"Sevgi'nin Diviti" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sevgi'nin Diviti" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Sevgi'nin Diviti

Saray áşığı Kral Ludwig deli miydi?

20 Nisan 2003
Her sene gittiğim Salzburg müzik festivalinden hastalığıma rağmen vazgeçmedim, ailem ve kocam da cesaretlendirdikleri için çok şükür bu sene de giderek gene nefis bir müzik ziyafeti dinledik.

Salzburg ufacık bir şehir, gündüzleri gezecek görecek fazla bir yeri yok. Bu sene arkadaşlarımla Bavyera Kralı İkinci Ludwig'in Almanya'nın Avusturya hududuna yakın Chimsee (Kimse) gölünün üzerindeki adacıkta sarayını da gördük.

Kral Ludwig'in sarayları meşhurdur. Neuschwanstein Şatosu ortaçağ, Linderhof Sarayı da rokoko stilindedir. Herrenchimsee Sarayı ise Versailles'dan etkilenilerek yapılmıştır. Arada pek çok ufak saray yavrusu gibi av köşkleri de yaptırmıştır. Hatta bunlardan bir tanesi tamamen Türk mimarisi ve motifleriyle süslüdür. Kral II. Ludwig'in sarayları 'kitsch' sınıfına girmekteydiler. Ben, şimdi milyonlarca insanın gezdiği bu sarayları yaptıran kişiyi yakından tanıtmaya çalışacağım.

25 Ağustos 1845 günü Münih kiliselerinde çanlar çalmakta ve top sesleri şehir halkına uzun zamandır beklenen prensin doğduğu haberini vermekteydi. O zamanlar krallık sırası gelmemiş olan babası Prens Maximillian ve Prusya Prensesi olan annesi Maria, bebeği Ludwig adıyla vaftiz ettirdiler.

Ludwig çocukluğunu Hohenschwangau Sarayı'nda eve gelen hocalarla geçirdi. Büyüdükçe edebiyata olan merakı arttı ve özellikle Friedrick von Schiller'in şiirlerinin ve tiyatro eserlerinin etkisi altında kaldı. 16 yaşına geldiğinde Richard Wagner'in 'Lohengrin' operasını görerek yepyeni bir müzik türü ile tanıştı. Hayran olduğu Richard Wagner'i hayatı boyunca destekledi. Onu Münih'e davet etti, beraberce Alman Müzik Okulu'nu kurdular. Münih'e son teknolojileri ihtiva eden bir opera binası yapmak istemekteydiler ama proje sadece maliyetinin çok yüksek olmasından değil, aynı zamanda 'ihtilalci' Wagner'le arkadaşlığını hoş karşılamayan ailesi ve kabinesi tarafından reddedilmişti.

Bavyera Kralı Maximillian öldüğünde Ludwig 18.5 yaşındaydı. Devlet işleri ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktu. Krallığının ilk senelerinde memleket işlerini ciddiye alan ve çok çalışan Kral Ludwig, kaçınılmaz bir sebepten Prusya ile savaştı. Üç hafta süren savaş sonunda barış ilan edildi ama Bavyera, Prusya'ya 54 milyon altın mark ödemek mecburiyetinde bırakıldı. Ludwig, Bavyera şehirlerini baştan sona dolaşarak, sanki zafer kazanmış gibi halkıyla bütünleşti. Savaşta yenilmiş olmasına karşın halkı tarafından çok seviliyordu. 1.90 boyunda, fevkalade yakışıklı ve sevimliydi. 22 Ocak 1867'de kuzeni Bavyera'lı Prenses Sophie Charlotte ile nişanlanmıştı. Tam düğün hazırlıkları bitmek üzereyken nişan bozuldu ve Kral bir daha hiç bir zaman evlenmeyi düşünmedi. Bütün hanımlar tarafından beğenildiği halde, karşı cins ona artık hiçbir zaman cazip gelmedi.

