sözleşmesi imzalama hakları bulunuyor.


Yazının devamı...

Türk kahvesi - Yunan kahvesi

25 Mart 2015

Gelelim konumuza. Geçenlerde gazetelerdeki bir ilan dikkatimi çekti. Yunanistan’ın en büyük ve en eski kahve firmasından olan Lumidis'in ilanında “1 Ekim’i Yunan kahvesi günü ilan ediyoruz” diye yazıyordu. Ardından da Atina’nın bir zamanlar havagazı tesisleri bulunduğundan “Gazi” adı verilen semtte düzenlenecek etkinlikte ziyaretçilere bedava “Yunan kahvesi” ikram edileceği.

Ege’nin iki yakasında da malzemeleri ve pişirme tarzı aynı olan kahvenin Türk mü Yunan mı olduğu tartışmaları, baklavanın, simidin, cacığın veya gölge oyunu Karagöz’ün "aidiyeti” ile ilgili tartışmalardan çok önce başladı.

Yunanistan’a ilk geldiğimde (1977) kafelerde turistlerin garsonlara “Turkish coffee” siparişi verildiğinde, bazılarının “No Turkish. Greeek coffee” dediklerini hatırlıyorum.

Birkaç yıl sonra gazeteciliğe ilk adımlarımı attığımda o zamanlar ender olan Türk ve Yunan siyasetçilerin buluşmalarında yemek sonrası içilen kahvenin “vatanı” havayı yumuşatmak için espri konusu olurdu:

- Turkish coffee
- Greek coffee
- Turkish-Greek coffee
- Greek-Turkish coffee

Malzemesi, pişirme ve içme tarzı aynı olan bu kahveye illa da bir “vatan” bulmaksa mesele, benim için o kahve yüzde 100 Türk. Toplum kültürü ile ilgili araştırmalar yapan Yunan yazar Dimitris Fissas’ın görüşü de pek farklı değil:

“Papadiamandis, Viziinos ve Roidis gibi ünlü Yunanlı yazarların eserlerinde Türk kahvesinden söz ediyorlar. Viziinos kahveciye 'O Batılı bulaşık suyunu istemiyorum. Bana şöyle güzel bir Türk kahvesi yap' derdi. 1974’e kadar Yunanistan’da Türk kahvesi denirdi. Kıbrıs’tan sonra medyada 'Biz Yunan kahvesi diyoruz' reklamları çıkmaya başladı. Zaten dünyada bu kahveye Yunan kahvesi diyen bir tek biziz."

“İddiayı” güçlendirecek ise bu diyardaki dükkanlarda “Yunan kahvesi” yapan tek bir kahve markası gördüm o da Türk malı. Buna karşı belki de duymaya alıştım “Yunan kahvesi” denmesinden de hiç rahatsız olmuyorum. Sonuçta, meraklısı için İstanbul’da “orta şekerli” Atina’da da “metrio” dediğinde önüne aynı kahve geliyor.

Bu arada, Yunanistan’da genel olarak “kahve kültürü”nün Türkiye’den çok daha yaygın olduğunu da söylemek gerek. Ekonomik krize rağmen 2013’te kişi başına 448 euro “kahve parası” harcandı. İçilen her 100 kahveden de 47’si de “Yunan kahvesi”.

Yazının devamı...

Atatürk gerçekte hangi evde doğdu?

15 Şubat 2015

Peki, gerçek ne? Danışmanı Butaris’in, yanlış anlaşıldığını söylüyor. Atatürk’ün Langada’da doğduğuna yönelik hiçbir akademik kanıt yok

