"Ünal Çeviköz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ünal Çeviköz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ünal Çeviköz

SURİYE'DE SONA YAKLAŞIRKEN...

23 Mart 2017

Bölgede IŞİD ile mücadele son safhasına girmek üzere. Bir yandan Irak'ta ABD'nin artan desteğiyle Irak ordusu Musul harekatının sonuna doğru yaklaşıyor. Bir yandan da yine ABD'nin desteğindeki Suriye Demokratik Güçleri Rakka'ya yönelik harekatını yoğunlaştırıyor. Her iki cephede de ABD mücadeleyi yerel unsurlara dayalı olarak kontrol ediyor.

Her iki ülkede de Kürt unsurlar önemli müttefik olarak algılanıyorlar. IŞİD'i Musul ve civarından  temizlemesinden sonra Dicle'nin batısını, istikrarsızlık devam etse dahi, Irak ordusunun kısmen kontrol altına alabileceği söyleniyor. Dicle'nin doğusunun ise Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin kontrolü altında kalmaya devam edeceği anlaşılıyor.

Suriye'de de durum pek farklı değil. Rakka'ya güneyden yönelen Suriye Demokratik Güçleri'ni ABD desteklerken, batı ve kuzeyden de Suriye Ordusu Rusya'nın desteğiyle harekata katılıyor. Suriye Demokratik Güçleri Rakka harekatında Fırat'ın batısına da geçiyor.

Suriye'de IŞİD ile mücadele sahadaki en öncelikli hedef haline geldikçe, Suriye rejimi ile daha önce bu rejimin tamamen karşı olduğu Suriye'deki Kürt unsurlar en azından bu amaç etrafında dolaylı bir işbirliği içine girebiliyorlar. Eski düşmanlar Suriye'de yeni dostlar haline geliyor.

Suriye'de ve Irak'ta, daha da önemlisi genelde yüz yıl önce Sykes-Picot düzeninin kurulduğu bütün bu coğrafyada dışarıdan kaynaklanan terör unsurlarının yarattığı kaosla mücadeleyi ABD ve Rusya, yine yerel güçlerle işbirliği yapmak suretiyle ortak sürdürüyor.

Suriye'de savaş yatışıp işler sükunetle konuşularak masa başında halledilme safhasına geldiğinde, sahada bu şekilde ABD ve Rusya ile birlikte hareket eden unsurlar da o masada yerlerini alacağa benziyor. Bu duruma ABD ve Rusya'nın engel olması pek beklenmiyor.

Bu tablo Türkiye'yi memnun edecek gibi görünmüyor. Zira Türkiye önce Esad rejimiyle karşı karşıya geldi ve tüm dünyayı da Suriye'de barışın kurulabilmesi için Esad'ın gitmesi gerektiğine iknaya çalıştı.

Zaman içinde bu beklentisinin gerçekleşmeyeceğini, dünyanın Suriye'de IŞİD'i temel sorun olarak gördüğünü anlayınca Türkiye biraz toparlanır gibi oldu. Ancak bu defa da Suriye'de IŞİD'e karşı mücadeleye kimlerin katılacağı konusunda kendi ürettiği fikirlerin  peşinden koştu.

Sonuç olarak Türkiye bir yandan Suriye rejimi ile, bir yandan Suriye Demokratik Güçleri ve onun içinde ağırlıklı olarak yer alan Suriye'li Kürt unsurlarla arasını belki bir daha kapanmayacak şekilde açtı.

İleride Suriye'de düzenin bir şekilde yeniden kurulması sonrasında Türkiye'nin bu tercihlerinin olumsuz yansımalarının olması şaşırtıcı görülmemelidir. Dolayısıyla, Türkiye'nin yeni Suriye ile 2011 öncesinde ulaşmış olduğu ilişkiler düzeyini yakalaması için çok çaba harcanması gerekecek.

Benzer bir durum Batı ile ilişkilerde de söz konusu. Batı'lı müttefiklerle de ara açılıyor, Türkiye'nin Avrupa kurum ve kuruluşlarındaki konumu ve itibarı giderek zayıflıyor. Bu gelişmede Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik tasavvurlarının farklı olması kadar, bu tasavvurların Türkiye'nin müttefikleri tarafından desteklenmemesinin yarattığı kızgınlık da rol oynuyor.

Arka planı bu kızgınlıktan kaynaklanan davranışların biraz da son zamanlarda iç siyasi nedenlere dayalı olarak gösterdiği tırmanma artık Türkiye'nin Batı kurum ve kuruluşları ile olduğu gibi tek tek Avrupa ülkeleriyle de ilişkilerini etkiliyor. Bu ilişkilerin de 2011 öncesine dönmesi için çok çaba harcanması gerekecek.

Dış politikada başarıyı belirleyen unsurlar içinde en önemli rolü diplomasi oynar. Türkiye uluslararası toplum tarafından diplomasisi kuvvetli bir ülke olarak tanınırdı. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu aşamasında da başarılı diplomasi ulusal güvenliğin ve Kurtuluş Savaşı sırasında katlanılan fedakarlıkların savunulması bakımından önemli rol oynamıştır. Lozan Antlaşması bu başarının en önemli kanıtını oluşturuyor.

Bugün, Tükiye'nin haklı olduğu durumlarda dahi haksız konuma düşürülmesi sonucunu doğuran gelişmelerle karşılaşıldığında kendi kendimize sormamız gereken en önemli soru da diplomasi ile ilgilidir. Diplomasi sadece masa başında yapılan müzakerelerden ibaret değildir. O müzakerelere giden yolda söylenen sözler ve kullanılan üslup da diplomasinin bütünlüğünü oluşturan unsurlardır.

Türkiye'nin son yıllarda diplomasi alanında eski güç ve itibarından çok uzaklaştığı yönünde bir algı Avrupa'da giderek etkisini artırıyor. Böyle bir algının kalıcı hale gelmemesi için yeterince çaba harcanmıyor.

Hal böyle olunca, Türkiye'nin hem bölgesindeki komşularıyla olan ilişkilerinde, hem yıllardan beri yüzünü döndüğü müttefikleriyle olan ilişkilerinde telafisi giderek güçleşen kalıcı yaralar oluşuyor. Bu yaraların kapanmaması halinde Türkiye'nin uluslararası toplumda yalnızlaşmasının önüne geçilmesi de giderek güçleşiyor.

 

Yazının devamı...

