"Yaşar Nuri Öztürk" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yaşar Nuri Öztürk" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Yaşar Nuri Öztürk

Cehennem unsuru olarak teknoloji

27 Şubat 2009

Sınâat sözcüğü bugünkü Arapça’da da aynı anlamda kullanılmaktadır. (Bu kullanımlar için bk. Hans Wehr, A Dictionary of Modern Written Arabic, sınâat mad.)

Sınâatın (teknolojinin) hâkim özelliği, doğanın dengelerini bozması, doğayı yaşanmaz hale getirmesidir. Dünyaya tapmanın, azmanın, şiddet, zorbalık ve işkencenin temsilcileri olan kişi, toplum ve medeniyetler sınâata dayanan bir şımarıklık illeti içinde gösterilmektedir.

Teknoloji, insan hayatının mutluluk paydasını düşürmekte, doğal hayatı bozarak insanın bunalım ve karmaşaya düşmesine yol açmaktadır. Çare, teknolojinin yok edilmesi değil, rant ve egemenlik aracı olmaktan çıkarılmasıdır. Bunun ölçüsü ise teknolojinin doğayı ve uzayı kirletmeyen bir yapıda ve kıvamda tutulmasıdır.

Kısacası, teknolojinin arkasından insanın başkaları üzerindeki egemenlik hırsının ve rant doymazlığını çıkarmak gerekmektedir.

İğretiye, zulme, acımasızlığa öncelik tanıyıp Allah'a ters düşenlerin sığındıkları teknoloji insanı yıkan yanı, aldanışa sürüklemesidir. Allah ve insanın üstünde bir kudret olarak düşünülen teknoloji, sonunda sahiplerini korkunç bir hüsranla yüz yüze bırakmaktadır. (11/14-16; 18/103-105)

Muhammed ümmeti döneminde teknolojiyle azıp zulme ve kavgaya meydan verme, Ehlikitap zümresi tarafından, özellikle Hıristiyanlar tarafından sergilenecektir. Ehlikitap'ın saptırıcı sözleri, haksız ve zalim yollarla elde ettikleri nimetleri yemeleri ve teknolojiyle azıp şımarmaları büyük ölçüde, din temsilcilerinin görevlerini yapmamalarından, çıkarlarını, ceplerini düşünmelerinden kaynaklanmıştır. (Mâide, 59-64. Ayrıca bk. Tevbe, 34-35)

Üzerinde olduğumuz bu noktaya değinen ayetler, teknolojiyle gelen denge bozukluğu ve tahribi, teknolojik üretimi temsil ettikleri için Hıristiyanlara mal ederken, tahribi simgeleyen harpleri ‘alevlendirme’ işini Yahudilerin eseri olarak gösteriyor. (Mâide, 69)

TOKMAK GİBİ İNEN MUSİBET

Teknolojinin musallat edeceği en büyük belanın sembol adı Kur'an'da Kaaria olarak geçiyor. Ve Kaaria Kur'an'da bağımsız bir surenin adı olarak da yer alıyor. Şöyle deniyor:

“O küfre sapanlara gelince, sanayi olarak ürettiklerinin sonucu olarak, başlarına gülle-tokmak türünden belalar inmeye devam edecek yahut o belalar onların yurtlarının yakınına konacak. Ta, Allah'ın vaadi gelinceye değin. Allah, vaadine asla ters düşmez.”

Nedir bu, teknoloji sonucu olarak gelecek kaaria?

Kaaria, bir şeyi bir şeye çarpmak, vurmak anlamındaki kar' kökünden türemiş bir isimdir. Buna göre kaaria, Elmalılı'nın da güzelce ifade ettiği gibi, gülle, tokmak gibi insanın başına çarpan, beyin patlatan şey anlamındadır. Kar' kökündeki vurma-çarpmada, şiddetli ses çıkarma esastır. Kılıç, sopa, tokmak, gülle vs.'nin çarpmasında daima kar' kelimesi kullanılır. Etimolojik gelişimi içinde kaaria, zamanın insana çarpan ve onu sendeletip bunaltan belalarının da adı olmuştur.

Kur'an, bu kaariayı kıyamet anlamında da kullanır. Ancak unutmamak gerekir ki, Kur'an'da kıyamet, sadece, bildiğimiz son kıyametten ibaret değildir. Kıyametin, bireysel, toplumsal, evrensel, ontolojik boyutları vardır. Az önce verdiğimiz ayette kaarianın son ve büyük kıyamet anlamında olmadığı açıktır. Çünkü ayet bunun, teknolojinin eseri olarak sürekli tekrarlanacağını söylüyor. Bunun ise büyük kıyametten başka bir şey olması gerekir.

O halde, kaaria, büyük kıyamet de dahil, bir kıyametler serisinin adıdır ki, başa gelişi, insanlık dünyası için bir kıyamet manzarası arz eder. Kaaria Suresi, bu manzaranın dehşetini şöyle dile getiriyor:
 
“O Kaaria! Nedir Kaaria? Kaaria'nin ne olduğunu sana bildiren nedir? O gün insanlar, çırpınarak yayılmış pervaneler gibi olurlar. Dağlar, didilmiş renkli yün gibi olur. İşte o gün, tartıları ağır basan kişi, evet o kişi, hoşnutluk verici bir yaşayış içindedir. Tartıları hafif çekeninse, anası, Hâviye'dir. Onun ne olduğunu sana bildiren nedir? Kızışmış bir ateştir o!” (Kaaria Suresi)

Bu manzaranın, büyük kıyamet yanı bir kenara bırakıldığında, karşımızda atomik silahların ateşiyle ortaya çıkacak bir manzara canlanıyor. İşte Allah'a ve doğal hayata ters düşmüş bir teknolojinin ürünlerinin sebep olduğu musibet kaaria budur.

