"Sevin Turan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sevin Turan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sevin Turan

Ar yu çekindırılıst?

21 Şubat 2017

Gerçi neden geriliyorum ben de bilmiyorum. Nihayetinde hayatımız hep biraz "Şu mu, yoksa bu mu?" sorularına maruz kalarak geçti. Sağ memeyi mi emeceksin, sol memeyi mi? Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı? Acid'ci misin, metalci mi? Melih'çi misin, Eray'cı mı? Pepsi'ci misin, Coca-Cola'cı mı? Etli dolmacı mısın, zeytinyağlı dolmacı mı? (Bak bu çok zor sorudur...)

Velhasıl "Bu hafta ne yazsam" diye düşünürken, ülkedeki atmosferin de etkisiyle, aklıma sevgili okurlarımıza böyle bir seçim sunmak geldi. O zaman cevap verin bakalım: Çiğ beslenme mi, ketojenik beslenme mi?

ÇİĞ BESLENME NEDİR, NE İŞE YARAR

Yabancıların "raw food" dediği çiğ beslenme, adı üzerinde gıda maddelerinin pişirilmeden tüketilmesi esasına dayalı. İlk insanların, ateşi, yediklerini pişirmek için kullanmaya başlamalarından önceki beslenme biçimlerinin günümüze yansıması diyebiliriz.

Çiğ beslenmede, pişirme yok ama kurutma gıdalar için sıklıkla uygulanan bir yöntem. Bir de bazı yiyecekleri azami 45 derece sıcaklıkta tutarak tüketime hazırlayabiliyorsunuz. Neden 45? Çünkü özellikle sebze ve meyvelerdeki vitaminler, faydalı bakteriler, enzimler vb. 45 dereceden yüksek sıcaklıklarda ölüyormuş.

Tabii ömrünüz sade suya çiğ sebze-meyveyle geçmiyor. Yağlı tohumlar, kuru yemişler vs. bu beslenme biçiminde muhakkak olması gerekenler. Bir de benim en sevdiğim, bakliyat filizleri var. Çocukken pamuğun içinde fasulyelerle yaptığımıza benzer bir yolla, mercimekleri, börülceleri filizlendirip salatalara, yemeklere katmak mümkün. (Bu şekilde tüketilen bakliyatın vitamin değeri de kuru tüketime nazaran yüzde 800 daha yüksekmiş.)

Bitkisel gıdalarla ilişkiler nispeten basit ama hayvansal gıdalarda sıkıntı büyük. Süt ve süt ürünleri muhakkak yüksek sıcaklıkta işlem gerektirdiğinden yasak. Çok isteyene badem sütü, hindistancevizi sütü filan öneriliyor. Etin durumu ise çok daha karışık: Bazı çiğ beslenmeciler tamamen etsiz yaşıyor, bazıları eti marine edip yiyor (Çiğ köfte de olur mu ki?), bazıları ise sadece balık tüketiyor. (Suşi, özellikle de saşimi çok iyi bir örnek.) Unutmadan, alkol, kafein ve unlu mamuller de kesinlikle yok.

"Peki bunun bize ne faydası var?" diyorsanız, o da şöyleymiş: Öncelikle vücudunuza giren vitamin, mineral vb. yapı taşlarının miktarı da canlılığı da çok daha fazla oluyor. Daha iyi besleniyorsunuz yani. Bağışıklık sisteminiz güçleniyor. Sindirim sisteminiz düzene giriyor. Kötü, işlenmiş, yapay şeyler yemediğinizden karaciğeriniz, böbrekleriniz çok daha az yoruluyor. Cildiniz güzelleşiyor. Bir de tabii yine abur cubur yemediğiniz için fazla kilolarınızda bir azalma olabileceği belirtiliyor.

Bununla beraber, çiğ beslenmeye geçmek hayli radikal bir karar ve herkesin harcı olmayabilir. Doktorunuzla filan konuşmadan aman girmeyin bu işlere! Dahası, babaanne tabiriyle 'para tuzakları' türemiş bu alanda da. Çiğ besleneyim derken maaşı ambalajlı gıdalara gömmeyin. Onun yerine Raw Food Recipes'de muhteşem tarifler bulabilirsiniz. (Türkçe sitelerde de yavaş yavaş böyle tarifler çıkmaya başladı.)

Bir de tarihsel not düşeyim: Yuval Noah Harari'nin Sapiens'inde ilk insanların yiyecekleri pişirmesinin, insanlık tarihinde yarattığı sonuçları anlatan yaklaşık bir sayfalık bir kısım var, meraklısına öneririm. (Kitabın tamamını da öneririm tabii…) Harari'nin anlattıklarını en kısa yoldan ifade etmek gerekirse, pişmiş gıda tüketmeye başlamak insanların sindirime harcadığı süre ve eforu azaltmış, bunun sonucunda bağırsaklarımızı kısaltıp beynimizin büyümesini sağlamış. Yani bugünkü insan, zekâsını kısmen pişmiş gıdalara borçluymuş.

KETOJENİK BESLENME NEDİR, NE İŞE YARAR

Öncelikle ketojenik ne demek? Bu kelimenin kökünde 'ketozis' var. O da vücudumuzun karbonhidratsız kaldığı durumlarda, enerji için yağ depolarına başvurmasına verilen ad. Ketozis aşamasında yaşanan tepkimelerin sonucunda keton denilen maddeler ortaya çıkıyor. (Vücudumuzda bunların yaşandığını nefesimizin aseton gibi kokmasından ya da eczanelerdeki keton çubuklarıyla testler yaparak anlayabilirmişiz.)

Peki ketojenik beslenme ne oluyor? Bol bol yağ, orta karar protein ve düşük miktarda karbonhidrat tüketilen ve vücudu yağ yakmaya zorlayan bir beslenme biçimi oluyor. (Canan Karatay'ın savunduğu beslenme biçimine vakıf olanlar, benzerlikleri hemen fark edecektir.)