İRAN İLE NÜKLEER ANLAŞMA'NIN GELECEĞİ TEHLİKEDE Mİ?

20 Mart 2017

14 Temmuz 2015 tarihinde İran ile P5+1 ülkeleri (bu ülkeler  Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi olan ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa ile onlara katılan Almanya'dan oluşuyor) arasında imzalanan bu anlaşmanın geleceğinin tam anlamıyla güvence altında olduğunu söylemek güç.

Her ne kadar ABD'nin eski başkanı Obama anlaşmanın imzalanması için büyük gayret gösterdiyse de, Trump KOEP'e karşı olduğunu sürekli olarak dile getiriyor. Fırsat bulduğu takdirde de anlaşmanın uygulanmaması için elinden geleni yapacak.

İran'da da anlaşmanın imzalanmasından memnun olmayan çevreler az değil. Üstelik bu yıl ilkbaharda İran'da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacak olması KOEP'in geleceğini daha da önemli bir hale getiriyor. 

Öte yandan, anlaşmadan memnun olmayan başka ülkeler de var. İran'ı kendi ulusal güvenliği açısından çok önemli bir tehdit olarak gören İsrail bu ülkelerin başında geliyor. İran'la bölgede önemli bir rekabet içinde olan Suudi Arabistan'ın da bu konuda İsrail ile  aynı düşünceye sahip olduğu biliniyor. 

Global İlişkiler Forumu (GİF) bünyesinde kurulan ve Türkiye, ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık, Fransa, Hindistan, İsrail, İran'dan katılan uzmanların oluşturduğu Uluslararası Çalışma Grubu 17 Mart tarihinde KOEP'in geleceği konusunda bir bildiri yayımladı.

Bildiride KOEP'in hedeflerinin iddialı ve anlaşmanın yapısının karmaşık olduğu teslim edilmekle birlikte, uygulamada karşılaşılan üstelik öngörülebilir olduğu da vurgulanan birtakım zorluklara rağmen anlaşmanın şimdiye dek başarıyla yürütüldüğü görüşü dile getiriliyor.

Bu bağlamda İran'ın nükleer programı konusunda uluslararası topluma güvence vermeye yönelik olarak anlaşma kapsamında üstlendiği yükümlülüklerini yerine getirmek üzere adımlar attığı hatırlatılıyor, aynı şekilde P5+1 ülkelerinin de bu konuyla bağlantılı olarak İran'a uygulamakta oldukları ekonomik yaptırımları kaldırdıklarına dikkat çekiliyor.

Bildiride herşeyden önce anlaşmanın mükemmel ve kusursuz olarak nitelenemeyebileceği, ancak mevcut koşullarda daha iyi bir anlaşmanın yapılmasının da mümkün olamayacağı vurgulanıyor.

Bildiride devamla, böyle bir anlaşmanın yeniden müzakereye açılmasının tüm tarafları memnun edebilecek farklı bir sonuca ulaşması ihtimalinin bulunmadığına, dolayısıyla yeniden müzakere edilmesinin anlaşmanın sağlanamadığı bir duruma yol açacağına, bunun da yanlış hesaplamalar sonucu Ortadoğu'da yeni bir felakete yol açabileceğine işaret ediliyor.

Anlaşmanın geleceği konusundaki en önemli gelişmeyi elbette İran'da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucu oluşturacak. Mevcut Cumhurbaşkanı Rohani bu anlaşmanın sonuçlandırılmasında önemli rol oynadı. Henüz resmi olarak açıklanmasa da, Rohani'nin yapılacak seçimlerde yeniden aday olacağı ve İran'da reformcu çevrelerin desteğini alacağı  düşünülüyor.

Elbette başka adaylar da çıkacak. Ancak asıl çekişmenin reformcu grupla sertlik yanlısı grup arasında geçeceği, Devrim Muhafızları'nın halen Tahran'ın Belediye Başkanı olan Muhammed Bagher Ghalibaf'ı destekleyerek aday gösterecekleri, dolayısıyla Rohani'nin işinin pek de kolay olmayacağı ileri sürülüyor.

İran'ın uluslararası toplumla arasının yeniden düzelmesinde Nükleer Anlaşma'nın önemli bir rolü var. Bu düzelmenin İran halkının yıllardan beri maruz bırakıldıkları yaptırımların yavaş yavaş ortadan kalkmasına ve İran'a yeniden uluslararası yatırım imkanlarının doğmasına yol açtığı söyleniyor. Bu gelişmenin  sağlayacağı refah ortamının da bölgede barış olanaklarını güçlendireceğine işaret ediliyor.

Nükleer dosyanın yarattığı sıkıntıların yanı sıra, Irak ve Suriye'de de uluslararası toplumla gerginlikler ve görüş farklılıkları yaşamakta olan İran'ın bölgede yapıcı bir aktör haline dönüşmesi Rohani'nin çabalarının sürdürülmesiyle mümkün olabilecek.

Ancak Rohani'nin çabalarının karşısında hem İran'ın içinde, hem İran'ın dışında olan çevrelerin de gerçekleri görerek akılcı davranmaları bekleniyor. Bu çevrelerin başında da elbette ABD ve onun yeni başkanı Donald Trump geliyor.

KOEP'in geleceği konusunda resmi çevreler dışında özellikle uluslararası uzmanlardan oluşan sivil toplum kuruluşlarının değerlendirmeler yapmaları ve bu konuda görüşlerini dile getiren raporlar hazırlamaları önemli. 

GIF'in bildirisi de bu açıdan bir boşluğu dolduruyor. Bildiride ilgili tüm taraflara anlaşmaya bağlılıklarını yeniden beyan etmeleri çağrısında bulunuluyor ve bu konuda somut fikirler içeren bir raporu da GIF'in önümüzdeki dönemde yayımlayacağı belirtiliyor.

Yazının devamı...

Türkiye-Rusya ilişkilerinin 96. yılını S-400'lerle kutlamak...

16 Mart 2017

Tam da bu sırada 16 Mart 1921'de imzalanmış olan tarihi Moskova Antlaşması'nın bugün 96. yıldönümünü yaşıyor olmamız hem Türkiye'nin içinde bulunduğu güncel koşullara hem Türkiye'nin geleceğine tarihten bir sayfa açmak suretiyle bakabilme fırsatı veriyor.


Moskova Antlaşması Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Rusya Sovyet Sosyalist Federatif Cumhuriyeti arasında imzalanan ve bugün de Türkiye ile Rusya arasındaki çağdaş ilişkilerin temelini oluşturan önemli bir belge.


