"Sevin Turan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sevin Turan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sevin Turan

Söz verdik, yaptık: İşte bir haftalık 'aralıklı oruç' deneyi

15 Kasım 2017

Ne diyordu bu araştırma? Tek cümleyle özetlemek gerekirse, "Ömrünüzü uzatmak istiyorsanız az yiyin" diyordu. Bugüne kadar duyduğumuz, "Az yiyeceksin, sık yiyeceksin" ezberini bozuyordu.

Buradan hareketle Türkçede "oruç diyeti" ya da "aralıklı oruç" diye anılan "intermittent fasting"e giriş yapmıştık.

Aynı şeyleri tekrar yazacak değilim. Hafızasını tazelemek isteyenler için geçen haftaki yazıyı ekliyorum aşağıya.

O yazının sonunda "Şu an siz bu satırları okurken ben ilk aralıklı oruç deneyimimi hayata geçiriyorum. Bakalım neler olacak? Merak edenleri haftaya da buraya beklerim" demiştim ya, hah işte şimdi sözümü tutuyorum.

Öncelikle şunu söyleyeyim, "Bir gün deneyeyim de yazayım" dediğim şeyi bir haftadır sürdürüyorum. Çünkü beklediğimden çok daha kolay çıktı.

Bir haftadır akşam saat 19.00-20.00 arasında yemeğimi yiyor, ertesi gün saat 12.00'ya kadar yemek yemeyi bırakıyorum. Bu esnada bol bol su içiyorum. Bir de saat 9.00 civarı bir fincan ıhlamurum var. (Üzerinize afiyet biraz grip olmuşum da, aç karına ilaç içmeyeyim diye böyle bir yol buldum.) 12.00'de önce ufak bir meyve, 1,5-2 saat kadar sonra da öğle yemeği yiyorum.

Günün geri kalanında yediklerim de, o şeyleri yediğim saatler de bir hafta öncesiyle hep aynı. Bir başka deyişle kahvaltıyı atlamak dışında ekstra hiçbir şey yapmıyorum.

Peki zor mu? Az evvel de dediğim gibi, beklediğimden kolay, hatta bence çok çok kolay. Eğer siz de benim gibi kahvaltıdan (özellikle erken saatte olursa) pek hoşlanmayan, sırf adet yerini bulsun diye kahvaltı eden bir insansanız, hele bir de akşamları erken yatmayı seviyorsanız, dünyanın en kolay beslenme düzeni olabilir diye düşünüyorum.

Yazının devamı...

Ömrünüzü uzatmanın en basit ve en masrafsız yolu

8 Kasım 2017

İnsan 150 yıl yaşamak ister mi ya da neden ister tartışması bir yana, bu ömür uzattığı iddia edilen yöntemlerin önemli bir kısmı epey masraflı ve herkes tarafından erişilebilir şeyler de değil.

Ancak Harvard T. H. Chan Kamu Sağlığı Okulu bünyesinde yapılan ve sonuçları geçtiğimiz hafta Cell Metabolism dergisinde yayımlanan bir araştırma, insanların ömürlerini uzatmak için yapabilecekleri çok daha basit ve masrafsız bir şey olduğuna işaret ediyor: Oruç tutmak!

Araştırmanın odağında, insan hücrelerinin zamanla enerjiyi işleme becerilerini nasıl kaybettikleri ve bunu önlemek için yapılabilecekler var.

Hücrelerimizde enerji üretilen organel olan mitokondriler, enerji talebine göre şekil değiştiren ağlar halinde bulunuyorlar. Yaş ilerledikçe mitokondrilerin şekil değiştirme becerisi  azalıyor. Bu durum, eskiden beri bilinen bir şey ancak bu gerilemenin metabolizma ve hücrelerin fonksiyonu üzerinde nasıl bir etki yaptığı belli değildi. Bu araştırmada, uzmanlar, mitokondri ağlarının şeklindeki dinamik değişikliklerle ömür uzunluğu arasındaki bağı ortaya koydu.

