"Sevgi'nin Diviti" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sevgi'nin Diviti" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Sevgi'nin Diviti

Sevgi’nin külliyatı

26 Ekim 2003
Sevgi Gönül'ün 40. gün duasında Koç Ailesi’nin mensupları, akrabaları, Gönül'ün yakınları, arkadaşları ve iş dünyasının tanınmış isimlerinin yanı sıra, ailenin yurtdışından gelen bazı dostları da hazır bulundular. Dua için yurtdışından gelenler arasında, Sevgi Gönül'ün daha önce beraberce Türk sanatı sergileri açtığı ve dünyanın en zengin İznik çinileri koleksiyonlarından birinin sahibi olan Suriyeli ünlü işadamı George Antaki de vardı. Yaklaşık 300 kişinin katıldığı hatimden sonra, konuklara Vehbi Koç Vakfı tarafından bastırılan ve Sevgi Gönül'ün Hürriyet Pazar'da çıkmış bütün yazılarını içeren ‘Sevgi’nin Diviti’ isimli kitap dağıtıldı. ‘‘Koç Ailesi’nin torpilsiz yazarı’’ Sevgi Gönül'ün, Hürriyet Gazetesi'ndeki ‘‘Sevgi'nin Diviti’’ köşesinde yayımlanan tüm yazıları artık bu kitapta bir arada. ‘‘Sevgi Gönül Külliyatı’’ olarak tanımlanan kitapta, kardeşlerinin ve yeğenlerinin onun kaybının ardından kaleme aldıkları içten duyguları ve bugüne kadar hiçbir yerde yayımlanmamış aile albümüne ait fotoğraflar da var. n Şenay ORDU

Murat BARDAKÇI (arkadaşı)

Yazılarına eşine seslenerek veda etmesi tesadüf mü ilahi bir takdir mi?

Bu kitap ani başlamış, zarif, hoş, renkli ve dolu dolu geçmiş fakat sadece iki sene gibi kısa bir müddet devam edebildikten sonra başladığı gibi ani şekilde noktalanmış bir yazarlık hayatının hüzünlü mahsulüdür.

Divit'in ne olduğunu bilmeyenler için söyleyeyim: Eski devirlerde kullanılan, içerisine mürekkep hokkası ile kamış kalemlerin konulduğu, takriben beş santim genişliğinde ve 30 santim uzunluğunda bir mahfazadır. Divit sahibinin mali gücüne göre tenekeden altına kadar uzanan bir çizgide değişik madenlerden yapılmıştır ama hangi madenden imal edilmiş olursa olsun tek bir işe yaramıştır; yazmaya.

Sevgi Gönül'ün diviti yetenekten, konuya hakimiyetten, şık, esprili ve zarif bir üsluptan imal edilmişti. Köşesini, yazmış olmak için değil, okuyucusuna bir şeyler verebilmek maksadıyla kullandı. Ama bütün bu yazdıkları arasında en samimi ve en kalbi olanı, hiç kuşkusuz 20 Temmuz 2003 günü yayınlanan ‘‘Dodo keşke hayatta olsaydı ve bu yazımı okuyabilseydi’’ başlıklı son yazısıydı. Yazı hayatına 41 senelik eşine seslenerek veda etmesinin tesadüf mü, yoksa ilahi bir takdirin eseri mi olduğu konusunda hálá kararsızım. Aramızdan apansız süzülüp gitmesiyle dostları, iş alemi, kültür hayatımız ve son asırlardaki en büyük patronu, yani hamisi olduğu Türk sanatı nasıl öksüz kaldıysa, yazı hayatımızdan da bir yıldız kaymış oldu.


Semahat ARSEL (ablası)

İki sefer yazar, bırakırsın demiştim

Sevgiciğim çocukluğundan beri bizlerden değişiktin. Daha otonom, daha cesurdun. Her yönü ayrı parlayan prizmalara benzetirdim seni. Son nefesine kadar ömrün öğrenmekle ve olayları incelemekle geçti. Son yıllarda bir de yazarlığın çıktı meydana. Pazarları Hürriyet'in ilavesinde yazacağını anlatınca alay ettim. ‘‘Hiç başlama Sevgi, bir sefer yazarsın, iki sefer yazarsın, sonra bırakırsın’’ diye uyardım. Cevaben ‘‘Ne kadar negatifsin’’ dedin ve ‘‘Sevgi'nin Diviti’’ne devam ettin. Doğan hastanedeyken bile bütün yorgunluğuna ve üzüntüne rağmen yazılarını ihmal etmedin. Ta ki Doğan'ı kaybedene kadar. Sevgiciğim şimdi sensiz hayatım bomboş ve renksiz.

Rahmi M. KOÇ (ağabeyi)

Babamın başını öper

‘Hey Bab’, derdin

Keşke bu kitap basılmasaydı, keşke bu yazıyı yazmak durumunda kalmasaydım. Küçüklüğünden beri sen bizden değişiktin. Dobraydın, babamı başının tepesinden öper, ‘‘Hey Bab’’ derdin. Babam da kızmaz, gülerdi. Ailemizin bazı geleneklerini sen değişime uğrattın. Partiye girdin, Belediye Meclis üyesi oldun, gazetede yazı yazmaya başladın. O kadar güzel içini döküyor ve samimi yazıyordun ki, okurların her hafta yazını merakla ve heyecanla bekliyorlardı. Evvel Allah mevzu bakımından hiç sıkıntı çekmedin. Tabii Doğan eniştenin arkasından yazdığın son yazı da bir nevi ‘‘Grand Finale’’ oldu. Bu yazıyı defalarca okudum. Fevkalade uyumlu bir çifttiniz, maalesef aramızdan ayrıldınız. Bizi öksüz bıraktınız.

Suna KIRAÇ (kız kardeşi)

Sevgisiz kaldım

Seninle ikiz gibi büyüdük. Hatta bir ara annem bizi bir örnek giydirirdi. Sen hareketli ve gözükaraydın, ben ise temkinliydim. 1 Şubat 1998'de bana teşhis konduğundan beri hep benimle oldun. Seni kaybedince 'sevgisiz' kaldım. Meğer sen çok yönlü, renkli kişiliğinle ailede ışık saçan, sevgi dağıtan bir aile ferdiymişsin. Şimdi koltuğun boş kaldı.

Ömer M. KOÇ (yeğeni)

Keşke bu kitap daha kalın olsaydı

Biricik Sevgiciğim, yazarlık senin çok yönlülüğünün son ifadesi idi. Yavaş yavaş bu işe ısındın, yazıların iyileşti. Dodo'nun ameliyatı için Cleveland'da olduğumuz zaman o en üzüntülü, en kasvetli anlarda bile kesif sigara dumanı içinde bilgisayarında haftalık yazılarını yazmayı ihmal etmedin. Her pazar sabahı, ‘‘Sevgiciğim bu hafta ne yazmış’’ diye heyecanla bakardım. Keşke bu kitap yıllar sonra basılsa, keşke çok daha kalın olsaydı. Biz üç kardeş, senin sıcak muhabbetini, desteğini her zaman arkamızda hissettik. Seni çok ama çok özlüyorum.
Yazının devamı...

