"Ünsal Turan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ünsal Turan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ünsal Turan

Danimarka’yı seviyorum

4 Eylül 2015

18 Haziran’da yapılan genel seçimlerin ardından yine birçok ülkede, birçok siyasetçiye örnek olacak davranışlarla karşılaştık.

İktidardaki Sosyal Demokrat Parti seçimlerde milletvekili sayısını 44’ten 47’ye çıkardı. Ancak iktidarı destekleyen diğer sol partilerin oyları ve milletvekili sayıları düştüğü için hükümeti kurmakta zorlanacağını düşünen Başbakan Helle Thörning Schmidt, sol partiler yeterli çoğunluğu alamayınca sorumluluğu üzerine aldı ve hem başbakanlık hem de parti genel başkanlığı görevinden istifa ederek bir siyasetçinin nasıl davranması gerektiği konusunda güzel bir örnek sergiledi.

Seçimlerin en büyük galibi aşırı sağ Danimarka Halk Partisi oldu. Danimarka Halk Partisi, oylarını neredeyse ikiye katladı, milletvekili sayısını 22’den 37’ye yükselterek ülkenin ikinci büyük partisi oldu.

Ülkenin ikinci büyük partisi Liberal Parti ise seçimde büyük yenilgiye uğrayan partilerden biri oldu. Liberal Partinin milletvekili sayısı 47’den 37’ye, sıralamada 3’üncü parti konumuna düştü.

Sosyal Demokrat Parti Başkanı ve Başbakan Schmidt istifa edince, hükümeti kurma görevi ikinci büyük partiye verilmesi gerekirken, sağ partiler görevin Liberal Parti Başkanı Lars Lökke Rasmussen’e verilmesini isteyerek bir demokrasi örneği daha sergilediler.

İkinci büyük parti konumundaki Danimarka Halk Partisi Başkanı Christian Thulesen Dahl ise görevin kendisine verilmesi konusunu ağzına bile almayarak yine bir başka demokrasi örneği sergiledi.

Kraliçe Margrethe, sağ partilerin hükümeti kurma görevi Lars Lökke Rasmussen’e verilmesi yönündeki taleplerini anlayışla karşılayarak görevi Rasmussen’e verdi.

Rasmussen sadece birkaç gün denediği hükümeti kurma görevi süresinde partiler arasında uzlaşma sağlayamayınca zamanı uzatmadan görevi hemen Kraliçeye iade etti.

Sağ partiler hükümeti kurması konusunda Rasmussen üzerinde ısrarcı oldular ve Kraliçe Margrethe’den görevi bir kez daha Rasmussen’e vermesini talep ettiler. Kraliçe, görevi bir kez daha Rasmussen’e verdi.

Rasmussen, ikinci girişiminde de siyasi partiler arasında uzlaşma sağlayamadı. Sağ Partiler, kendi partisinden oluşan azınlık hükümeti kurması durumunda dışarıdan destek verecekleri ancak bunun Liberal Parti’nin politikasını destekledikleri anlamına gelmediğini bildirdiler.

Rasmussen hükümeti kurdu. Siyasi partiler siyasi görüş ayrılıklarına rağmen ülkenin hükümetsiz kalmaması için bir dayanışma ve demokrasi örneği sergilediler.

Danimarka’yı seviyorum. Siyasiler kendilerinden önce ülkelerini düşünüyorlar. Hangi parti iktidara gelirse gelsin, önceki iktidarların politikaları ülke menfaatine ise aynı politikayı sürdürüyorlar.

Seçimde aldıkları küçük bir yenilgi veya bir önceki seçime göre daha başarılı olamama durumunda istifa etmesini biliyorlar. 18 Haziran’da yapılan seçimlerin ardından henüz 10 gün geçti meclisteki 3 Türk asıllı milletvekili sayısı 3’ten 1’e düştü ama ülke hükümetsiz kalmadı.

Danimarka’yı seviyorum. Darısı bizim ve diğer ülkelerin başına.

Yazının devamı...

Erol Simavi ve ben

27 Haziran 2015

Erol Simavi benim ikinci babamdı. O da benim için “manevi evladım” derdi. Eşimi ve çocuklarımı da kendi evladı gibi gördü.

Onunla ilk tanıştığım anı ve yaşadığım heyecanı hatırlıyorum. Gazeteden aldığım telefonla kendisini Kopenhag havaalanında karşılamam istendi. Bana “sakın kendisi sormadan bir şey söyleme ve sorma, kendisi sormadan cevap verme” dediler.