Ketojenik beslenmeye karar verirseniz, bol bol tereyağı (Kahveye bile koyup 'kurşun geçirmez kahve' yapabilirsiniz örneğin...), zeytinyağı gibi bitkisel yağlar, ceviz gibi yağlı kuruyemişler, avokado, yumurta, süt ve et tüketebilirsiniz. Yalnız etle ilgili bir parantez: Ne kadar et o kadar iyi değil; en çok önerilenler ton balığı gibi yağlı proteinler. Unlu mamullere, pilava, patatese, şekere, bala filan tamamen veda edeceksiniz. (Çok özleyen badem ununu denesin.) Meyveleri de çok canınız isterse günde bir kez küçük porsiyonlar halinde tüketebilirsiniz. Keto Recipes'de güzel tarifler var. Maalesef yine İngilizce ama en azından fikir verir.

Faydalarına gelince: Bu beslenme biçimi ilk olarak çocuklarda epilepsinin tedavisi için bir metot olarak geliştirilmiş ve bu yolla nöbetlerin azaltılmasında yüzde 50'den fazla oranlarda başarı elde edilmiş. Keza diyabet, mide yanması, yüksek tansiyon gibi hastalıklarda da, Alzheimer, Parkinson gibi bozukluklarda da hastaların ketojenik beslenmeye başlamasıyla şikayetlerinde azalma ya da hastalığın ilerlemesinde yavaşlama görülmüş.

Ama ketojenik beslenme son dönemde en fazla kanserli hastalara öneriliyor. Zira kanser hücreleri şekerle besleniyor ve vücuda giren şekerler ile karbonhidratlar ne kadar azalırsa hücrelerin büyümesi de o kadar yavaşlıyor.

Bununla birlikte ketojenik beslenmeye geçmek de sizin için radikal bir karar olabilir. O nedenle tıpkı çiğ beslenmede olduğu gibi burada da doktorunuza danışmadan hareket etmeyiniz efendim.

 

Not: Artık yazmaya gerek görmüyorum ama ketojenik beslenme ya da çiğ beslenmeyle ilgili ilginç deneyimleriniz varsa e-postalarınızı beklerim.

Yazının devamı...

Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı...

14 Şubat 2017

Çocukken yeme-içme ve ders kaynatma aktivitesinden öte görülmeyen bu haftanın ilk nüveleri meğer Türkiye'de milli ekonominin temellerinin ortaya atıldığı 1923 tarihli İzmir İktisat Kongresi'nde ortaya çıkmış. Büyük Buhran'ın dünyayı kasıp kavurduğu 1929 senesinde de Başbakan İsmet İnönü TBMM'de yaptığı bir konuşmada yerli malları kullanmanın önemine dikkat çekmiş. Okul müfredatlarına katılması için ise araya korkunç bir İkinci Dünya Savaşı girmesi gerekmiş. 1946'da 12-18 Aralık tarihlerinin seçimiyle uygulama başlamış, haftanın adı 1983'te değişip 'Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası' olmuş. (Ama ders kitapları dışında kimse öyle demezdi…)

Öte yandan Türkiye'nin liberal ekonomiyle, serbest piyasayla, ithal mallarla son hız içli dışlı olduğu bir dönemin evlatları için, Yerli Malı Haftası ve hatırlattığı değerler, çoktan nostaljik hatta biraz da arkaik bir hal almıştı. Karnenin bizim için anlamı ekmek-şeker değil, 'hepsi pekiyi' idi. Yerli malı haftasında da okula Chiquita muz, Dole kivi getirenler peyda olmaya başlamıştı zaten. (Daha da ileri zamanlarda Coca-Cola'yla okula gelenler olmuş, Ekşi Sözlük'ün yalancısıyım.)

Başlangıçta iyi bir fikir gibi görünen ithal bolluğu, zamanla çığırından çıkmaya başladı. 20 yıl içinde dünyanın öbür ucundan gelen malları sokak arası marketlerimizde bile bulabilirken, bizden bir nesil öncekilerin her gün sofraya koyduğu ürünleri (ve hatta tohumlarını) arasak da bulamaz olduk. Allah'tan Türkiye'de de dünya da bilinç seviyeleri her şeye rağmen biraz yükseldi de çok geç olmadan uyandı birileri. Şimdilerde bu işlerin bilenleri "yerel gıda" diyor da başka bir şey demiyor. (Yoksa bu trend de mi ithal, eyvah!)

Bunu demek için çok sayıda sebepleri de var aslında. Ben biraz araştırdım, bakın size de anlatayım:

1- Yerel gıda doğaya daha az zarar demek: Çünkü üretildiği yerle tüketildiği yer arasındaki mesafe daha kısa. Ne fosil yakıtla işleyen kamyonlara, tankerlere ihtiyaç var, ne de ürünlerin bozulmalarını önlemek için gereken dev depo ve buzdolaplarına. Üretim ölçeği de daha küçük olduğu için gübreleme, sulama gibi doğanın sınırlarını zorlayan müdahalelerde de bir itidal söz konusu.

2- Yerel gıda daha ucuza yemek demek: Bu taşıma, depolama işlemlerinin her bir aşaması ürünün el değiştirmesi ve bu esnada maliyetin de artması demek aslında. O nedenle biz 1 kilo ürünü 10 TL'ye aldığımızda, çiftçinin cebine ancak 1 TL gidiyor. O nedenle zaman zaman "Bilmemnerede çiftçiler eylem yaptı, mallarını yollara döktü" haberlerini okuyoruz. Keşke 'tarladan sofraya' sadece bir reklam sloganı olmaktan çıksa...