Bu bir cehennemî infilak olayıdır ki, insanları serseme çevirip dehşet, korku ve bağrışmayla darmadağın eder. Bu, bize, bir atom bombasının veya atom başlıklı bir silahın tahribini tanıtır gibidir.

Kaaria suresi, âdeta, böyle bir infilakın yayacağı dehşet ve paniği tablolaştırıyor.

 

Yazının devamı...

Cehennem veya tahrip edilmiş doğa

26 Şubat 2009

Yani kutsal metinlerin tanıttığı cehennemin bir anlamı da, tahrip edilip yaşanamaz hale getirilmiş yerküre veya doğadır.

 

Zaten cennet de yeşillikler, sularla dolu toprak parçası demektir. İşte o cennete layık olmasını bilmeyen insanoğlu, bu son tasvirdeki cehenneme yuvarlanacaktır.

 

Ne ilginçtir ki, kıyametten söz eden bir ayet, bu müthiş olayı ‘yeryüzünün bir başka yeryüzüne dönüştürülmesi’ olarak tanıtmaktadır. (İbrahim, 48) Ardından gelen ayetlerde ise cehennemi hak edenlerin karşılaşacakları âkıbet anlatılmaktadır.

 

İnsanlığın hesabı görüldükten ve iyilerle kötüler ayrıldıktan sonra neler olacağını gösteren ayetler de ibret vericidir. Bu ayetlere göre, iyiler cennete sevk edilecek ve şu duayı yapacaklar:

 

“Hamdolsun o Allah’a ki, bize vaadini yerine getirdi; bizi yeryüzüne mirasçılar yaptı. İşte, cennetten istediğimiz yerde konaklıyoruz. İş yapıp değer üretenlerin ödülü ne güzelmiş!” (Zümer, 74)

 

Bu ayet, cennetin, ‘bir başka şekle dönüştürülen yeryüzü’nde kurulacağını ve cennete gitmenin de esasında Allah’ın lütfettiği bir, ‘yeryüzüne mirasçılık’ olduğunu gösterir gibi durmaktadır.

 

Dengeleri bozmanın cezasının cehennem olduğu, Kur’an’ın ısrarla öne çıkardığı söylemlerden biridir.

 

Cehennem, doğal dengeleri bozan azmışların tıkılacakları mekân veya zemindir.

 

Nedir cehennem?

 

Cehennem cennetin tam karşıtıdır.

 

Cennet; bol yeşillik, serin sular, doğal gıdalar; cehennem ise bunların tam tersidir. Yani  kavruk topraklar, dondurucu veya yakıcı sıcaklar, yiyenlerin bağırsaklarını parçalayan iğrenç, yozlaşmış, zehirli gıdalar yurdudur cehennem.

 

Cehennem, cennet olarak yaratılmış bir zeminin, denge bozulmaları yüzünden dönüştüğü küresel felaketler dünyasının ta kendisidir. Bozulan dengeler dünyayı cehenneme çeviriyor.

 
Cehennem de, tıpkı cennet gibi iki temel anlam ifade eder:
 

1. Sonsuzluk (ölüm sonrası, âhiret) cezası,

2. Doğal temizlik, güzellik ve bereketini yitirmiş, kaos ve mutsuzluk getiren yaşam alanı.
 

Bitki örtüsünden tamamen yoksun bırakılıp kavruk bir toprağa dönüştürülen yeryüzü, kutsal metinlerdeki cehennemin ta kendisidir.

 

İşte o cennete layık olmasını bilmeyen insanoğlu, bu son tasvirdeki cehenneme yuvarlanacaktır.

Yazının devamı...

Kıyamet alâmeti olarak Dabbetül Arz

25 Şubat 2009

 Neml suresi 80-85. ayetler insanoğlunun, kötülükleri yüzünden uğrayacağı sonu (kıyameti) anlatırken, bu sonun geldiğini gösteren belirtilerden biri olarak yeryüzünden bir dabbenin çıkacağına dikkat çekmektedir. 82. ayet şöyle diyor:

 

“O söz, tepelerine indiğinde, yerden onlar için bir dabbe çıkarırız da o onlara, insanların bizim ayetlerimize gereğince inanmadıklarını söyler.”

 

İnsanlığın sonunun geldiğine, azap ve hesap döneminin başladığına işaret sayılan ve insanlığı Allah’ın ve evrenin yasalarına aykırı davranmakla itham edip uyaran bu dabbe nedir?