Gün geldi, kendisini karşılamak için havaalanına gittim. İçimde hem heyecan hem de korku vardı. Çok disiplinli, prensipli olduğunu, zaman zaman çalışanlarını test ettiğini duymuştum. Aprona kadar girebilme kartım olduğu için kendisini uçağın kapısında karşıladım.

Yüzünden babacan bir İfade ile “buraya kadar nasıl girdin? Aferin” dedi.

Arabama bindik, kendisini D Angletere oteline götürdüm. Ertesi günü İsveç’teki yazlığına gittik. Yaklaşık 2 saat süren yolculuğumuzda hiç konuşmadım. Söylendiği gibi sadece sorularına yanıt verdim.

O günden sonra Danimarka, İsveç, Almanya hiç yanından ayırmadı beni. Yemeğe davet ederek Ailemle tanıştı. Eşimi ve çocuklarımı çok sevdiğini söyledi. Her Danimarka’ya gelişinde kaldığı otelde, lüks restoranlarda eşimi ve çocuklarımı ağırladı, “kızım bana kuru köfte yapsın” diyerek eşimin hazırladığı yemekleri yemek için evimize geldi.

O kadar centilmendi ki, restoranlarda kızlarımdan biri ve eşim masadan kalkacak veya masaya gelmiş olsa kalkar sandalyesini tutardı.

Kendisinden hiçbir talebim olmadığı halde, halen daha kullandığım arabamı o hediye etmişti.

Kendisiyle birlikte olduğum zamanlar, bazı insanlara yardıma ihtiyacı olan çalışanlara veya tanıdıklarına nasıl yardım elini uzattığını çok iyi bilirim. İyilik yapmak için talimat verdiğinde “yapılan yardımın benden gittiği belli olmasın” derdi. Kısacası yaptığı yardımı adından bahsettirmek veya kendisine teşekkür ettirmek için yapmazdı.

Onunla ilgili o kadar anım var ki tamamını buraya yazmam mümkün değil. Ama o büyük insanla olan anılarımı bir kitapta toplayacağım.

Erol Simavi, kendisiyle röportaj yapmak isteyenleri hep geri çevirmiştir. Onun resimlerini gazetelerde dergilerle görmek, onunla ilgili yazıları okumak mümkün değildi. O istemeden kimse onun hakkında yazı yazamaz, resmini yayınlayamazdı.

Bütün bunları bildiğim için kendisine “röportaj yapabilir miyim?” diye soramadım. Sadece bir gün “efendim hiç anılarınızı kaleme almak isteyen oldu mu” diye sordum. Bana “oğlum galiba sen yazmak istiyorsun. Ben senin karşına geçip sorularını yanıtlamam ama benimle o kadar çok berabersin ki notlarını al bir gün yazarsın” dedi. Ben notlarımı almadım ama onunla olduğum hiçbir anı, konuşmayı unutmadım.

Bir gün bir kitapta toplayıp, okurlarımla paylaşacağım. Onun tüm güzel yönlerini anlatacağım.

Benim kendi öz babamdan sonra tanıdığım en dürüst, en ciddi, en prensipli, en centilmen, en yardımsever, kısacası gerçek eski bir İstanbul beyefendisiydi.

Bel ameliyatından sonra doğrulamadı ama ona en çok dokunan şey gazeteyi satmak oldu. Biliyorum ki gazetenin satışı onun ömründen 20 yıl aldı.

O benim ikinci babamdı. Eşim ve çocuklarım için de öyleydi. Onun için onun ölümü beni birçok insandan, belki kendi öz ailesinden de fazla etkilemiştir.

Sağlığında bana “beni öldüğüm yerde defnedin” demişti. Ancak buna karar vermek veya söylemek kendi öz ailesi varken bana düşmezdi.

Cenazesinde olmak isterdim ama çok geçerli bir nedenle olamayacağım. O beni hisseder. Ruhun şad, mekanın cennet olsun baba diyor, tüm genç meslektaşlarıma onu öğrenip, örnek almalarını tavsiye ediyorum.

Türk medyasının çınarı, ustası, babası, patronların patronu aramızdan ayrıldı. Yaşadığı sürece babasının dediği gibi kalemini kırdı ama satmadı.