3- Yerel gıda her şeyi mevsiminde yemek demek: Her mevsim her şeyi marketinizde bulabilmek ilk bakışta güzel bir fikir olsa da gerçekte öyle olmadığını siz de biliyorsunuz. Nerede yazın yediğimiz, en olgun zamanında toplanmış kıpkırmızı Çanakkale tarla domatesleri, nerede kışın yediğimiz balık kokulu o tuhaf kırmızı yuvarlaklar.

4- Yerel gıda daha besleyici yiyecekler demek: Yapılan araştırmalarda özellikle yeşil tarım ürünlerinin işleme, depolama ve taşıma esnasında A, C ve E vitamini değerlerinde azalma olduğu görülmüş. Dolayısıyla bu aşamalar ne kadar kısa olursa vitamini o kadar artıyor yediklerimizin. Bir üst maddeden de hareketle bir veri aktarayım: Japonya'da ıspanakları test etmişler ve bulmuşlar ki yapraklardaki C vitamini miktarı kış ile yaz arasında 3 kata kadar değişkenlik gösteriyormuş.

5- Yerel gıda hastalıklarla daha iyi mücadele demek: The Guardian'da okuduğuma göre, Amerika'dan Asya'ya birçok yerde, yerel/kırsal halkın tükettiği 'millet' (bir tür darı), 'caribou' (bir tür geyik) gibi gıdaların yapısındaki yağ asitlerinin ve arıtıcı malzemelerin, modern çağın hastalıklarıyla mücadelede metabolizmaya büyük destek olduğu anlaşılmış. (Kinoanın son yıllarda ABD'de bu kadar popüler olmasının nedenlerinden biri de bu.)

6- Yerel gıda daha lezzetli yemek demek: Yemeyi de pişirmeyi de seviyorum ama yine de bu konuda da bir bilene danışayım dedim ve Sezen'e koştum. Sezen derken, günümüzün genç ve başarılı şeflerinden Sezen Bayrak Gürel'den bahsediyorum. Yoksa Sezen Aksu'ya 'Sezen' diyen hafif kilolu kadın değilim yani... (Canım Umut Sarıkaya!) Koştum çünkü Sezen'in mutfağında yerel ürünler kullanmayı çok önemsediğini, bir baş sarımsak için İstanbul'dan kalkıp Taşköprü'ye gittiğini biliyorum. Bana anlattıklarını özetle size aktarayım:

"Değişken menüyle çalışan bir şef olarak, benim için yerel malzemenin en büyük önemi mutfağımda çeşitliliği sağlamak. Biyoçeşitliliği korumanın en iyi yolu yerel olanı desteklemek. Yemekte teknik işini genelde yurtdışından alıyoruz dolayısıyla kimlikli yemekler yapabilmek için yerel olanı bu tekniklerle birleştirmek iyi bir seçenek.

"Tarımda yerli tohumlar giderek ortadan kayboluyor ve gıda alanı büyük ölçüde çok uluslu şirketlerin egemenliğine giriyor. Bir tohumun; iklimin, toprağın şartlarına dayanıklı hale gelmesi binlerce yıl alırken biz bunu bir anda değiştiriyoruz. Gıda konusunda geleceğimizi tehlikeye atıyoruz. Kültürel ve tarihi bir mirası kaybediyoruz. Şehirlerin ağzına kadar dolduğu ve tarım alanlarının giderek başka amaçlarla kullanıldığı bir zamanda gıda konusunda geleceğimizi daha fazla tehlikeye atmamak için yapılacak en iyi şey yerel üretimi desteklemek. (Sevin'in notu: Yedikule Bostanları, Hevsel Bahçeleri bu yüzden bu kadar kıymetli...)

"Üretici, biz desteklediğimiz sürece üretmeye devam edebilir ve gıda fiyatları ucuz olur. Ben yerelde üretilen ve yerinden getirtmeye çalıştığım malzemeleri kullanarak üreticiyi desteklemek gerektiğini düşünüyorum. Bizim toprağımıza ait olmayan tatlı patates, mor patates, kinoa gibi birtakım ürünlerin de yerli üretimlerine mutfağımda yer veriyorum. Tabii yerel olanı kullanmanın yanında mevsiminde ve kaliteli ürün kullanmak da edindiğim ilkeler arasında."

Sezen Şef'in mutfağında sürekli kullandığı malzemeler var: Siyez, firik, başakbaşı gibi bulgur türleri, Ezine, lor, Bergama tulumu gibi peynirler, ısırgan, cibes, kaya koruğu gibi otlar... "Özellikle siyez benim için çok önemli ve değerli bir malzeme. Peşinden Kastamonu'ya gitmişliğim var. Siyez 10 bin yıldır genetiği değişmeden kalan ve bulgura işlenen çok sert bir buğday turu. Buğdayın atası olarak da kabul ediliyor."

Tabii ki Sezen'i yakalamışken yerel malzemeyle yapılmış bir tarifi de almadan bırakmadım. Buyursunlar efendim, hem çok lezzetli hem de protein-karbonhidrat dengesi ayarlanmış, glisemik indeksi düşük çok besleyici bir siyez salatası tarifine.