 

Dabbe kelimesinin sözlük anlamı debelenen şey demektir. Kur’an bunu her türlü canlı için kullanır.  Daha çok hayvanlar için kullanılır. Elmalılı’nın deyişiyle, “Hayvan lafzıyla eşanlamlı gibidir.” Nûr 45. ayete göre, sürüngen, dört veya iki ayaklı tüm hayvanlar dabbedir. Ancak Kur’an’ın bu sözcüğü kullandığı ayetlere baktığımızda (Örneğin, Hûd, 6; Nahl, 49, 61) dabbenin insanı da kapsayacak bir biçimde kullanıldığını görüyoruz. Elmalılı bu noktaya değinirken haklı olarak, “Hayvan gibi, insan için de kullanılır” demektedir.

 

Demek oluyor ki, Kur’an’ın kullandığı şekliyle dabbe, yerine göre, hayvan türünden bir canlı olabileceği gibi, insan da olabilmektedir. Sebe’ suresi 14. ayette, Hz. Süleyman’la ilgili bir olay anlatılırken adı geçen dabbetül arzın bir kurtçuk olduğu tartışma götürmeyecek biçimde açıktır.

 

Konumuzun omurgasını oluşturan Neml 82’de ise dabbenin hayvan olması mümkün görülemez. Çünkü o konuşacaktır ve hikmetli, ibretli bir biçimde konuşacak, uyarı yapacaktır. Hatta insanoğlunun muhatap tutulduğu uyarıların en önemlilerinden birini yapacaktır. Böyle bir uyarıyı yapan varlığın hayvan olması söz konusu edilemez. Nitekim Kur’an’ın, Hz. Peygamber’den sonra en büyük müfessiri kabul edilen Hz. Ali, Neml 82’deki dabbeden söz ederken şöyle diyor:

 

O, kuyruğu olan bir dabbe değil, sakalı olan bir dabbedir.”

 

Yani kıyamet alâmeti olarak gösterilen dabbe bir insandır.

 

Hz. Ali’nin bu sözünü de alıntılayan Elmalılı, Neml 82. ayetteki dabbe ile ilgili olarak şu sonuca varıyor: “Açık olan şu ki, bu ayetteki dabbe insandır.”

 

Dabbetül arz ile ilgili olarak hadis diye rivayet edilen birçok söz vardır. Bunların güvenilir olmadığı eskiden beri birçok hadisçi tarafından söylenmekte idi. Yüzyılımızın en büyük hadis bilgini sayılan Elbânî (ölm. 1999) ise bunların tümünün uydurma olduğunu ispatlamıştır. (bk. Elbânî; Silsiletü’l-Ahâdîs ez-Zaîfa, 3/233-235)

 

O halde, Kur’an ayetini yorumlarken bu sözlere dayanmamız yanlış olur.

 

Kur’an’dan baktığımızda, dabbetül arz hakkında şu tespitleri yapmak mümkün görülmektedir:

 

1. Dabbetül arz yerküreden çıkacaktır:

 

Kur’an, Neml 82’de bu noktanın altını çizerek, dabbetül arzın gökten, öte âlemlerden beklenmemesi gerektiğine vurgu yapmıştır. Çünkü insanlar bu tip uyarıcı-aydınlatıcıları hep göklerden, ötelerden bekleyen bir anlayışa bağımlı bulunmaktadır.

 

Dabbetül arzın yerküreden çıkacağı söylenmemiş olsaydı, onu mutlaka ve mutlaka öte âlemlerden gelecek‘ruhanî- madde üstü bir varlık olarak düşünür ve ona akıl almaz nitelikler yakıştırırlardı. Kur’an bu yolu tıkamış ve dabbetül arzın yeryüzünden çıkacağını, yani bir dünyalı olduğunu belirtmiştir.

 

2. Dabbetül arz, bir insandır:

 

 Konuşmakta, uyarmaktadır. Neden böyle bir varlık, insan olarak değil de dabbe olarak anılmaktadır. Bunun böyle olması dabbenin alâmetlerinden biridir. O, tüm hikmetli konuşmalarına, uyarılarına rağmen fizik özellikler bakımından tam işlevsel bir insan değildir. İnsanın hareketlerini sergilemekten çok, debelenen bir varlığın hareketlerini sergilemektedir.

 

Dabbetül arz, beyni ve özü bakımından mükemmel bir insan olmasına rağmen, bedensel açıdan tam işlevsel bir insan değildir. İşte onun belirtilerinden biri de budur.

 

Dabbetül arzın konuşması da, en azından dünyanın sonuna ilişkin uyarısı, işaretlerle,  aracılarla konuşma olacaktır. Onun kendisi de zaten normal bir insanın bedensel işlevlerini sergilemekten uzaktır. O; bedeniyle değil, beyni, bilgisi ve ruhuyla öne çıkan bir varlıktır.

 

Biz bu Kur’ansal verileri dikkate aldığımızda, dabbetül arzın kimliğini belirleyebilmekteyiz.

Dabbetül Arz, çıkmıştır, şu anda yaşamaktadır ve Kur’an’ın sözünü ettiği uyarıları, yine Kur’an’ın gösterdiği tarz ve üslupla insanlığa ulaştırmaktadır. İnsanlığa, özellikle dünyanın sonunun yaklaştığına ilişkin uyarılar yöneltmektedir.

 

Kur’an’ın verileriyle bilim dünyasından yükselen uyarıları birlikte düşünenler, dabbetül arzın kimliğini, yaşadığı ülkeyi, meslek ve kariyerini bulabilirler.