Bu antlaşma TBMM Hükümeti'nin 3 Aralık 1920'de Ermenistan ile imzaladığı Gümrü Antlaşması'nın ardından imzalanan ikinci uluslararası anlaşma. 13 Ekim 1921'de imzalanan Kars Antlaşması da bunlara eklendiğinde, bugün Türkiye'nin doğuda Kafkasya ile olan sınırlarını bu üç antlaşma belirliyor.


Moskova Antlaşması yeni kurulan TBMM Hükümeti'nin ilk kez hukuki bir varlık olarak uluslararası alanda Rusya gibi önemli bir devlet tarafından tanınması sonucunu doğurmuştur. Bu Antlaşma  yüzyıllara dayanan tarihi ilişkilere sahip iki komşunun yeni bir devletleşme süreci içine girdikleri dönemde imzalanmıştır.


Bir yanda 1917 yılında gerçekleştirdiği devrim sonucu Birinci Dünya Savaşı'ndan sıyrılan Rusya, diğer yanda aynı savaş ertesinde Kurtuluş mücadelesi vermeye başlayan Türkiye, tarihin bu döneminde birbirlerine yakınlaşmakla bir bakıma Batı emperyalizmine karşı ortak bir tavır belirlemiş oluyorlardı.


Aradan geçen 96 yıl Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler bakımından çeşitli sınavlara sahne oldu. Bu sınavların yakın geçmişte yaşanan en önemlisi 2015 yılının Kasım ayındaki meşhur "uçak krizi"dir. Bugün uçak krizinin aşılmış olduğu, Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin de, yavaş da olsa, normalleşme sürecine girdiği görülüyor.


Şu sıralarda Türkiye'nin de Rusya'nın da Avrupa ile olan ilişkileri sorunlu. Rusya'ya AB tarafından yaptırımlar uygulanıyor. Türkiye ise AB ile olan ilişkilerinde hiç bir dönemde yaşamadığı kadar sıkıntılı günlerden geçiyor.


Dolayısıyla, bugün iki ülke arasında gerek ikili planda, gerek başta Suriye olmak üzere önemli uluslararası sorunlar karşısında yakın işbirliğinin sürdürülmekte olması tıpkı 96 yıl önce olduğu gibi dikkati çekiyor.


Moskova Antlaşması eşitler arası bir ilişki kurmuş ve iki ülkenin birçok alanda dengeli ve ortak işbirliği geliştirmelerini hedeflemişti. Bugün ilişkilerde denge olduğunu söylemek güç.


İki taraf Suriye'nin toprak bütünlüğünün korunması konusunda aynı görüşte olsalar da IŞİD ile mücadelenin Membiç ve Rakka'ya yönelik safhalarında görüş farklılıkları sürüyor.


Benzer bir durum ikili ilişkilerde de söz konusu. Örneğin, Türkiye'nin Rusya'ya yaptığı ihracatta bazı ürünlere uygulanan yasağın kaldırılması ve ticaretin yeniden eski düzeyine ulaşması bekleniyor. İhracatçılarımız yasağın kaldırıldığı ürünlere baktıklarında bunların karnabahar, brokoli, soğan ve karanfil ile sınırlı kalmasını yeterli bulmuyor.


Şu sırada ilişkilerin en çok enerji alanındaki işbirliğinde ilerlediği görülüyor. Bir yandan Rusya için çok önemli bir proje olan Türk Akımı konusunda hızlı mesafe kaydediliyor, bir yandan da Akkuyu'da yapımı sürmekte olan Nükleer Enerji Santrali'nin devreye sokulması için gerekli hazırlıklara ivme kazandırılıyor.


Akkuyu'nun planlanan takvime göre gerçekleşemeyeceği anlaşılsa da, gecikmenin asgariye indirilmesi için çaba gösteriliyor.


Türkiye-Rusya ilişkilerinde gündeme gelen yeni bir unsur da askeri ve savunma sanayii alanında işbirliği. Bu bağlamda, Türkiye'nin Rusya'dan S-400 füzelerini içeren hava savunma sistemi almak için görüşmeler yapıldığı belirtiliyor.


Türkiye'nin ulusal savunmasını planlarken kendi ulusal kaynak ve yeteneklerinin yanı sıra bir NATO üyesi olduğunun ve savunma sanayii hamlelerinde müttefikleriyle uyumluluğunun da hatırda tutulmasında yarar var.


Türkiye'nin bazı konularda aldığı ya da alacağı kararların sakıncaları gündeme getirildiğinde devreye sokulan söylemlerin yanlış örneklerden hareket edilerek geliştirildiği görülüyor. Rus füzeleri için de bu geçerli. Referans olarak, örneğin, Yunanistan'ın da Rusya'dan füze hava savunma sistemi aldığı söyleniyor.


Sözü edilen sistem Rus S-300 füzeleridir. Hatırlanacağı üzere, 1996 yılında GKRY ile Rusya arasında imzalanan bir anlaşma ile GKRY bu füzeleri Rusya'dan satın almış, 1997'de Kıbrıs adasına  yerleştirmek istemişti.


Türkiye'nin, ABD'nin ve NATO'nun da desteğini alan şiddetli tepkisi nedeniyle çıkan kriz sonunda GKRY bu füzelerin Girit adasında depolanmasına razı olmuş, karşılığında Yunanistan'dan başka bir hava savunma sistemi almış, ancak kriz nedeniyle GKRY'deki koalisyon hükümeti de çökmüştü.


Girit'teki S-300'ler Yunanistan'ın mülkiyetine 2007 yılında geçebildi. 2013 yılında bir tatbikat sırasında da Yunanistan bu füzelerden birini denedi. Ancak S-300'ler Yunanistan'ın ulusal savunması kapsamında NATO ile uyumlu olmadığı için entegrasyonu sağlanamayan ayrı bir sistem olarak kaldı.


Türkiye'nin S-400'lere sahip olması halinde de durum farklı olmayacak. Yunanistan'a oranla bulunduğu coğrafya gereği çok daha fazla tehdide maruz olan Türkiye'nin S-400 füzeleri alması halinde hava savunma sistemi ciddi bir zaafiyete uğrayacak. Zira NATO sistemiyle uyumlu olmadığı için entegre olarak birlikte kullanılamayacak olan bu füzeler, NATO sisteminin radarları tarafından algılanan tehditlere karşı duyarlı olmayacaklar.