Ezine, kuru domates ve mercimekli siyez salatası (3-4 kişilik)

Ezine peyniri (100 gr)
Kuru domates (60-80 gr)
Siyez bulguru (200 gr)
Yeşil mercimek (80 gr)
Ceviz (1 avuç)
Taze reyhan
Taze nane
Akdeniz yeşillikleri
Taşköprü sarımsağı (1 diş)
Nar ekşisi
Ayvalık soğuk sıkım zeytinyağı

Siyez bulgurunu ve yeşil mercimeği soğuk suya koyarak ayrı ayrı haşlıyoruz. Su kaynamaya başladığında bir-iki kez sularını değiştirip tekrar soğuk sudan haşlamaya başlıyoruz. Su kaynadığında içine tuz atıyoruz ve siyezi al dente (dişe gelir şekilde) yeşil mercimeği ise dağılmayacak şekilde haşlıyoruz. Haşlandıktan sonra pişmeye devam etmemeleri için soğuk suyun altında soğutuyoruz. Siyez ve mercimeği büyük bir kaseye alıyoruz. Ayrı bir yerde birbirine karıştırdığımız nar ekşisi, bir diş ezilmiş sarımsak, zeytinyağı, tuz ve karabiberli sosla karıştırıyoruz. Bulgur ve mercimeğin her yeri sosladığında içine elimizle kırdığımız cevizleri ve küp küp doğradığımız kuru domatesleri atıyoruz. Kuru domatesler eğer kendiliğinden zeytinyağında beklememişlerse önceden zeytinyağına koyup yumuşatmalıyız. Taze reyhan ve naneleri yaprak yaprak, Akdeniz yeşilliklerini ise doğrayarak salatamıza karıştırıyoruz. Son olarak da üzerine küp küp doğradığımız Ezine peynirlerini atıyoruz.

Not: Sezen Şef'in yemeklerinin devamı Maslak'ta Mika'da…


Yazının devamı...

Seni yenicem insülin direnci!

7 Şubat 2017

Aynı zamanda filmde şarkılarıyla da arz-ı endam eden başrol oyuncusu 'arabeskçi'nin muhakkak en az bir tiradı olurdu ve o tirat yüzde 90 "Seni yenicem ey koca İstanbul" cümlesiyle nihayete ererdi. (Ulus Parkı'nın tepelerinden Boğaz'a bakan genç adamın, acılı ve öfkeli ifadesi gözlerinizde canlanmıştır.)

Kullandığı yazı karakterinden belli; tabii ki Erdil Yaşaroğlu...

Ben bugün bir arabesk film çekecek olsam kahramanımı Boğaz'a karşı değil aynaya karşı oturtur, tiradının sonunu da "Seni yenicem insülin direnci!" diye bağlardım. O kadar yaygın bir sorun ki günümüzde... Son birkaç yıldır kimle konuşsam, insülin direnci olmayan yok gibi. Kendinde yoksa da kaynında vardır en kötü ihtimalle... 

Şakasını yapıyorum ama aslında hiç komik değil. Çünkü obeziteden diyabete, hipertansiyondan guta nereye bakarsak arkasından insülin direnci çıkıyor. Canınız sürekli unlu şekerli bir şeyler çekiyor, gece vakti acıkıyor dolabın başına gidiyorsunuz, acıkınca içinizden bir Hulk çıkıyor, yemek önünüze gelince arkanızdan atlı koşturur gibi yiyorsunuz, efendime söyleyeyim, sürekli bir uykucu tembel haller, yataktan yeni kalkınca bile sonsuz bir yorgunluk... Böyle bilmiş bilmiş anlatıyorum zira tahmin edebileceğiniz gibi ben de insülin dirençliler köyünden geliyorum. Ama aynı zamanda gururla da söylemek isterim ki artık insülin dirençsizler kentinde yaşıyorum!

Peki nasıl?

Öncelikle şunu söyleyeyim: İnsülin direncini tedavi etmek için ilaçlar var ama o ilaçlar tek başlarına hiçbir şeye yaramıyor. En fazla süreci azıcık hızlandırmaya yardımcı olabiliyor. Yani "Hapımı yuttum gerisi benim meselem değil" derseniz hapı yutuyorsunuz. Nereden mi biliyorum? Ben de başlarda öyle yaptım da ondan. İlacımı günde 2 kez hiç aksatmadan almama, 14-15 kilo verecek kadar yediklerime dikkat etmeme, günlük hareketimi de nispeten artırmama rağmen bir yıl içinde insülin direnci değerimi 3.93'ten 3.7'ye zar zor düşürebildim. (İnsülin direnci HOMA-IR İndeksi denilen değere bakarak belirleniyor. Optimal değer 2.5'in altı.)

Geçen hafta (yani ikinci yılın sonunda) yaptırdığım kan testi sonuçlarında ise bambaşka bir dünyayla karşılaştım: 1.76! Siz yabancı değilsiniz; açık söylüyorum, uzun zamandır hiçbir şeye bu kadar sevinmemiş olabilirim. Eş/dost/arkadaş WhatsApp gruplarında filan törenlerle kutladık bu gelişmeyi. Düşüş hangi noktada bu kadar hızlandı, 2.5'un altına ne zaman indim ben de bilmiyorum. (Daha sık test yaptırmam lazımmış demek ki...) Ama genel olarak neler yaptığımı anlatabilirim.

EKLENMİŞ ŞEKERE ELVEDA

Meyvelerin içindekiler dışında şekere, uzunca bir süre önce veda ettim. Aslına bakılırsa tatlıyı çok seven bir insan değildim ama zaman zaman güzel bir helvaya, brownie'ye, çikolata kremasına ve hatta baklavaya da hayır demezdim. Meyve sularını ve özellikle gazlı içecekleri ise çok seviyordum. Şimdi bunların hiçbirini tüketmiyorum. Bir şeyin içine şeker (ya da daha da beteri glikoz şurubu) eklenmişse onu ağzıma sürmüyorum. Canım tatlı istediğinde, incir, hurma gibi kuru meyvelere başvuruyorum. Hatta bu sayede mutfakta yaratıcılığım arttı. Örneğin geçtiğimiz hafta sonu yemeğe gelen dostlarım için şekersiz ve hamursuz bir elmalı turta yaptım, kapış kapış gitti. O zaman yukarıda da GIF'i olan DJ Robin Schulz'dan bir 'Sugar' gelsin mi?