 

Dabbetül Arz denince, bizim aklımıza, mesela, insanlığı, kıyametin yaklaştığı yolunda sürekli uyaran ve nitelikleri Kur’an’daki tanıtıma uyan ünlü dahi fizikçi Stephen Hawking gelmektedir.
Yazının devamı...

Kıyamet alâmetleri (1)

24 Şubat 2009

Burada yapabileceğimiz, insanın toparlanma vaktinin geldiğini gösteren bazı Kur'ansal işaretlere dikkat çekmek olacaktır. Şu temel göstergelerden söz edeceğiz:

1. Peygamberliğin Sona Erişi:

Peygamberlik Hz. Muhammed'le sona erdirilmiştir. Hz. Muhammed'in sıfatlarından biri de 'Âhir Zaman Peygamberi'dir.

Ne demek âhir zaman?

Âhir zaman, insana verdiği kredilerin sona erdirildiği zaman dilimidir. Peygamberler eliyle insana ulaştırılan mesajların sona erdirilmesinin anlamı da budur.

Kredi dönemi bitirilmişse bunun zorunlu sonucu, hesap döneminin başlamasıdır.

2. Hesap Döneminin Yaklaştığının Bildirilmiş Olması:

Kur'an, insanlığın kredi alma döneminin bitip hesap döneminin başladığını açık ve net biçimde ifade etmektedir.

Ayet şöyledir:

"Yaklaştı insanlara hesapları! Ve onlar hâlâ gaflet içinde yüz çevirip durmadalar. Rablerinden kendilerine ulaşan, söze bürünmüş her yeni öğüt ve hatırlatmayı ancak eğlenerek dinliyorlar. Kalpleri hep oyun ve oyalanmada." (Enbiya, 1-3)

Yoruma, zorlamaya lüzum kalmadan anlıyoruz ki, Kur'an'ın vahyedilişi ile birlikte insanlığın kredi alma dönemi bitmiş, kredilerin hesabını verme dönemi başlamıştır.

Bu dönemde iki ihtimal akla gelecektir: Birincisi, insanlığın gereken dersi çıkarmış olarak, aldığı kredilere uygun bir yapılanmayı gerçekleştirmesi. Yani doğayı tahrip ve canlıları taciz sürecini durdurması. İkinci ihtimal ise insanın, sorumluluğunu savsaklayan bir tavırla aymazlık, aldırmazlık sergilemeye devam etmesi.

3. Ayın Yarılması:

Ayın yarılması, kıyametin yaklaştığına kanıt olan ayet-alâmetlerden biri olarak gösterilmiştir:

"Saat yaklaştı, Ay yarıldı. Bir ayet-alâmet görseler yüz çeviriyorlar ve şöyle diyorlar: 'Sürüp giden bir büyüdür bu!.' Yalanladılar; kendi heves ve kuruntularına uydular. Oysaki her iş ve oluş karara, ölçüye ve düzene bağlanmıştır. Yemin olsun ki, onlara, haberlerden, içinde ihtar, sakındırma ve tehdit bulunanı gelmiştir. Doruk noktaya çıkmış, isabeti tartışılmaz bir hikmettir o. Ama uyarılar yarar sağlamıyor." (Kamer, 1-5)

Anlaşılan o ki, Ay'ın yarılması bir uyarıcı ayet-alâmettir. Ama insan bundan gerekli dersi çıkarmamış, kendisine çeki düzen vermeye yanaşmamış, ayet-alâmetle alay etmiştir.

İlginç olan şu ki, burada söz konusu edilen ayet-alâmet (Ay'ın yarılması), 'doruk noktaya çıkmış hikmet' olarak tanıtılmıştır. Yani Ay'ın yarılması, bir doğal olay değil, bir hikmet omurgalı olaydır. Bir kıyamet alâmetidir ama özünde hikmet bulunan bir ayettir.

Geleneksel rivayetler Ay'ın yarılmasını, bu ayetin indiği günlerde vuku bulmuş bir ikiye ayrılma, sonra birleşip eski haline gelme şeklinde göstermekte ve olayı bu haliyle bir mucize olarak algılamaktadır.

Böyle bir şey, Kur'an'ın 'sünnetullah' dediği ve değişmezliğinden söz ettiği tabiat kanunlarına aykırıdır. Bu olsa olsa, o günkü insanlara gösterilmiş bir ışık parçalanmasıdır. Bu mümkündür ve buna kimsenin itirazı yoktur.

Ayın fizik varlığının parçalanıp sonra tekrar birleşmesi rivayetine gelince: Sünnetullah içinde böyle bir doğal olayın varlığını kabul mümkün değildir.

Sözü, tefsir içi bir tartışmaya sokmadan söyleyelim:

Biz bu ayetin insanlığın Ay'a inişini ifadeye koyduğunu düşünüyoruz. Ayetin tanrısal hikmetine, tarihsel ve bilimsel gerçeklere uygun olan budur.

Ay'ın yarılması (şakk-ı kamer), insanlığın Ay'a inişinin ve oradan bazı kaya parçalarını alarak dünyaya dönüşünün sembolik bir anlatımıdır. Yani bu mucize, insanlığın Ay'a indiği 1969 yılında gerçekleşmiş ve kıyametin iyice yaklaştığını gösteren bir belge olarak önümüze konmuştur.