Yazının devamı...

“The Draem”

3 Haziran 2015

Soy kırım konusunda Türkiye’nin tüm itirazları ve arşivlerin bağımsız tarihçiler tarafından incelenmesi çağrısının artık işe yaramadığını daha doğrusu dikkate alınmadığını, Türkiye’ye karşı Ermeni Diasporası tarafından başlatılan saldırının daha etkili olduğunu görüyorum.

Ermenistan Büyükelçiliği sözde soy kırımı konusunda daha önce Kopenhag Üniversitesinde bir sergi düzenledi. Türk Büyükelçiliği de karşı sergi düzenleyebilmek için üniversite yönetiminden söz aldı ama halen daha bir atılım olmadı.

Ermenistan ikinci atağını yapıyor. ABD ve Ermeni sanatçılardan oluşan bir grup tarafından hazırlanan “The Draem” adlı anıt Kopenhag’ın en işlek alışveriş caddesi Strogetteki Kulturtorv meydanında sergilenecek. Danimarka, bu izni verirken Ermenileri, Yahudileri düşünüyor ama ülkede yaşayan Türkleri düşünmüyor.

Büyükelçi Mehmet Dönmez’in tüm çabaları yetersiz kaldı ve Kopenhag belediyesinin, kültür dairesi anıtın 10 gün süre ile sergilenmesine izin verdi.

Bu süre Ermenistan için yeterli. Çünkü söz konusu meydan, Danimarka’yı ziyaret eden tüm turistlerin uğrak yeri. Mutlaka anıtı görecekler ve konu hakkında bilgi sahibi olmayanlar sözde soy kırımının yapıldığını var sayacaklar.

Türkiye’nin Kopenhag Büyükelçisi Mehmet Dönmez boş durmuyor. Anıtın sergilenmesini engelleyemedi ama en azından yanında veya üzerinde “soykırımı” kelimesi veya Türkiye’ye yönelik hakaret içiren bir kelime ve söz olmaması için mücadelesine devam ediyor.

Danimarka’daki Türkler de tepkili. O gün oraya anıtı dikmek kolay olmayacak. Binlerce Türk, inanç, siyasi görüş ayrımı yapmadan el ele verip ellerinde bayraklarıyla orada olacaklar, hem anıtın dikilmesine hem de izin veren Kopenhag belediyesini protesto edecekler.

Bu konuda çalışmalarına şimdiden başlayan, Danimarka Genç Türkler Derneği, Danimarka Türk Akademisyenler Birliği ve Türk federasyonunu şimdiden kutluyorum.

Ülkelerinden binlerce kilometre uzaklıkta, zaman zaman devletimizin kendilerine sahip çıkmadığını düşünseler de onlar devletimize, milletimize ve ilkelerimize sahip çıkıyorlar.

Danimarka’ya gelince hükümet, bu konunun tarihçilere bırakılması gerektiğini düşünüyor ve dile getiriyor. Dışişleri Bakanı Martin Lidegaard “100 yıl önceki ölümler unutulmaz ama soy kırımı diyebilmemiz için bağımsız tarihçilerin karar vermesi gerekir. Bu konu siyasetçilerin değil tarihçilerin konusudur. Danimarka hükümetinin tutumu bellidir. Danimarka soykırımını tanımamıştır” dedi. Kültür Bakanı Marianne Jelved de benzeri açıklamalarda bulundu.

Büyükelçi Mehmet Dönmez, Türkiye’nin, Danimarka Devletinin bağımsız, tarafsız sağduyulu yaklaşımından memnun olduğunu, iki ülke arasında ilişkilerin zedelenmemesi için büyük gayret gösterdiğini söyledi. O zaman bize düşen mücadeleye devam edip, gerçekleri anlatmaya çalışmaktır.

Bu gelişme, Ermeni Diasporasının bir oyunudur. Oyunu bozmak için Türk halkı 23 Mayıs ta bayraklarımızla Kulturtorv meydanında olacaktır bundan kimsenin şüphesi olmasın.

Yazının devamı...

Danimarka farkı

8 Nisan 2015

Başbakan Helle Thörning Schmidt, kabinedeki bayan bakanlarla, daha önce bakanlık yapmış 67 bayan bakanı konuta davet etti. Davete katılan sayısı ise 42 oldu.