KAHROLSUN BAĞZI KARBONHİDRATLAR

Bir dönemin istenmeyen çocukları karbonhidratların durumu, günümüzde "...iyiydi de çevresi kötüydü" noktasına kadar geldi. Yani karbonhidratlar doğala yakın halde tüketildiklerinde sağlıklı gıdalarken, çevresel faktörlere çokça maruz kaldıklarında yani işlendiklerinde zararlı hale geliyorlar. Buğdayın kendisi iyi, ama beyaz undan açma haline getirilmişi kötü gibi... İşte bu mümkün olduğunca az işlenmiş iyi karbonhidratlara kompleks karbonhidratlar deniyor. Kana çok daha geç karıştıklarından, şeker seviyemiz hop hop inip çıkmıyor, tokluk süremiz daha uzun oluyor vs. Bunların karşıtı da "basit karbonhidrat" dediklerimiz. Onlardan ne kadar çok yersek o kadar daha çok yemek istiyoruz, çünkü çok hızlı acıkıyoruz. Sonra da dev bir kısır döngü içinde kayboluyoruz. Çok severim ben bu basit beyleri ama bir nevi 'dayakçı koca' oldukları için boşandım geldim efendim!

ADIMSAYARIM BENİM BİRİCİK SEVGİLİM

Osman Müftüoğlu Hoca'nın köşesinde sık sık değindiği bir 5000-7500-10000 kuralı var. İnsülin direnci olan kişilerde (ki aslında herkese) olması gereken minimum hareketlilik seviyesinin günde 5000 adım olduğunu, ortalamanın 7500, hedefin ise 10000 olması gerektiğini söylüyor Müftüoğlu. (Çünkü insülin direnci bacaklardaki kaslarda başlıyormuş.) Ev-iş arasını servisle kat eden, bütün gün de masasının başında oturan kişiler için bu rakamları tutturmak her zaman kolay değil. Ama bunun motivasyonunu yaratacak bir güzel icat çıktı birkaç sene evvel: Adım bilezikleri. Çeşitli markaları, modelleri var. Kimi sadece günlük hareketi takip ederken, kimileri bir akıllı saat seviyesinde. Ben 2 yıldır sol bileğimden hiç eksik etmiyorum bu kardeşleri. Hiçbir şey yapmasam bile, saat başı alarmım sayesinde kalkıp, ofisteki katımızın koridorlarında bir tur gidip gelmeyi adet haline getirdim. Herkese de tavsiye ederim. Bel ağrılarına, "Of bütün gün oturdum popom dümdüz oldu"lara filan çok iyi geliyor.

Benim deneyimlerim buraya kadar. Aklınızda bulunsun; insülin direncini tespit etmek için tek gereken basit bir kan testi. Testi yaptırıp sonucu öğrenmek insana çok fazla şey kazandırıyor. Kaybettirdiği ise en fazla bir tüp kan...

Yazının devamı...

İlle de Roman olsun, ister çamurdan olsun...

31 Ocak 2017

Annem çalıştığı için ilkokul 4'e kadar gündüzleri babaannemlerde kalıyordum. (Anneanne/Babaanne elinde büyümüş tüm çalışan anne çocuklarına selam ederim!) Ben hatırlamıyorum ama annemin dediğine göre, 3-4 yaşlarındayken evde sebze olan günler öğle yemeği vakti yaklaşınca babaannem "Çocuğun yemeği yok" diyerek dedemi kasaba gönderir, benim için taze et aldırırmış. Herkese kereviz bana köfte, oley!

Aslına bakılırsa kendini en iyi anne sütünün dışında besinler almaya başlayan bebelere yapılan kemik suyuna çorbalarda gösteren "çocuk gelişiminde proteinin olmazsa olmazlığı" felsefesinin ailemizin geneline sirayet etmiş olduğunu söylemek de mümkün. Mesela ben yine aşağı yukarı aynı yaşlardayken, teyzem köfte yaparken birkaç tanesinin içine fındıklar gömer, sonra da bunları ben ve kuzenlerimin tabaklarına koyup 'fındığı önce kim bulacak' yarışı yaptırırdı. Maksat iştahla yiyelim... (Benim pek ihtiyacım yoktu çok şükür ama kuzenlerin o zamanlar biraz çelimsiz oldukları ve ufak bir desteğe ihtiyaç duydukları doğrudur.)

Köftedeki fındığa kanmayacak kadar büyüdüğüm zamanlardan hatırladığım sebze olarak ıspanak, taze fasulye ve bezelye (o da ne kadar sebzeyse) yiyordum ancak. Özel yemek yapılacak yaşı da geçtiğimden pilavlar, makarnalar, börekler gözbebeğim oldu. (Şişmanlamaya başladığım zamanlar da buna denk gelir sanırım.)

Büyüdükçe elbette sebze yemeye de başladım, hatta bazı sebze yemeklerini çok sevdiğimi de söyleyebilirdim. Ama yine de yediğim sebzelerin sayısı yemediklerimle kafa kafaya giderdi. Her yerde herkesin yaptığı sebze yemeğini yemezdim. (Onu bugün de yemem gerçi...) En sevdiğim yemekler de her zaman, içinde et olanlar oldu.

Girizgahı bu kadar uzatmamın sebebi bir sonraki cümlemin benim için ne kadar büyük bir şey ifade ettiğini anlatabilmek: TAM BİR AYDIR ET YEMİYORUM.

Evet, bir aydır hiç et yemedim. Aslına bakılırsa etsizlik deneylerimin süresi toplamda iki ayı geçti ama yılbaşı günü bir dilim fırından yeni çıkmış kıymalı böreğin cazibesine dayanamadığım için miladı oraya koydum.