4. Semanın Dumanla (Arapçası dühan) Kaplanması:

Kıyametin yaklaştığını gösteren ayet-alâmetlerden biri de gökyüzünün, nefes almayı güçleştirici bir dumanla kaplanmasıdır. Bunu anlatan ayetler, Dühan suresi 9-16. ayetlerdir:

"İş onların sandığı gibi değil! Bir kuşku içinde oynayıp oyalanmaktalar. Artık sen, göğün açıkça izlenen bir duman getireceği günü gözle... İnsanları kuşatıp sarar. İnletici bir azaptır bu. 'Ey Rabbimiz! Kaldır bizden bu azabı, biz gerçekten müminleriz.' Nerede onlarda öğüt almak!"
Ayette sözü edilen dühan, teknolojinin semaya musallat ettiği zehirli dumandır. Tüm insanlık bu dumandan şikâyetçidir. Ozon da bu dumanın yoğunlaşması yüzünden delinmiştir.

Kur'an bir yerde semadan söz ederken şu ibret verici ifadeyi kullanıyor.

"Sizin rızkınız da göktedir, tehdit edildiğiniz şey de..." (Zâriyat, 22)

Göklerdeki tehdidin biri işte bu zehirli duman, diğeri de ileride kullanılabilecek uzay silahlarının yaratacağı felakettir.

5. Kutup Bölgelerindeki Buz Kütlelerinin Erimesi:

Kur'an; hesap, azap ve kıyametten söz ettiği ayetlerin en dikkat çekicilerinden ikisinde 'yerkürenin uçlarından sürekli azaltmalar' yapıldığını söylemektedir.

Buz kütlelerinin erimesinin, insanın hesap verme döneminin geldiğini bildiren ayette gündeme getirilmesi ayrı bir mucize uyarıdır:

Önce bu ayetleri, içlerinde yer aldıkları kümelerle birlikte görelim:

"Görmüyorlar mı ki, biz o yerküreye geliyor, onu uçlarından eksiltiyoruz" (Ra'd, 41-42)

"Hâlâ görmüyorlar mı ki, biz yerküreye geliyor, onu uçlarından eksiltiyoruz. Galip gelenler onlar mı olacak! De ki, 'Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum. Ama sağırlar, uyarıldıklarında çağrıyı işitmezler ki! Rabbinin azabından onlara bir nefha dokunsa yemin olsun şöyle diyecekler: 'Vay bizlere! Biz, zalimlermişiz!"(Enbiya, 44-47)

İki uçtan eksiltme, bir kıyamet ve hesap alâmeti olarak görülmesi gerekirken insan bundan da ders almamaktadır.

Geleneksel müfessir ve mealciler, belki de mazur görülebilecek sebeplerle, bu ayetlerdeki iki uçtan eksiltmeyi, yerkürenin 'tam yuvarlak değil de uçlarından biraz basık' olduğu gerçeğine delil sayıp işin içinden çıkmışlardır.

Yerkürenin iki ucunun bir miktar basık oluşunda iki anlam vardır:

Birincisi, yerküre, deve kuşu yumurtası biçiminde yapılıp yuvarlatıldığında (bk. Nâziat suresi, 30) kutuplardaki uçları biraz basıktır,

İkincisi, yerküre, belirli bir zaman sonra, bu basık iki ucundan aşındırılıp eksiltilecektir. Ve bu ikinci aşama kıyametin alâmetlerinden biri olacaktır.

Ve olmaktadır.

Yerküredeki genel ısınma, kutuplardaki buzul erimelerini hızlandıracak ve o noktalarda bir 'eksilme' gerçekleşecektir. Bu eksilme, Kur'an'a göre, kıyametin yakınlaştığını gösteren ve insanı iyiden iyiye tehdit eden alâmetlerden biridir.

Tefsiri, ahmini bir kenara koyalım; bu süreç fiilen başlamıştır.

7. Dabbetül Arz'ın Çıkışı:

Kıyamet alâmetlerinin en önemlisi Dabbetül Arz diye anılan ‘uyarıcı varlık’ın çıkışıdır.
Onu yarınki yazımızda göreceğiz.

Yazının devamı...

Yerkürenin kıyameti

23 Şubat 2009

Bu noktada, küresel âfetlerin yeryüzünü yaşanılmaz bir mekâna çevirmesi meselesinde bilimin verileriyle Kur’an’ın verilerinin örtüştüğünü dikkatlere sunalım.

ZEHİRLİ GAZLAR MESELESİ:  

Zehirli gazların atmosferi kuşatması ve yaşamı zorlaştırması Kur’an açısından bir kıyamet alâmetidir. 

Dühan Suresi 10-12. ayetlerde:  

“Artık sen, o göğün açıkça izlenen bir duman getireceği günü gözle! İnsanları kuşatıp sarar. İnletici bir azaptır bu!  ‘Ey rabbimiz! Kaldır bizden bu azabı. Biz gerçekten müminleriz.” 

Kur’an’ın bu beyanına, günümüz bilim çevrelerinin ekledikleri şunlardır:  

Zehirli gazların atmosferi tahribi sonucu kirlenen hava yüzünden doğal kaynaklar tahrip olacak, yaşam alabildiğine zorlaşacak.  