Schmidt, yılda sadece birkaç kez kullandığı başbakanlık konutunda davetlileri kapıda karşıladı. Oldukça neşeli görülen Schmidt, bir taraftan konuklarını karşılarken bir taraftan bizlerle sohbet etti.

Basın mensuplarının sorularını yanıtlayan konuklarını ise kapıda sabırla bekledi. Konukların da öyle “başbakan bizi bekliyor, aman bekletmeyelim” gibi bir düşünce içinde olmadıkları görüldü.

Davete katılan yeni ve eski bakanların bir kısmı taksi, bir kısmı kendi aracı ile konuta gelirken bazıları da güneşli havadan yararlanmak için olacak yürüyerek geldiler.

Hani o bizim alışık olduğumuz bakanların makam araçları ve polis eskortunu göremedim, Danimarka Başbakanı konuklarını karşılarken.

Kıyafetler de öyle ahım, şahım değildi. Yani davetlilerin hepsi bayan olmasına rağmen aralarında şıklık veya marka yarışı yoktu. Gayet sade, yazın müjdecisi giysilerle geldiler. Onları güzel ve zarif yapan da sadelikleriydi.

Öğle yemeğine geçmeden balkonda konuklarıyla basına aile pozu veren Başbakan Schmidt, normal bir ev hanımı edasıyla konuklarıyla ilgilenirken, konuklar medyaya verilecek poz esnasında Başbakan Schmidt’in yanında yer alma yarışına da girmediler. Her yeni ve eski bakan bulduğu ilk yere yerleşti.

Danimarka’da mevcut Sosyal Demokrat-Radikal Parti koalisyon hükümeti kurulduğunda, bakanların Kraliçe’nin huzuruna nasıl bisikletleri ile geldiklerini yazdığım haberlerde resimleriyle göstermiştim.

Dünya Kadınlar Gününde, Başbakanlık konutunda da farklı bir görüntü yoktu.

Eski Başbakan yardımcısı, şimdi AB Patent Komiseri Radikal Partili Margrethe Vestager (kraliçenin huzuruna bisikletiyle gelişinden hatırlayacaksınız), Eski Çevre Bakanı şimdi AB Çevre Komiseri Koni Hedegaard, Adalet bakanı Mette Frederiksen, Eğitim Bakanı Khristine Antorotti ve diğerleri yürüyerek veya taksi ile geldiler konuta.

Hepsini alkışlarken içimden, Danimarkalı iki meslektaşım sanki içimi okur gibi bana “Sizin ülkede bakanlar makam araçları ve polis eskortuyla gelirler değil mi?" diye sormazlar mı?

Hem utandım hem de “bizim ülkemizin şartları başka” diyerek kendimi avuttum.

Ben göremem belki ama umarım torunlarımız bir gün Türkiye’de de benzeri manzaraları görürler.

Yazının devamı...

Terör Danimarka’ya da uğradı

6 Mart 2015

Konferansa Fransa büyükelçisinin de katıldığını bildiren polis, gerek büyükelçinin gerekse İsveçli Karikatürist Lars Viks’in saldırıdan yara almadan kurtulduklarını bildirdi. Konferansta, Avrupa’da giderek artan Radikalizm ve İfade özgürlüğüne yönelik tehlikelerin ele alındığını bildiren programın yöneticisi İnformation gazetesi redaktörü Niels Ivar Larsen “silah sesleri duyulur duyulmaz her kes kendini yere attı. Hemen çok ciddi bir olay olduğunu anlamıştık. Sonra bizi en yakın polis karakoluna götürdüler ama bu tür saldırılar bizi durduramaz tartışmalara devam edeceğiz” dedi.

ARACI KADIN SÜRÜCÜ KULLANIYORDU
İki saldırganın bir kadının kullandığı AT 25919 plakalı araç ile Jagtvej caddesine doğru kaçtıkları bildirildi. Saldırı sırasında olay yeri yakında çocukların gezdirmekte olan Savaş Karakaplan “ben çocukları gezdiriyordum birden 30-40 el silah sesi duydum. Önce ne olduğunu anlayamadım ama yaralıların yere düştüğünü görünce cep telefonumla kısa da olsa görüntü aldım sonra bizi oradan uzaklaştırdılar. Söz konusu salonda ifade özgürlüğüne yönelik saldırılar. Karikatür krizi gibi konular görüşülüyordu. Çok sıkı güvenlik önlemleri vardı ama polisler sivildi” dedi.