Bu noktada bir parantez açayım: Bu yazıyı bir vejetaryenlik çağrısı olarak tasarlamadım. Daha ziyade, et yemediğimi duyunca "Ne yiyorsun peki?" diyen arkadaşlar ile "Ah yavruuum proteinsiz kalırsın" diyen annelere bir cevap olsun diye yazdım. Bir de geçen haftaki yazıda anlatmaya çalıştığım "İstersen bütün beslenme biçimini değiştirmen mümkün" fikrini desteklemek için... Etsiz yemek yemeyen bir çocuk olan ben bile yaklaşık 30 yıl sonra hiç etsiz yaşayabilen bir insana dönüşebildiysem, herkes alışkanlıklarını değiştirebilir. (Merak edenler için: Kendimi hiç bu kadar zinde hissetmemiştim, Ocak bitti Şubat geldi burnum bile akmadı, beni tanımayanlar 25 yaşında olduğumu zannediyor ama 32'yim.)

PEKİ NE YİYORUM?

Bu deneye başladıktan sonra gördüm ki Türkiye'de yaşayanlar için etsiz beslenmek gerçekten ama gerçekten çok kolay. Çünkü gündelik hayatta rahatça erişebileceğimiz, çoğu protein zengini o kadar çok alternatif var ki... O nedenle rica ediyorum birilerinin "Et yemiyorum" dediğini duyarsanız kafanızı 30 derece sola yatırıp acıklı bir ifadeyle "Ne yiyorsun peki?" diye sormayın.

90’ların yıldızı besin piramidinin en altından başlıyorum, yukarı doğru devam edeceğim:

-TAHILLAR: Bu kardeşleri çok seviyorum aslında ama biraz mesafeliyiz son zamanlarda. Yine de tam buğday, çavdar, yulaf unlarından ekmektir, kahvaltı gevreğidir, buğdaydır (dövme de derler, hani aşurelik), bulgurdur günde bir porsiyon iyi gidiyor. Ben genelde kahvaltıda yiyorum ama öğlen yiyene de saygım sonsuz.

-SEBZELER VE MEYVELER: Sebzede sınırsız, meyvede kontrollüyüm. Özellikle kış ayları benim için cennet. Çünkü hem sebze çeşidi daha bol, hem de benim sevdiğim sebzeler genelde kış mahsulü. "Evde ne varsa çorbası" (patates, havuç, pancar, bal kabağı, pırasa, dereotu, maydanoz, soğan, sarımsak, zencefil vs.) ise her daim favorim.

Meyvelere gelirsek, doğal şekerler dışında şeker yemediğim, doğal şekerleri de abartmaktan kaçındığım için günde iki meyve bence tamam. Bir yeşil elma, bir portakal, iki mandalina, olmadı bir muz; artık o sırada ne bulduysam. En fazla üç porsiyon meyve yeterliymiş zaten.

-KURU MEYVELER VE KURU YEMİŞLER: Bir üst maddede belirttiğim üç porsiyonun bir kısmı kuru meyve de olabilir, aklınızda olsun. Kuru erik, kayısı, incir, üzüm, dut... Elinizi korkak alıştırmayın. Ben en çok erik seviyorum. Bir de birkaç ay önce Abu Dabi'ye gittiğimde aldığım o akılalmaz güzellikteki Suudi hurmalarını. İmkanınız varsa bir yerlerden bulun buluşturun bence. İki tane yedikten sonra ne çikolata ne de başka bir tatlı; hiçbirini canınız istemeyecek.

Kuru yemişler arasında da benim için en birinci badem, sonra da kabak çekirdeği. Avuç avuç, kase kase değil ama 10 badem ya da 20-30 çekirdek ofiste masa başında çok güzel bir ara öğün. Hem protein desteği, hem bağırsak çalıştırıyor, hem de eğleniyorum kendi kendime...

-KURU BAKLAGİLLER: Bunlar benim canlarım. Valla... Mümkünse her gün bir öğün yiyorum; özellikle öğle yemeklerinde... Mercimek, kuru fasulye, nohut, börülce, bakla, barbunya... Her sofraya da yakışıyorlar, öyle de kalender arkadaşlar. Hava buz gibi soğuk mu? Patlatıyoruz bir acı biberli kuru fasulye, yanında bulgur pilavıyla; önden de sıcak bir mercimek çorbası? Rakı masası mı kuracağız? Bakladan fava, nohuttan topik ve humus buyursunlar baş köşeye. Yaz sıcaklarında bir zeytinyağlı mı lazım? Barbunya pilaki ne güne duruyor?

-SÜT ÜRÜNLERİ: Hatırlar mısınız bilmem, özellikle 80'li ve 90'lı yıllarda vatan sathını anlatmak için "Edirne'den Kars'a kadar" diye bir deyim kullanılırdı. Derler ki bu lafı bir peynirci bulmuş. Dükkanının kapısına "Edirne'den Kars'a kadar tüm peynir çeşitlerimiz mevcuttur" yazmış, sonrasında laf tutunca ağızdan ağıza yayılmış.

Tabii ki öyle bir şey yok, uydurdum şimdi ve fakat derdimi de anlatabildim sanıyorum. Türkiye bir peynir cenneti. Günde 5 öğün yeseniz sıkılmazsınız, her öğün için farklı türünü de herhangi bir markette bulabilirsiniz. (Kabul, çok çeşit almak azıcık masraflı olabilir ama ortalaması etten ucuz yine de: 1 kg dana eti 42 TL, 1 kg Ezine peyniri ise 33 TL.) İster tek başına yersiniz, isterseniz bir şeylere katarsınız. İster kızartır, ister rendelersiniz...

Yetmedi mi? Sabahları kahvaltıya bir bardak tarçınlı sütünüz, akşam yemeğinden sonraya da bir kase kırmızı biberli yahut tarçınlı yoğurdunuz benden olsun. (Özellikle yoğurt yağ yakımına da yardımcı olur bak!)