S-400'lerin sadece kendi radarlarıyla algıladıkları tehditlere karşı kullanılmaları halinde de NATO hava savunma radar sistemi S-400'lerin radarlarının kapsadığı alanı kendi kapsama alanının  dışında tutacak.


Böylece Türkiye birbiriyle entegre olmayan iki farklı hava savunma sistemini işletmek durumunda kalacak, NATO'nun şimdiye dek kendisine sağlamakta olduğu kapsayıcı hava savunma sisteminden de tüm ülke sathında yararlanamayacak bir konuma düşecek.


Konunun derin ve ayrıntılı teknik analizine girildiğinde, bu ikilik belki de Türkiye'nin ihtiyaç halinde NATO'nun ortak savunma mekanizması olan V. Madde'den yararlanabilmesini dahi olumsuz etkileyebilecek.


S-400'leri Türkiye gibi önemli bir NATO ülkesine satmak Rusya'ya sadece maddi bakımdan kazanç sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda psikolojik bakımdan da NATO karşısında üstünlük sağlayacak ve ittifakı çatlatabilecek bir durum yaratacak.


Müzakerelerin henüz sonuçlanmadığı söyleniyor. Ancak NATO daha şimdiden Türkiye ile Rusya arasındaki yakınlaşmanın S-400'lerin satın alınmasına varacak kadar ilerlemesinden endişe duymaya başladı.


Bu tür planlar bir yandan Türkiye'nin ulusal savunmasında ikilik ve karmaşa yaratma potansiyeli taşırken, bir yandan da Türkiye'nin gerek AB, gerek NATO ile ilişkilerindeki güven unsurunu daha da zayıflatmaktan başka bir sonuç doğurmuyor.



 

Yazının devamı...

DÜNYA LİDERİ OLMAK...

13 Mart 2017

Başkanlık görevine başladığından bu yana Trump önde gelen birçok dünya lideriyle görüştü. Bunlar arasında Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May, Japonya Başbakanı Shinzo Abe, Kanada Başbakanı Justin Trudeau ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu başta geliyorlar.

Bütün bu görüşmelerin elbette önemli yanları vardı. Ancak Trump-Merkel görüşmesi bunların hepsinden önemli bir boyuta sahip. İki lider arasında birçok konuda görüş farklılıkları var. Dolayısıyla, bu resmi ziyaret sırasında bu tür farklılıkların gerek görüşmelere gerek görüşmeler sonrası yapılacak basın toplantısına nasıl yansıyacağı da merak ediliyor.

Merkel şu sırada Avrupa'daki en etkili siyasi lider. Bu konumunun verdiği sorumluluğu da büyük bir dikkat ve özenle yerine getiriyor. Bir devlet yetkilisinin sahip olması gereken titizlik, ağırbaşlılık ve diplomatik üslup ile muhataplarıyla olan temaslarında ağırlığını ortaya koyabiliyor.

Almanya'nın kendi tarihi ile ilgili duyarlılıklarına yönelik incitici hatta tahrik edici ve tüm Alman vatandaşlarını ağır itham altında bırakan söylemler karşısında dahi Merkel soğukkanlılığını yitirmiyor; seviyesini koruyarak bu tür söylemlerin üzücü olduğunu belirtmekle yetiniyor ve ikili ilişkilerin iki taraflı bir bozulma tırmanışı göstermesini engelleyerek sorumluluğu tek tarafta bırakmayı becerebiliyor.

Merkel'in en önemli özelliklerinden biri de başka ülkelerin kendi iç politikalarına ilişkin faaliyetleri için Almanya'yı kullanmalarına fırsat verilmemesi konusunda gösterdiği titizlik. Barack Obama'nın 2008 yılında ABD Başkanlık seçimleri kampanyası sırasında Berlin'de Brandenburg Kapısı'nda konuşma yapma isteğini reddetmesi hatırlardadır.

Buna rağmen, mesafeli başlayan Merkel-Obama ilişkileri iki ülke arasında iki sorumlu devlet yetkilisinin ağırbaşlılığı ve özeni sayesinde sekiz yıl boyunca gayet uyumlu ve karşılıklı saygı esasına göre ilerlemiştir.

Şimdi aynı saygı esaslı ilişkinin Trump ile Merkel arasında da sağlanıp sağlanamayacağı merak ediliyor. Ülkesinde önemli bir seçim yaşayacak olmasına rağmen, Merkel Vaşington'a kendi ülkesinin iç politikasıyla ilgili propaganda faaliyeti maksatlı bir ziyaret için gitmiyor. Aksine, iki liderin gündemlerinde önemli dünya meseleleri, dış ticaret ve dış politika konuları var.

Trump'ın Avrupa Birliği konusundaki fikirleri ortadayken, Birleşik Krallık'ın referandum sonucu AB'den ayrılma kararı vermesini desteklediği bilinirken, ABD ile AB arasında Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması'nın ilerlemesini durdurduğu ve bu konuya olumsuz yaklaştığı gündemdeyken, Merkel'in Trump'ı ikna etmek zorunda kalacağı birçok gündem maddesi bulunuyor.

Bütün bunların yanı sıra, önemli iki ticaret ortağı olan ABD ve Almanya arasındaki ticaret hacminin Almanya lehine 50 milyar euro fazla veriyor olması da Merkel'in önündeki bir başka dezavantaj oluyor.

Trump Almanya'yı birçok konuda eleştiriyor. Örneğin, Merkel'in Suriye'li mülteciler konusunda izlediği tutum Trump'ın doğrudan hedef aldığı ve karşı olduğunu yüksek dozlu eleştirel ifadelerle belirttiği konulardan biri. Merkel de Trump'ın altı Ortadoğu ülkesinin vatandaşlarının ABD'ye girmelerinin engellenmesi konusunda Trump'ın aldığı karardan hoşnut değil.

İki lider Rusya ile ilişkiler konusunda da birbirlerinden farklı düşünüyorlar. Merkel ile Obama Rusya'nın Kırım'ı ilhakından ve Ukrayna'nın doğusunda yarattığı fiili durumdan dolayı bu ülkeye yaptırım uygulanması konusunda ortak bir tutum belirleyebilmişlerdi. Trump'ın yaklaşımlarından Rusya ile olan ilişkiler konusunda farklı bir tavır izlemeye niyetlendiği anlaşılıyor.

