"Tolga Tanış" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tolga Tanış" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tolga Tanış

Nuri Paşa mı Washington mı

8 Ocak 2017

Amerika, Fransa nasıl gelir seviyesi düşük, sorunlu ülkelerden göç alıyorsa, Türkiye de kendi çevresinden insan çekiyor. Bu göçmenler Batı ülkelerinde nasıl uyum endişesiyle tanıdıklar bulup onların yakınına yerleşiyorsa, İstanbul’da da aynısı yaşanıyor. Ve böylece New York’ta nasıl Çin Mahallesi, Paris banliyölerinde Mağriplilerin bölgeleri varsa Zeytinburnu’ndaki Nuri Paşa Mahallesi de Uygurların alanı oluyor. Kentte bir “Küçük Urumçi” oluşuyor.

Konuştuğum bir esnaf, 60’lardan beri Uygurların mahallede olduğunu ama son iki senedir nüfusun iyice arttığını anlattı. Niye? Çin’de etnik kimliklerini, kültürlerini, dinlerini yaşamalarına izin verilmeyen bu insanlara baskı arttığı için mi daha çok kaçan oluyor yoksa sahte pasaportlarla ülkeden ayrılan bu insanlara yardım kanalları mı çoğaldı, bilmiyoruz. Ama mahallenin ortasındaki, 1967 kuruluşlu Doğu Türkistan Derneği’ni aşan, kendi aralarında bile bölünmeler yaşayan bir göçmen topluluğu büyüyor. Ve Küçük Urumçi giderek genişlerken, bölgeye gelen Afganların, Suriyelilerin de etkisiyle Zeytinburnu’nda yeni bir dünya kuruluyor.

*

BÖLÜNMÜŞLER bile, derken kendi aralarında dünya görüşleri farklı olan değişik gruplar oluşmuş. Reina saldırganının olay gecesi taksiye binip gittiği Mölcer Dağ Cafe, daha muhafazakâr olanların gittikleri bir yer örneğin.

Bölgedeki lokantalardan birinin sahibi olan Uygur, “Onlar farklıdır” dedi. “Bize gelen başkadır, Mölcer’e giden başka.” “Nasıl başkadır” diye sordum. Cevap vermek istemedi, ama bir tutulmak istemiyordu.

Mölcer’e girdim. İçeride çalışan genç, sakallı bir delikanlı ve siyah çarşaf giymiş genç bir kızdan başka kimse yoktu. Reina saldırganı o gece saat 3 sularında taksiden inince lokantada yatan çalışanlardan biri dışarı çıkıp para veriyor. Çoğu gözaltına alındı. İçeride görüştüklerim, biraz da çekingen, bilgileri olmadığını söyleyip konuşmak istemediler.

Ancak mahalleye gidip esnafla görüştüğünüzde size öyle hikâyeler anlatıyorlar ki. Sahte pasaport üretip satanlar var dedi mesela bir esnaf. Ki çoğu, 15 bin dolar karşılığı edindiği bir sahte pasaportla Çin’den ayrılmış kişiler bunlar. Saldırganın geçmişine, Türkiye’ye nasıl girdiğine dair öyle öyküler var ki... Doğrulayamayacağınız ama gerçekse işi bambaşka bir yere çekecek öyküler.

Tabii Uygur olmayabilir de saldırgan. Türkiye’deki Uygur kökenlilerin liderlerinden Seyit Tümtürk’le telefonda konuştuğumda “Tipi benzemiyor, Uygur değil” dedi mesela ısrarla. Ancak asıl mesele Zeytinburnu’nda Uygurların yaşadığı bölgede kalan, Uygurların gittiği lokantadan yardım alan, İstanbul’un küçük bir semtinde oluşan dini cemaate karışıp gözden uzak kalmayı başarmış birinin profili. Etnik kimliğin üzerinde bir aidiyet.

*

BU ayrıntıları, hafta içi geldiğim İstanbul’da topladığım notlardan aktardım. Türkiye’nin şimdiye kadar alışık olmadığı türden bir göçmen topluluğunun dinamiklerini anlamaya gayret ederken derlediklerim.

Çünkü Türkiye’nin Reina saldırısıyla kendini belli eden, bundan sonra uzun süre meşgul olmak zorunda kalacağı açık yeni tehdidin çözümünün yalnızca dışarıda değil, aynı zamanda içeride olduğunu düşünüyorum.

Amerika’ya yönelik çok ağır suçlamalar var örneğin. Washington’ın DEAŞ’ı desteklediğine kadar uzanan, şimdiye kadar iki müttefik arasında eşine pek rastlanmamış bir gerginlik.

ABD yönetimi, bunun Donald Trump’ın 20 Ocak’ta görevi devralmasına kadar sürecek geçici bir retorik olduğunu düşünüp mümkün olduğunca yatıştırıcı bir dil kullanıyor. Hatta Ankara’daki Amerikan Büyükelçisi John Bass, CIA’in Türkiye’den özür dilediğine dair tartışmadan Fetullah Gülen meselesine, Washington’daki bazı üst düzey isimlerle ters düşme pahasına ısrarla Türk Yönetimi’nin çizgisine uygun sözler söylüyor. Ama işe yaramıyor.

Ya da El Bab’da operasyon devam ediyor. Türkiye bölgeyi temizleyinceye kadar bu işi sürdüreceğini söylüyor.

*

HALBUKİ, benim Nuri Paşa’da gördüğüm, yeni, Washington’ı da, El Bab’ı da aşan bir durum. Bugün Amerikalılar Türkiye’ye destek verse, El Bab’dan gitse DEAŞ, yarın Deyrzor’da başka bir kasaba bulur. Oradan gitse Enbar’a geçer.

Nuri Paşa ise el atılmazsa orada olduğu gibi kalır. Türkiye’nin entegre etmeyi başaramadığı anlattığım türden topluluklar DEAŞ’ı besleyen ideolojiyi reddetmediği sürece, Türkiye risklerini gideremez.

Yazının devamı...

Reina eyleminin ideolojisi

2 Ocak 2017

Bunun dışında asıl çarpıcı istatistik... Örgütün çok daha yıkıcı sonuçlar elde etmesine neden olan asıl kısım... Koordineli saldırılar haricinde, Haziran 2016’dan beri DEAŞ’ın üstlendiği, başkalarının DEAŞ’tan ilham alarak gerçekleştirdiği eylemlerin sayısı ise 20. Haziranda 49 kişinin öldüğü ABD Orlando’daki gece kulübü baskını... İki hafta önce 12 kişinin hayatını kaybettiği Almanya Berlin’deki Noel pazarı katliamı... Hepsi aynı kategoride.