Tarihçi değil sadece gazeteciyim. Baştan söyleyeyim.
Selanik Belediye Başkanı Yannis Butaris, 6 Şubat’ta İzmir ziyareti sırasında “Mustafa Kemal Atatürk’ün Langada’da (Selanik’e 20 kilometre mesafede) esas doğduğu evi (Langada’nın Hrisavgi köyü) bulduk. Selanik’teki ev büyüdüğü evdir” dedi.
Haber ertesi gün Hürriyet’te Selanik Başkonsolosu Tuğrul Biltekin’in “Langada’nın bir köyü olan Sarıyer’de (Hrisavgi) annesi Zübeyde Hanım’ın doğduğu bilinmektedir. Atatürk’ün burada doğduğuna yönelik bilimsel çalışmaya rastlamadım” açıklamasıyla birlikte başka bir boyuta taşındı. Aynı gün Atina Büyükelçisi Kerim Uras, Twitter hesabından “Selanik’teki ev Atamız hayatta iken hediye edilmiştir. Burada doğduğuna dair en ufak bir tereddüt bulunmamaktadır” dedi.
Yanlış anlaşılma
Peki, gerçek ne? Atatürk, şu anda müze olan evde mi, yoksa Langada’da mı doğdu?
Onca gürültüden sonra Butaris şimdi ne diyor? Bu soruları danışmanı Leonidas Makris cevaplıyor:
“Yanlış anlaşılma söz konusu. Butaris, İzmir’e beraberinde Langada Belediye Başkanı ile gitmişti. Açıklamasında ‘Langada Belediye Başkanı, Atatürk’ün Langada’nın Hrisavgi köyünde doğduğuna inanıyor’ dedi”.
Danışmandan anladığım Butaris, “Ben demiyorum, Langada Belediye Başkanı öyle inanıyor” demek istemiş.
Bana sorarsanız, Butaris, Atatürk’ün doğduğu Selanik’teki ev ile annesi Zübeyde Hanım’ın doğduğu Langada’yı karıştırmış olabilir. Ya da Langada Belediye Başkanı “Selanik’e o kadar Türk turist geliyor, bunların onda biri bize de gelse yeter” tarzı düşünüp Butaris’e mesela “Benim için de bir şeyler söyle” demiş olabilir.
Takibe devam.
Langada’da ev yok
Langada Belediye Başkanlığı’nı
aradım. Telefonun öbür ucunda belediyenin basın sorumlusu:
-Langada’da Atatürk’ün evi mi var?
-Yok
-Yani ev mev yok..
-Hayır yok.
-Peki orada doğduğu nereden çıktı?
-Langada’nın köyü olan Hrisavgi’de eskiden yaşayanların anlattıkları...
-Kim nereye anlatmış, hangi
kitapta?
-Telefonunuzu bırakın biz sizi ararız.
Bekliyorum.
Kaynak tuhaf bir gazete
Hrisavgi’deki ev iddiası ile ilgili haberlerin tümü adını ilk kez duyduğum aylık ‘Zigalisa’ adlı Pomak gazetesini kaynak göstermiş. Anladığım kadarıyla Türkiye’ye ve Batı Trakya’daki Türklere takmış bir gazete bu. Eğer kaynak ise vay halimize.
Ama yine de 2009 Kasım sayısında ne yazmış Zigalisa aktarayım:
'Müslümanlar 1923’te Hrisavgi’yi terk etmeden bir yıl önce Trakya’da bu köye gelen Yunanlarla dost olmuşlar ve Kemal’in 8 yaşına kadar burada yaşadığını anlatmışlar.
'Kemal’i doğuran ebe Fatma Hanım’ın 1911 civarında ölmüş olması gerek.
'2007 yazında İzmirli bir Türk gelip toprağı öptü, evin olduğu yerden taşlar alıp götürdü.
'1981’de dönemin Türk Başkonsolosu köy sakinlerinden Mustafa Kemal’in doğduğu evi göstermelerini istemiş. Eve geldiğinde saygı duruşunda bulunmuş ve yanındaki Yunanlı refakatçilere “Gerçeğin bu olduğunu biliyorum ancak resmen kabul etmemiz zor” demiş. (Kendi yorumum: Hangi Yunan refakatçilere ve hangi dilde acaba?)
“Zagalisa”daki fotoğraflara baktım bomboş herhangi bir tarla...
Kira Teodora
Araştırmacı gazeteci Hristos Hristodulu 2007’de yayımladığı ‘Mustafa Kemal’in Selanik Yılları’ Atatürk’ün Langada’daki Hrisavgi köyünde doğduğu iddiasının Selanik Osmanlı yönetimindeyken doğan Yorgo Stambulis’in ‘1912 Öncesi ve Sonrası Selaniklilerin Hayatı’ isimli kitabında ortaya atıldığını belirtiyor. Ancak, Stambulis’in bile bu iddiayı paylaşmadığını ve “Atatürk 1881’de Selanik’te doğdu” diye yazdığına dikkat çekiyor.
Bu arada, Atatürk’ü doğuran ebenin yarı Türk yarı Rum ‘Kira Teodora’ yani ‘Bayan Teodora’ olduğu yazılı Hristodulu’nun kitabında. Farklı bir Yunan kaynağa pek rastlamadım. Resmi bir Yunan belgesi okumadım.
Selanik Başkonsolosu Tuğrul Biltekin, 9 Şubat’ta Belediye Başkanı Butaris’e resmi bir mektup yazarak, 134 yıl sonra ortaya koyduğu iddialar hakkında akademik kanıt bulunmadığını söyledi. Eğer cevap yazacaksa Butaris ne diyecek merak
ediyorum.