Dodo keşke hayatta olsaydı ve bu yazımı okuyabilseydi

20 Temmuz 2003
16 Temmuz 2003... Dodo bu sabah saat 11'i 10 geçe hayata veda etti, beni yalnız ve dul bıraktı.

Annem ve babam bizleri Anadolu terbiyesi ile yetiştirdiler. Buna göre karıyı, kocayı ve evládını methetmek son derece ayıptı ve ben bu terbiyeye riayet ettiğim için hiçbir zaman kocamı övmedim. Hatta översem nazar değecek diye ödüm de patlardı. Keşke bu satırları o hayattayken yazıyor olsaydım da ‘‘Beni hiç methetmiyorsun’’ láfından kurtulsaydım.

Her hafta yazımı yazıp yazmadığımı sorar ve ona okumayı teklif ettiğimde reddederek ‘‘Pazar günü yazı çıktığında okuyacağım, beni bu zevkten mahrum etme’’ cevabını alırdım. Hayatta olsaydı da onun hakkında bu yazdıklarımı okuyabilseydi...

Tam 41 senedir evliydik. Çok kavga ettik, çok şahsiyet çekişmesi yaşadık, birbirimizle boğuştuk ama bence en mühimi hep aynı şeylere güldük ve hep aynı işlere şaşırdık.

Evlendiğimde 23 yaşındaydım. İnsanoğlu her zaman birbirinden bir şeyler öğrenir. Ben kocamdan her zaman zarafeti öğrendim. Hakiki bir beyefendi idi. Yalnız bana değil, bütün ev halkına fevkálade sevecendi ve hep yüzü gülerdi. Beğenmediği bir durumu dahi gülerek tenkit ederdi. Doktorları, artık son derece sıkıntı çektiğini söyledikleri günlerde bile hep yüzü gülüyordu ve doktorlar ‘‘Ne harika hasta’’ diyorlardı.

Akrep burcunun son günlerinde doğmuş olduğu halde akrep burcunun tüm özelliklerini taşıyordu. Son derece sabırlıydı, çok nadiren taşan ama taştığı zaman tam köpüren ve adeta etrafını korkutan bir hiddeti vardı. Eşine-dostuna çok kıymet veren ve aynı değerlendirmeyi karşı taraftan bekleyen bir kişiliğe sahipti. Eli son derece açıktı, adeta bir şey istemeye korkardım, zira benim arzumu yerine getirebilmek ve beni memnun edebilmek için her yola başvurabilirdi. Sahip olduklarının kıymetini çok iyi bilirdi ve bana da çok sahip çıkardı. Dodo'ma tam güvenirdim, arkamda olduğunu her zaman hissederdim. Karşısında kim olursa olsun verdiği sözü mutlaka yerine getirirdi. Son derece yavaş hareket ederdi ama hiçbir randevusuna geç kalmamıştı. Havaalanına bile gereken zamandan çok önce giderdi ve bugüne kadar ada vapuru dahil, hiçbir vasıtayı kaçırmamıştı.

Daima derli toplu giyinirdi, hep bir senyör havası vardı. Son derece titizdi. Üstünü başını çıkarınca hep muntazam şekilde asardı.

Bavulunu daima kendisi yapardı. Yemeğin, otelin ve gezmenin iyisine meraklıydı. Yoksa, gitmemeyi tercih ederdi.

Bütün bu meziyetlerinin yanında hem eli hem açık, hem de zarifti. Seneler evvel Venedik'e gitmiştik. Otel Cipriani'de kalıyorduk. Otelin lobisindeki vitrinde gayet basit bir çift küpe ile bir yüzük gördüm, hemen ‘‘çıkarın bakayım’’ dedim ama vitrinin anahtarı bulunamadı, anahtarı saklayan adam bulunamadı, velhasıl yüzükle küpe görülemedi. Dodo da ‘‘Bu küpelerin nesini beğendin?’’ gibilerinden söylendi, dolayısıyla ben de gönlümden bunları çıkardım. Venedik'te dolaştıktan sonra yorgun argın otele döndük, baktım küpeler ve yüzük vitrinde yok, hemen sordum, ‘‘Satıldı’’ dediler. Ben de Dodo'ya ‘‘Bak, senin beğenmediğin yüzük hemen satıldı’’ diye takıldım.

Venedik'te son gecemizdi. Otelin lokantası çok meşhurdu, orada yemeye karar verdik. Hava sıcaktı, buzlu su bardakları terliyordu. Ortama alışınca hemen berraklaşan bardağımdan suyumu içerken bir de ne göreyim, benim beğendiğim yüzük ile küpeler bardağın içinde buz yerine konmuşlardı ve benim sudan çıkarıp takmamı beklemekteydiler. Dodo'nun işte böyle zarif jestleri vardı.

Başka eğlenceli bir jest daha: Gene bir doğum günümün sabahı, yatakta kahvaltı tepsimi bekliyorum. Birdenbire evde çalışan çocuklar tam 250 adet gülle odaya girdiler. Bu kadar gülü koyabileceğimiz vazo olmadığı için her doğum günümde gelen 250 adet gül hep üç ila dört vazoya bölünürdü. Bu sefer dört vazo gül odaya girdi, derken uzun saçlı, frak giyinmiş bir adam elinde bir kemanla ‘‘Love story’’yi çalmaya başladı. Bu arada kahvaltı tepsisi şampanya bardakları ve tepsinin içinde doğum günü hediyem zarif paketiyle bana bakıyordu. Dodo tıraş olmuş, kokularını sürmüş, terütaze benim reaksiyonumu seyretmekteydi. Buraya kadar her şey iyiydi ve aynen filmlerdeki gibiydi ama bundan sonrası büyük falsoydu zira bendeniz yatakta eski bir gecelikle, saç-baş birbirine karışmış, üzerimde pejmürde bir sabahlıkla bu zarif sahneye hiç uymuyordum. Hem kendi kendime çok güldüm, hem de çok kızdım. O gün bugündür artık bayağı zarif gecelikler ve sabahlıklar giyiniyorum ama artık ne gelen var, ne de keman çalan.

Burada anlatabileceğim böyle zarif pek çok hikayem var. Biricik kocam, nur içinde yat, bana zarafeti öğrettin, güzel bir hayat geçirttin... Bütün karakter ve şahsiyet çekişmelerimize rağmen...

YEĞENİ İPEK KIRAÇ'TAN ENİŞTESİ DOĞAN GÖNÜL'E

Dodoma...

En güzel duygular şarkılarda saklıdır derler. Benim duygularımı da bir şarkının içinde yakalayıverdim: ‘‘Elbet bir gün, buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak...’’ Seni çok seviyorum. Ipo'n....
Yazının devamı...

Hobi edinin emekliliğinizde karınız rahat etsin

13 Temmuz 2003
İstanbul'dan gelip geçen ecnebiler arasında İstanbul sosyetesini burada kaldıkları müddetçe canlı tutan bir Alman hatuncağız vardı, adı Dudu von Tielman'dı. Ben şahsen çok meraklı değilim bu tür gelip geçici ecnebi dostlara, zira bu tür dostluklar kısa sürer ve bunların arasında akıllı ve sevimli olanları da çok azdır. İstanbul'da yaşayan dostlarıma káfi vakit bulamazken bir de gelip geçici kişilere vakit ayıramamaktayım.