Ömrü sadece iki hafta olan bazı kurtçuklar üzerinde yapılan deneylerde ortaya şu çıktı:  Kurtçukların beslenmesi sınırlandığında ya da enerjiyi algılayan AMPK isimli proteinleri genetik manipülasyonla işlevsiz hale getirildiğinde, mitokondri ağları "genç" oldukları dönemdeki gibi kalıyordu. Dahası bu genç mitokondri ağları, peroksizom adı verilen organellere bazı mesajlar gönderip yağ metabolizmasını düzenleyerek, kurtçukların ömrünü uzatıyordu.

Peki bu ömrü 2 haftadan uzun olan insanlar için ne anlama geliyor? Düşük kalorili beslenme modelleri ya da aralıklı olarak oruç tutmanın (intermittent fasting) ömrü uzattığına dair çalışmalar geçmişte de olsa da bunun sebebi anlaşılamamıştı. Bu araştırma, mitokondri bağlantısını ortaya koyarak oruç ile uzun yaşam arasındaki ilişkiyi anlamamızı sağlayabilir.


Yazının devamı...

"Ben et yemiyorum" demekle iş bitiyor mu?

1 Kasım 2017

O yazıyı yazdıktan sonra, Facebook'un pek kıymetli algoritmaları konuyla çok alakalı bulduğum bir başka yazı çıkardı karşıma. "Et yemeyi bırakmanın gezegenimiz için en iyisi olduğunu düşünürdüm. Yanılmışım" diyordu yazıyı yazan kişi. İlgimi çekti, sizinle de paylaşayım dedim. (Yazının İngilizcesi burada, merak eden okuyabilir.)

Yazıyı kaleme alan Emily Monaco isimli kadın, 16 yaşındayken New York Times'da Michael Pollan'ın ABD'deki et endüstrisinin durumunu anlatan bir makalesini okuyor (onu da koyuyorum buraya) ve et yemeyi bırakmaya karar veriyor.

"Eti beslenmemden çıkararak sonuca katkı sağladığımı düşünüyordum. Ancak daha sonra öğrendim ki vejetaryenlik, etik beslenmenin tek yolu değilmiş ve vejetaryenler de etik olmayan beslenme kurbanı olabilirmiş" diyen Monaco'nun fikrini değiştirmesine sebep olan şeyler de şöyle:

Tabağımızdan eti kaldırıp yerini patateslerle, fasulyelerle ya da makarnayla dolduruyoruz. Ancak bu zaman zaman "konforlu yiyecekler" dediğimiz ve sağlığımıza da, doğaya da aynı şekilde zararlı olabilecek gıdalara çok fazla yüklenmemizle sonuçlanıyor. Örneğin et yerine tofu yiyoruz. Ancak dünyada tüketilen soya fasulyesinin (tofunun hammaddesi) yüzde 90'ının genleriyle oynanmış ve bu fasulyeler insanlar için kanserojen etkisi olan bir maddeye dayanıklı hale getirilmiş. Üstelik bu soya fasulyeleri büyük oranda Güney Amerika'da yetiştiriliyor. Güney Amerikalı çiftçiler, günden güne artan talebi karşılayabilmek için yağmur ormanlarını kesip ya da yakıp tarım arazilerine dönüştürüyor. WWF'in verilerine göre, kıtada her yıl yaklaşık 4 milyon hektar ormanlık arazi soya fasulyesi tarımı için yok ediliyor. Bunun 2,5 milyon hektardan fazlası sadece Brezilya'da yaşanıyor. (Aynı şey Meksika'da da avokado tarımı için geçerli.)


Reuters muhabiri Paulo Whitaker'ın Brezilya'da çektiği bu fotoğrafta yeşil alan Amazon yağmur ormanı, kahverengi alan ise soya üretimi için hazırlanmış ormansızlaştırılmış arazi. Yalnız dünyada üretilen soyanın çok önemli bir miktarının hayvan yemi olarak kullanıldığını da buraya ekleyelim. Bir başka deyişle et tüketimi bu seviyede olmasa soya üretimi de böyle astronomik boyutlara gelmeyebilirdi. Tek suçlu tofu değil yani.