Hepimiz bilmekteyiz ki, havanın zehirlenmesi ozonu delmiş ve bu delik, Stephen Hawking’in deyimiyle Amerika kıtasının üç katı bir büyüklüğe ulaşmıştır. Bu delik yüzünden dünya korkunç bir radyasyon ve ultraviyole yağmurunun tehdidi altındadır.

Bizzat Hawking, bu olumsuz gelişmenin bir kıyamet alameti olduğunu söylemektedir. 

Bilim adamlarının dikkat çekmekte oldukları ‘yeryüzünün çölleşmesi’ de, Kur’an’ın kıyamet alâmetlerinden biri olarak öne çıkardığı olumsuzluklardan biridir. 

 Buzullardaki erime ısının şiddetini artırarak yeryüzünü bitki örtüsü bakımından git gide zayıflatmaktadır. Bunun sonucu olarak en mümbit topraklar bile çölleşecektir. Kur’an, bu olgudan bir kıyamet alâmeti olarak açıkça söz etmektedir.  Temel beyyineler Kehf suresi’nde verilmiştir. 

Birincisi, genel durumu gösteren 47. ayettir. Şöyle diyor:  

“O öyle bir gündür ki dağları yürütürüz; yeryüzünü çırılçıplak görürsün. İnsanları huzurumuzda toplamış, içlerinden hiçbirini hesap dışı bırakmamışızdır.”  

İkincisi, bu, ‘çırılçıplak bırakma’yı ayrıntılayan 7 ve 8. ayetlerde şöyle deniyor:  

“Biz, yeryüzündeki şeyleri bir süs yaptık ki, insanları, içlerinden hangisi iş ve üretim yönünden daha güzeldir diye imtihan edelim. Ve şu da bir gerçek ki, biz, yeryüzündeki her şeyi, bitki bitirmeyen/kıtlık ve ölüme yol açan kupkuru bir toprak haline elbette getireceğiz.”  

Bu ayetler gösteriyor ki yeryüzü bir gün, üzerindeki mevcut bitkilerle birlikte kuruyacak ve kıtlıklara, ölümlere yol açan bir kavruk toprak parçasına dönüşecek.  

Buz dağlarının erimesiyle artacak olan sıcaklığın yeryüzünü getireceği son, işte budur. Bu sonun dehşetini insanlığa en çarpıcı biçimde anlatan ünlü fizikçi Stephen Hawking şunu söyleyebilmiştir:  

“Korkarım ki, dünyamızın atmosferi ısına ısına, kaynayan sülfürik asitli Venüs’e benzeyecek.” 

Stephen Hawking, bizim Kur’an’dan hareketle altını çizdiğimiz uyarıların hemen tümünü, bir fizikçi bilim adamı sıfatıyla tek tek dikkatlere sunarak insanlığın önümüzdeki bin yıl içinde yok olma tehlikesiyle yüz yüze bulunduğunu ilan etmiştir.  

Bize göre, Hawking’in bu uyarısının bizzat kendisi bir kıyamet alâmetidir. Elbette ki ibret, irfan, iman ve basiretle dinleyenler için... 

NÜKLEER SİLAHLARIN TEHDİDİ 

Doğayı ve dengeleri tehdit eden en büyük zararlılardan biri genelde silahlar, özel olarak da nükleer silahlardır. Nükleer dehşetin boyutunu anlamak için şu tespiti görelim: Nükleer silahların 1985 yılında ulaştığı güç, 58 milyar insanı öldürecek bir güçtü. 

İkibinli yılların ulaştığı tehdit ve dehşeti düşünün. 

Nükleer silahların ifade ettiği dehşeti tahminde 1986 Çernobil olayı bize yardımcı olabilir. Birleşmiş Milletler bu olayı, tarihin en büyük teknolojik felaketi olarak tescil etmiştir. 7 ton radyoaktif madde çevreye yayıldı. İlk tespitlere göre, 32 bin kişi hayatını kaybetti. Radyoaktif tahribin sebep olduğu kanser olayları can almaya devam ediyor.  

İkinci dünya harbinde Nagazaki ve Hiroşima’ya atılan iki atom bombasından tam ikiyüz kat daha fazla radyasyon yayan Çernobil’in  serpintileri, uzmanların raporlarına göre,  yüzlerce değil, binlerce değil, milyonlarca yıl faal olacaktır.  

Hiçbir harbin, darbin olmayacağını varsayalım; dünyayının işini bitirmek için Çernobil benzeri iki-üç ‘kaza’ yeterlidir. 

Görüldüğü gibi, insanoğlunun azmışlığı, tabiatla, Tanrı’yla didişmesi bizi buralara taşımıştır.

Yazının devamı...

Kıyamet kavramının boyutları

20 Şubat 2009

Kıyamet, içinde yaşadığımız dünyanın ve onun bünyesin­de yer aldığı evrenin parçalanıp dağılması ve bütün şuurlu varlıkların hesap vermek üzere Yaratıcı'nın huzurunda, ma­hiyetini bilemeyeceğimiz bir biçimde kıyam etmesi olarak bilinir. O gün Allah bütün tartışmaları sonuçlandıracak, çelişmeleri bitire­cek ve hayat serüveninden herkesi hesaba çekerek iyilikle kötülüğün karşılıklarını verecektir. (Örnek olarak bk. Baka­ra, 113; Âli İmran, 185; Nisa, 87; Enbiya, 47; Hac, 9)

 Kur'an bugüne din günü demekte ve onun tek yargıcının Allah ol­duğunu belirtmektedir. (Fâtiha, 3)  

Buraya kadar anlattıklarımız, kıyametin akla ilk gelen anlamlarıdır.  