Bu diyardan gelip geçen Dudu hem çok eğlenceliydi, hem de her dakika bir olay yaratarak kendini gündemde tuttu. Bu arada Dudu ile kocasının ayağı uğursuzdu, zira nereye gitseler orada bir ihtilal olmaktaydı. Türkiye'de iken 1980 ihtilali oldu, şirketleri onları İran'a yolladı ve İran'da adeta korkunç bir devrim oldu, derken Endonezya'ya gittiler, oralarda zaten her dakika ihtilal yaşanmaktaydı. Şirketleri bu aileyi Arjantin'e de yolladı ve orada da bir ihtilal oldu. Ben 'Almanya'ya gitseler de bir ihtilal de orada olsa' diyordum ama Arjantin'e yerleşmeye karar verdiler.

İşte bu arkadaşlarımız İstanbul'a yerleşecek olan bir başka Alman çifte aracı olup buradaki bazı arkadaşların isimlerini vermişler. Bu arkadaşlarımız da yeni gelen Alman çifte hoş geldinize gidip kendilerini tanıştırmak istemişler. Konuşmalar sırasında laf lafı açmış ve bizim kızlar bu Alman çifte 'Hobiniz nedir?' diye soracak olmuşlar. Karı koca ikisi bir ağızdan ' Eldivenleri giyeriz, ağzımıza maske takarız, filitle sinekleri bombardıman ederiz' demişler. Aldıkları cevap çok eğlenceli olmakla birlikte bizimkiler bir hayli şaşırmışlar. Bu çift şimdi o kadar sosyal ki , yukarıda lafını ettikleri hobilerini yapmaya artık vakitleri yok.

Hobi, insanların işlerinin dışında kalan boş zamanlarını değerlendirerek ve merak saldıkları bir işle meşgul olarak hem dinlenmelerine, hem de eğlenmelerine verilen bir isimdir.

Televizyonlarda dinliyorum, bazı söyleşilerde 'Hobiniz nedir?' diye sorulduğunda 'Kitap okumak' cevabı veriliyor ve benim çok garibime gidiyor. Zira bana göre insanlar okumakla zaten mükelleftir. Herkes kendi merakına göre bir şeyler okumalıdır. İşte bizim gibi az okuyan bir ülkede kitap okumak hobi olmaktadır.

İnsanların mutlaka bir hobisi olmalıdır. Hele erkekler için bu merak, eğlence ve dinlence daha da şarttır, zira emekli oldukları zaman feleklerini şaşırdıklarından mutlaka bir hobi edinip sonuna kadar onunla meşgul olurlarsa karıları da kendileri de rahat ederler. Bazı arkadaşlar erken emekli olduklarından ve ciddi bir hobileri bulunmadığından kendilerini oyalayamamakta, her dakika sıkılmakta ve nereye gitseler bedbaht olmaktadırlar.

Hele hobinizi işinizle ilgili bir konu üzerine yapıyorsanız fevkalade mutlu olursunuz. Örneğin bir banker arkadaşımızın Türkiye'nin bankacılık tarihi üzerine araştırma yapması ve bu konuyla ilgili doküman toplaması gibi... Gene bir örnek, bir eczacının eski ecza şişeleri toplaması ve bu şişelerle ilgili bir katalog yapması gibi. Ailemden bir örnek vereyim, biraderim Rahmi M. Koç'un pek çok hobisi vardır ama mesala bir uzak deniz kaptanı olsaydı herhalde çok mutlu olurdu. Bir de düşünün ki her limanda bir hanım arkadaşı varsa, artık o işin ve hobinin tadına doyulmazdı.

Çok dikkatımi çekmiştir, özellikle tıpla uğraşanların hobisi vardır. Bütün gün can sıkıcı işlerle uğraşan tıp adamları evlerine gelince bütün gün yaptıklarını unutturacak bazı meşgaleler edinmektedirler. Örneğin, rahmetli Dr. Operatör Bedii Gorbon, goblen işlerdi ve tespih imal ederdi. Pek çok tanıdığım doktor müzikle uğraşmakta veya denizde yelken ile yapılan sporu çok sevmektedirler.

Rahmetli babam Vehbi Koç'un hiç hobisi yoktu. Onun bütün hobisi işiydi veya bütün işi hobiydi. Benim ise tam tersi. Hiç işim yok, her yaptığımı hobi gibi yapmaktayım. Her ne kadar bu yazı için para alıyorsam da , zevk aldığım için hobi gibi yazmaktayım.

Hobilerin koleksiyoner olmak, spor yapmak, bahçeyle uğraşmak gibi pek çok türü ve çeşidi vardır. Ama her gün bir kulüpte veya bir arkadaş evinde toplanarak káğıt oynamak hobi değildir. Bana göre bayağı bir vakit israfıdır.

Derin bir hobiniz varsa, pek çok sıkıntının ve üzüntünün altından kalkabilirsiniz.

İşadamlarının hobisi biraz zor olur. Bu zorluğu anlatan bir seri Fransız karikatürünü çok uzun zaman önce görmüştüm ve hiç unutamadım. Karikatürde yorgun ve sürmenaj geçiren bir işadamına psikoloğu toprakla uğraşmasını tavsiye ediyordu. Adam ufak bir tarla alarak lahana yetiştirmeye başlıyor, derken tarlaları genişletiyor, daha fazla lahana ekiyor, zamanla çok fazla yetişen lahanayı ne yapacağını bilemiyor ve bu sefer kamyonları dayıyor ve lahanaları pazarlıyordu. Lahana, böylece çok çalışmaktan kurtulan bir adamın işinin parçası haline geliyor, iş hobiden çıkıyordu.

Bu yüzden, hobi sahibi olurken dikkat edilmesi gereken yegáne husus bu hobiyi çığırından çıkartmadan sürdürebilmek, merak salarak eğlenmek ve dinlenmektir.
Yazının devamı...

İyi ki áşık olmuşsun Katharine...

6 Temmuz 2003
Annesi ve babası, her ikisi de iyi tahsil görmüşlerdi. Dr. Hepburn meşhur bir cerrahtı, sekste hijyen uzmanıydı ve zührevi hastalıklarla savaşın öncülerindendi. Annesi ise Bryn Mawr Üniversitesi mezunuydu. Çok az kızın eğitim gördüğü bir devirde kadın hakları ve aile planlaması üzerine master derecesi olan bir avukattı. Bu akıllı ve zeki çift Katharine'i ve beş kardeşini o devrin tam tersi bir felsefeyle ve çocukların karakterlerinin ilk beş senede geliştiğine inanarak yetiştirmişlerdi. Bu, 1907'de Hartford'ta yani Connecticut'ta doğan bir çocuk için oldukça ileri görüşlü bir düşünce tarzıydı. Rahat bir ortamda yetiştirildi. Korkusuz ve hayata güzel bir bakış açısı ile yönlendirilerek büyütüldü. O tarihlerde Hartford'lu ailelerin tam aksine evlerinde seks üzerine serbestçe tartışmalar yapılmaktaydı, anneleri doğum yaparken çocuklar seyretmişti, babaları ise soyunma odasında çıplak olarak çocuklarıyla bazı konuları konuşabilmekteydi.