Et yemeyen insanların bir diğer favori yiyeceği olan kinoada da benzer bir durum var. Kinoa önce ABD'de sonra da Avrupa'da popülerleştikçe fiyatı yükselmiş. Bu da Peru, Bolivya gibi ülkelerde, beslenmesinin önemli bir kısmı kinoaya dayalı olan insanların yükselen fiyatları karşılayamaz hale gelmesi demek. İngiliz Guardian'ın geçtiğimiz yıl yayımlanan bir araştırmasında, bu ülkelerde köylülerin kinoa yemeyi bıraktıkları, bunun yerine daha ucuz ve daha az besleyici gıdalarla doldurmaya çalıştıkları ortaya çıkmıştı.

Bütün bunlar karşısında Monaco'nun önerdiği şey, "Et yemiyorum, benden bu kadar" demek yerine etik bir omnivor olmak yani etik yollarla üretilmiş hayvansal gıdaları da beslenmeye dahil etmek.

Yazının devamı...

Bir dizi sahnesi ve mercimek köftesi...

25 Ekim 2017

Dizinin ilk bölümü olan "Büyük Günahlar" bir yılbaşı partisinde geçiyor. Bölümün başında adlarının Mete ve Nihal olduğunu onlar tanışırlarken öğrendiğimiz genç kadın ve genç erkek yemek masasının başında sohbet ediyor.

Mete tabağına yiyecek koymaya çalışıyor. Ama bir yandan elinde tabağı tutup bir yandan hindiden bir dilim kesmekte zorlanıyor. O esnada Nihal, Mete'nin eti kesişine gözlerini kısıp kaşlarını çatarak bakınca Mete soruyor: "Vejetaryen misiniz?"

N: Vegan. Nasıl anladınız?
M: Hindiye bakışlarınızdan. İnsan keserken kendini suçlu hissediyor.
N: Çok pardon ya, ben o niyetle bakmamıştım aslında.
M: Yok canım şaka yaptım ben de...

Yazının devamı...

Yine bir isyan yazısı: Kime inanacak bu insanlar?

11 Ekim 2017

Söz konusu Kip Anderson olunca konunun en sonunda et yemenin zararlarına ve veganlığa bağlanacağı belli olsa da filmi izlediğinizde her türlü hayvansal gıdayı acilen buzdolabınızdan ve hayatınızdan atıp kurtulmak istiyorsunuz.

Cowspiracy'den çok etkilenmiş biri olarak, normal koşullarda izlemenizi tavsiye ederdim. Ancak geçtiğimiz günlerde Vice'ın sağlık içerikleri bölümü Tonic'te okuduğum bir yazı, beni ciddi şüphelere sürükledi.

"The Big Fat Surprise: Why Butter, Meat and Cheese Belong in a Healthy Diet" (Büyük Yağ Sürprizi: Neden Sağlıklı bir Diyette Tereyağı, Et ve Peynir Bulunmalıdır) isimli kitabın yazarı, gazeteci Nina Teicholz, What the Health'te öne sürülen sağlıkla ilgili 37 iddiayı tek tek araştırdığını, bunların neredeyse hiçbirinin geçerli bilimsel temeller üzerinde oturmadığını belirtiyordu.

Söz konusu kitabı yazdığı için böyle bir filme tarafsız yaklaşmasının mümkün olmadığını belirten Teicholz'a göre, filmde öne sürülen iddiaların önemli bir kısmı epidemiyolojik araştırmaları temel alıyor. Bu sorunlu bir yaklaşım çünkü bu tür araştırmalar iki olgu arasındaki bağlantıları ortaya koyabilse de, bir olayın bir diğerinin gerekçesi olduğunu kanıtlayamıyor. Dolayısıyla epidemiyolojik çalışmalar ancak hipotezler üretmeye yarıyor, kanunlar üretmeye değil.

Teicholz, filmde kullanılan ikinci kaynağın klinik deneylerin sonuçları, üçüncüsünün yetersiz örneklem sayısı vb. sebeplerle kesinliği olmayan araştırma sonuçları, sonuncusunun ise gazete dergi makaleleri ve blog yazıları gibi bilimsel/tarafsız olmayan metinler olduğunu belirtiyor. Bütün bunları alt alta dizerek şöyle bir tablo çıkarmış ortaya:


Yazının devamı...