SOĞUK HAVA ODASINA SAKLANDI
Lars Viks komitesinden Helle Merete Brix, Lars Viks’in silah sesleri üzerine soğuk hava odasına saklandığını söyledi. Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, Danimarka Başbakanı Helle Thörning Schmidt’i telefonla arayarak geçmiş olsun dedi ve Fransız Büyükelçisi Francois Zimeray’ın saldırıdan yara almadan kurtarılmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Hollande Fransa İçişleri Bakanı Bernard Cazeneuve’yi acilen Kopenhag’a gönderdiğini söyledi.

Görgü tanıkları saldırganların yabancı bir dille haykırdıklarını ancak Dancayı da çok iyi konuştuklarını söylediler. Saldırganların peşine düşün polis, Lars Vilks’i zırhlı araçlarla kaçırırken, ülke çapında saldırganları bulmak için takip başlattı. Olay yerinde inceleme ve saldırganları bulmak için ordunun özel birimleri de devreye sokuldu.

Yazının devamı...

Çifte vatandaşlık hakkı neden tanındı?

21 Şubat 2015

Noel öncesi çıkarılan yasayla göçmenlere çifte vatandaşlık hakkı tanıyan hükümetin asıl amacı uyuma katkıda bulunmak değil, suç işleyen göçmenleri kolayca sınır dışı yapmak demiştim.
Meclisteki oturumda siyasi partiler arasında işte bu konu görüşüldü. Muhalefetteki aşırı sağ Danimarka Halk Partisi terör suçuna karışan, eğitim veya savaşmak amacıyla Suriye ve Irak’a gidenlerin pasaportlarının iptal edilmesi, vatandaşlıklarının ellerinden alınarak sınır dışı edilmelerini istedi.
Liberal Parti Başkanı ve eski Başbakan Lars Lökke Rasmussen de Suriye ve Irak’a izinsiz seyahatlerin yasaklanmasını, sınır kapılarının kapatılmasını istedi.
Danimarka çifte vatandaşlık hakkını tanırken iki amaç güdüyordu. Birincisi Danimarka dışında yaşayıp bulunduğu ülke vatandaşlığına geçmek için Danimarka vatandaşlığından çıkan kendi vatandaşlarına tekrar vatandaşlıklarını kazandırmak, ikincisi ise suç işleyen göçmenleri kolayca sınır dışı edebilmekti.
Sınır dışı etmek için neden mi çifte vatandaşlık?
Çünkü Danimarka vatandaşı olabilmek için kendi vatandaşlığından çıkan bir göçmeni, suç işlediği zaman Danimarka vatandaşlığını iptal edip sınır dışı etmek mümkün değil.
Danimarka vatandaşlığı iptal edilen göçmen kendi ülkesinin vatandaşlığını taşımadığı için BM antlaşmalarına göre vatansız sayılıyor ve sınır dışı edilemiyor. Tıpkı gizli servis PET’in sınır dışı edilmesini istediği ama sadece Danimarka vatandaşlıkları bulunduğu için sınır dışı edilemeyen terör zanlısı göçmenler gibi.
Bu durumda yapılacak tek şey vardı. Göçmenlere yeni haklar tanıyor kılıfı altında, kendi ülke vatandaşlıklarını yeniden kazandırmak ve bir suç işlemeleri durumunda Danimarka vatandaşlığını kolayca iptal ederek, verilecek sınır dışı kararı ile ülkesine geri göndermek.
Bu durumda BM yasaları devreye girmiyor çünkü.
İşte özellikle bu konu, yeni terörle mücadele yasasında yapılacak değişiklikler çerçevesinde ele alındı. Hükümet kanadı, sınır kapılarının kapatılamayacağını ama terör zanlılarının sınır dışı edilebileceği veya ülke dışına çıkmalarının yasaklanabileceğini, bu şekilde hazırlanacak tasarıyı önümüzdeki günlerde meclise sunacağını bildirdi.
Peki, çifte vatandaşlık göçmenlerin hiç mi işine yaramayacak? Tabi ki yarayacak. Özellikle suç işlememiş, Danimarka vatandaşı olabilmek için Türk vatandaşlığından çıkmış olanlara her iki ülkenin vatandaşı olma şansı doğmuş oldu.
Ama ne var ki suç işleyen Türklere de çifte vatandaş olmaları durumunda Türkiye yolu göründü
Umarım ülkede yaşayan Türkler, her iki ülke vatandaşlığını kazanıp, suç işleyerek bu tuzağa düşmezler

Yazının devamı...