O tarihlerde kızlar bol dantelli iç eteklikler giyerlerken, erkek gibi giyinip saçlarını kısa kestiren Katharine'i öğretmeni giyiminden dolayı eve yolladığı zaman annesi öğretmeni çağırarak ‘‘Kızımın nasıl giyinmesi gerektiğine ben karar veririm, siz değil’’ demişti. Hepburn'lerin evinde erkek ve kadın ayrımı yapmadan ‘‘sertlik’’, ‘‘bağımsızlık’’ ve ‘‘özgüven’’ öğretilmekteydi.

Bir artist için en büyük yaşam hazinesi aşk ve acıydı. Katharine bu duyguların her ikisinin de bol bol tadına bakmıştı. On dört yaşında acıyı ilk defa, en sevdiği onaltı yaşındaki erkek kardeşi Tom kendini asarak intihar ettiğinde tatmıştı. Çünkü bu ailede duygular ve hayatın acı tarafları hiç bir zaman öğretilmemişti. En sevdiği kardeşinin ölümünden sonra içine kapanan Katharine okula gitmeyi reddetmiş ve liseyi evde çalışarak bitirmişti.

1924'te Philadelphia'da Bryn Mawr Koleji'ne yazılan Katharine sınıfında sevilmeyen bir öğrenciydi ve okul bitimine bir sene kala eve gelerek artık okula gitmek istemediğini, artist olmaya karar verdiğini söyledi. Liberal düşünceli Dr. Hepburn, yönetmenlerle yatıp kalkmadıkça artist olunamayacağı iddiasıyla kızını koleje geri gönderdi. Katharine, dersleri iyi olduğu takdirde sahneye çıkabileceğini anlayınca iyi çalışarak sahne hayatına daha okuldayken başlamış oldu.

Sahneye çıkmanın verdiği sarhoşlukla birdenbire ayçiçeği gibi açıldı. Okulun önündeki havuza çıplak girmek, yatakhanede sigara içerken yakalanmak, bir arkadaşıyla birlikte erkek kılığına girerek geceleri Philadelphia sokaklarında dolaşmak gibi pek çok haşarılıklar yaptı. Hatta Philadelphia sosyetesine mensup ve daha sonra yegáne kocası olan zengin Lugdow Ogden Smith'in evini ziyaret edip ona çıplak pozlar vererek fotoğraflarını çektirmişti.

New York'ta sahne dışındaki ortamda bohem stiliyle ve şahsiyetiyle dikkat çekmişti. Gayet aleláde bol pantolonlardan oluşan erkeksi giyimi, solmuş bir erkek kazağı ve yassılaşmış fötr şapka kullanmaktaydı. Makyaj yerine alkolle yüzünü parlayıncaya kadar ovuşturmakta ve hiç mücevher takmamaktaydı. Bütün derdi meşhur olmaktı, birçok rol bulduğu halde tiyatro eğitimi almadığı için hepsinden kovuldu.

‘‘Luddy adında bir melekle 1928'de evlendim ve 1934'te boşandım. Artist olmak gayretimi çok desteklediği halde kalbini kırdım ve parasını yedim’’ diyordu Katharine Hepburn yegáne kocası için.

Katharine 4 Temmuz 1932’de Pasadena, California'da trenden indiğinde artist ajanı Myron Selznick ‘‘Bu kadın için 1500 dolar alırız’’ demişti ortağına. Halbuki RKO stüdyolarıyla üç misli daha pahalı bir fiyata anlaştı ama verilen paranın her kuruşunu da hak etti. Kameralar Katharine'i sevmişti ve halk yuvarlaktan ziyade köşeli olan yüzünü çok tutmuştu. Onu seksi bulmayan film yapımcısı David Selznick, istemediği halde yönetmeni George Cukor'un ısrarlarını kabul ederek kontratını yenilemişti.

RKO stüdyosu patronları zamanla Crawford veya Dietrich'e benzeyeceğini ümit ediyorlardı ama Katharine Hepburn kendi station vagon'unu kullanmakta, gayet sakin bir hayat sürmekte, işe gelirken makinist tulumları giymekte ısrarlıydı. Bir gün RKO'da çalışanlar jeanlerini alıp sakladılar ama stüdyonun dışına çıplak olarak çıkacağı tehditlerini savurarak pantolonunu geri almıştı.

Katharine artık bir stardı ve Spencer Tracy'yle ‘‘Senenin Kadını’’ (Woman of the Year) isimli filmin başrollerini paylaşacaktı.

Tracy, ‘‘Tırnaklarının içi kirli, sadece pantolon giyen ve cinsiyeti belli olmayan bir kadınla nasıl film yapıp rol paylaşacağım’’ demişti ama birlikte tam dokuz film çevirdiler.

Tracy, Katolik bir İrlandalıydı ve karısını iki çocuğuyla terk etmişti. Biri kız olan çocuklardan ikincisi erkekti, duyma özürlüydü ve Spencer karısını terk ettiği halde oğluna bağlı olduğunu hissederek devamlı suçluluk duygusuyla yaşamaktaydı. Bedbahtlık, özgüvensizlik ve suçluluk duygusu kendini içkiye vermesine neden olmuştu. Film setine çıktığı zaman tırnağına kadar sanatını icra etmekle birlikte setten inince gene içkiyle avunmaktaydı.

Katharine onu dayanılmaz bulmaktaydı ve körkütük áşık olmuştu. Bu patates çuvalına benzeyen adamın nesine áşık olduğunu dostları bir türlü anlayamamaktaydı. Sapına kadar İrlandalı olan Tracy'nin gülmesine ve güldürmeyi bilmesine hayrandı.

Katharine'nin Tracy'ye aşkı ona daha evvel hiçbir zaman yapmayı düşünmediği işleri yaptırmıştı. Onun için şahsiyetini bastırmıştı, inatçılıktan vazgeçmişti. Arkadaşları ve meslektaşları için onun bu hali kabul edilemez ve acı vericiydi, zira kendinden çok emin bu kadına bu adam ne teşekkür ediyor ne de sevgi gösteriyordu. Herkesin içinde durmadan tenkit ediyor ve aşağılamaktan adeta zevk alıyordu. Kimseye boyun eğmeyen Katharine, her şeye rağmen ona körkütük áşıktı; her türlü ihtiyacını yerine getiriyor, bütün hayatını onun programı etrafında ayarlayarak kulu-kölesi oluyordu.

Her ne kadar biz hanımların hayatına pantolonu sokmasına, kendinden emin, kimseye boyun eğmeyen ve prensiplerinden taviz vermeyen bir kadın olmasına rağmen, áşık olunduğunda her şeyden vazgeçilebildiğini göstermişti.