Yazının devamı...

'Gülen maskeyi düşürmüyorum'

10 Kasım 2014

Öncelikle, Hülya Kocyiğit’in 1950’larda ve 1970’lerde Yunanistan’da en sevilen yabancı sinema sanatçılarından biri olduğunu belirteyim. Atina’ya ve Selanik’e göçeden İstanbullu Rumlar sayesinde Koçyiğit ile tanışan Yunan halkı ona “Hulia” diye hitap etti. Pek çok filmi oynandı Yunan sinemalarında.

Yanılmıyorsam ya “Severek Ayrılalım” ya da “Kadın Asla Unutmaz” filminin galası Türkiye’de değil Yunanistan’da yapıldı. Filmin bazı sahneleri Atina’da çekilmişti. Yunan başkehtinde bir açık hava sinemasında yapılan galada izdaham yaşantı. Atlı polisler müdahale etmek zorunda kaldı.

Atina’nın Nea Smirni (Yeni İzmir) İlçesi Belediye Başkan Yardımcısı Nora Galanopulu “Bizim için romantizmin, tertemiz aşkların, hassassiyetin, göyaşıının sembolü idi. Pazarları ailelerimize bir yalan uydurup evden çıkar, mutlaka Hulia’nın filmlerini izlemeye giderdik” diye anlatıyor o dönemi.

1974 Kıbrıs olaylarından sonra Hulia’nın filmleri de gelmez oldu buralara.

Sinema dalında bu yıl Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanata Büyük Ödülü’ne layık görülen ve Akil İnsanlar Heyeti’nin Marmara Grubu’nda yeralan Koçyiğit’e Yunanistan’da bir zamanlar çok sevildiğini hatırlatıyorum: “Ne yazık ki İstanbul’dan göçeden Rumlar, Atina’ya geldikten sonra Türk filmelerinin hasretini çektiler. İlk talep de onlardan geldi. Bir süre sonra her filmimin kopyası Atina’ya da gönderiliyordu. Yunan sinemacılar çekimleri devam eden filmlerin ne zaman biteceğini soruyordu” diyor.

Türk ile Yunan halkları arasında büyük benzerlikler olduğunu söylüyor. Girit, Mikonos, Santorini, Simi pek çok Yunan adasını ziyaret etmiş ve ekliyor: “Yunan halkı adalarda doğaya, kültüre bizden daha fazla saygı gösteriyor. Biz yapamıyoruz Üzülüyorum”.

Bugünün Türk sinemasını soruyorum. Cevabı şöyle: “Star oyuncu dönemi bitti, star yönetmen dönemi yaşıyoruz. Genç yönetmenler çok iyi işler de yapıyorlar. Ama star ile çalışmak istemiyorlar. En son filmimi 7-8 yıl önce yaptım. Öyle fazla teklif de almıyorum.

Ya Türkiye’de son 2 yılda yaşananlar?: “Daha önce çok acılar yaşandı. Terör vardı. Çok ölümler oldu. Şimdi bu durum değişti. Kürt sorunu için çözüm süreci büyük bir beklenti. IŞİD büyük bir bela. Allah bu beladan korusun”

Gülşah’ı da soruyorum tabii. Yüz ifadesi birdenbire değişiyor. Hüzün çöküyor gözlerine bir de ıslaklık. Yine de cevap veriyor: “Kemoterapilerini yapıyor. Sonuca göre ne yapacağıma bakacağız. Meme kanserinde erken teşhis çok önemli. Gülşah’a da teşhis erken kondu. Kızım mücadelesini veriyor. Tüm kadınlara sesleniyorum. Tahlillerinizi asla ihmal etmeyin”.