Trump Rusya ile olan ilişkilere küresel düzeyde ABD-Rusya ilişkileri olarak bakarak Avrupa'lı NATO müttefiklerinin bu konudaki yaklaşım farklılıklarına duyarsız kalıyor. Bir yandan da Avrupa'lı müttefiklerine karşı NATO Savunma harcamaları konusunda ellerini yeterince taşın altına sokmadıkları ithamında bulunuyor.

Bu son konuda Merkel dikkatli ve sorumlu bir yaklaşım içinde oldu, Almanya'nın savunma harcamalarının artırılmasını dikkate alacağını açıkladı. Bakalım bu vaat Trump'ın yumuşamasına yol açacak mı?

Avrupa'da popülizmin had safhaya vardığı ve Trump'ın da söylemleriyle Avrupa'daki birçok benzeri politikacıya ilham verdiği düşünüldüğünde, Merkel'in Vaşington'a ne büyük bir gerilim içinde gitmekte olduğu anlaşılıyor. Bununla birlikte, Trump'ın da muhataplarıyla karşı karşıya geldiği zaman daha dikkatli ve aldığı brifinglere daha sadık bir söylem kullandığı da gözden kaçmıyor.

ABD-Rusya ilişkilerinin yeni parametreleri daha henüz tam anlamıyla ortaya dökülmedi. Dolayısıyla, Trump'ın Merkel ile yapacağı görüşmenin en önemli unsurlarından birini Rusya ile ilişkilerin oluşturması şaşırtıcı olmayacaktır.

Bu konuda Merkel'in daha önce Theresa May'in de yaptığı gibi Trump'a yönlendirici nitelikte bazı telkinlerde bulunması bekleniyor. En azından, NATO üyesi Orta Avrupa ve Baltık ülkelerinin duyarlılıklarını ve endişelerini güçlü bir şekilde aktarması umuluyor.

Trump'ın da Merkel'i bu konuda dikkatle dinlemesi bekleniyor. Zira Trump'ın Putin'i yakından tanıyan ve Avrupa'nın önem verdiği güvenlik meselelerini kendisine anlattığı zaman güvenerek dinleyebileceği başka bir lider bulunmuyor.

Yazının devamı...

Rusya ziyareti öncesinde Suriye çıkmazı ne durumda?

9 Mart 2017

İki lider altı ay içinde dördüncü kez bir araya gelecekler. Bu görüşmede Suriye ve Irak'ta IŞİD'e karşı sürdürülen mücadelenin gündeme ne ölçüde yansıyacağı büyük merak konusu.


Türkiye, Rusya ve ABD Genel Kurmay Başkanları'nın Antalya'da yaptıkları üçlü buluşmada son zamanlarda Suriye'de özellikle Membiç etrafında beliren karışık durumun ele alındığı anlaşılıyor.


Fırat Kalkanı harekatının El Bab safhasını kapatmasından sonra Türkiye'nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu yoğunluklu Suriye muhalefet güçleri bu defa doğuya dönerek Membiç'e yönelmişlerdi. Türkiye de yeni hedefin Membiç ve Rakka olduğunu açıklamıştı. Son gelişmeler Türkiye'nin bu hedeflerine ulaşmasının kolay olmadığını gösteriyor.


Rakka'ya ulaşmak için Membiç'ten geçilmesi gerekiyor. Türkiye'nin desteklediği güçlerin Membiç'ten geçmesi için bölgeyi kontrol eden PYD yoğunluklu Suriye Demokratik Güçleri ile karşılaşması, hatta çatışması gerekiyor. Böyle bir karşılaşma ne Rusya'nın ne ABD'nin işine geliyor.


ABD yakında Rakka'ya yönelik olarak başlatmayı planladığı harekatta PYD ile birlikte hareket etmeye devam edeceğini, IŞİD'e karşı mücadelede onlarla sürdürdüğü ittifakı bozmayacağını yeterince açık şekilde dile getiriyor. Rusya da ABD'nin bu tutumunu bildiği için ABD'yi rahatsız edebilecek bir gelişmeye fırsat vermek istemiyor.


Bu nedenle Rusya, PYD'nin Batı'dan ilerleyen Suriye muhalif güçleriyle karşılaşmaması ve çatışarak zayıflamaması için tedbir alıyor. PYD'nin Membiç'in batısından çekildiğinin ve çekildiği yerleri de Suriye rejim güçlerinin kontrol altına aldığının Rusya tarafından açıklanması bunu gösteriyor. Rusya bir yandan ABD'yi rahatlatırken bir yandan da Türkiye'nin istediği şekilde PYD'nin Membiç'in batısından çekilmesini sağlamış oluyor.


Türkiye destekli Suriye muhalefeti bu koşullar altında Membiç'e ilerlemekte ısrarlı olursa bu defa Suriye rejim güçleri ve onu destekleyen Rusya ile karşı karşıya gelecek. Bunun olmaması için  esasen Türkiye ile Rusya El Bab harekatı sırasında mutabakata varmışlardı. Dolayısıyla, ABD de bu sayede PYD'nin korumasını Suriye rejim güçleri ve Rusya üzerinden sağlamış oluyor.


Görünen o ki, sahada Rusya ile Suriye rejim güçleri bir yanda, ABD ile PYD diğer yanda olmak üzere IŞİD'e karşı sürdürülen ortak mücadele amacıyla oluşan bir ortaklık söz konusu. Peki Türkiye bu mücadelenin neresinde?


Türkiye Rakka'ya yönelik harekata katılmak ve IŞİD'le mücadeleye destek vermek istiyor. Ancak bu harekata PYD'nin katılmasını istemiyor. ABD ise Rakka harekatını ağırlıklı olarak PYD unsurları üzerine kurguluyor. Türkiye'nin harekata ancak bu koşullarda destek vermesini kabul ediyor.


Türkiye Membiç'ten PYD unsurlarının temizlenmesini, bu unsurların Fırat'ın doğusuna çekilmelerini istiyor. Yerlerine de Fırat Kalkanı harekatında birlikte hareket ettiği Suriye muhalefet unsurlarının yerleşmesini istiyor. Ancak PYD'nin Membiç'ten çekilmesi yeterince hızlı gerçekleşmiyor. Üstelik boşalan yerlere de Rusya'nın desteklediği Suriye rejim güçleri yerleşiyor.


Antalya'da yapılan Genel Kurmay Başkanları toplantısında Türkiye'nin bu iki konudaki sıkıntılarının giderilemediği uluslararası basına sızan bilgiler arasında yer alıyor.