-YUMURTA: Seveni çok seviyor, sevmeyeni hiç sevmiyor. Ben ikinci gruptayım. Ama peynirli omlet, menemen vb. formlarda katlanılabilir hale getirip yiyorum. Haftada 3 bana yeter de artar ama siz daha fazlasını yiyebiliyorsanız afiyet olsun. (Canan Karatay'ın günde 10 yumurta önerdiği vakidir mesela...)

-BALIKLAR VE DENİZ ÜRÜNLERİ: Et yememe fikrimi destekleyen birçok kimse "Ama balık yiyorsun değil mi? Balık ye mutlaka!" diyor. Bana kalsa balığa da çok sıcak değilim aslında ama şimdilik, en azından kağıt üzerinde, balık da yiyorum, evet. Özellikle dışarıda uzun sürecek bir yemek yiyeceksem balık ve deniz ürünleri en temiz seçim. (Üç tarafı denizlerle çevrili güzel ülkemizin balık açısından da çok zengin olduğunu söylemek isterdim ama o günler ne yazık ki çok çeşitli sebeplerden ötürü geride kaldı. Neyse...)

HAYAT BAYRAM MI OLDU?

Ben böyle anlatıyorum da zannetmeyin ki bu süre içinde hayat bayram oldu. Olmadı!

Örneğin restoranlarda fiyatlar çok büyük bir handikap… Birçok yerin mönüsünde etsiz seçeneklere biçilen değer mantıksız derecede yüksek. Çünkü bu tür yemekler genelde başlangıç ya da paylaşmalık olarak değerlendiriliyorlar ve porsiyonları küçücük oluyor. Dünyada Alain Ducasse gibi Michelin yıldızlı şeflerin bile 'sürdürülebilir mutfak’ yaklaşımıyla etsiz mönüler hazırladığı günümüzde, bir kâse domates çorbasına 17 TL, dört tane bozuk para kadar falafele 21 TL hesap kesen işletmecilere el insaf demek istedim.

Öte yandan hayat da işimi pek kolaylaştırmadı. Örneğin bizim Gurme sayfasındaki bazı haberlerin fotoğraflarına bakarken, komşudan bir etli yemek kokusu geldiğinde, arkadaşlar ortaya güzel bir carpaccio tabağı söylediğinde canım çekti benim de; özellikle de çok açsam. Ama zamanla bunların çekiciliği büyük oranda sönümlendi. Bu da bir nevi bağımlılık meselesi demek ki...  Bir sonraki aşamada ise kendimi dev bir sınava sokup bir ocakbaşına gitmeyi planlıyorum. Bakalım o sofradan da humusla salata yiyip kalkabilecek miyim?

Not 1: Bilenler bilir, benim gibi beslenmenin bir adı var: Pesketeryanizm. Vejetaryenizmin bir alt kategorisi. Balıkların acı hissetmediğine yönelik bazı bilimsel araştırmaları temel alıyor. Süt, yumurta, bal gibi hayvansal gıdaları yemeye onay veriyor. Bir dipnotta bu işlerin felsefesine girmek biraz zor ama haftanın şarkısı olarak Nirvana'nın 'Something in the Way'ini buraya yapıştırayım, dinlersiniz: "It's ok to eat fish 'cause they don't have any feelings..."

Not 2: "Bu bir vejetaryenlik çağrısı değil" dedim, "İşin felsefesine girmek zor dedim" ama çok isteyeni de kıracak değilim. Bunları okudukça/izledikçe tüm hayvansal gıdalardan uzaklaşmak isteyeceksiniz. Bir gecede olmaz belki ama denemekten zarar gelmez.
Hepsi de Türkçeye çevrilmiş üç kitap:
1- Jonathan Safran Foer'den Hayvan Yemek
2- Carol J. Adams'tan Etin Cinsel Politikası
3- Han Kang'dan Vejetaryen
Kolayca bulabileceğiniz beş  güncel belgesel:
1- Cowspiracy
2- Forks Over Knives / Food Choices / PLANEAT (Üçü de aşağı yukarı aynı şeyi anlatıyor)
3- Vegucated

Not 3: "Michelin yıldızlı şefler" derken de Gordon Ramsay'nin vejetaryen öğle yemeği videosunu paylaşmasam olmaz:

Not 4: Geçen hafta çok güzel e-postalar geldi sizden, çok güzel başarı hikayeleri okudum. Epey moral oldu bana. Bu hafta gene yazar mısınız? Özellikle bitki temelli beslenme biçimlerini benimsemiş olanlarınız.

Yazının devamı...

30 kiloyu 2 yılda nasıl verdim?

24 Ocak 2017

İlk yazının başlığını böyle seçtim zira uzunca bir süredir (çok ya da az fark etmez) tanıdıklarımla sürekli bu konuyu konuşuyorum.

Diyetisyene mi gittin? Spor yaptın mı? Peki ne yiyorsun? Ama çok iyi verdin! Kaç kilo verdin?

Dönüp dolaşıp bunlardan bahsediyoruz. Aslında hiç şikayetim yok. Çaba ve emek isteyen bir süreç olduğundan, zevkle anlatıyorum soranlara. Şimdi size de aynı zevkle anlatacağım. Ve fakat mucizevi bir zayıflama programı beklentisi içindeyseniz, bize ayırdığınız sürenin sonuna gelmiş olabilirsiniz. Çünkü öyle bir şey anlatmayacağım. Çünkü öyle bir şey yok.

Nitekim bu yazıyı okuyorsanız kibrit kutusu büyüklüğünde peynirlere, tarçınlı çaylara, elma sirkelerine filan aşinasınızdır. Zaten günümüzde biraz okuma bilen her yetişkin, hayatının bir döneminde iyi-kötü bir diyet listesiyle karşılaşmıştır.