Birkaç saniye duruyor, söyleyip sölmemem tereddüdü. Ve Hülya Koçyiğit ekliyor: “Yorgo bey, adamakılı rol yapmasını biliyorum ben. İçimdeki acıya rağmen gülümseyebiliyorum. Gülen maskeyi düşürmüyorum”.

Yazının devamı...

“SULTAN” İLE ATİNA’DA..

3 Kasım 2014

Birazı siyah-beyaz, birazı renkli bir film şeridi..

İçinde hem “Sultan”ın filmlerinden sahneler hem de kendi çocukluğumdan. Karelerde, Beyoğlu’ndaki Lale Sineması, salonda yer göstericiler, araladaki buzlu frigo, gözyaşında cömert izleyiciler ve “Sultan”ın filmlerindeki kah esmer, kah sarışın, kah köylü, kah şehirli, kah zengin kah fakir halleri.

TC Atina Büyükelçiliği ve Başkonsosluğu ile Dünya Kitle İletişim ve Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen Türk Filmleri Haftası’nda gösterilen “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmi için Yunan Başkentine gelen Türkan Şoray karşımda.

Bir efsane karşımda. Gözlerimin önünden geçen o filmi hemen kestim ve ceketimi ilikledim.



Sohbetimize “Yunanistan’da Sorayia diye tanınıyorsunuz. Bunun iki nedeni var. Sorayia, Şoray’a yakın ama daha önemlisi Sorayia’nın Türkçesi Süreyya ve Yunan halkı, İran’ın eski Şahı Rıza Pehlevi’nin ilk eşi Prenses Süreyya’ya benzetiyordu sizi” diyerek başladım.
Hoşuna gitti.
Bir gece önce, filminin gösterildiği Atina’daki “Teniothiki” (Film Arşivi) salonunda yaşanan izdihamı hatırlatıyorum. Yıllardır görmediğim ilkokuldan sınıf arkadaşlarım bile Türkan Şoray’ı görmek için gelmişti. Salon tıkaa basa dolu. Pek çok hayranı ise onu göremeden gitmişti.


“Atina’ya ilk gelişim. Türk Sinaması da Yunan Sineması da 100 yaşında. Sinema insanları, halkları buluşturuyor. Sinema birleştiriyor, siyaset ayrıştırıyor” diyor.
Yunan yönetmenlerden Theo Angelospulos ile Kostas Gavras’ı, film sanatçılarından ise Melina Merkuri ile İrini Papa’yı çok beğendiğini söyledi.
Kızı Yağmur’un yapımcısı olacağı ve rol alacağı kendisinin ise yönetmenliğini üstleneceği film projesini soruyorum. Cevabı: “Yağmur yapımcı oldu. Bana yönetmenlik teklifinde bulundu. Ben de ona oyunculuk. Anlaştık”
Türkiye’de son yıllarda çok başarılı yönetmenlerin yetiştiğini vurguluyor.
-“Ya en iyi genç oyuncular?
-Artık sinema değil dizi starları yetişiyor.


Türkan Şoray “Ölünceye kadar sinemada olmak istiyorum. Bunun için de oyunculuktan yönetmenliğe geçtim. Aslında bir filmin esas yaratıcısı yönetmenidir. İstediğiniz kadar kaliteli oyunculara rol verin, yönetmen iyi değilse o film kötüdür” diyor.
-Kiminle aynı filmde oynamak isterdiniz?
-Antony Quinn. Ha bir de Meryl Streep’in her filmini de hayranlıkla izliyorum.
Sohbete noktayı koyduk. Sıra fotoğrafa geldi. Sağ olsun koskoca efsane hatırımızı kırmadı. Atina’nın sembollerinden Sintagma Meydanı’na gitmek için taksiye bindik. Şaştım kaldım. Taksici Türkan Şoray’ı tanıdı.
Ha bu arada, duydum araştırdım kanıtını da buldum. Türkan Şoray’ı Pire’de “Yorgo’nun yeri” adlı bir tavernaya götürdüler. Piyanist şantöz Yunanca versiyonu “Sala Sala” adlı şarkıyı seslendirdiğinde “Sultan” sahneye çıkıp mikrofonu aldı ve başladı söylemeye:


Sallasana sallasana mendilini
Akşam oldu göndersene sevdiğimi..