Bu anlamdaki kıyamete ‘büyük kıyamet’ diyebiliriz.  

Kur'an incelendiğinde görülür ki, bu büyük ve genel kıyametten başka sayısız küçük kıyametler vardır.

Hayat sahnesinde her an milyonlar ve milyonlarca kıya­met yaşanmaktadır. Evrende bir hiç denecek ka­dar küçük bir yer tutan insan vücudunda da, her an bin­lerce kıyamet yaşanmaktadır. 

Kur’an’a göre, her varlık bir âlemdir ve her âlem birçok kıyamete sahnedir.

TOPLUMLARIN KIYAMETİ

Toplumların da kıyametleri vardır.

Kur'an ve hadis iyi incelenirse görülür ki, kutsal metinlerde ge­çen kıyamet kelimesi, şuraya kadar açıkladığımız kıyamet­lerden bazen birini, bazen öbürünü, bazen de hepsini birden ifade eder. Hadis veya ayet, bir sosyolojik değerlendirme ya­pıyorsa, kıyamet sözü toplumun çöküşü anlamını taşıya­caktır. Örneğin, bir hadiste şöyle denmektedir:  

“Emanetler, görevler layık olma­yanlara verildiğinde kıyameti bekle.”

Burada­ki kıyamet, toplumun çöküşüdür. Çünkü emanetlerin ehil olmayan ellere geçmesi toplumu yıkar. Yani, burada bir sos­yolojik kıyamet söz konusudur. İsra Suresi, 16'ncı ayet ise şöyle diyor: 

“Biz bir ülkeyi/medeniyeti mahvetmek istediğimizde, onun servet ve nimetle şımarmış elebaşlarına emirler yöneltiriz/onları yöneticiler yaparız da onlar, bozuk gidişler sergilerler. Böylece o ülke/medeniyet aleyhine hüküm hak olur; biz de onun altını üstüne getiririz.” 

Burada da bir sosyolojik kıyamet tablosu çizilmektedir. Toplumu sömüren şımarmış, azmış odaklara Yaratıcı Kudret fırsatlar veriyor, fakat onlar buna kulak asmayarak zulüm ve tahriplerine devam ediyorlar. Nihayet, o toplum batıyor. 

Biz bu batışları, değişik isimler ve tablolar olarak seyrediyoruz.  

Sistemler, rejimler çöküyor, devrimler birbirini izliyor, imparatorluklar dağılıyor ve nihayet dünya haritası durmadan değişiyor. Bütün bunlar din terminolojisindeki kıyamet deyiminin belirişleridir.

Toplumsal kıyamete sebep olacak birçok olumsuzluk da hadislerde ifadeye konmuştur. Bunlardan bazıları şöy­le verilmektedir: 

“İnsanların en hayırlıları, ahmak, aptal diye adlandırılmadıkça kıyamet kopmaz.” (Tirmizî'den naklen, Aclûnî, 21351) 

“İnsanlar öyle bir zamanla karşılaşırlar ki, herkes kurtlaşır ve kurt olmayanları ötekiler yer.” (Taberânî'den naklen Aclûnî, 2/279) 

“İnsanlar kendilerine ait mescitlerle övünme yarışı­na girmedikçe/mescit yapma yarışına girmedikçe kıyamet kopmaz.” (Ebû Davûd ve Nesaî'den naklen, et-Tâc, 1/243) 

Kıyametin arefesi sayılacak zamanlara hadis dilinde âhir zaman/zamanın âhiri deniyor. Yani çöküşün arefesi demektir. Hangi kıyametten söz ediyorsanız âhir zaman onun arefesi olacaktır. 

Örneğin, küresel felaketlerden söz ettiğimizde âhir zaman bu felaketlerin arefesi olur. Günümüzde dünyamız, işte böyle bir arefeyi yaşamaktadır.

Türkiye de bir kıyametin arefesindedir.

Yazının devamı...

Varlığın yapısal parçaları olarak hayvanlar

19 Şubat 2009

“Son ağaç kesildiğinde, son nehir kirletildiğinde, son balık tutulduğunda beyaz adam, paranın yenmeyeceğini anlayacak.”

Beyaz adam ve onun geliştirdiği doğa düşmanı kapitalizm bu gerçeği bir gün elbette anlayacak.

Anlayacak ama o gün iş işten geçmiş olacak.

Yartıcının mülkü olan doğa yahut yerküre emanetinin ayrılmaz, yadırganamaz ve olmazsa olmaz sakinleri hayvanlardır.

Kur’an-ı Kerim bu yerküre sakinlerinin bir kısmının adını, birçoğunun da varlığını bildirmekte, doğayı onlarla paylaşmamızın hem emanete saygı hem de mutluluğa katkı olacağına vurgu yapmaktadır.

Bu yerküre sakini ortaklarımız, aynen bizim topluluklarımız gibi birer ‘ümmet’ olarak nitelendirilmektedir.