Richard Wagner'le dostluğu ve yaptırdığı saraylara harcadığı paralar yüzünden tenkit edilmekten bıkmış, şehirden ve halkından gitgide uzaklaşmaya başlamıştı. Çok sevdiği Alpler'de atıyla gezmeye ancak geceleri çıkmaktaydı. Adeta bir peri masalı kahramanı gibiydi. Vaktini sadece saraylarının yapılmasına nezaret etmekte harcamaktaydı. 1886'nın başında Ludwig'e muhalif olanlar ile kraliyet ailesi meclisi isyan bayrağını çektiler. Zira 5.5 milyon mark senelik gelirinin üzerine toplam 13 milyon mark kıymetinde bir varlığa sahipti. Halbuki 21 milyon mark masraf etmişti. Bu parayı Ludwig ölse dahi ailesi Bavyera hükümetine ödemekle mükellefti. Durum tehlikeliydi. 800 senelik aile ve devlet birikimleri bir tek kral yüzünden yok olmamalıydı. Başbakan Lutz, pozisyonunu da muhafaza edebilmek telaşıyla, Kral Ludwig'e aklından zoru olduğu gerekçesiyle krallıktan el çektirme fikrini ortaya atmıştı. 8 Haziran 1886’da Dr. von Gudden başkanlığında bir grup doktor tarafından muayene bile edilmeden, bazı kişilerin gözlemlerine ve yazdıklarına dayanarak akıl hastası olduğuna ve Bavyera'yı idare etmekten aciz kaldığına dair bir rapor hazırladılar.

Neuschwanstein Şatosu'na kapanan Ludvig pek çok mücadeleden sonra teslim olmaya karar verdi ve Dr. von Gudden'in refakatinde yola koyuldular. Talihsiz kralın en sevdiği yerlerden biri olan Berg Şatosu bir hapishaneye dönüştürülmüş, pencereleri demir parmaklıklarla kaplanmış, kapıları sadece dışarıdan kilitlenebilecek hale getirilmiş ve her tarafa gözetleme delikleri açılmıştı.

Kral son derece sakin, etrafına karşı soğuk ama nazikti. 13 Haziran 1886 günü akşam üzeri saat altıda Ludwig Dr. von Gudden'le birlikte şatonun bahçesinde yürüyüş yapmak istedi. Öğleden sonra saat altıda beraberce göle doğru yol alırken Dr. von Gudden korumalara takip etmemeleri için işaret etti. Saat yediye gelip de hiç kimse dönmeyince, geride kalan doktorlar ve hizmetkarlar parkta dolaşmaya giden bu acayip ikiliyi aramaya çıktılar. Kral ile doktor boğulmuş ve en az üç saat boyunca suda kalmışlardı. İki gün nefes alma zorluğu çekiyorlar diye etrafı oyalamaya çalıştılarsa da, öldüklerini açıklamak zorunda kaldılar.

Bu acayip ölüm bir muamma haline geldi. Zira gölün derinliği, 1.90 boyundaki ve 40 yaşındaki Kral'ın sadece diz kapağına gelmekteydi. Kral üstelik çok iyi yüzme bilmekteydi. İkisi birden ne diye boğulmuştu? Acaba biri birini öldürüp öbürü intihar mı etmişti? Bütün bu sorular Bavyera Eyaleti'nde hálá bir muamma olarak duruyor.

Herrenchimsee Sarayı'nı gezdiğinizde gördüğünüz şaşaaya inanamıyorsunuz. Kral Ludwig bir adanın üzerine inşa edilmiş olan bu sarayda topu topu 10 gün kalmıştı. On gün yaşanmış olan bu saraya harcanan emeğe ve masrafa hayret ediyor, sonra ‘‘Kral Ludwig hakikaten bir deli miydi?’’ diye düşünüyorsunuz.

Ama bu sarayları iyi ki yaptırmış... Biz de sayesinde geçen pazar günü görmeye gidip iyi ve değişik bir gün geçirdik.
Yazının devamı...