Peki ne anlama geliyor bu?

*

PULITZER ödüllü gazeteci Lawrence Wright, son kitabı “Terör Yılları”nda çok güzel özetliyor. El Kaide’den DEAŞ’a geçişi de incelediği, işin ideolojik altyapısını ele aldığı kitabında Wright, El Kaide eylemlerinin nasıl evrildiğini anlatıyor. Ve şöyle diyor: “Cihat adına gerçekleştirilen katliamlar, öfke, ıstırap ve binlerce insanın ölümü dışında pek bir şey başaramamıştı. 11 Eylül’den (2001 saldırıları) hemen sonra El Kaide, Afganistan’daki üssünü ve bununla birlikte uluslararası terörün koordinasyonundaki rolünü kaybetmişti. Madrid’deki bombacılar (2004 tren bombalamaları) gibi yeni gruplar El Kaide adına hareket ediyor ve liderlerinin duasını almış olsalar bile önceki kuşak teröristlere destek olan herhangi bir eğitim, kaynak ya da uluslararası kontaktlara sahip değillerdi. Riyad’daki Batılı tesislere düzenlenen ve birçok Müslüman’ı öldüren 2003 saldırıları gibi bazı operasyonlar da El Kaide’nin artık kontrolünü kaybettiğini gösteren fiyaskolardı. Psikiyatr ve eski CIA yetkilisi Marc Sageman’ın bana dediği gibi El Kaide her zaman bir sosyal hareketti.”

*

MUSUL operasyonu daha ne kadar sürecek? Rakka’da örgüt ne kadar direnecek? El Bab ne olacak? Bunlar, devletlerin DAEŞ tipi örgütlerle mücadelede işi askerlere havale edebildikleri kısımlar. Çıkıp, “Savaşıyoruz” diyebilecekleri muharebeler. Ama başta verdiğim SITE istatistiği, Wright’ın kitapta alıntıladığı Sageman’ın sözleri ve yılbaşı gecesi Reina’da yaşananların kökeninde yatan, hikâyenin asıl can alıcı kısmı. Teknik açıdan kendisinden üstün olan devletlere karşı taktik değiştiren... Yarattığı sosyal harekete dayanıp ilham verme işini üstlenen... Böylece şiddete yatkın bireyleri kendisinden bağımsız olarak harekete geçirebilme kabiliyetine kavuşan, yeni bir tehdit şekli.

Hayır, fark etmez. Reina, SITE’ın başta sınıflandırdığı eylemlerden koordineli olanlara giriyor olsa bile değişmez. Nitekim o kategoriye baktığınızda da, eylemlerin yoğunlaştığı yerlerin DEAŞ’ın ideolojisine taban bulabildiği ülkeler olduğunu görüyorsunuz. Yani her halükârda, Reina saldırısı, tam da Wright’ın kitabında altını çizdiği dönüşümü yansıtıyor. Yılbaşı gecesi Boğaz’da eğlenen insanları hedef alarak, şiddeti kullanan bir harekete işaret ediyor.

*

BUNUN dışındaki tartışmalar ise işin gazetecilik faslı. Reina’nın işletmecisi “Amerika’dan istihbarat geldi” derken ne kast etti? Saldırganlar eyleme nasıl hazırlandı? Bunlar tartışılacaktır elbette. Saldırı, Amerika’nın sinyale (telefon, e-posta, diğer elektronik haberleşme) dayalı istihbaratına takıldı mı, bu bilgi Ankara’ya iletildi mi, iletildiyse ne tür adımlar atıldı gibi sorular sorulacaktır. Hiçbir zaman cevabını öğrenemeyeceğimiz soru işaretleri.

Ancak bunların ötesinde... Tüm somutluğuyla karşımızda duran... Bundan sonra bizleri nelerin beklediğini haber veren... El Kaide’nin DEAŞ’a nasıl evrildiğini aktaran Wright’ın kitabında anlattığı bir öykü.

Biliyor musunuz, eskiden Amerika’daki bazı liseli gençler sevgilileriyle dışarı çıktıklarında paraları yoksa havalimanlarına giderlermiş. Dallas’ta okurken bir gün Wright da sevgilisini alıp kentin havalimanına götürmüş. Uçakların kapılarına kadar gidebiliyorlarmış. Paris seferinden gelen bir uçağın içine girmişler. İçeride temizlik yapılıyorken First Class’e geçmişler. Oturmuşlar. Kabin görevlileri onlara yiyecek bir şeyler vermiş. Sonra oradan çıkıp kontrol kulesine gitmişler. “Gelin çocuklar” demiş içeriden bir görevli. İçeri girip uçakların inişlerini seyretmişler. Bugün kimsenin hayal bile edemeyeceği şeyler bunlar. Zihnimizde yer etmiş güvenlik kavramının asla kabul edemeyeceği işler. Ne mi olacak? İşte bu çizgi aynen devam edecek. El Kaide nasıl DEAŞ’a evrildiyse... Aynı dinamikler DEAŞ’ın da dönüşümünü tetikleyecek. Ve havalimanına gidip vakit geçirmenin normal kabul edildiği günler artık nasıl geride kaldıysa, ileride de sizin bugün normal diye düşündüğünüz şeyler olmayacak. Hikâyenin özeti bu.

Yazının devamı...

Washington kaosu nasıl izliyor

25 Aralık 2016

Ben, izin verirseniz bu gelişmeler karşısında Washington’daki havayı aktarmaya çalışacağım. Donald Trump öncesi, Amerikan Yönetimi’nin bölgede gittikçe büyüyen kaosu nasıl izlediğini ve bu yaklaşımın nasıl sonuçlar doğurduğunu ele almaya gayret edeceğim.

- Daha önce bunun işaretleri vardı. 2014 Ağustosu’nda Amerikalılar Irak’ta DAEŞ hedeflerini vurmaya başladığında süreç başlamıştı. Ama şimdi gittikçe belirgin hale gelen ve Donald Trump’ın 20 Ocak’ta başkanlığı devralmasından sonra daha da ağırlık kazanacak olan gerçek şu: Suriye konusu artık tamamen Pentagon’un portfolyosunda.