Yazının devamı...

Yunan tipi ‘Bizim Aile’

19 Ekim 2014

Türk berber Metin ile Yunan psikoterapist Dora’nın evlenip çocuklarıyla beraber aynı evde yaşamaya başlamasını anlatan dizinin senaryosu çok beğeniliyor. Bizdeki, Münir Özkul’lu, Adile Naşit’li efsane film ‘Bizim Aile’nin tadını veren sıcak dizi Yunan televizyonlarının yeni fenomeni


Tam dokuz sene önce, takvimler 2005’i gösterirken Yunan televizyonlarında yepyeni bir döneme girildi. O sene, bir Yunan delikanlının Gaziantepli bir aileye damat olmasının çevresinde gelişen olayları anlatan ve Türkiye’de çok tutan ‘Yabancı Damat’ dizisi, komşunun televizyonlarında da bir furya başlattı. Bu yıl bu furya artık onuncu senesine girecek. ‘Aşk-ı Memnu’, ‘Ezel’, ‘Binbir Gece’, ‘Muhteşem Yüzyıl’ gibi diziler Yunanistan’da izlenme rekorları kırdı. Televizyonlarda halen ‘Karadayı’, ‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’ ve ‘Kuzey Güney’ devam ediyor.
Ancak, komşudaki reyting ölçümleri Türk dizileri için ‘yorgunluk belirtileri’ gösteriyor. Bunda, beş yıldır süren ekonomik kriz nedeniyle ekranlardan kaybolan yeni dönem Yunan dizilerinin ürkek de olsa geri dönme teşebbüsünün etkisi var. Tabii kilisenin, aşırı milliyetçilerin ve medyanın bir bölümünün Türk dizilerine karşı tepkilerini de göz ardı etmiyorum.


Türk’ü, Yunan’ı aynı evde


Yunan izleyiciyi, neredeyse unutmak üzere olduğu yerli dizilere döndürmek, bu dizilerin maliyeti düşük olduğu da düşünülürse kolay iş değil. Ancak bazı güvenilir formüller mevcut. Örneğin, ülkenin iki büyük televizyon kanalından birisi olan Antena “Madem Türk dizileri o kadar tuttu, biz de bu yolda yürüyelim” düşüncesiyle yeni sezona kahramanlarının Türk ve Yunan olduğu ‘Made in Greece’ bir aile komedisi ile ‘Merhaba’ dedi.
İlk bölümü geçen pazartesi günü yayınlanan dizinin adı ‘Tamam’. Yönetmenliğini Pieros Antrakakos’un yaptığı ‘Tamam’ın senaryosu pek hoş:
Atina’da yaşayan ve berberlik yapan Metin (Manolis Mavromatis) psikoterapist Dora’ya (Maria Lekaki) âşık olur. Birlikte yaşamaya karar veren iki âşık bu kararlarını çocuklarına açıklar. Güçlü bir ailenin her şeyin üstesinden gelebileceğine inanan Metin ile Dora’nın hesaba katmadıkları, ergenlik çağındaki çocuklarıdır. Yine de ilk engel aşılır. Metin’in türbanlı kızı Yağmur ve oğlu Cem ile Dora’nın aşırı modern kızı Lena ve haylaz oğlu Niko büyük tepki göstermelerine rağmen aynı evde yaşamaya başlarlar.
Okuduğum kadarıyla ilerleyen bölümlerde Cem ile Lena arasında bir ‘love story’ yaşanacak ve işler daha da karışacak. Ancak sonunda sevgi ve aile her zorluğun üstesinden gelecek.
Peki ne olacak? Yunan seyircisi bir dönemler bayıldığı Türk dizileri gibi, bu diziyi de baştacı edecek mi? Bu, yüksek bir ihtimal. Ancak dizinin birtakım sıkıntıları var. Örneğin, bütçenin epey kısıtlı olduğu her halinden anlaşılıyor. Ayrıca dizide Türkleri canlandıran Yunan sanatçılar kameranın karşısına geçmeden önce derslerini biraz daha çalışabilirlermiş. Bazı renkler eksik, tam verilememiş. Tabii bunlar benim görüşüm. Sonuçta dizinin ilk bölümünün talihi gayet açık oldu. Yunan televizyonları arasında, yüzde 25 izlenim payı ile reytinglerde ikinci sırada yer aldı. Önümüzdeki haftalarda zirveye yerleşirse hiç şaşırmam.