Frida’nın asıl öyküsünü bir de benden dinleyin

13 Nisan 2003
Bugünlerde sinemalarda 'Frida' isimli bir film vizyonda.

Bazı özel nedenlerle beni görmeye gelen pek çok dostumun, hemen hemen hepsi bu filmi gördüklerini söylediler. İşin enteresan tarafı, gerek hanım arkadaşlarımın ve gerekse de bey ahbaplarımın müştereken bu filmi sevmiş olmalarıydı. Zira genelde beylerin sevdiği filmleri hanımlar sevmez veya hanımların sevdiği filmlerden beyler hoşlanmazlar. Her iki tarafın sevmiş olması ilgimi çekti. Filmi bayağı merak etmeye başladım ve en nihayet bir öğlen matinesine giderek gördüm. Beni en çok ilgilendiren tarafı ise Frida adındaki kahramanın bayıldığım ressam Diego Rivera'nın karısı olmasıydı.

Bundan aşağı yukarı üç-dört sene kadar önce kocam Doğan'ın peşine takılarak, ‘‘Aman hiç enteresan ve güzel değil’’ diye beni götürmek istemedikleri Detroit şehrine gittim. Ford, Crysler ve General Motors'un ürettiği vasıtaların ve otomotiv endüstrisinin hayat bulduğu şehir olan Detroit, bir zamanlar fabrika bacalarının göklere yükselerek tüttüğü bir görüntüye sahipmiş. Şimdi artık modernleşen fabrikalarda bacalar tütmüyor ama Detroit hakikaten sadece fabrikalar ve art deco zamanından kalma kocaman binalarla dolu bir yer.

Gündüz, beyler toplantı yapıyorlar. Bendenize bir mihmandar verildi, gezdirilmekteyim. Tabiatıyla ‘‘Burada müze var mı? Beni evvela oraya götürün’’ dedim ve soluğu Detroit Sanat Enstitüsü'nde (The Detroit Institute of Arts) aldık. 1927'de kurulmuş olan müze, otomobil sanayiinden zenginleşenlerin hibe ettikleri eşyalarla veya verdikleri paralarla alınmış sanat eserleriyle doluydu. Küçük olmasına karşılık içinde bulunan eserler hem kaliteliydi hem de çok güzeldi. Müze ilk olarak eski bir binada hayat bulmuştu ama zamanla sergileme alanları káfi gelmeyince Michael Graves adında bir mimara yeni bölümleri yaptırmışlardı. Şimdi kitabı karıştırırken bunu da öğrenmiş oldum, zira Michael Graves bizim Koç Üniversitesi Rektörü Atilla Aşkar'ın hanımı Elsie Vance Aşkar (Cyrus Vance'in kızıdır) ile evime gelmişti ve beraberce bir çay içmiştik. Sonra bana Alessi mutfak eşyaları için tasarladığı ve çok tutulan kuşlu çaydanlıktan hediye etmişti.

Michael Graves bir tarafa, eski binanın bir avlusu vardı. Üzerini camla kapatmışlardı. Duvarlar, Diego Rivera'nın boyadığı resimlerle kaplıydı. Duvar resmini görünce çarpıldım. Diego Rivera'yı ilk defa duyuyordum. Genelde duvar resimleri tavana yakın yerlere yapılır ve uzaktan seyredilirler. Halbuki burada resmin ön tarafındaki insanlar benimle karşılıklı duruyorlardı. Güya bir sanayi şehrindeki işçi sınıfını yansıtmaktaydı. Resim fosur fosur komünizm kokmaktaydı ama o kadar güzel ve canlıydı ki, karşısında bir saate yakın oturup seyrettim. Her bir insan figürü ayrı işlenmişti ve her birinin ifadesi değişikti.