Adı, ‘hayvanlar’ anlamına gelen suredeki şu tanrısal beyana bakın:

“Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı, iki kanadıyla uçan hiçbir kuş istisna olmamak üzere hepsi sizin gibi ümmetlerdir. Biz bu kitapta, herhangi bir şeyi gereğinden fazla yapmadık/ gereğinden eksik bırakmadık. Onlar, sonunda, Rableri önünde haşredilirler.” (En’am, 38)

Bu ümmetlerin de tıpkı bizim gibi, secdeleri, tespihleri, ibadetleri vardır. Dünya ekoloji çevrelerinin göğüslerinde tabela olarak taşıyabilecekleri güzellikteki şu ayete bakın:

“Görmedin mi, göklerdeki ve yerdeki şuurlular da bölük bölük olmuş kuşlar da Allah'ı tespih etmektedir. Her biri kendine özgü namazını/duasını, kendine özgü tespihini bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilmektedir. Göklerin ve yerin mülkü/yönetimi Allah'ındır! Dönüş Allah'adır!” (Nûr, 41-42)

Bütün keramet bizde değildir.

Bazı durumlarda, o horlanan ümmetler, insan denen ümmetlerden çok daha değerli, saygın olabilmektedir.

İnsan denen burnu büyük varlık, sürekli horladığı o hayvanlardan çok daha aşağılarda, çok daha şaşkın, çok daha değersiz olabilmektedir:

“Yemin olsun ki, biz, cehennem için, cinlerden ve insanlardan, birçok kişiye vücut verdik/birçoğunu döllendirip yaydık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Davarlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar.” (Âraf, 179)

Bizim yerküre ortağımız bu sakinlerin Kur’an’da adları geçenlerinin listesi şöyle:
Arı, balık, inek, öküz, at, deve, koyun, keçi, eşek, katır, köpek, kuş, sinek, sivrisinek, örümcek, karınca, çekirge,  kurbağa, karga, arslan, kurt, yılan-ejderha, maymun, domuz.

Yazının devamı...

Varlık insana emanettir

18 Şubat 2009

Varlığı insana emanet eden Yaratıcı kudret, varlıktan vazgeçmiş değildir. İnsanın emanete hıyanetini, nankörlüğünü, varlık ve oluşun tahribine yönelik zalimliğini cezasız da bırakacak değildir.

Allah mülkün sahibidir. Onu dilediğine verir. Ve mülkü, insanın emrine vermiştir. Ancak insan mülkün gerçek sahibi değil, emanetçisidir. Emanete hıyanet ettiğinde mülkün sahibine hesap vermek zorunda kalacaktır.

 

Emanet sözcüğü, Kur'an-ı Kerim'de tekil ve çoğul olarak 6 yerde geçmektedir. Bu kelimenin kökü olan emn (iman da bu köktendir) ruhun sükûnet bulması ve korkudan kurtulmak anlamındadır.

 

Emanet, bir şeyi veya bir değeri gönül huzuru ve güvenle bir başkasına teslim etmek veya aynı şartlarla teslim almaktır. O halde, emanette teslim edenle teslim alanın karşılıklı güven ve rahatlıkları esastır. Ve bu da gösterir ki, emanet olgusu şuurlu ve kararlı iki benliğin varlığını gerektirir.

 

Bu anlamda alındığında, emanet insan dışında hiçbir varlığın taşıyamayacağı bir yük ve görevdir. Kur’an şöyle diyor:

 

Biz, emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmekten kaçındılar, ondan ürktüler. İnsan ise çok zalim ve çok cahil olduğu halde onu yüklendi.” (bk. Ahzâb, 72)

Kısacası hayat bir anlamda bir emanet taşıma imtihanıdır.

Emanete hıyanetle imanın bir arada bulunamayacağı da Kur’an’ın tebliğcisi Hz. Muhammed’in dikkat çektiği gerçeklerden biridir. Şöyle buyurmuştur:

 

Emanete saygısı olmayanın imanı da yoktur.”

 

O halde, insanın emrine verilen tabiat ve uzay emanetlerine hıyanet edenlerin dinleri, imanları olamaz.

 

Kur'an, emanete riayetin bir yetenek olduğu kadar, bir ehliyet olduğunu da belirtir. Bu yüzden her iş ve ödev bir emanet olarak algılanmış ve şu evrensel ilke konmuştur:

 

Hiç kuşkunuz olmasın ki, Allah size, emanetleri onlara ehil olanlara teslim etmenizi emreder.” (Nisa Suresi, 58)

 

Bu ayetin insan hayatına kazandırmak istediği değerin önemini anlamak için Hz. Peygamber'in şu sözünü de hatırlamak gerekir:

 

“İşler, ehil olmayanlara verildiğinde, kıyametin kopmasını bekle.”

 

 Buradaki kıyamet, toplumların çöküşü anlamındaki küçük kıyamettir.

 

Şuraya kadarki açıklamaya dayanarak diyebiliriz ki, Kur'an'a göre, işlerin ve emanetlerin ehil olmayanlara teslim edilmesi, imansızlığın en büyük belirtilerinden biridir ve toplumları çöküşe götürür.  

 

Böyle olduğu içindir ki, Kur'an, müminlerini, ‘Emanetlerine riayet eden ve ahdlerine vefalı olan kişiler’ diye nitelemiştir. (Müminûn, 8; Meâric, 32)

Yazının devamı...