Demokrasinin bedeli

13 Ocak 2015

Avrupa ülkelerinde demokrasi kolay yerleşmemiş. İfade özgürlüğü, bağımsız medya, hukukun üstünlüğü, eşitlik gibi demokrasinin temel taşlarını yerleştirmek için çok canlar verilmiş. Tıpkı Paris’te Charli Hebdo’da olduğu gibi.

Bizden örnek verecek olursak, Çetin Emeç, Uğur Mumcu ve daha niceleri gibi.

Karikatür krizi 2005 yılında Danimarka’da Jyllands Posten gazetesinin 12 karikatüriste Hz.Muhammed ile ilgili birer karikatür çizmelerini, İslam dinini nasıl gördüklerini çizgileriyle anlatmalarını istemesiyle başladı.

Gazete 12 karikatürü yayınlayınca ayaklanan bazı radikal dinciler yüzünden Müslüman ülkelerde Danimarka temsilciliklerine saldırılarda bulunuldu, karikatüristlerin başına ödül konuldu.

12 Karikatürist arasında 11’i susmayı tercih ederken, Kurt Westergaard konuşmayı tercih etti ve İfade özgürlüğünden taviz verilmemesi gerektiğini, tehditlerin kendisini yıldıramayacağını söyledi. Kurt Westergaard evinde 28 yaşındaki bir Somalili tarafından baltalı saldırıya uğradı ve güvenlik odası sayesinde hayatını kurtardı.

Kurt Westergard dış başından sadece benimle görüştü. Polis koruması altında yaptığımız uzun görüşmede kısaca “biz göçmenlere, mültecilere kapılarımızı açtık. En zor zamanlarında onlara yardım eli uzattık. Yetişkinlere iş, çocuklarına eğitim imkanı sağladık. Madem ülkemizde yaşamaya karar verdiler o zaman değerlerimize saygı göstermelerini beklemek de bizim hakkımız. Ben Ateistim. Aslında din konularına girmemem gerekir ama talep üzerine çizdiğim karikatürde Müslüman asıllı teröristleri çizmiştim. Bazı radikal dinciler bunun Hz.Muhammed olduğuna karar verdiler ve tepki gösterdiler. Ben koruma altındayım. Söz konusu gazete için çizmesem de işime devam ediyorum. İfade özgürlüğünden taviz vermemek geri adım atmamak gerekir. İfade özgürlüğü demokrasinin temel taşlarındandır ve bedeli vardır. Biz bu bedeli ödüyoruz” dedi.

Kurt Westergaard Paris’teki saldırı konusunda “ne pahasına olursa olsun ifade özgürlüğünü savunalım” çağrısı yaptı.

Karikatürleri ilk yayınlayan Jyllands Posten gazetesinin o zamanki yazı işleri müdürü Flemnig Rose da Charlie Hebdo’ya yapılan saldırının kendisin şok ettiğini ancak sürpriz olmadığını söyleyerek, ifade özgürlüğü için bedeli ne olursa olsun mücadeleye devam edilmesi gerektiğini söyledi.

İfade özgürlüğü tabi ki insanları, inançlarını, yaşam biçimlerini aşağılamak, onurlarını kırmak için kullanılmamalıdır ama diyelim ki böyle oldu o zaman mücadelenin yolu silah ve masum insanları öldürmek değil, demokratik yollardan yani hukuk yoluyla hak aramaktır.

Demokrasinin, ifade ve basın özgürlüğünün en güzel örneklerinden birini karikatür krizi döneminde zamanın Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in, başta Türkiye olmak üzere 12 Müslüman ülkenin, Jyllands Posten gazetesine yaptırım uygulanması konusunda baskılarına verdiği “bizim ülkemizde ifade ve basın özgürlüğü var. Benim ve hükümetimin söz konusu gazete ve karikatüristlere karşı yaptırım uygulama yetkimiz yok. Hak aramanın yeri mahkemelerdir” cevabında gördük.

Bu ülkelerde Kraliçeler, Krallar, devlet ve din adamlarının da karikatürleri çizilir. Ama tepkileri olmaz.