1930'lu yıllarda bu müzenin başında Valentiner adında meşhur bir müdür varmış. Rivera ile California'da tanışmış ve bahçeli duvar resimleri ile süslemek üzere anlaşmışlar. O sırada Rivera'nın New York'taki Modern Art Museum'da (MOMA) açılan retrospektif sergisi çok rağbet görmüş. Nisan 1932'de Detroit'e varan Rivera yapacağı resmi planlamış ve Temmuz 1932'de işe başlamış. Mart 1933'te duvarın üzerindeki örtü kaldırıldığında bütün Detroit oradaymış, en az 20 bin kişi görmeye gelmiş. Rivera bu resim için 10 bin dolar istemiş, parayı da Edsel Ford vermiş. Vermesine vermiş ama siyasi parti mensuplarından, vekillerden, kadınlar kulübünden ve lobicilerden bol protesto sesleri de yükselmiş. Bu protestoları yatıştırmak için epeyi bir zorluk yaşanmış. Bugün bayıldığımız bu duvar resminin o gün ne diye protesto edildiğine gelince; halk, devrim için her an günaha giren, káfir ve korkunç suratlı Detroitliler'i ve Rivera'nın komünist fikirlerini kabul edememiş.

Galiba aynı sene içinde Houston'daki müzede Diego Rivera'nın sergisi vardı, hemen gitmiştim. Tuval resimlerini çok sevmedim, fazla yerel geldi. Duvar resimleri ise hakikaten şaheserdi. O kalabalıkta tek tek şahsiyetleri canlandırması çok hoştu.

‘‘Frida’’ filmine gelince; Rivera hakkında 400 sayfalık bir kitap okudum. Frida'nın ismi çok az ve önemsiz şekilde geçiyordu. Birkaç tane sanat ansiklopedisine baktım, gene Frida'nın ismine rastlamadım. Buna mukabil Rockefeller olayı, Troçki'nin Frida'nın evinde kalması gibi hadiseler kitapta bayağı etraflıca anlatılmaktaydı. Halbuki Frida filminde ikisinin arasındaki ilişki çok kuvvetli bir şekilde vurgulanıyor. Frida bayağı sakattı, acı çekmekteydi ve koyu komünistti, ama bu tarafları hiç yansıtılmıyor.

Rivera 1886'da doğdu ve 1957'de kanserden vefat etti. Rusya'ya giderek kanserine çare aradı ama bulamadı.

Daha ‘‘Chicago’’ filmini görmedim. Herkes ‘‘Oscar'ı Chicago alacağına Frida almalıydı’’ dedi. Ben sinemadan fazla anlamam ama Frida filmine o kadar bayılmadım. Acaba çok methettikleri için mi gözümde büyüttüm, kim bilir? Ama bakın, herkesin ‘‘Aman oraya gidilmez’’ dediği Detroit'te neler bulup, neler öğrenmiştim. Daha pek çok değişik yerlere de gittim, onları da başka bir sefer anlatırım.
Yazının devamı...

Bu savaşı anlayamıyorum

6 Nisan 2003
Akşam olunca kanalları açıp bir şeyler öğrenmeye çalışmaktayım ama hiçbir şey anlayamadan ve öğrenemeden bir kanaldan öbürüne geçmekteyim. Her kanalda birer emekli or, tüm, tuğgeneral, albay veya yarbay ekrana çıkmakta ve savaşı irdelemekte. Evvela savaş taktikleri anlatıldı, şimdi ise haritalarda yer yer bölgeler anlatılmakta. Kendimi okuldaki askerlik dersinde zannetmekteyim.

PROPAGANDA SAVAŞI

Her kanalda Irak ve Amerikan medyasından haberler verilmekte ama hiçbiri birbirini tutmamakta. Bu vaziyette bu güreşte kim altta, kim üstte, anlayamamaktayım. Amerikan medyasına göre Iraklılar şu kadar asker kaybetmektedir, Irak medyasına göre ise şu kadar Amerikalı ve İngiliz askeri ölmüştür. Kimse kendi kaybını söylemeyip hep karşısındakinin kaybından bahsetmekte, bunun adına da propoganda savaşı denmekte. Ama ben gene hangisinin doğru söylediğini anlayamamaktayım.