Çok işinize yarayacak bir akıllı telefon uygulaması

4 Ekim 2017

Bilim insanları, politikacılar ve hukukçular, bitkilere atılan gübreler ve ilaçlar, hayvanlara yedirilen antibiyotikli yemler, genetiği değiştirilmiş organizmaların mutfaklara girişi, laboratuvarlarda üretilen etler ve sütleri tartışırlarken biz de günlük hayatta yediğimizin içtiğimizin içinde ne olduğunu, tabağımızdakilerin soframıza gelene kadar hangi yollardan geçtiğini merak ediyoruz.

Üstelik bu konularda kafamız da epey karışık. Aklıma gelen en basit örnek, internet dünyasını zaman zaman heyecanlandıran tavuğu pişirmeden önce yıkamalı mı yıkamamalı mı tartışması... Bilim insanları yıkanmayacak dese de sağduyumuz bize "Yıka o tavuğu" diyor. Haydi, buyurun buradan yakın! (Biz de iki ay önce hazırlamıştık böyle bir içerik, binlerce de oy gelmişti içine koyduğumuz testlere. Merak eden ya da fikrini söylemek isteyenler için ekliyorum alta.)

İşte tam da bu kafa karışıklıklarını çözmek isteyen ABD Tarım Bakanlığı iki yıl kadar önce bir uygulama sürmüş piyasaya. Ben de eylülün gıda güvenliği ayı olması vesilesiyle okuduğum bir yazıdan öğrendim FoodKeeper isimli bu uygulamanın varlığını.

FoodKeeper'ın en önemli özelliği, ülkede bir gıda geri çağırma duyurusu olduğunda size bir uyarı bildirimi göndermesi. Bildirimde geri çağrılan yiyeceğin ne olduğu, geri çağırmanın ne kadarlık bir alandaki ürünleri kapsadığı, sizi etkileme ihtimalinin ne kadar olduğunu vs. belirtiliyor.


Yine ABD Gıda Bakanlığı'nın tavuk ve salmonella konulu kampanya spotunu buldum Spotify'da, bu haftanın şarkısı bu olsun hadi.

Bu bizi pek ilgilendirmiyor elbette. Ancak bizim de işimize yarayacak güzel bir özelliği daha var. O da çeşitli kategorilerdeki yiyeceklerin, hangi koşulda ne kadar süre taze ve sağlıklı kaldığını gösterebiliyor olması.

Örneğin "Süt Ürünleri ve Yumurtalar" kategorisinin altında "haşlanmış katı yumurta", "kabuklu yumurta" ya da "çiğ yumurta beyazı, sarısı" kategorilerinden sonuncusunu seçelim. Açılan ekrandan öğreniyoruz ki çiğ yumurta ve sarısı tazeliğini buzdolabında 2 ila 4 gün, dondurulduğu takdirde ise 12 ay koruyormuş. Bu kategoriler aklınıza gelen neredeyse her şeyi kapsayacak kadar geniş. Bebek mamasından salata soslarına, fırın ürünlerinden ete, taze sebze meyveden vejetaryen proteinlerine kadar birçok başlıkta aradığınız yiyecek ya da içeceğin ne kadar süre taze kaldığını takip edebilirsiniz.

Yazının devamı...

Sadece patates yiyerek nasıl yaşanır?

27 Eylül 2017

Fırında, tavada, haşlanmış, kızarmış, soslu, sossuz, sade, baharatlı hiç fark etmez, her türlüsünü severim. "Çiğ yesek nasıl olur?" diye denemişliğim bile var. (Merak edenlere cevap, pek olmadı...)

Geçtiğimiz hafta öğrendim ki benim patatese duyduğum bu "sadece onu yiyerek yaşayabilirim" güveni temelsiz değilmiş meğer. Hatta tek bir şey yiyerek yaşamak zorunda kalsak, patates ilk tercihimiz olmalıymış. Hatta ve hatta dünyada bunu yapmış birileri bile varmış. Bunu Popular Science'ta okuduğum bir makaleye dayanarak söylüyorum.