İyi ki áşık olmuşsun, aşkını doya doya yaşamışsın. İnsanın yaşadığı yanına kár kalıyor... Toprağın bol olsun, Katharine Hepburn...
Yazının devamı...

Asmalı Konak’ı önce moda diye seyrettim ama sonra hayran oldum

29 Haziran 2003
Bir bölümünü seyrettikten sonra kendisinde daha sonraki bölümleri de seyretmek arzusu uyandı ve bütün kasetleri baştan sona izledi. Ukala Sevgi Gönül'ü bir tarafa bırakalım, gerçek Sevgi Gönül olarak konuşalım: Ben bu diziye bayıldım.

Geçen hafta bütün gazetelerdeki haberler ve köşe yazıları Asmalı Konak'la ilgili idi, dolayısıyla ben de bu modadan geri kalmamak için kendi gözlemlerimi burada yansıtmaya karar verdim.

Bu diziyi evvela, snobe ettiğimden dolayı seyretmiyordum. Ukala Sevgi Gönül neden sonra bulunduğu muhitlerdeki bazı fikirleri paylaşabilmek için sonuna doğru diziyi seyretmeye karar verdi. Bir bölümünü seyrettikten sonra kendisinde daha sonraki bölümleri de seyretmek arzusu uyandı ve dizinin bütün kasetlerini elde ederek baştan sona izledi.

Ukala Sevgi Gönül'ü bir tarafa bırakalım, gerçek Sevgi Gönül olarak konuşalım: Ben bu diziye bayıldım ve sonuna kadar büyük bir zevkle izledim.

ATV televizyonu sıkıntıya düştüğü zaman herkes terk edip gitti. Terk edilmiş müesseseyi ayakta tutabilmek için başa getirilen yakın dostum Fatih Ediboğlu bu dizilerle televizyonunu ayakta tutmaya çalışmaktaydı ve 'Asmalı Konak', 'Çocuklar Duymasın' gibi diziler o kadar çok tuttu ki adeta reyting rekorları kırdı. Nitekim aldığı reklam yoğunluğu sebebiyle herkesi ağlatacağı söylenen son bölümü seyrederken fenalık geçirmek üzereydim. Reklamlara ayrılan vakit, dizinin süresini neredeyse geçmişti. Tebrik ederim seni Fatih'çiğim, medya dünyasındaki başarıların için.

KİM OSKAR ALIR SEÇİM YAPAMIYORUM

Gelelim 'Asmalı Konak' dizisine... Evvela fevkalade bir jenerik müziği ile başlamaktaydı. Müziğe bayıldım. Şayet bu ülkede bir Oskar dağıtılsaydı herhalde müzik yapımcılarına bir ödül mutlaka verilirdi.

İşin zor tarafı şimdi başlıyor, başka kimlere Oskar verirdik diye düşündüğümde... İşte burada seçim yapamamakta ve aciz kalmaktayım. Bir kere senaryo son derece kuvvetli ve hoştu. Bazı fantezileri olmakla birlikte gerçeğe uygun tarafları ve verilmek istenen birtakım mesajları da vardı.

Sanatkárlar, dizide rol alan herkes, rolüne çok yakışmıştı ve hepsi harika oynuyordu. Bu dizide hiç kimseyi yadırgamıyordunuz, en ufak rolden en baş oyuncuya kadar komple herkes süper bir oyun çıkarıyordu. Burada isimleri tek tek anmak istemiyorum, zira kimseyi birbirinden ayıramamakla beraber Koç Grubu müdürlerinden Cihat İlkbaşaran'ın hanımı Selda Alkor başta olmak üzere, türkücüyken rol alan Özcan Deniz dahil herkes harikulade bir oyun çıkarmaktaydılar. Hele mutfaktaki hizmetkárlar birbirinden iyi idi. Adeta bana İngilizlerin ‘‘Yukardakiler- Aşağıdakiler’’ isimli çok sevdiğim dizisini hatırlattı. Dizide herkes kendine has bir karakter olmakla birlikte hepsi de rolünü çok iyi oynadığı için müthiş bir ahenk vardı. Burada kime en iyi oyuncu ödülü verilirdi bilemiyorum, seçim yapamıyorum ve içinden çıkamıyorum.

Soap opera tarzı, Dallasvari bir dizi gibi başlamışlar ama bütün çarpık ilişkilerde müthiş bir seviye mevcuttu. Çarpık olmalarına rağmen ilişkilerden asla rahatsız olmuyordunuz; bilakis bazı bölümlerde o ilişkiyi yaşayanlara hak bile veriyordunuz. Kendinizi onların yerine koyuyordunuz. Dolayısıyla bu ilişkilerin seviyesi de bizim Türk halkının çok hoşuna gitti. Bir taraftan romantizm yaşanırken hemen gerçeğe dönen ilişki silsileleri farkında olmadan insanları büyüledi.

TİPİK VE GÜZELMEKANLARDA ÇEKİLMİŞ

Dizinin bana en hoş gelen tarafı ise, o yörelere ait güzel ve tipik mekánlarda çevrilmiş olmasıydı. Zira Türk filmleri hiçbir zaman güzel ve zevkli evlerde veya dekorların içinde çevrilmiyorlar.

Nitekim çocuklarını o bölgeye götüren arkadaşlarım, 'Asmalı Konak' dizisinin çevrildiği mekánı ziyaret etmek isteyenlerin oluşturduğu kuyruklardan bahsettiler ve Özcan Deniz'in tuttuğu yerlere dokunmak isteyen insanlarla dolu olduğunu anlattılar. Konağın mimarisinin müthiş bir karakteri vardı, yaşam stili de hoştu ve bizim örf ve adetlerimize uygundu. Burada bizlere, bizlerin yaşam biçimine uymadığını zannettiğim yegáne taraf ise Orta Anadolu'daki ailenin boyuna şarap içmesi ve Sümbül Hanım'ı canlandıran Selda Alkor'un danslı gece kulüplerine gidişiydi. Bu bana ters geldi ama belki de ben yanılıyorum.

Velhasıl, Türk yapımcılarına sesleniyorum: Türk halkı iyi yapılan her olayı değerlendiriyor. Dolayısıyla bunu hiçbir zaman göz ardı etmeden çalışmalı ve bir eser ortaya koymalı. 'Asmalı Konak'ta çalışan herkesi, özellikle de yapımcısı Abdullah Oğuz'u ve diziyi cesaretle destekleyen Fatih Ediboğlu'nu tebrik ederim.
Yazının devamı...

İstanbul’da tek bir Art-Deco bina bırakmadık

22 Haziran 2003
Bugünlerde Londra'da, Victoria & Albert Müzesi'nde (kısası V&A) 1910 - 1939 seneleri arasında dünyaya hakim olan Art-Deco (Türkçe okunuşu Ar - Deko) stilinin sergisi var. Bu aralık İngiltere'ye gidemediğim için sergiyi göremedim ama eksik olmasın bir arkadaşım serginin kalın kataloğunu yüklenmiş bana getirmiş, biraz tetkik ettikten sonra kendi bilgilerimi de katarak sizlerle paylaşmak istedim.