Bu arada pek çok ülke insanı savaşa karşı gösteri tertiplemekte ve her iki tarafın politikalarını görememekte. Bana kalsa alın birini vurun ötekine... İkisinin de emelleri çirkin, politikaları korkunç, ona rağmen bu kavganın sonucunun ne kadar hayırlı olacağından endişeli ve şüpheliyim. Bu savaş sonuca ulaşınca bize ekmek düşer mi düşmez mi, bilememekteyim. Ama Amerikan ve İngiliz müttefiklerine Kuzey Irak'tan yol açsaydık güneydoğuda halkın epeyi kalkınacağı şüphe götürmemekte. Baksanıza, savaşa hayır diyen CHP milletvekilinin akrabaları ne güzel kiralar almaktalar.

SAVAŞ AB-ABD ARASINDA

Postmodern savaşı da anlayamamaktayım. Güya sivil halka zarar verilmeden saldırı yapılmakta. Böyle savaş mı olur? Bizim filmlerde gördüğümüz ve tarih kitaplarında okuduğumuz savaşlar basbayağı iki milletin birbirine saldırmasıyla, şehirleri ele geçirmesiyle ve karşı taraf pes edinceye kadar cenk etmekle oluşmaktaydı. Yok öyle sivil halk vurulmayacakmış, yok Kürtler korunacakmış, işte bunu da anlayamamaktayım.

Bu arada dolar çıkmakta ve Euro düşmekte, derken dolar düşüp Euro çıkmakta... Bu iniş ve çıkışları anlayamadığım için bir banker ahbabıma sordum, şayet benimle dalga geçmedi ise Irak askeri ölünce dolar, Amerikan ve İngiliz askerlerinin ölümü adedine göre de Euro çıkmaktaymış. Şimdi bu varsayıma inanacak olursam, acaba bu savaş Birleşik Amerika ve Avrupa Birliği arasında bir savaş mıdır? Arada bir, olaylara bu gözle bakmak enteresan olabilir. Aslında bana göre Avrupa Birliği her ne kadar aynı para birimini kullanmakta ise de, siyasi birliğini bir türlü sağlayamadı.

Her ülke ayrı telden çalmakta. En başından itibaren Birleşik Amerika ile birlikte olan İngiltere dışında İspanya gibi bazı ülkeler Amerikan taraftarı kesildiler. Buna karşılık başı çeken Almanya ve Fransa'nın Amerika'ya karşı çıkıp üstüne üstlük Irak'a on milyon Euroluk sağlık yardımı yapacaklarını televizyon haberlerinde duydum.

Bu ne biçim birlik?

Bu arada Kıbrıs tamamen unutuldu. Benim derdim, savaşın çok uzayacağa benzemesi. Bu uzama her ne kadar medyanın ilgisini aynı derecede yoğun tutsa da halk daha şimdiden savaş haberlerinden bıkmış vaziyette. Halk yakında hiçbir ilgi göstermeyecek, televizyonlar da rating uğruna başka konulara dalacak ve aynen Kıbrıs konusu gibi burnumuzun dibindeki savaş da göz ardı edilecek. Ben dahil, hepimiz bu savaşın üç günde biteceğine inanmıştık, ama maalesef savaş uzayacak, demokrasinin yerleştirilmesi ise daha da uzun sürecek.

EK VERGİ SÖYLENTİSİ

Anlayamadığım başka bir konu daha var. Irak'ta 'peşmerge' olanlar Türkiye hudutlarından içeri girince ne diye PKK olmaktalar?

Yine bu arada bizler savaş derdine düşmüşken hükümet kaşla göz arasında bayağı bir bürokrat kıyımına başladı. Neredeyse bütün önemli bürokratlar değiştirildi. Yandaş arkadaşlara pasta dağıtıldı.