- Sadece orada kalmıyor. Seçimden sonra Trump’ın yaptığı açıklamalar, kabine atamaları, Pentagon’un bundan böyle sadece Suriye için değil Amerikan ulusal güvenliğinin diğer konularında da ana unsur olacağının işaretlerini veriyor. Dışişleri Bakanlığı için Exxon CEO’su Rex Tillerson’ı ataması bunun bir göstergesi. Dışişlerini ekonomik çıkarlara odaklanan bir diplomasiye kaydırma hazırlığı. Ulusal Güvenlik Danışmanlığı, Savunma Bakanlığı ve İç Güvenlik Bakanlığı için emekli askerleri seçmesi bunun sonucu. Yönetimde ağırlık kazanacak askeri geleneği bilen insanları öne çıkartma çabası. Ve Trump’ın ulusal güvenliğin üçüncü ayağı istihbarata (CIA) karşı güvensizlik beslediğini belirten demeçleri bunun işareti. Siz biraz artık susun, askerler konuşsun, çıkışı.

- Obama Yönetimi’nin kadroları da bu yeni döneme hazırlık yapıyor. Ve Trump’ın Rusya’yla yakın bir ilişki geliştirme fikrini desteklemesi, yönetimde özellikle Rusya çalışan herkesi iş aramaya sevk ediyor. Sadece politik atamalardan bahsetmiyorum. Trump onların yerine 6 bin yeni kişi seçecek zaten. Ancak meslekten gelenler arasında da durum bu. İster politik ister kariyer ataması olsun, Obama döneminde Rusya dosyası çalışan hemen herkes şimdi kendine yeni bir gelecek planı yapıyor.

- Düşünce kuruluşlarına başvuruyorlar. Özellikle de Beyaz Saray ve Dışişleri kadroları. Ancak sorun, Demokratlara yakın birçok düşünce kuruluşunda Hillary Clinton’ın seçileceğini ve kendisinin yeni yönetime gireceğini düşünenler mevcut pozisyonlarında kalmak zorunda kaldıkları gibi onlara şimdi yenileri eklenecek. Demokrat Partili bağışçılar da, o yüzden şimdi fonlarını düşünce kuruluşlarına kaydırıyorlar. “Merak etme” dedi Amerikalı düşünce kuruluşu yöneticisi bir dostum, “Çok paraları var, hepsine bir pozisyon yaratırlar.”

- Ayrıca Trump görevi devralmadı belki ama geçiş dönemi (transition) başladı. Trump ekibinden isimler şimdiden bakanlıklarda gönüllü olarak çalışıyorlar. Ve alınan birçok kararda Trump ekibinin de görüşleri soruluyor. Nitekim Donald Trump da ulusal güvenlik danışmanı Mike Flynn’den sürekli bilgi alıyor. Yanından ayırmıyor Flynn’i. Ve ulusal güvenlik alanında yapacağı atamalar için yürüttüğü tüm görüşmelere Flynn’i de odada oturtuyor.

- Bu izleme hali Trump’ın ekibinin bir tercihi mi henüz bilmiyoruz. Ama salı günü Moskova’da Türkiye, Rusya ve İran arasında Suriye konusunda varılan uzlaşmaya Washington tarafından verilen resmi karşılık, Trump Yönetimi’nin kampanya retoriğine uyuyor. Zira süreçten dışlanmış izlenimi veren ABD yönetiminin hafta içi bu anlaşmaya verdiği tepkinin tonu, Washington’ın hiç de öyle derin bir rahatsızlık yaşamadığını gösteriyor. Ne demişti Trump? ‘Bizim ne işimiz var Suriye’de! Biz Esad’ı niye devirelim!’ Anlaşmanın içinde ABD’nin olmayışı, çıkan sonuç, Trump’ın ortaya koyduğu dış politika yaklaşımıyla bire bir uyumlu gözüküyor. Kaldı ki, anlaşmanın iki ayağı Türkiye ve Rusya’nın Trump yönetimi ile yakın çalışma potansiyeli de çerçeveyi tamamlıyor. Benim yakın çalışacaklarım orada bu işi hallediyorken, ben niye başımı belaya sokayım.

- Tabii, Trump yönetiminin Ortadoğu’daki işlere yaklaşımını analiz eden oyuncular da buna uygun olarak hareket ediyor. Belki böyle olmayacak. Belki 20 Ocak’ta görevi devraldıktan sonra Trump çoğu zaman yaptığı gibi fikrini değiştirecek. Düşündüm, çok da dışarıda olmamak lazım, karışmayınca işler iyice raydan çıkıyormuş, deyip belki sonra müdahale etmeye karar verecek. Ama o zamana kadar Washington’ın sahada yaşananları sadece izlemekle yetineceğini bilenler, şimdi mümkün olduğunca hızlı biçimde elindekileri artırmaya çalışıyor. Esad rejimi, bu yüzden Rusya ve İran desteğiyle Halep’in güvenliğini sağlama alıp İdlib’e yürümeye hazırlanıyor. Türkler El Bab’da bastırıyor. İranlılar, Irak’taki etki alanlarını artırmaya uğraşıyor.

*

İzliyor Washington. İş arıyorlar. Ve en azından Trump gelinceye kadar, büyüyen kaosu uzaktan sadece takip ediyorlar.

Yazının devamı...

DEAŞ’ın Türk malı potasyum nitratları

18 Aralık 2016

Arada ‘Türk simsarlar var, DEAŞ, petrolünü Türkiye üzerinden satıyor’ denildi. Ankara’ya yönelik eleştiri de bu yüzdendi. Hem bu petrol kaçakçılığının önlenmesinde hem de DEAŞ’ın Türkiye-Suriye sınırını yabancı savaşçı ve lojistik destek için kullanmasının önüne geçilmesinde yeterince önlem almadığı için.

 

Dolayısıyla Türk Dışişleri, Rusların şimdiye kadar dilemediği özrün neden Wasington’dan geldiğini iddia etti, bilmiyorum. Karışık işler. Ama biz şimdi bunu bir kenara bırakıp asıl konuya geçelim. Dün Kayseri’de olduğu gibi Türkiye’nin her gün şiddet eylemine sahne olduğu bir ortamda, ülkeyi hedef alan örgütlerden DEAŞ’ın Türk malı malzemeler kullanarak nasıl geniş çaplı bir silah üretimine giriştiğine gelelim.