Art-Deco ismi moderne verilen bir isim olmakla birlikte, 'modernci' demek değildir. 20. yüzyılın başlarına ait bir stil olup iki savaş arasında ortaya çıkarak bütün dünyaya yayılmıştır ve neredeyse her türlü görsel sanata damgasını vurmuştur.

İKİ SAVAŞ ARASINDAKİ DÖNEM

Güzel sanatlardan mimariye ve dekorasyona, modadan her türlü dokumaya, filmlerden fotoğrafçılığa kadar her konuda izleri görülür. Bu devrede, teknoloji dramatik bir şekilde öne çıkar, toplumlardaki aşırı ilerlemenin yanında politik ve ekonomik krizlerin getirdiği şaşırtıcı kontrastlar arasında keşfedilen bir görselliği içerir.

Art-Deco, 1920'lerin köpüren lüks çılgınlığından depresyona, kapitalizmin hiçbir şeye aldırmadan yayılmasının yansıması olan faşizm ve komünizm gibi totaliter rejimlerin hákim olmasının neticesindeki bunalımlar arasında çıkan bir stildir. 'Great Gatsby' filmi bugünleri çok güzel yansıtır.

Paris'teki apartmanını dekore etmek isteyen yeni zenginlerden Amerika'nın ortasında toprağını işleyen çifçiye kadar herkes bu akımın esiri olmuştur, çünkü teknolojinin getirdiği kolaylıklardan herkes yararlanmak istemiştir.

Art-Deco, şimdi herhangi bir görsel eşyanın harpler arasındaki modayı yansıttığı bir kelime olmuştur. 1966'da bu modayı yansıtan eşyalara evvela 1925'te Paris'te yapılan ‘‘Uluslararası Dekoratif Sanatlar ve Modern Sanayi’’ sergisine dayanarak ‘‘25'ler senesi’’ adı verilmişti. Sonra 1969'da Bevis Hillier'in ‘‘Art-Deco’’ isimli kitabını yayınlaması ve 1971'de Minneapolis Sanat Enstitüsü'nde ‘‘Art-Deco Dünyası’’ adını taşıyan bir serginin hazırlanması neticesinde bu stilin adı da Art-Deco olarak tespit ve kabul edilmiş oldu.

Bu sanatın esası, artık seri imalata geçilmesi sebebiyle imalat kolaylığında geometrik desenlerin yaratılarak bu stile hakim olmasıydı. Makinelerden estetik görüntüleri elde edebilmek için hayvanları ve nebatları hep köşeli şekilde yaratarak geometrik biçimlere kaydırmışlardı. Anlayacağınız, sanat imalata ve sanayiye geçmişti.

Göğüssüz kadınların boru gibi entarileri giyerek çarliston dansları yaptıkları bu devrede sinema salonlarında renkli ve bol geometrik çiçekli desenlerin yanında krom ve cam malzeme kullanılmıştı. Modaya hükmeden meşhur Paul Poiret bile artık kıyafetlerde seri imalata geçilmesini önerirken, kıyafetlerle birlikte yaşanan mekánlardaki dekorasyonların da değişmesi gerektiğini söylemekteydi. İsviçre doğumlu mimar, filozof ve desinatör Le Corbusier bile bir evin ‘‘yaşamak için bir makine’’ olması gerektiğini ileri sürmüştü.

1923'te Tutankamon'un mezarının bulunmasıyla, bir müddet Mısır etkisi her yerde göze çarptığı gibi Orta ve Uzak Doğu'nun dekoratif elemanları da bu stili çok etkilemişti.

Bana göre Art-Deco stili, sinema veya konser salonları, oteller, gece kulüpleri, transatlantik gemiler gibi büyük mekanlarda çok hoş görünmekte ama ev veya apartmanlar gibi küçük iç mekanlarda hantal eşyaları, soluk aydınlatmasıyla ve o devrin moda renkleriyle fevkalade soğuk gelmektedir. Şayet Art-Deco bir ev döşeyecek olursanız mutlaka her türlü eşyanızın o devre ait olması şarttır, zira bu stil başka hiçbir stille, bugünkü modern üslupla bile bağdaşmamaktadır. Sofradaki tabak-çanak, çatal-bıçak hepsi Art-Deco olmak zorundadır. Her şeyiyle tamam bir evde yaşasanız dahi bir müddet sonra sıkıldığınızı hissedersiniz. Halbuki 18. yüzyılın klasik eşyasında bu tür sıkıntıları yaşamazsınız ve pek çok başka eşya ile hatta modern eşya ile bile karıştırabilirsiniz.

Art-Deco stilinden yegáne klasik olarak kalanlar mimarisini yansıtan binalardır, sinema ve tiyatro salonlarıdır ve bence en harikası da bugün bile geçerli olan mücevherlerdir. Cartier gibi kuyumcuların yarattığı Art-Deco stili mücevherler hálá kullanılmaktadır ve güzelliklerinden hiçbir şey kaybetmeyerek klasikleşmişlerdir.

Bir de Art-Deco devri posterlerine bayılıyorum. Art-Deco stili kitap ciltleri de hoşuma gider.

İKİ BİNAYI DA SAKLAMALIYDIK

Güzelim İstanbul'umuzda Art-Deco stilinde iki adet şahane mekán vardı, ama maalesef ikisinin de kıymetini bilemedik ve yıktık. Gençler hatırlamazlar ama bir Park Otelimiz vardı, tabağına, çatalına kadar Art-Deco modasını yansıtan ve karakteri olan bir oteldi. Eski sahipleri bakamadıkları için sattılar, şimdiki sahibi ise tamamen yıkıp yeni bir bina yapmak üzere iken akılları başlarına gelen otoriteler inşaatı durdurdular. Bir beton karkas senelerdir göz zevkimizi bozuyor.

Aslında eski oteli yıktırmayacaklardı. Tabii, devrinin ihtiyacına göre yapılmış olan bu otel artık rantabl olmayabilir ama yanına modern bir bina ilave ederek bu Art-Deco stilinin yaşaması temin edilebilirdi ve rantabl olurdu. Allah'ın Hindistan'ında bile Bombay'daki Tac Mahal Oteli bu yöntemle problemini halletti ve pek çok turist de eski kısımda kalmayı tercih ederek özellikle o bölümdeki odalardan birini istiyor.

İstanbul'daki ikinci Art-Deco bina ise vaktiyle şimdiki Sheraton Oteli’nin yerinde bulunan Taksim Belediye Gazinosu idi. Bütün önemli düğünler orada yapılırdı ve çok tipik bir Art-Deco stili salondu. Sanki Taksim parkında hiç yer yokmuş gibi bu binayı da yıktılar ve yerine o gökdelen otel yapıldı. Bu gazinoyu bir köşede tutsalardı da otelin bir bölümü gibi devrinin modasını yansıtan bir salon olarak kalsaydı fena mı olurdu? Bence bu küçücük binaya da yazık oldu. Şimdi maalesef gençlerimize gösterebileceğimiz güzel bir Art-Deco örneğimiz bulunmuyor.
Yazının devamı...

Gençlere başarılar diliyorum ama, iyi ki genç değilim!