Danimarka’da karikatürist Kurt Westergard, Özgür Yazarlar Birliği Lars Hedegard, Danimarka’nın Müslüman ülkelerdeki temsilcilikleri saldırıya uğradılar. Danimarka mallarına boykot uygulandı ve ülke ekonomik zarara uğradı ama Demokrasi korundu. Yani demokrasinin bedeli ödendi ve ödenmeye devam ediyor. Tıpkı Charli Hebdo’da olduğu gibi.

Umarım bir gün ne pahasına olursa olsun ülkemize de, bu ülkelerdeki anlamda demokrasi gelir.

Yazının devamı...

AŞIRI SAĞCILAR KORUNUYOR MU?

8 Ocak 2015

Norveç’te aşırı sağcı asrın canisi Anders Behrin Breivik’in gerçekleştirdiği katliamın ardından gözler aşırı sağcı kişi ve kuruluşlara çevrilmişti. Aşırı sağcılar saldırılarına ve tehditlerine devam etmelerine rağmen bugüne kadar tutuklanan olmadı.

Tam aksine geçtiğimiz günlerde Breivik’in dışarıda bir takım kişi ve örgütlerle mektuplaşarak aşırı sağcıları yeni saldırılar için eğittiği ve örgütlediği ortaya çıktı.

Aşırı sağcıların eylemleri Breivik ile başlamadı. İsveç’te aşırı sağcılar, göçmenler, sendika yöneticileri, gazeteciler, polislere karşı silahlı saldırılarda bulundular. İsveç, Norveç ve Danimarka’da ırkçı saldırılarda hayatını kaybeden göçmenler, sendikacılar, gazeteciler polisler oldu.

Yıllardır süren saldırıları takip eden biri olarak “acaba aşırı sağcılar korunuyor mu?” sorusunu yöneltmek istiyorum.

Neden mi? Öyle olmasaydı yasalar çıkarılır, aşırı sağcı örgütler yasaklanırdı.

ABD ve AB bazı terör örgütleri için liste oluşturuyor da neden aşırı sağcı örgütler için oluşturmuyor?

Aşırı sağcı öğütlerin üyeleri, bulundukları ülkelerde yetkililerin bilgisi dahilinde silahlı eğitimler yapıyor, sosyal medya üzerinden göçmenleri, özellikle Müslümanları ve camilerini istemediklerini açıkça belirtiyorlar. Hatta daha da ileri giderek göçmenlere karşı eylemlerde bulunacaklarını dile getiriyorlar. Ama hiçbir yetkili onlara dokunmak istemiyor.

İsveç’te son 5 günde yaşanan saldırılar da bunun bir parçası. İsveç hükümeti, saldırganların bulunacağını camiler çevresinde güvenlik önlemleri alınacağını açıkladı ama sözünde duramadı ve üçüncü saldırı da gerçekleşti.

Aşırı sağcılar ise gerek İsveç gerekse Danimarka’da camilere yapılan saldırıları desteklediklerini açıklayıp, saldırıları kutladılar ve saldırıların devam edeceğini söylediler ve söylediklerini yapıp İsveç’in Eslöv şehrinde üçüncü saldırılarını gerçekleştirdiler.

Bu durumda aşırı sağcıların korunduklarını düşünebilir miyiz? Bence evet.

Peki, bu gidişatın sonu ne olur? Aşırı sağcıların söyledikleri gibi iç çatışmalar olur. Aşırı sağcılar açık bir şekilde göçmenlerle savaşmaya hazırlandıklarını söylüyorlar.

İsveç’te geçtiğimiz günlerde hükümetin aşırı sağ İsveç Demokratları ve liberal parti hariç tüm siyasi partilerle bir ittifak oluşturarak erken seçim kararını iptal etmesi Türk medyasında aşırı sağ “İsveç Demokratlarını etkisiz hale getirmek için ittifak oluşturuldu” şeklide yorumlandı.

Aslında ittifak, savunma, emeklilik ve enerji konularında oluşturulmuştu.

İsveç, Danimarka, ya da Norveç, aşırı sağcıların göçmenlere yönelik saldırılarını gerçekten durdurmak istiyorsa öncelikle yasal önlem almalıdır. Yani aşırı sağcıları cesaretlendirecek her türlü girişim ve yabancı düşmanlığının cezalandırılması gerekir.

Aksi takdirde aşırı sağcıların, yani yabancı düşmanlarının korunduğunu düşünürüz.

Yazının devamı...