Bir de ek vergi gibi pek çok söylentiler dolaşmaya başladı. Herkes savaşla meşgulken, kaşla göz arasında bunu da çıkarmasınlar, zira bundan önceki hükümetlere ek vergi verdik de borcumuz mu azaldı, enflasyon mu düştü, devalüasyondan mı kurtulduk? Hepsi çarçur oldu, gitti.

Bütün duam, şu komşudaki savaşın bir an önce bitmesi, içimizde ve dışımızda neler oluyor, neler bitiyor, daha net görebilmemiz.
Yazının devamı...

Can sıkıntısından ölen Baron Portonova

30 Mart 2003
Rahmetli babam ikide bir bayılıyordu, neticede doktorlar her iki boyun damarının da tıkalı olduğuna karar verdiler ve bu ameliyat o zamanlar Türkiye'de yapılamadığı için dört kardeş birlik olduk, Houston'daki Methodist Hospital'daki Dr. Howell'a yaptırmaya karar verdik.

Tam ameliyata hazırlanrken babam zatürree oldu ve operasyonu on beş gün ertelemek mecburiyetinde kaldılar. Bunun üzerine Suna ve Rahmi ‘‘Biz Türkiye'ye dönüp işlerimize bakalım’’ diye Semoş'u, Doğan'ı ve beni Houston'da bırakıp memlekete döndüler.

Houston'da babamın bir arkadaşı vardı, vefat etmişti ama karısı Eleanor Searle Whitney McCollum ile dostluk devam ediyordu. Bayan McCollum babamın rahatsızlığını duyunca bizleri ziyarete geldi ve Houston Operası'nın kurucusu olduğu için de operaya davet etti. Kocam Doğan operaya gitmemek için özel hemşire olmasına rağmen babamı beklemeye talip oldu ve Semoş'la bana da operaya gitmek farz oldu.

Eleanor McCollum'un hayatını, Dr. De Bakey'in misafirhanesinde kalırken odada bulduğum 'Joy' isimli kitaptan okumuştum.

Ohio'ludur, Columbia Üniversitesi'nde şan dersleri almak üzere New York'a gider. Orada Cornelius Vanderbilt Whitney ile tanışıp evlenir. Hem Amerika'nın hem de Avrupa'nın jet-set'inin içinde yoğrulur. Birinci kocasından ayrıldıktan sonra ikinci kocası Mr. Leonard F. McCollum'la tanışır ve evlenirler. Birinci koca Amerika'nın en zengin ailesindendir, ikinci kocası da Texas'ta oldukça zengin sayılmaktadır. Hem petrol işiyle uğraşmaktadır, hem de Dallas dizisindeki gibi uçsuz bucaksız bir çiftliği vardır. Mrs. McCollum'u tanıdığımda bir hayli yaşlanmıştı ama hani derler ya ‘‘cami yıkılmış, mihrap yerinde kalmış’’, güzelliğini aynen muhafaza etmekteydi ve şahane yumuşak bir ses tonu vardı. Yardım derneklerinde çalışan, yumuşak başlı, fevkalade filantropik bir hanımdı. Soprano olduğu için tamamen özel olan Houston Operası'nın kurucusuydu ve operayı zenginleştirmek için canla başla çalışmaktaydı. Bizleri operaya davet emişti. Biz babamızın ameliyatı endişesi içindeydik ama bu nazik dostu da kırmamamız gerekiyordu. ‘‘Saat altı buçukta muhakkak operanın fuayesinde olun’’ diye tembih etti.

Semoş'la ben söyleniyorduk, bunlar operayı da erken başlatıyorlar diye, meğerse hanım bize akşam yemeği de ikram edecekmiş. Ben ilk defa operada yemek yiyordum. Mrs. McCollum'un kocası vardı ve locanın kapısının önüne bir yemek masası kurmuşlardı. On kişilik locayı dolduracak kadar misafir çağrılmıştı.