Yazının devamı...

Bir ‘devrimci’nin ardından

13 Ekim 2014

‘Time’ dergisi 2011’de onu yılın ‘100 şahsiyeti’ arasına dahil etti. BBC, CNN ve Al Jazeera gibi haber kanalları onun için özel programlar yaptılar. Yunan ve yabancı gazetelerde geniş yer aldı. Şarkı yazıldı adına. Çizgi film kahramanı oldu. Sosyal paylaşım sitelerinde yıldızdı. Hatta İspanya’da bir restorana da adı verildi. Yunanistan’ın ‘devrimci’ köpeği Lukanikos’un yani ‘Sosisçi’den bahsediyorum. Lukanikos ‘Devrimci bayrağı’nı Kanelos’tan devraldı. Atina’nın ‘anarşist’ semti Eksarhia’da her öğrenci yürüyüşünde, hep en önde olan Kanelos’tan. Körolası bir göz yaşartıcı bomba iki ayağını sakat bırakmasına rağmen her direnişte hep orada olan Kanelos’tan. Yine Eskarhia semti doğumlu Lukanikos’un ‘karargâhı’ ise 1 kilometre ötede, parlamento binasının da bulunduğu Sintagma Medyanı’ydı.
Takvimler 2011’i gösterdiğinde ekonomik krizi protesto için sokaklara dökülen yüz binlerce insan haftalarca Sintagma’da “Hırsızlar. Çaldıklarınızı geri verin” diye haykırırken, Lukanikos da kendi dilinde slogan atıyordu.
Göstericilerin yanındaydı hep. Polis gördü mü başlıyordu havlamaya. Elbette siyasi görüşü yoktu, elbette ekonomik krizi anlamıyordu ama galiba onu kim seviyor hissediyordu. Isırmıyordu polisleri sadece havlıyordu. Belli ki sevdiklerini koruyordu. Ha bir de o günlerde parlamentoya girmek isteyen milletvekillerini yuhalayanlara ‘eşlik’ ediyordu. Haftalarca aynı tablo Sintagma’da. Bir tarafta, göstericiler, bir tarafta polis ve ortalarında Lukanikos. Molotofkokteyliymiş, biber gazıymış, göz yaşartıcı bombaymış takmıyordu. Bütün dünya işte o günlerde bu ‘direnişçi’ sokak köpeğiyle tanıştı.
Sintagma’daki kantinciler besliyordu. En çok da sosisi sevdiği için Lukanikos adını verdiler ona. Bütün gün meydanda dolaşır, sevgiyle uzanan ellerin sırtını okşamasına memnuniyetle izin verirdi. Göstericiler toplandığında aralarına karışır oynardı. Ama üniformalılar çıkınca ortaya, bambaşka bir köpek olurdu. Öfke dinip meydanda protesto gösterileri bitince, o da kayboldu ortadan. Sintagma direnişinin ‘müdavimleri’ arayıp sordular. Göstericilerden biri çok sevmiş olmalı ki yanına almış. Üç yıl hiç haber yoktu Lukanikos’tan.
Geçenlerde gazetelerde okuduk. Meğer geçen 21 Mayıs’ta ölmüş. Yaşadığı evde, kanepede uyurken vermiş son nefesini. Sessiz sedasız Atina tepelerinden birine gömüldü. Öyle fazla yaşlı değildi ama yorgundu. Doktoru “Onca zaman onca kimyasal girdi ciğerlerine, hastaydı” dedi. Önce Kanelos, şimdi de Lukanikos göçtü bu diyardan.
Direniş yasta. Sintagma Meydanı öksüz...

Yazının devamı...