Benim gibi 30'lu yaşlarında "ruhu şişman" bir insansanız da diyet listelerinin sonunun olmadığını öğrenmiş olmanız gerek. "Hayat tarzını değiştirmen lazım şekerim, düzgün beslenmenin alışkanlık haline gelmesi şart canım" laflarını öyle çok kolaymış gibi söyleyenleri de Lily Allen'ın pek meşhur bir şarkısı eşliğinde yerlerine uğurluyoruz. 

Gelelim benim meramıma... Ben size son 2 yılda edindiğim bazı deneyimleri aktarmak istiyorum. Zaten bu konuda deneyimlerimden ve araştırdıklarımdan elde ettiklerimden başka anlatabileceğim pek bir şeyim de yok...

Haydi başlayalım...

1- KENDİNİ BİL!
Pek Sokratik oldu farkındayım ama çok derin bir şey söylemiyorum aslında. Bu kendini bilme sürecinin birkaç aşaması var.

Öncelikle, kaç kiloda olmak istediğinizi ve bunun nedenini tespit etmelisiniz. (Dış görünüş de sağlık sorunları da bence aynı oranda makbul nedenler.)

İkincisi, neden olmak istediğiniz kilonun üzerinde ya da altında olduğunuzun cevabını bulmanız şart. (Hormonlarınızdan, evinizin sokağındaki dürümcüye kadar birçok neden olabilir.)

Üçüncüsü, neyi sevip neyi sevmediğinizi, yapabileceklerinizin sınırını bilmelisiniz. (Benim gibi öldür Allah sade yumurta yiyemiyorsanız, sırf birileri öyle diyor diye her gün kahvaltıda 2 poşe yumurta yemeye çalışıp kendinize işkence etmeyin, rica ederim.)

Dördüncü maddemiz, üçün devamı gibi: Size neyin iyi geldiğini, neyin dokunduğunu da bilmek zorundasınız. (Misal tiroidle ilgili bir sorununuz varsa "Mucize lahana reçetesi: 1 haftada 7 kilo!" kabusunuz olabilir.)

Beşincisi de o haftaki programınızı bilin. (Olağanüstü durumlar her zaman mümkün olsa da hangi akşam dışarı çıkacağınızı, hangi akşam evde olacağınızı birkaç gün önceden planlayın. Spontane yaşamak güzel ama herkesin harcı değil.)

2- YEDİĞİNİ BİL!
Bu kısım biraz daha öğrenmeye dayalı, o nedenle zamanla gelişiyor. Zaten bir kere bu merak kanınıza girdi mi sonu olmuyor.

Bu işin bütün uzmanları söyleye söyleye dillerinde tüy bitirdiler, ben de onlardan alıntılayarak başlayayım: Dışında ambalaj olan gıdalardan, ne kadar sağlıklı görünse de mümkün olduğunca uzak durun. Kendi yemeğinizi mümkün olduğunca kendiniz hazırlamaya çalışın. ("Kolaydı sanki" diyorsunuz, vallahi çok zor değil!)

İkincisi, illa ambalajlı bir şeyler tüketmeniz gerekiyorsa, üzerini okuma alışkanlığı edinin. (En küçük yazılar, en acayip olanlar. İnsan gerçekten hayret ediyor.)

Üçüncüsü, doğal gıdaların da içinde ne olduğunu bilin. Hangi baharat ne işe yarıyor mesela? Ödem atmak için ne yemek lazım? Ya da avokado, kinoa çok moda, çok faydalı, ben de çok seviyorum da neden? (Tanesi 4,29 TL'den avokado alıp zorlanmak yerine 4-5 adet zeytin yemeye ne dersiniz? Artı, Güney Amerika kökenlileri tenzih ederim ama dedenizin evinde de mi avokado yiyordunuz?)

Dördüncüsü, yedikleriniz mümkün olduğunca az katkılı, az işlenmiş olsun. Buna pişirme de dahil! (Alemin 'raw food' dediği, bizim 'çiğ beslenme' diye adlandırdığımız akıma önümüzdeki haftalardan birinde yine burada değineceğiz. Ama şimdiden söyleyeyim, herkese göre bir yaklaşım değil.)

Son olarak da bu konuda yapılan araştırmaları mümkün mertebe takip edin. (Tamam, kabul; yağ gibi, şeker gibi büyük üretici lobileri araştırma sonuçlarını çok kuvvetle eğip bükebiliyor. Ama ne kadar çok okur/izlerseniz, doğru kararı vermeye o kadar meyilli olursunuz.)

Bir de bunların yanı sıra kendinize iki yoldaş bulmanızı tavsiye ederim. Birincisi sizin gibi kilo alma ya da verme hedefi olan bir arkadaşınız olsun. İkincisi de hem kafanıza takılanları sorabileceğiniz, hem de yeri geldiğinde size jandarmalık yapabilecek bir profesyonel. (Buraya pek sevgili diyetisyenim Serap Güzel'e el sallama emojisi gelsin.)

Bundan sonra her şey zamana ve sabrınıza kalmış. Yeter ki rakamlara ve sağlıksız beden imajlarına takılmayın.

Not: Son yıllarda özellikle dünyada biraz törpülendi ama halen zaman zaman medya olarak bu sağlıksız imajların kamuoyuna pompalanmasına mahal veriyoruz. Bu da gelecekteki yazılardan birinin konusu olsun.

Not 2: Sizin de böyle beslenme tarzını değiştirme deneyimleriniz varsa ve bana yazsanız ne güzel olur. Ne de olsa hepimizin arada ilhama ihtiyacı oluyor.

Yazının devamı...
Sevin TURAN Kimdir?

..