 

*

 

OLAY, Musul Operasyonu’nun sonrasına uzanıyor. Irak Ordusu, hem kentin doğu girişindeki Gökçeli Mahallesi’ni hem de güneydoğusundaki Karakuş Kenti’ni ele geçiriyor. Irak Ordusu’yla birlikte buralara giren, ihtilaflı bölgelerdeki silahlanmayı araştıran İngiliz sivil toplum kuruluşu Conflict Armament Research (CAR) de, DEAŞ’ın silah üretim tesislerini buluyor. Kuruluşun, kasım ayında bu tesislerde yaptığı araştırmada ise DEAŞ’ın sanıldığından çok daha sofistike, tıpkı bir devlet gibi standartlar içeren silah ve cephane üretimi yürüttüğü ortaya çıkıyor. Tesislerde kullanılan malzemelerin de büyük oranda Türk malı olduğu anlaşılıyor. Roket yakıtında kullanılan şeker... Patlayıcı yapımına uygun alüminyum... Mühimmat ve silah bakımında kullanılan gres... Havan mermisi yapımında kullanılan çimento... Ve yine roket yapımında kullanılan potasyum nitrat gübre. Hepsi Türk malı.

 

*

 

İŞİN iki çarpıcı boyutu var. Birincisi, şubat ayında da DEAŞ’ın patlayıcı yapımında kullandığı malzemelere dair bir rapor hazırlıyor CAR. Orada da 13 Türk şirketinin DEAŞ’ın kullandığı malzemelerin tedarikçisi olduğunu tespit ediyor. Ve dokuz ay sonraki Musul araştırmasında, bu şirketlerin mallarının halen DEAŞ’ın tedarik zincirinde kalmaya devam ettiğini görüyor. İkincisi de, CAR yetkilileri konuyu araştırmak için üretici şirketlere ve Türk resmi makamlarına ulaştığında, hiçbir ilerleme sağlayamıyor. Çünkü kimse bilgi vermiyor.

 

Hafta içi CAR Direktörü James Bevan ile görüştüm. Araştırmada elde ettikleri bulguları konuşmak için. Ve bahsedilen malzemelerden potasyum nitratla ilgili detayları alıp incelemeyi genişlettim. Niye potasyum nitrat? Çünkü diğerlerinin hepsi sanayi üretiminde de kullanılan, ticareti serbest olan ürünlerdi. Ancak potasyum nitrat, patlayıcı yapımında kullanıldığı gerekçesiyle hazirandan beri Türkiye’de de satışı yasak olan ve diğerlerine göre DEAŞ’ın tedarik zincirine nasıl girdiği daha kolay bulunabilecek bir üründü.

 

*

 

ÖNCE üzerinde Doktor Tarsa şirketinin amblemi olan paketlerin numaralarını edindim. 18258, 21019, 18745, 100427, 12657, 120215 11407, 240412, 18472. Sonra Doktor Tarsa şirketiyle iletişime geçtim. Akdeniz ve Ege’de üretim tesisleri olan, yabancı ortaklı, saygın bir firma. Öğrenmek istediğim, bu paketleri hangi bayiye sattıklarıydı. Satış iletişim sorumlusundan yazılı yanıt geldi. Önce bunları niye sorduğumu sordu yetkili. Sonra da şöyle dedi: “Bu bilgilerin resmi yazı ile talep edilmesi halinde resmi olarak cevap verebileceğimizi ya da Türkiye Milli İstihbarat Teşkilatı ile doğrudan paylaşabileceğimizi bildirmek isterim.” Polis de değil. Direkt MİT. Sonra şirketin üst düzey yöneticilerine ulaşmaya çalıştım. Bu sefer cevap, genel müdür Ali Behzat Özman’dan geldi. Suçlayıcı ifadelerle “T.C. devletiyle temasa geçilmesini” öneren bir mesaj.

 

*

 

BUNUN üzerine devlet birimleriyle temasa geçtim ben de. İlgili bilgilerin Tarım Bakanlığı’nda olduğu bildirildi. Ancak görüştüğüm Tarım Bakanlığı yetkilisi, veritabanının paket numaralarını içermediğini söyledi. Hangi bayiye ne kadar satıldığının bilindiğini ama hangi paketin kime gittiğinin takip edilmediğini anlattı. Şirket, elindeki bu bilgiyi sadece MİT’e vermeye hazır olduğunu söylediği için de potasyum nitrat Musul’da DEAŞ’ın eline nasıl geçti, bir gazeteci için yol tıkandı.

 

*

 

MİT bunu sordu mu, Doktor Tarsa onlara söyledi mi bilmiyorum. Şirket bu soruma da cevap vermeyi reddetti. Ancak size durumun ne olduğunu gösterecek bir veri aktaracağım. Potasyum nitrat gübre DEAŞ tarafından roket yakıtı yapımında kullanılıyor. Hani Kilis’e de düşen roketlerde. Amonyum nitrat gübreyi ise DEAŞ doğrudan bomba yapımında kullanıyor. Açın, Türkiye İstatistik Kurumu’nun web sitesindeki ihracat rakamlarına bakın. Türkiye’nin iç savaştan önce Suriye’ye amonyum nitrat ihracatı ne zaman olmuş biliyor musunuz? Sadece ike sene, 2003 ve 2008’de. Peki savaştan sonra? Suriyeli “çiftçiler” birden amonyum nitratın önemini hatırlamışlar. Ve 2013’ten itibaren Türkiye’den amonyum nitrat ithal etmeye başlamışlar. İlk sene 1195 ton, 2014’te 9 bin 542 ton, 2015’te 2 bin 576 ton. 2016’da yasak gelinceye kadar doldurmuşlar. Sizin bunları bilmeye hakkınız var diye düşündüm.

Yazının devamı...

İki müttefik El Bab’da kilitlendi

11 Aralık 2016

Kürtler 12 Ağustos’ta Gaziantep Karkamış’ın karşısında, Türkiye sınırından 35 km içerideki kenti DEAŞ’tan aldılar. Afrin ve Kobani kantonlarını birleştirmek için 50 km batıdaki El Bab’a doğru yürümeye başladılar. Tam 12 gün sonra, 24 Ağustos’ta, Türkler tek taraflı olarak Cerablus’tan Suriye’ye girdi. Amerikalılar beklemiyordu. Rakka operasyonuna odaklanmıştı Washington. Ve Kürtler önce kantonları birleştirecek... Menbiç’in 130 km doğusundaki Rakka’nın Türkiye sınırına erişimini kapatacak... Sonra da Rakka’ya yürüyecek diye hesaplıyordu. Ancak Cerablus operasyonu yüzünden bu plan bozuldu. O yüzden de Türklerin Suriye’ye girişine destek vermedi.