Türkiye aslında Suriye probleminde başta yaptığı yanlışları unutturan ve son zamanlarda gerek diplomatik gerek askeri bakımdan yaptığı hamlelerle sorunun çözümüne önemli katkı sağlayan bir aktör olabilme şansına kavuştu.


Fırat Kalkanı harekatı sayesinde Türkiye'nin Suriye ile olan sınırının güvenlik tehdidi oluşturan IŞİD unsurlarından  temizlenmesi sağlandı. Oluşturulan güvenlikli bölgeye Suriye'li mültecilerin yerleştirilmeleri süreci başladı. Aynı güvenlikli bölge El Bab'a kadar genişletilerek, Türkiye için bir başka güvenlik tehdidi olarak algılanan Membiç ve Afrin bölgelerinin birleşmesinin önü alındı.


Öte yandan, Astana'da yapılan ve Suriye rejimi ile Suriye muhalefeti arasında Rusya ile birlikte Türkiye'nin verdikleri  garantörlük sayesinde sağlanan ateşkes de Cenevre'de yapılan müzakerelerin kolaylaştırılması bakımından önemli bir diplomatik kazanım sağladı.


Bütün bu gelişmeler Türkiye'nin bölgede yeniden yapıcı bir aktör olarak algılanabilme olasılığını güçlendiriyor. Üstelik, Türkiye'nin  bölgede Rusya ve ABD ile birlikte hareket eden başat bir güç konumunu kazanmakta olduğu dahi görülebiliyor.


Bu konumun olumsuz etkilenmemesi bundan sonra atılacak adımlarda Rusya ve ABD arasında kurulduğu anlaşılan dengelerin zorlanmamasıyla mümkün olacaktır. Aksine bir davranış sadece oluşan dengelerin bozulmasına yol açmakla kalmayacak, Türkiye'yi ya Rusya, ya ABD, ya da her ikisiyle birden karşı karşıya getirebilecektir.


 

Yazının devamı...

Türkiye - Avrupa gerginliği kime yarıyor?

6 Mart 2017

Türkiye'nin AB ile gümrük birliği anlaşmasını imzalaması ileride AB'ye üyeliği için de önemli bir hamle olarak görülüyordu. 2005 yılında başlayan üyelik müzakerelerinde de gümrük birliği önemli bir kolaylaştırıcı olarak algılanıyordu.

Aradan geçen bunca yıldan sonra Türkiye'nin AB üyeliğinin hala gerçekleşmemiş olması bir yana, gümrük birliğinin dahi yeterince başarılı bir uygulama içinde sürdürülemediği ortaya çıktı. Bu nedenledir ki, Türkiye ile AB arasında gümrük birliği uygulamasının gözden geçirilmesi ve günün koşullarına uygun olarak uyarlanması maksadıyla çalışma başlatıldı.

Bu çalışma ile Türkiye'nin değişen dünya ekonomik ve ticari koşullarına göre AB ile ilişkilerinde dezavantajlı bir konumda kalmaması hedefleniyor. Ancak Türkiye'nin önünde sadece gümrük birliğinin uygulanmasında karşılaşılan sorunlar yok. Türkiye ile olan ilişkiler de AB'nin gündeminde öncelikli bir yer taşımıyor. Avrupa Birliği öncelikle kendi geleceğine dönük olarak nasıl bir yol haritası çizeceğinin arayışı içinde.

Böyle olunca da, Türkiye'nin aslında AB'nin geleceğine ilişkin tartışma ve çalışmaları yakından takip etmesi ve ileride şekillenecek yeni yapının Türkiye'ye nasıl uygulanabileceği hakkında hazırlık yapması daha büyük önem kazanıyor.

Birleşik Krallık'taki parlamenter sistemin ve kuvvetler ayrılığının sağladığı demokratik karar verme mekanizması nedeniyle ülkenin AB'den ayrılmasına yönelik hukuki süreç henüz tam anlamıyla başlatılamadı. Bununla beraber, bir kez başlatıldıktan sonra da iki yıl içinde tamamlanması Lizbon Anlaşması'nın 50. Maddesi uyarınca şart. Bu durumda 2019 yılından itibaren AB Birleşik Krallık'ın içinde yer almadığı bir yapıyla varlığını sürdürmek zorunda kalacak.

Brüksel'de AB Komisyonu bu yeni yapının nasıl şekilleneceği konusunda bir çalışma başlattı. Hazırlanmakta olan "Beyaz Kitap", basına sızan bilgilere göre AB'nin önünde beş senaryo olabileceği üzerinde duruyor.

İlk senaryoya göre bugün mevcut olan durumdan farklı bir görüntü yok. Üyeler birlik içindeki entegrasyonun daha da derinleşmesine yönelik çalışmalar üzerinde yoğunlaşacaklar ve ağırlıklı olarak tek pazarın işlevselliğini artırmaya yönelecekler. Dış politika ve savunma konularında da eşgüdümü artırmak için çaba harcayacaklar.

İkinci senaryo biraz daha farklı ve birliğin yoğun olarak ortak pazar özelliği üzerinde durulması fikrini öne çıkarıyor. Birçok ülke ulusal egemenlik bakımından bu senaryonun kendilerine tanıyacağı yetkilerden memnuniyet duysalar da, bu durumda ortak karar verme mekanizmalarından feragat edilmesinin gerekeceğini ve bunun birliğin ideallerinden sapma anlamına geleceğini düşünüyorlar.

Üçüncü senaryo bu ilk iki senaryonun sentezi gibi. Hedef daha az ve seçilmiş konularda entegrasyona yönelmek ve işlevselliği artırmak. Örneğin, savunma, güvenlik, ticaret, teknolojik yenilenme gibi alanlar bu bakımdan öne çıkıyor. Ancak bu durumda da üyelerin tümünün aynı konulara öncelik vermeyebilecekleri ileri sürülüyor.

Dördüncü senaryo ulusal egemenliğin tamamen devreden çıkarıldığı ve Brüksel'in her konuda artan bir entegrasyon için karar verici merkez haline geldiği durumu ortaya koyuyor. Bu da Avrupa Birliği'nin federal bir yapılaşmaya gitmesini savunanların öne çıkardıkları senaryo.