15 Haziran 2003
Bu hafta imtihan haftası imiş, bana da bu konuda yazı yazmam önerildi. Benim çocuğum yok, ben imtihanlardan ne anlarım ki? Ama gene de bazı bildiklerimi ve düşüncelerimi yazayım dedim.

Arnavutköy Kız Koleji'ne girerken imtihan edilmiştik, yani sınava girmiştik. Neden sınav yaparak almışlardı hálá anlayamamaktayım, zira hiç unutmuyorum sınava her giren talebe yani öğrenci mektebe yani okula kabul olunmuştu.

Seneler sonra yeğenim Ömer Koç'u giriş sınavları için koleje götürmüştüm ve orada kendimi adeta at yarışları yapılan bir hipodrumda gibi hissetmiştim. Sanki benim atım da orada koştuğu için heyecan çekiyormuşum gibi geldi. Çocuklarını sınav için getiren anneler birbirlerini nasıl olduysa tanımakta ve adeta çocuklarından daha ziyade bir hırsla yarışın sonunu beklemekteydiler. İşte o anda eğitimin nüfusun gerisinde kaldığını idrak etmiştim. Nitekim o zamandan bu yana, bu ara gitgide açıldı. Hükümetler nüfus planlamasına inanmadıkları için şimdi çok yoğun şekilde birikmiş genç bir nüfusa eğitim vermeye yetişemediklerinden eğitimin kalitesi düşüyor. Zaten bütçesinde diyanet işlerine eğitimden daha çok pay ayıran bir milletin eğitim politikasından ne hayır gelir ki?

ÖSS İLTİMASI ENGELLİYOR

Öğrenci seçme sınavlarını pek çok insan tenkit ediyor. Evet, ÖSS çok vahşi bir yöntem olmakla birlikte talebin arzdan fazla olması karşısında daha iyi bir şekil düşünemiyorum doğrusu. Belki bu sistemin bazı ayrıntılarında düzenlemeler yapılabilir ama bu şekil en iyisidir kanaatindeyim.

Tabii ki, liselerimizde eğitim zayıf olduğundan öğrencilerin pek çoğu sınavlara dershanelere gidip hazırlanmaktalar. Bir taraftan son sınıfta dershanelere gidebilmek için sahte raporlar alıp sahtekarlığa alışıyorlar. Öteki taraftan maaşları ödenen son sınıf hocaları yani öğretmenler de boş sınıflara girip çıkmak durumundalar.

Bu arada, bu sistem yeni bir kazanç kapısı yaratarak derhaneleri meydana getirdi. Bu karmaşa, üniversite giriş sınavları ile liselerdeki son sınıf dengesizliğinden meydana geliyor. Şimdi bu dengesizliği ortadan kaldırabilmek için acaba ne yapmalı diye düşündüm. Öğrenci seçme sınavlarını kolaylaştırmak, yöntemlerden biri olabilir. Lise son sınıfları paralı yapıp talebeleri dershanelerdeki gibi kuvvetli hocalarla sınava hazırlamak da aklıma gelen başka bir yol.

Esasında eğitim ve kültür, dünyada verilen en pahalı hizmetlerden biridir. Zira iyi hocalara yani öğretim görevlilerine sahip olabilmak için iyi para vermeniz gerekmektedir, çünki bu hocalar da yaşayacaklardır, bu hocaların da bir aileleri vardır ve ekmek parasını düşünmeden hem ilmini ilerletmek ve hem de gençlere aktarmak durumundadırlar. Amerika'da eğitim çok pahalı olduğundan, bütün Amerikalı ahbaplarım çocukları doğduğu günden itibaren tahsilleri yani eğitimleri için para biriktiriyorlar. Geçenlerde bir ahbabımın torunu oldu, ne hediye verdiğini sorduğumda, ‘‘İlerideki eğitimi için bankaya bir miktar para yatırdım’’ cevabını aldım. Artık eğitimin kalitesini arttırmak için devlet üniversitelerinden bazıları paralı olmak durumunda. Hakikaten çalışkan olan talebeler ise zaten rahatlıkla burs bulabilirler.

Vehbi Koç Vakfı'na ait ana okuldan başlayıp üniversiteye kadar uzanan paralı eğitim kurumları var. Koç Lisesi'nden mezun olan çocukların büyük bir bölümü Amerika'nın en zor girilen üniversitelerine derhal kabul oluyorlar. Yurtdışına gidemeyen öğrenciler ise ülkemizdeki muhtelif üniversitelere girmekteler. ÖSS sınavları iyi ki var, zira bu sınavların sayesinde bizlerden torpil isteyen ebeveynlere muhatap olmaktan kurtuluyoruz. Okullardaki öğrencilerin kaliteleri de bu yüzden bir nebze daha yüksek kalmış oluyor.

İlk Koç Lisesi'ni kurduğumuzda, eşimiz dostumuz kendi çocukları için ricacı oluyorlardı. Bu işlere bizlerin karışmadığını ve karışamadığını anlatmakta çok sıkıntı çekmiştik. Neyse ki şimdi herkes bizim bu zor durumumuzu anladı. Bu işler öyle otomobil alır gibi değil, adeta bir insanın hayat-memat meselesi gibiydi. Elinizden bir şey gelmediği için içiniz burkulurdu ama yapacak başka bir şey de yoktu.

GÜVEN SIRALAMASINDA İKİNCİ

Zaten istatiklere göre en güvenilir müesseselerden biri askerimiz, ordumuzmuş; ikinci güven ise ÖSS sınavlarına gösterilmekteymiş. Hiç kimse itiraz etmeden bu sınavların neticelerine razı olmaktaymış.

Öğrenci seçme sınavlarına girecek olan bütün gençlerimize başarılar diliyorum ve genç olmadığıma sadece bu konuda memnunum, çünki sizlerin yaşayacağı bu heyecanı hiç değilse ben yaşamayacağım diye seviniyorum.

Yurtdışı eğitim fuarı

Yurtdışında lisans, lisans üstü, sertifika veya dil eğitimi almak isteyenlere yönelik olarak düzenlenen a2 yurtdışı eğitim fuarları, 18-22 Haziran arasında Ankara, İzmir ve İstanbul'da düzenleniyor. Öğrenciler, 18 Haziran'da Ankara'da, 19 Haziran'da İzmir'de, 21-22 Haziran'da İstanbul'da yapılacak fuarda dokuz ülkeden 44 üniversite ve dil okulu temsilcileriyle görüşme imkanı bulacak. Fuarlarda ayrıca konsolosluklardan, Fulbright, British Council gibi uluslararası eğitim kurumlarından gelen uzmanlar da bulunacak. Fuar Ankara'da Sheraton Otel'de, İzmir'de ve İstanbul'da da Hilton Otelleri'nde saat 12.00-18.00 arasında yapılacak.
Yazının devamı...

İtalya AB’ye girebildiğine göre bizim de girmemiz gerekir

8 Haziran 2003
Halepli meşhur koleksiyoncu dostum George Antaki, koleksiyonundaki Türk kumaşlarını ve kıyafetlerini İtalya'da sergileyecekti. Beni açılışa davet ettiği için geçen hafta cuma günü Roma'ya gidip pazar günü döndüm.