 

Ancak ne zaman ki Türk askeri Cerablus’a girdikten dört gün sonra YPG’yle çatışmaya başladı. Devreye girdi Amerikan Yönetimi. Ankara’yı durdurdu. Sonra da, bari bir tampon bölgede anlaşalım ve Türkiye güneyde YPG’nin aldığı bölgeler yerine batıya ilerlesin diye yeni bir pozisyon belirledi. Böylece Cerablus’ta başlayan Fırat Kalkanı Harekâtı’na hem havadan hem de karadan destek vermeye başladı.

 

Sorun, bu da işe yaramadı. Çünkü Türkler, DEAŞ’ın elindeki 98 km’lik Cerablus-Azez hattını kapattıktan sonra sınırdan en fazla 20 km derinliğe inmesi konusunda anlaşılan tampon bölgeyle yetinmedi. Cerablus’la başlattığı fiili durumu, Kilis’in karşısında, sınırdan 20 km içerideki Dabık’a girip tampon bölge için de denedi. Ve Dabık’tan geçip Türkiye sınırından yaklaşık 30 km içeride, Kilis Çobanbey’in karşısına denk gelen El Bab’a ilerlemeye başladı. Böylece Ankara ve Washington, Suriye’de iç savaşın başladığı 2011’den beri iki müttefik ülke arasında şimdiye kadar yaşanan en keskin görüş ayrılıklarından birinin içine düştü. Dört temel sebep rol oynadı.

 

1-RAKKA: 17 Ekim’de başlayan Irak Musul Harekâtı’ndan önce DEAŞ’ın Suriye’deki merkezi Rakka’nın da aynı anda kuşatılması Pentagon’un başından beri üzerinde çalıştığı plandı. Bu yüzden de YPG’nin ana unsur olduğu Suriye Demokratik Güçleri’ni Arap çoğunluklu Rakka’ya yürümesi için iknaya çalışıyordu Amerikalılar. Anlaşma sağlandı. Buna göre Kürtler Rakka’yı alıp sonra yerel Araplara teslim ederek Obama Yönetimi’ne bir zafer hediye edecek... Bunun karşılığında da Afrin ve Kobani kantonlarını birleştirecekti. Bu birleşme hem Rakka kuşatmasına da katkı sağlayacaktı. Çünkü DEAŞ, Türkiye sınırına erişimini kaybedecekti. Türkiye’nin 15 Temmuz’u daha yeni atlatmasına rağmen 24 Ağustos’ta alelacele Cerablus’a girmesi de işte bu yüzden oldu. Kürt kantonlarının birleşmesini önlemek için. Ancak bu amaçla girişilen iş, Amerikalıların Rakka planlarını da bozdu.

 

2 KOORDİNASYON: Cerablus’la birlikte Türkiye ve ABD arasında DEAŞ’la süren mücadeledeki koordinasyon da zorlaştı. Amerikalılar önce Cerablus’ta, sonra Dabık’ta olduğu gibi her seferinde idare etmeye çalışsalar da, Türkler Suriye’deki stratejilerini fiili durum yaratarak belirlemeye başladı. Amerikalılarla konuşarak değil, yapacaklarını Amerikalılara bildirerek. Koalisyon Sözcüsü Albay John Dorrian, bölgedeki hava saldırılarında koalisyonla bir ihtilaf yaşanmaması için Türkiye’nin bilgi paylaşıp paylaşmadığını sorduğumda bana yazılı olarak aynen şöyle yanıt verdi: “Türk Hava Kuvvetleri planlanan saldırıların bölgesi ve zamanını bize bildiriyor. Bildirim saldırıyı düzenleyecek hava aracının tipini içeriyor ama spesifik hedefin ne olduğunu içermiyor.”

 

3-ABD-YPG İŞBİRLİĞİ: Türkiye’nin müttefik ABD’ye rağmen izlediği strateji, ABD ve YPG arasındaki işbirliğini de olumsuz etkiledi. Çünkü ABD’nin verdiği sözlerle 5 Kasım’da Rakka operasyonuna başlayan Kürtler, ABD’nin verdiği güvenceye rağmen Türkiye’nin El Bab çevresinde Kürtlere yönelik hava saldırılarının devam ettiğini gördü. Gerçi Dorrian, Afrin’den El Bab’a yürüyen YPG güçleriyle ABD arasında bir iletişim kanalı olup olmadığını sorduğumda, “Koalisyon son aylarda Afrin Kürtleriyle aktif olarak çalışmadı. Ancak onlar da SDG birimi olduklarından General (Cemil) Mazlum (ABD’nin temasta olduğu kişi) komutasındalar. Şu anda Afrin Kürtleriyle doğrudan bir iletişimimiz yok” diye cevap verdi. Ama Türkiye’nin El Bab’daki saldırılarının nasıl bir sonuç doğurduğunu hafta içi AFP’ye konuşan üst düzey bir Pentagon yetkilisi söyledi ve Kürtlerin bu yüzden Rakka’ya doğru ilerlemelerinin yavaşladığını açıkladı. Yetkili “(Kürtlerin) En büyük endişeleri, arkalarındaki Türklerin saldırı tehdidi” dedi.

 

4 ORTAK DÜŞMAN: En sonunda, yaşanan görüş ayrılığı, Türkiye ve ABD’nin Suriye’de 2014 yazından beri anlaşamadıkları “ortak düşman” konusunu da yeniden masaya getirdi. DEAŞ mı, Esad mı, YPG mi meselesi. Ve Rakka kuşatması, koordinasyon, ABD’nin yerel ortaklarla yürüttüğü işbirliği bu farklılıklar yüzünden zarar görünce Beyaz Saray, hafta içinde gerginliği bir üst aşamaya taşıdı. Başkan Obama, Suriye’deki özel kuvvet operasyonlarına “terörizme destek sağlayan ülkelere para ve silah aktarımı yapılmasını yasaklayan kanunlar” için muafiyet verdi. 8 Aralık’taki 2017-05 sayılı kararla, YPG’ye silah yardımı yapılması önündeki yasal engelleri kaldırdı.