Beşinci alternatif ise çok vitesli Avrupa modelini yeniden gündeme taşıyor. Buna göre, farklı üyeler farklı konularda birbirleriyle işbirliği yapacaklar. Örneğin, bazı ülkeler savunma, güvenlik ve dış politika alanında daha çok eşgüdüm ve entegrasyona gidecek, bazı üyeler ticari ve ekonomik konularda böyle bir bütünleşme sağlayacaklar. Bu senaryonun da birlik içinde statü farklılıkları yaratabileceği ileri sürülüyor.

AB'nin kendi geleceğini aradığı bir sırada, Türkiye AB tarafından kendisine karşı yapılan uygulamalardan şikayetçi olmaya devam ediyor. Bu uygulamalardan duyulan rahatsızlık ve bu rahatsızlığın diplomatik olmayan üsluplarla dile getirilmesi Türkiye'nin AB üyesi ülkeler ile arasındaki mesafenin açılmasına yol açıyor.

AB'de Türkiye'nin evrensel değerlerden uzaklaştığı, insan hak ve hürriyetlerinin, özgürlüklerin ve hukuk devleti uygulamalarının genel geçer standartlardan sapma gösterdiği algısının yükseldiği bir ortamda Türkiye ancak sınırlı konularda AB ile işbirliği yapabilecek bir ülke olarak düşünülüyor. Türkiye bu algının düzelmesi için gerekli çabayı göstermiyor. Bu durumda yukarıdaki senaryolar içinde belki de Türkiye'ye en uygun görülebilecek olan son senaryo oluyor.

Oysa Türkiye ile AB'nin değişen dünya koşullarında birbirleriyle nasıl bütünleşebileceklerine dair arayışın birlikte yapılması ve geleceğin ortaklık ilişkilerinin parametrelerinin şimdiden birlikte belirlenmesi gerekiyor.

Bunun önünde ise Türkiye'deki AB algısının giderek kötüleştiği ve taraflar arasındaki mesafenin giderek açıldığı mevcut ortamın dikte ettiği koşullar engel yaratmaya devam ediyor.

Yazının devamı...

Birleşik Krallık ve AB: Gitmek mi zor kalmak mı zor?

2 Mart 2017

23 Haziran 2016'da yapılan referandum aslında Birleşik Krallık toplumunun Avrupa Birliği'ne veda etme konusunda bölünmüş bir kamuoyuna sahip olduğunu göstermişti. Oylamada ayrılma yanlısı olanların oranı %51.9, AB'de kalma yanlısı olanların oranı ise %48.2 olarak belirmişti.

Ülkede halkın birbirine bu kadar yakın oranlarla farklı görüşler belirtmesi kararın uygulamaya konması için gerekli sürecin başlatılmasını geciktirdi. Theresa May hükümeti referandum sonucunu yeterli buluyor ve Lizbon anlaşmasının 50. Maddesi uyarınca AB'den ayrılmak için gerekli müzakereleri başlatabileceğini düşünüyordu. Theresa May bu müzakerelerin 31 Mart 2017 tarihinde başlatılacağını duyurdu.

Yüksek Mahkeme aynı kanaatte değildi. Bu yılın başında Ocak ayında mahkemenin aldığı karara göre, hükümet 50. Maddeyi yürürlüğe sokmak için parlamentonun onayını almak zorundaydı. Karar onbir üyeli Yüksek Mahkeme'nin sekiz üyesinin bu yönde görüş belirtmeleri üzerine alınmıştı.

Kararın gerekçesinde de AB'den ayrılmanın ülkede uygulanmakta olan AB hukukunda köklü bir değişik anlamına geleceği, böyle bir hukuki değişikliğin hükümet tarafından ancak yasama organının vereceği yetkiyle yerine getirilebileceği belirtiliyordu.

Theresa May hükümeti çaresiz konuyu parlamentoya götürmek zorunda kaldı. Hükümetin AB'den çıkma konusunda yetkilendirilmesi önce Avam Kamarası'nda oylandı ve milletvekilleri hükümete bu yetkiyi ezici bir çoğunlukla verdiler.

Sıra şimdi Lordlar Kamarası'na gelmişti. Lordlar Kamarası'nda dün yapılan oylamada, hükümetin herhangi bir değişikliğe uğramadan Avam Kamarası'ndan geçirdiği yasa taslağı reddedildi.

Lordlar Kamarası AB'den çıkılması halinde Birleşik Krallık'ta yaşayan AB vatandaşlarının haklarının nasıl korunacağının yasa taslağında açıklıkla belirtilmesi için gerekli değişikliklerin yapılmasının şart olduğunu belirtti.

Demokrasi sürekli olarak denetim, doğrulama ve kontrol mekanizmalarıyla donatılarak işletildiği zaman ulaşılan sonuç en doğru ve hakkaniyete en uygun haline kavuşabiliyor. Lordlar Kamarası tarafından yapılması istenen değişiklik hükümet tarafından kısa zamanda yapılacak ve değişen yasa taslağı bu defa yeniden Avam Kamarası'na sunulacak.

Avam Kamarası'nda çoğunluğa sahip olan Muhafazakar Parti, gerekli değişiklikleri yaptıktan sonra yasa taslağını yeniden Avam Kamarası'na gönderdiğinde herhangi bir zorlukla karşılaşılacağını düşünmüyor. Ancak sürecin bu şekilde uzaması Theresa May hükümetinin müzakerelere başlamak için verdiği tarih olan 31 Mart'ın riske girmesine yol açıyor.

Bütün bu mekanizmalar demokratik süreçlerin aslında oldu bittiye getirilmeden, sabırla ve herhangi bir konunun en ince ayrıntısına kadar düşünüldükten sonra yasalara dönüştüğünü gösteriyor. Birleşik Krallık da parlamenter sistemi bu bakımdan en başarılı şekilde uygulayan ülke olarak tanınıyor.

Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden çıkması kararının alınmasına yol açan referandumun yapılmasının üzerinden sekiz ay geçmesine rağmen hükümet hala bu konuda AB ile müzakerelere başlamak için gerekli yetkiyi alamadı. Sürecin uzaması elbette bazı çevreleri rahatsız ediyor, ancak Lordlar Kamarası tarafından yapılması istenen değişiklikle Birleşik Krallık'ta yaşamaya devam edecek AB vatandaşlarının hakları da korunmuş oluyor.