İtalya'ya çok az gittiğim için Roma'yı çok fazla tanımam. Uzun aralıklarla ziyaret ettiğim Roma, nedense bu sefer beni çok heyecanlandırdı, zira sokaklarda yürürken aynı İstanbul gibi herhangi bir köşeyi döndüğünüzde bir sürprizle karşılaşırsınız. Ya hoş bir bina, ya bir havuz, ya bir meydan veyahut güzel bir manzara karşınıza çıkar. Keşfedecek, görecek çok yeri olduğu muhakkak. Her tarafı tarih kokar. Roma İmparatorluğu'nun bütün ihtişamını yaşadığı gibi Rönesans ve Barok devirlerinden kalanlar da hakikaten insanın hem bilgi dağarcığını hem de göz zevkini zenginleştirir. Her gün yeni bir programla sıkı gezmek ve her gün yeni bir plan yapmak şartıyla herşeyin ancak bir ayda görülebileceğini tahmin ediyorum.

Cuma öğleden sonra herkesi serbest bıraktılar ama akşam yemeğinde, kocaman bir grup, biz misafirleri Hotel de la Russie'ye yemeğe götürdüler. Otel bahçesi ve güzelliği ile meşhurmuş. Hakikaten de set set olan ufacıcık bir bahçeyi çok güzel yeşillendirmişlerdi. Öyle olması da gerekirdi zira dünyadaki ilk bahçe kültürünü geliştirenler Roma devrinden itibaren İtalyanlar olmuştu.

OSMANLI MOTİFLERİYLE SÜSLÜ COLONNA SARAYI

Ertesi gün ‘‘Bizim için özel açılan bir sarayı göreceğiz’’ dediler ve bizleri Palazzo Colonna'ya götürdüler. Sahipleri içinde hálá yaşamaktaymış, sarayın resim galerisi sadece cumartesi günleri halka açılırmış. Saraydaki yaşam kısmının bir bölümünü özel olarak bize açtılar.

İtalya'da pek çok saray yavrusu bulunmaktadır. Sebebini sorduğumda ilginç bir bilgiye sahip oldum. Papalık çok zenginmiş. Her Papa olan, Vatikan'ın parasıyla ailesine böyle bir saray yavrusu yaptırırmış. Bu sarayları yaşatabilmek ve bu lüksü idame ettirebilmek için de bayağı bir para ayırırlarmış. Onun için Roma'da çok saray yavrusu varmış. Papa'lar evlenmezler ama kardeşleri ve yeğenleri oldukça lüks yaşarlarmış. Palazzo Colonna da bu tip saraylardan biriydi.

Bu saray, yakın tarihlere kadar yaşatılır. Paralar tam suyunu çektiği sırada Colonna ailesinin bir mensubu çok zengin bir Suriyeli hanımla evlenir ve sarayı kurtarırlar. Bu hanım özel merakından dolayı sarayın tamamını yeni baştan tamir ettirir ve bugünkü şekline sokar. Ölümünde bir vasiyet bırakarak, hiçbir eşyanın yerinin değiştirilmemesini arzu eder.

Nitekim Suriyeli hanımın vasiyeti yerine getirilmiş, salonlar olduğu gibi muhafaza edilmiş ve kapılarını sadece özel ziyaretçilere açmışlar.

Colonna ailesinin amblemi, adı üstünde, ‘‘sütun’’ demek. Bu aile nasıl karıştı ise bir şekilde Osmanlı'nın büyük yenilgisiyle sonuçlanan İnebahtı savaşına katılmış ve bu savaşta Osmanlılar'ı yendikleri için, sevinçlerinden olacak herhalde, bütün salonların duvarlarını Osmanlı figürleri ile donatmış, hilalli bayrakları da her tarafta sembol gibi kullanmışlar. Yüksek tavanlı saray duvarlarına dayandırılmış kocaman yaldızlı kenar masaları güçlü kuvvetli leventlere taşıttırılmış. Bu masalara bayıldım, çok şık ve güzeldiler. Duvarlar hem kalem işi ile süslüydü, hem de tavanlara kadar yağlıboya tablolarla doluydu.

PALAZZOLAR RESTORE EDİLMİŞ VE BAKIMLI

Yirminci asrın başında İtalya'dan çok resim kaçırıldığı halde, anlaşılan bitirememişler. Zira İtalya hálá eski ressamların tablolarıyla dolu.

Düşündüm ve bağnazlığın çok kötü olduğuna karar verdim. Rönesans ressamlarından biri çıplak kadınlı çok hoş tablolar yapmış.

Herhalde bağnaz dindar olan Colonna ailesinin bir ferdi, başka bir ressam çağırarak bu çıplak kadınları üzerlerine örtüler boyatarak giydirtmiş. Yakın zamanlarda bakıma alınan bu tablolardaki giysilerin sonradan yapıldığı anlaşılmış ve tablolardaki kadınlar gene eski çıplak hallerine döndürülmüş.

Öğleden sonra başka bir saray yavrusu olan Palazzo Brancaccio'da bulunan Museo Nazionale D'Arte Orientale'deki George Antaki sergisinin açılışına gittik. Burası da başka bir saray yavrusuydu ve müze olarak kullanılmaktaydı. Fevkalade yüksek tavanları olup duvarlarla birlikte fevkalade süslü ama vitrinler ve aydınlatma bayağı çirkindi. Buna rağmen duvarlar ve tavanlar o kadar güzeldi ki vitrinlere ve içindekilere bakmadan sadece tavanlara, duvarlara ve kapılardaki süslemelere bakmakla göz zevkinizi doyuruyordunuz... Arkeolojik eserler gibi monoton bir malzeme, bu ortam içinde daha da sönük kalmaktaydı.

Müzedeki açılış merasimi bitti, bir kokteyl parti vereceğiz dediler ve bizleri başka bir palazzoya yani saraya götürdüler. Bu saray yavrusu da masrafının altından kalkılamayıp içinde yaşanamadığından özel davetlere kiralanmaktaydı. Bu da hakikaten fevkalade güzeldi, gerek tavanları ve gerekse duvarları çok hoştu. Bütün bu palazzolar iyi restore edilmiş olup gayet bakımlıydılar, en ilginç ve müşterek tarafları ise gayet sade ve gösterişsiz bahçe kapılarından içeri girilmesiydi.

Müzelerdeki hediyelik eşya ve kitap satış yerleri, görebildiğim kadarıyla fevkalade zayıf ve fakirdi. Sokaklar aynen bizimkiler gibi dilencilerle, káğıt parçalarıyla ve pet şişelerle doluydu. İtalya'nın bize benzeyen daha pek çok tarafları var. Bütün bunları görünce anlayamıyor ve ‘‘İtalya Avrupa Topluluğu'na girebildiği halde ne diye bizi almıyorlar?’’ diye soruyorum. Avrupa Topluluğu'na girişlerinden sonra görebildiğim en önemli değişiklik, bütün köhne ve eski otellerin fevkalade şık olarak yenilenmesinden ibaret.
Yazının devamı...