Yazının devamı...

Harikasınız, müthişsiniz

3 Aralık 2016

Sayın Başbakan, sizinle konuşurken, uzun süredir tanıdığım biriyle konuşuyormuş gibi hissediyorum. Ülkeniz olağanüstü fırsatlar içeren, inanılmaz bir ülke. Pakistanlılar en zeki halklardan biri. Pakistan, şahane insanların şahane yeri. Şahane ülkenizi ziyaret etmek istiyorum. Lütfen Pakistan halkına, onların inanılmaz olduğunu düşündüğümü ve tanıdığım tüm Pakistanlıların müstesna insanlar olduğunu iletin.”

*

ŞAKA değil. Hiçbiri uydurma sözler değil bunların. Pakistan Başbakanı Navaz Şerif’in, ABD başkanlığına seçilmesini kutlamak için Donald Trump’la 30 Kasım’da yaptığı telefon görüşmesinin dökümü. Ve Pakistan tarafından açıklanan resmi tutanağa göre Trump’ın Şerif’e söylediği sözler.

 

Uzun uzun aktarmak istedim. Çünkü şimdiye kadar seçimden sonra Trump’ın yabancı liderlerle yaptığı görüşmeler içinde dışarı en fazla detay sızan hikâye bu. Trump’ın 9 Kasım’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la yaptığı telefon görüşmesinden sonra Ankara’nın da görüşmenin “çok iyi” geçtiğine dair bir yorumu olmuştu gerçi. Ama o temastan sonra ayrıntılı bir açıklama yayınlanmamıştı. Trump nasıl konuşuyor, neler diyor, nasıl davranıyor... Pakistanlılar sayesinde biz de ilk defa öğrendik. Peki ne demek bu?

*

ŞİMDİ bu konuşmayı aklımızın bir kenarında tutalım. Ve Trump’ın hafta içi Savunma Bakanlığı’na atadığı, emekli Orgeneral James Mattis’e bakalım.

 

Trump’ın, ulusal güvenlik danışmanlığına atadığı emekli Korgeneral Mike Flynn’den sonra ulusal güvenlik ekibine kattığı ikinci asker Mattis. Ve o da tıpkı Flynn gibi dört ay önce bir kitap yazarak dünyayı nasıl gördüğünü anlatmış biri.

 

Ancak fark... Flynn’in “Savaş Alanı” kitabı uluslararası politika ve terörle mücadeleye odaklanıyorken, Mattis’in “Savaşçılar ve Vatandaşlar” kitabı ABD Yönetimi’ndeki sivil-asker ilişkilerini ele alıyor. Ve Flynn’in kitabı Trump dönemi Amerikan dış politikasına dair ipuçları veriyorken, Mattis’in kitabı Amerikan yönetiminde bundan sonra askerlerin nasıl ağırlık kazanacağını gösteren, hükümetin iç işleyişine dair detaylar içeriyor. Şunları yazıyor Mattis:

 

- “Politikacılar komutanlığı üstlendiklerine inanıyor olsalar da, gerçekte, bizde askeriye ve sivil yeterliliği arasında keskin bir ayrım vardır ve üst kademelerdeki sivil-asker gerginliği ulusal güvenlik politikalarımızı zayıflatır.” (Sayfa18)

 

- Birçok üst düzey sivil, askeri bir organizasyonun yapısı, emir-komuta zinciri ya da askeri planlama süreci konusunda hemen hemen hiçbir şey bilmez. (Sayfa 40)

 

- Anketlere göre Amerikalılar, 1990’ların sonuna kıyasla sivil liderlerine daha az güveniyorlar. Afganistan ve Irak savaşları sonrası, sivil politikacıların dış politikayı askeri liderliğe bırakmaları gerektiğini düşünüyorlar. (sayfa 115)

 

- Yazık ki, şimdiki kuşak Amerikan politikacılarının, hem savaş zamanı hem de bugünkü “vahşi barışı” idare ederken liderlik eksikliği sergiledikleri görülüyor. (sayfa 214)

 

*

 

SERT adamlardan bir ekip kurmaya devam ediyor Trump. Ulusal güvenlik ve savunma konularında, Obama Yönetimi’ne kıyasla daha atak ve hızlı davranacak, Obama Yönetimi tarafından dışlanmış isimleri toplamayı sürdürüyor. (Mattis de Flynn gibi Obama tarafından 2013’te emekli edildi).

 

Ve asıl önemlisi, Obama Yönetimi sırasında Beyaz Saray’da yoğunlaşan karar alma süreçlerini merkezden uzaklaştırmaya hazırlanıyor. Mattis gibi iddialı, inisiyatif üstlenmeye yatkın insanları seçiyor. Bunu yaparken de Obama Yönetimi döneminde düşük profilli tutulan ulusal güvenlik ekibinin asker kanadını en öne yerleştiriyor.

 

*

 

BAŞA dönersek. Trump’ın sözlerine. Peki bu durumda başkan olarak Trump nasıl bir rol üstlenmeye hazırlanıyor?

 

Birincisi, öğreniyor. Kampanya sırasında terör şüphelilerine işkenceyi geri getireceğini söylerken, 19 Kasım’da Mattis’le görüştükten sonra generalin işkencenin işe yaramadığı yönündeki cevabından etkilendiğini söylemesindeki gibi.

 

İkincisi ise, tıpkı Ronald Reagan (1980-1988) dönemindeki gibi, Amerikan başkanını, muhataplarından Amerikan menfaatlerinin gerektirdiği tavizleri alacak bir yüz haline getirmeye çalışıyor.

 

O yüzden de, bu seçimi kazanmak için nasıl davrandıysa... İşkence konusunda olduğu gibi sonradan çark edecek olsa bile kazanmasına yarayacak şeyleri nasıl söylediyse. Şimdi de istediğini elde etmek için karşısındakine karşı nasıl bir dil kullanması gerekiyorsa öyle davranıyor. Böylece hakkındaki yolsuzluk iddiaları ve baskı rejimi kurduğu suçlamalarına rağmen Pakistan Başbakanı’na “Çok iyi bir repütasyonunuz var” diyebiliyor.

 

İş yapacak Mattis’i arkaya oturtuyor. Kendi önde, bir işadamı gibi idare ediyor: Harikasınız, müthişsiniz...

 

Yazının devamı...