Avrupa Birliği bu yıl önemli sınavları birbiri ardına vereceğe benziyor. Hollanda'da, Fransa'da ve Almanya'da yapılacak seçimler bu ülkelerde iktidar değişimine yol açabilecek ve her bir ülkenin AB ile ilişkilerinde önemli dönüşümler yaşanabilecek.

Bu kadar önemli değişikliklerin öncesindeki Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkilerin nasıl şekilleneceğine ilişkin bir işaret ise henüz görülmüyor. Şimdilik iki taraf da kendi iç meselelerine odaklanmış durumda. Umalım ki iç meseleler ile ilgili gelişmelerin yatıştığı ve kafaların kaldırılıp etrafa bakıldığı anda iş işten geçmiş olmasın.

Yazının devamı...

Suriye'de askeri kazanımlara diplomatik destek zamanı

27 Şubat 2017

Güvenlikli bölge meselesi Suriye krizinin başından beri tartışılan bir konu. Böyle bir bölgenin oluşturulması yetmiyor, o bölgenin gerçekten "güvenlikli" olması için  güvenliğinin de sağlanması gerekiyor. Güvenliğin sağlanmasının yolu da asker konuşlandırmaktan geçiyor.

Obama döneminde uygulanan ABD politikasında Suriye'de asker konuşlandırma fikrine hiç bir zaman sıcak bakılmadı. Bunun çeşitli sebepleri var. Herşeyden önce, Obama'ya miras bırakılan müdahaleci ABD doktrini Irak ve Afganistan'da işlerin düzelmesiyle sonuçlanmadığı gibi, bu başarısızlıktan dolayı bölge halklarının gözünde ABD'nin imajı hakkında da olumsuz algıyı artırdı.

Obama, daha göreve başlar başlamaz aldığı Nobel Barış Ödülü'nün de etkisiyle, ABD'nin sorunlu bölgelere asker göndererek müdahalede bulunma politikasını değiştirdi. Ancak bunun sonucunda ABD hakkında bölgede oluşan olumsuz algıda  önemli bir değişiklik olmadı.

Değişiklik daha çok iç kamuoyunda görüldü. Obama'nın izlediği politikanın ABD'nin dünya üzerindeki etkin konumunun pasifleşmesi algısını doğurduğuna inanan birçok Amerikan vatandaşı, Rusya'nın küresel düzeyde bu boşluğu doldurduğunu düşündü. Bu nedenle de Donald Trump'ın popülist, milliyetçi, "önce Amerika" gibi basit ve sıradan bir söylemle yürüttüğü seçim kampanyasına kandı ve yeni liderini seçerken de bu etki altında hareket etti.

ABD seçimlerinin sonucu birçok ülkede seçim ya da referandum gibi halkın kanaatini ortaya koyduğu konularda ne kadar dikkatli davranılması gerektiğini de gösteriyor. Trump seçildiğinden beri geçen üç buçuk ayda, göreve başladığından beri ise geçen beş haftada pişmanlık duyanların sayısı gittikçe artıyor.

ABD'de ümit hala ülkede kuvvetler ayırımı ilkelerine, hukuk devletine, çoğulcu sivil toplum yapısına ve kurumların sağlamlığına bağlanmış durumda. Buna rağmen, Beyaz Saray'ın son zamanlarda Trump'ın yarattığı sözlü gerginlik sonucu basın ve medya kuruluşlarına ambargo uygulaması ABD'de dahi popülizmin ne gibi sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor.

Peki, Trump'ın Suriye politikası nasıl olacak? Henüz netlik kazanmayan bu "güvenlikli bölgeler" kavramı nasıl şekillenecek? Türkiye açısından bakıldığında konu net ve açık. Fırat Kalkanı harekatı Türkiye'nin yıllardır savunduğu güvenlikli bölgenin oluşturulması sonucunu doğurdu.

Bugün Suriye'nin Türkiye sınırlarından itibaren El-Bab'a kadar uzanan ikibin kilometrekarelik bir alanda Türkiye'nin desteğiyle ve Özgür Suriye Ordusu'nun önderliğinde güvenlikli bölge kurulmuş durumda. Cerablus civarına da 40,000'in üzerinde Suriye'li mülteci yerleştirildi.

Trump her ne kadar Obama politikalarını eleştirdiyse de, Suriye'de güvenlikli bölge arayışı sonucunda ABD'nin  yaklaşımına önemli bir değişiklik getirmesi beklenmiyor. Genelkurmay Başkanı Dunford da, hazırlanan planın bir "siyasi-askeri plan" olacağı vurgusunu yaparak, yeni dönemde köklü bir değişikliğe gidilmeyeceğinin işaretlerini veriyor.

Esasen Trump'ın bir iş adamı mantığıyla hareket etmesi ve ABD'nin Suriye'ye asker konuşlandırmama politikasını  sürdürmesi bekleniyor. Bu yaklaşım olabilecek en az zararla sonuçlanacak hareket tarzını benimsemek anlamına geliyor. Dunford'ın "siyasi-askeri plan" söylemi de bu anlama geliyor.

Türkiye'nin de Suriye politikasını en az zarar üzerine kurgulaması gerekiyor. ABD'nin Fırat Kalkanı  örneğinden ilham alarak Özgür Suriye Ordusu'nun önderliğinde ve Türkiye destekli bir Rakka harekatı yerine, Suriye'de PYD ile kurmuş olduğu ittifakı sürdürmek niyetinde olduğunu artık duymayan ve anlamayan kalmadı. Öte yandan, kış aylarının yavaş yavaş geride kaldığını ve baharla birlikte Suriye'de sahada işlerin yeniden kızışacağını beklemek gerçekçi olur.

Diplomasinin önemi de burada ortaya çıkıyor. Şimdi Cenevre'de yeniden başlayan barış görüşmelerine fırsat tanınması, Suriye muhalefeti ile Esad rejiminin masa etrafında bir araya getirilmesinin yarattığı olumlu ortamdan yararlanılması gerekiyor.

Türkiye bir yandan oluşturduğu güvenlikli bölgeyi gerçekten güvenlikli kılabilecek boyutlarda tutarken, bir yandan da Esad rejiminin yeni çılgınlıklara başvurmaması için Rusya ile diplomatik çabalarını artırmalı.

Diğer yandan da, ABD'nin güvendiği PYD unsurlarının faaliyetlerinin sadece IŞİD ile mücadeleye yönelik kalmasının güvencesini müzakere etmeli. Askeri başarıların masada diplomatik başarılara dönüştürülmesi denince akla bunlar geliyor.

Yazının devamı...