Okurken dinleyebilmeniz için bu kez yukarı koydum şarkıyı...

Hikaye şu: Andrew Taylor isimli bir Avustralyalı 2016 yılında yiyeceklerle olan sağlıksız duygusal ilişkisini sonlandırıp, hayatta zevk alacak başka şeyler de olduğunu kendine kanıtlamak için bir deneye başlıyor. Deney kapsamında kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeğinde sadece beyaz ve tatlı patates yiyor. Bu patatesler zaman zaman soya sütü, domates sosu, tuz ya da baharatlarla desteklense de temelde yediği şey hep patates. Bir de B12 vitamin takviyesi alıyor. Bu bir yıllık süre içinde Taylor dört kez kan testi yaptırıyor. Sonuçların hepsinde iyi çıktığını, hatta kilo verdiğini söylüyor.

Bunu daha sonra bir diyet programına hatta kendisi gibi depresyondan kurtulmak isteyenlerin katıldığı bir iyi hissetme programına dönüştürmüş. Kişisel koçluk yapıyor, dünyayı dolaşıp konferanslar filan veriyor. Merak edenler için Sput Fit diye bir internet sitesi de var. O sitede yazılanlara göre 55 kilo vermiş bu süre içinde. Yine aynı siteden aldığım öncesi/sonrası fotoğraflarını da buraya ekleyeyim...

Peki bu çok sağlıklı bir şey mi? Aslında değil. Ancak kıtlık, yokluk vb. durumlarda hayatımızı sürdürmek durumunda kalırsak patates çok iyi bir kaynak olabilir.

Yazının devamı...

E hadi artık kış gelsin!

20 Eylül 2017

Ben şahsen çok mutluyum bu gelişmeden. Neden mi? İki sebebi var aslında. Birincisi, bütün yazı tatil yaparak, denizde kumda geçiremedikten sonra hava sıcaklıklarının mevsim normalleriyle ilişkisi "İyidir, hoştur ama bana ne?" hissiyatı yaratıyor insanda. Nihayetinde akıllı bina ofislerimizin içindeki sıcaklık klimalarla hep sabit. (Kıskanıyorum tatilcileri, evet, ne olmuş?)

İkincisi de yaz aylarında hayat kışa nazaran çok daha hareketli olduğundan düzgün beslenmek (en azından benim için) hiç mümkün olmuyor.

Misal bu köşede görüşmediğimiz süre içinde bir düğüne iştirak ettim, yurt dışından yaz için Türkiye'ye gelen dostlarımla güzel vakitler geçirdim, uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımla buluşup yemekler yedim, çok tatlı misafirler ağırladım, uzun bir Kurban Bayramı tatili, bir de yaz tatili geçirdim. Tahmin edersiniz ki bütün bunlar olup biterken ne kadar çabalasam da kallavi sofraların (ve zararlı yiyeceklerin) uzağında kalamadım. Hatta doğru düzgün evde yemek de yapamadım. Sonuç? Bir mutsuzluk, bir vicdan azabı...


Bakınız kış ve çorba bir araya gelince konu mankenimiz ne kadar da mutlu...

Halbuki kış olsa öyle mi olurdu? Yapardım mis gibi şifa çorbalarımı, sıkardım üzerine bol bol limonlarımı, kâseleri doldurur doldurur içerdim akşamları. O yüzden havaların biraz daha soğumasını, çorba mevsiminin açılmasını büyük bir heyecanla bekliyorum.

Çorbaya ilgimi ve sevgimi daha önce birkaç kez yazmıştım. Şimdi mevsimi gelince yine adını anmadan edemedim. Eski yazılardan birinde, hem tok tutan, hem hastalıklardan koruyan, hem de kilo kontrolü sağlayan 'evde ne varsa çorbası'nın tarifini vermiştim.

Bu sefer de çok sevdiğim pırasa çorbasını tanıştırayım sizlere.

Yazının devamı...
Sevin TURAN Kimdir?

..