California’daki bir terör davası

27 Kasım 2016

“Bakın şimdi yeni bir adım daha atıyorlar. Onu da söyleyeyim. Yine Amerika. Kuveyt Türk ve Kuwait Foundation. Bunların bankalarıyla ilgili teröre destek verdikleri düşüncesiyle şimdi bunlara yönelik de aynı oyunu, aynı numarayı çevirmek istiyorlar.”

 

Türk kamuoyu meseleyi ilk defa haziran ayında öğrenmişti. Iraklı ve Suriyeli Süryanilerin üye oldukları St. Francis Assisi adlı, yeni kurulmuş (aynı ay) bir sivil toplum örgütünün açtığı davayla. Kuruluş, California’da verdiği bir dilekçeyle Kuveyt Türk Katılım Bankası’ndan (KTKB) şikâyetçi olmuş...

 

Ve bankanın Suriye’deki Süryanilerin ölümüne neden olan radikallerin finansal faaliyetlerine yardım ettiğini iddia etmişti. 700 bin Süryani’yi temsilen, kişi başı 75 bin dolar tazminat talep etmek için mahkemeye deliller sunmuştu.

 

Dilekçedeki iddialara göre, bankadaki bir hesaba bağış çağrısı yapan ve sonra bu paraları Suriye’deki radikal örgütlere ileten kişi de 2014 Ağustos’unda Birleşmiş Milletler tarafından terör listesine alınan Hajjaj al-Ajmi adında 28 yaşında bir Kuveytliydi. Devasa bir terör finansmanı davası.

 

*

 

Böylelikle davanın aslında sıradan bir mesele olmadığı Cumhurbaşkanı’nın nezdinde de tescil oluyor.

 

Nitekim hikâyeyi ele aldığım 19 Haziran 2016 tarihli “Türkiye ve Terör Finasmanı” başlıklı yazıda ben de bunu dile getirmeye çalışmış ve dosyadaki iddiaların St. Francis Assisi’yi temsil eden San Francisco’daki avukat Mogeeb Weiss’i aşan büyük bir boyutu olduğunu vurgulamıştım. Dosyaya delil toplayan kişinin, uzun süre Birleşmiş Milletler adına kara para takibi yapan dünyaca ünlü Tom Creal olduğunu duyurarak...

 

Haziranda iş için bulunduğum San Francisco’da Weiss’la olan yüz yüze görüşmemde de durumu teyit etme imkânı buldum. Önce ofisine gittim. Bir iş merkezinde tek başına kullandığı ufacık bir oda. Sonra Alameda’da bir cafede uzun uzun görüştüm. Terör finansmanı, El Kaide, Nusra... Bu tür konularda fazla bilgisi olmayan sıradan bir yerel avukattı.

 


Mogeeb Weiss

 

YAZ sonunda ise dava tam da Cumhurbaşkanı’nın işaretini verdiği ölçüde ciddileşmeye başladı. Kuveyt Türk, iddianamenin verildiği sulh yargıcının yetkisi olmadığını öne sürünce davaya bakan hâkim değişti. Ve Amerikan adalet sistemi, tıpkı Zarrab Davası’nda olduğu gibi, Kuveyt Türk dosyasına da ABD Başkanı tarafından atanan federal bir bölge yargıcı tayin etti.

 

Bu arada davaya ilk bakan yargıcın dosyayı bırakmadan önce hazırladığı 30 Eylül 2016 tarihli kararda da, St. Francis Assisi’nin şikâyetçi olduğu Hajjaj al-Ajmi’nin “banka hesapları vererek Twitter ve sosyal medya üzerinden terör örgütleri için para topladığı” bilgisi dosyaya girdi.

 

*

 

BU işin bir boyutu. Ancak Kuveyt Türk meselesinin gündeme geldiği hafta, ondan çok daha kritik başka bir gelişme daha yaşandı ve Zarrab Davası’nda önemli bir eşik daha geçildi. Zira Başsavcı Preet Bharara’nın ofisi, Zarrab’a yönelttiği banka dolandırıcılığı suçlamasında şimdiye kadar ilk kez banka adı telaffuz etti: Deutsche Bank ve Bank of America. Peki bu neden önemli?

 

İran’da idam cezası alan Babek Zencani, İran devleti adına çalışıyorken, Zarrab, İranlı özel şirketlerin parasını işletiyordu. İkisinin işleri, 2013 Ocak’ında İstanbul’a gelen Gana altınlarındaki gibi olaylarda zaman zaman kesişse de büyük oranda ayrıydı. İşin işleyiş kısmında ise Zarrab, Amerikalıların yaptırım rejimini aşındıran, bazen İran Devrim Muhafızları’nın paravan olarak kullandığı İranlı özel şirketlerin her 100 liralık ticareti için, aşağı yukarı 5 lira komisyon alıyordu. Sisteme dahil edilecek paralar çok yüklü olduğundan her 100 lira için 1 lira komisyon verdiği taşeronlar da kullanıyordu.

 

İşte Bharara’nın iddiasına göre bu para transferleri yapılırken Zarrab, arada kullandığı aracı bankalar üzerinden, şimdilik sadece ikisinin adını verdiği New York merkezli bankalara yanlış bilgi verdi. Bu yüzden de Amerikan finans sistemini zarara uğrattı.

 

Bharara’nın bunu gündeme getirmesinin sebebi ise Zarrab’ın avukatlarından bazılarının aynı zamanda bu Amerikan bankalarını temsil ediyor olmaları. Çıkar çatışması var, diyor Bharara. Ve bu yüzden söz konusu avukatların davadan azledilmelerini istiyor.

 

İşbirliği yapmadı halen Zarrab. İran’daki bağlantılarını açıklamaya hazır olduğunu söylediği halde, başsavcılık bunu yeterli bulmadı. Ve Zarrab, Türkiye’ye dair henüz bir bilgi paylaşmadı. Ancak dava ilerledikçe, bilgiler kamuoyuna açık hale gelmeye başladıkça, şimdiye kadar perde arkasında süren çekişme de iyice ön plana çıktı.

Yazının devamı...

Washington’ın yeni sert adamları

19 Kasım 2016

- Bu (Obama) yönetim, bizi düşmanımızı layıkıyla tanımlamaktan men etti: Bunlar radikal İslamcılar. (Sayfa 3)

 

- Kamuoyu önünde bizimle dost olduklarını söyleyen ama düşmanımızla ortak çalışan ülkeler tarafından aptal yerine konulmaya artık tahammülümüz kalmadı. (Sayfa 9)

 

-Dünyanın acilen bir İslami Reform’a ihtiyacı var ve buna şiddet karışırsa şaşırmamalıyız. (Sayfa 10)

 

- Nasıl kazanacağız? Düşmanımızı destekleyen rejimlerle doğrudan yüzleşip, onları zayıflatıp mümkün olduğunda da devirerek. (Sayfa 113)

 

***

 

BU alıntılar, Donald Trump’ın hafta içi Ulusal Güvenlik Danışmanlığına atadığı Savunma Bakanlığı eski İstihbarat (DIA) Direktörü Mike Flynn’in dört ay önce çıkan kitabı “Savaş Alanı”ndan. Alt başlığı, “Radikal İslam ve onun müttefiklerine karşı süren küresel savaşı nasıl kazanabiliriz”. Amerikan dış politikasının yeni dönemki rehberinden.

 

Bu kısımlar dışında, Flynn’in Kürtleri övdüğü (sayfa 139)... Mısır’da 2013’te Müslüman Kardeşleri deviren Sisi’ye methiyeler düzdüğü (sayfa 134)... Mısır’ın İsrail ve Ürdün’le birlikte ABD’nin bölgede asıl ortağı olması gerektiğini savunduğu (Sayfa 177)... Putin’in buna yanaşacağını düşünmese de “ABD ve Rusya’nın radikal İslamcılara karşı savaşta ortak bir zemin bulabileceklerine inandığını” söylediği (sayfa 174) bölümler var ki... Trump Yönetimi dış politikasının bölgeye dair yeni parametreleri.

 

***

 

ÇOK katı değil mi? Şimdiye kadar Obama Yönetimi’nden hiç duymadığımız şeyler... Hatta ondan önce Bush Yönetimi’ndeki neo-conları bile aşan bir söylem. Nitekim neo-conlardan çok farklı, diktatörler ve Rusya gibi Washington yerleşik düzeni için tabu sayılan bir ülkeyle bile işbirliğini öngören yepyeni bir konsept bu.

 

İşin başka bir çarpıcı yanı, Flynn, yeni şekillenen Trump kabinesinde bu çizgisinde yalnız değil. Ve hafta içi Adalet Bakanlığı’na atanacağı açıklanan Alabama Senatörü Jeff Sessions ile CIA Direktörü olacağı duyurulan Kansas milletvekili Mike Pompeo da aşağı yukarı aynı türden bir söyleme sahip. Pompeo’nun 15 Temmuz darbe girişimi sırasında attığı, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı “İslami totaliter bir diktatöre” benzettiği tweet mesajı, Flynn’in diplomatik bir dille yazdığı kitabın Trump kampanyasına uyarlanmış şekli sadece.

 

***

 

GEÇEN hafta Flynn’den hemen önce Trump Tower’da gördüğüm Sessions’la olan konuşmamızda da aynısını fark ettim. Yeni dönemde Türkiye ile ilişkileri nasıl değerlendirdiğini sordum. On the record sadece şunu söyledi: “Türkiye’nin olduğu yer, dünyanın önemli bir bölgesi. Türkiye’yle tarihsel iyi ilişkilerimizi yola koyup iyileştirmeyi, genişletmeyi dört gözle bekliyoruz.” Yola koymak... İyileştirmek. Ne demek bu? Onun cevabı da Sessions’ın, 21 Ağustos tarihinde Fox kanalına söylediği sözlerde: “Türkiye daha İslami bir ideolojiye kayıyor gibi görünüyor. Bu çok tehlikeli ve umarım devam etmez. Bu (Obama) Yönetim, bu kaymayı durdurmak için hiçbir şey yapamadı. Bu da sorun yaratıyor. Türkiye çok büyük bir müttefik ve Türkiye’nin yanlış istikâmette hareket etmesi çok sorunlu. On yıllardır Türkiye’yle olan iyi ilişkimizi devam ettirmeliyiz.”

 

***

 

BU alıntıları şunun için aktardım. Geçen hafta da değindiğim gibi Flynn ve bu ekibin Trump’ın yeni ulusal güvenlik ekibini oluşturması Fetullah Gülen için kötü bir haber. Ama öte yandan, Gülencilerin bu yönetimle yaşayacağı sıkıntının altında yatan bakış açısı, Ankara’nın mevcut politikalarını dikkate alırsanız Türkiye ve ABD arasında da problemli bir dönemin yaşanabileceğinin habercisi.

 

Erdoğan şimdi Trump’la kuracağı kişisel ilişkiye ağırlık verecekmiş gibi görünüyor. Nitekim Obama’nın Ocak’ta görevi devretmesini beklemeden Trump’la Aralık’ta New York’ta yüz yüze bir görüşme yapmak istediğini öğrendim. Ama Trump’ın vaktinin çoğunu başkanlığın protokol kısmıyla geçireceğini... Mitingler yapmaya devam edeceğini... Ayrıca dış politikayla ilgili hiçbir bilgisi olmadığını düşünecek olursanız... İki lider arasındaki ilişki, aşağıda işi yürütecek, “Radikal İslam”la savaşa hazırlanan ekibin yaklaşımlarına nasıl etki edecek emin değilim. Zira hem Flynn’in hem diğerlerinin ‘terörist’ kabul ettiği Müslüman Kardeşler unsurlarının, Hamas üyelerinin, Ankara için nasıl bir yüke dönüşeceğini öngörmek pek zor değil.

 

***

 

DAHA devam edeceğiz tartışmaya. Ama önemli olan, bu yeni ekibi doğru okumak gerek. Her şey Ankara’nın istediği gibiymiş gibi bir görüntü sunmak, Gülencilerin yaşayacağı sıkıntının iki ülke arasında her konuda bir mutabakata dönüşeceği izlenimi vermek doğru değil.

 

Şahin değiller. Her zaman müdahale yanlısı bir çizgiyi savunmuyorlar çünkü. Irak Savaşı’nı, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesini yanlış bulan insanlar bunlar.  Ama sertler. Sekiz yıllık Obama Yönetimi’nde dünyaya karşı hükümetin yüzü olmuş kimsenin olmadığı kadar sertler. Çok farklı dinamikler var artık Washington’da. Farklı bir oyun planı, farklı bir ton ve en önemlisi farklı yöntemlerin devreye gireceği yeni bir dönem bu.

Yazının devamı...