Misafirlerin hepsi ile tanıştırıldık ama aralarında acayip bir adam vardı, adı Baron Portonova idi. Saçı peruktu, incecik kaytan bıyıkları ise siyah kaş kalemiyle çizilmişti. Başlangıç ve ana yemek yendi, hemen önümüzdeki kapılar açılarak buyurun locaya denildi. Opera ‘‘Turandot’’ idi. Dekor ve sesler çok güzeldi, hayatımda ilk defa perdenin tepesinde İtalyanca söylenen operanın İngilizce yazılmışını görüyordum. Bütün láfları anladığım için daha da hoşuma gitmişti.

Birinci antraktta kahve ve tatlı ikram edildi, ikinci antraktta ise özel bir odaya geçilerek operanın azalarıyla birlikte şampanya içildi. Derken her güzel şey gibi opera da bitti ve tam evli evine köylü köyüne ayrılacakken Baron Portonova ortaya atıldı ve binbir ısrarla bizi evine supeye davet etti. ‘‘Elimle makarna yapacağım, lütfen gidip yiyelim’’ diyor. Biz de Doğan'a ‘‘Biz gelinceye kadar babamın yanında kal, sonra hep birlikte otele gideriz’’ demiştik. Bayan McCollum da ‘‘Gidelim, evini bir görün’’ deyince artık gitmek mecburiyetinde kaldık. Kapıda en uzunundan bir limuzin... Bizler ve diğer misafirler içine doluştuk ve Baron Portonova'nın evine gittik.

Ev, Houston'un Country Club'ına giden ana caddenin üzerinde en mutena mahalle olan River Oaks'da çok güzel bir evdi. Dışarıdan biraz kolonyal stilini andırmakla birlikte tam da kolonyal değildi. Kocaman demir kapılardan geçerek ana kapıya vardık. İçeri girince bir salondan geçerek arka bahçe olması gereken mekana geliyordunuz ama evin tam karşısında bir misafirhane vardı ve iki binanın üzeri camla kaplanmıştı, gene iki binanın arasında kocaman bir yüzme havuzu bulunmaktaydı. Bir kenara koltuk ve kanepe atılmıştı, bir kenara da yemek masası hazırlanmıştı.

Neyse biz hastaneye telefon edip Doğan'ı bulduk, ‘‘Sen otele git, biz daha geç geleceğiz’’ dedik ve rahatladık.

Baron Portonova ve karısı Sandra'nın isimlerini İstanbul'a geldikleri ve bazı meraklılar tarafından ağırlandıkları için duymuştum. Ama baronluğunun İtalya'dan satın alma olduğunu Houston'da öğrendim.

Karısı Sandra'nın Ermeni olduğu kulaklarımıza fısıldandı. Sandra o gece evde yoktu, zira Washington'a bir yardım balosuna gitmişti. Hemen oracıkta dedikodusu da yapıldı. Sandra'nn bütün işi gücü Baron'u eğlendirmekmiş. Arada sırada sıkılınca hayır işi diye gider, gençlerle gönlünü eğlendirip döner gelirmiş.

Peki Baron ne işi yapıyordu? Hiçbir iş... Bütün gün uyuyup geceleri otururdu. Zaten altı ay Houston'da oturur, geri kalan altı ayın büyük bir kısmını Londra'daki Claridge Oteli'nin bir dairesinde kendi eşyaları ve tablolarıyla geçirirmiş. Senenin küçük bir bölümünde de muhtelif yerlere seyahat edermiş. ‘‘Peki, para nereden geliyor?’’ diye sorduğumda ‘‘Ailesi zengin, kurdukları bir vakıftan her ay on milyon dolar gelir’’ dediler ama ben buna pek inanamadım.

Neyse, pişmiş makarna yemek masasının yanındaki servis masasına getirildi, bizim Baron kalemle çizilmiş kaytan bıyıklarıyla içine biraz votka attı ve bizler de İtalyan Baronu ya, onun memleketinin yerel yemeğini böylece yemiş olduk. Şarap en iyisindendi. Peçeteler camdan halkalara geçirilmişti ama halkaların içinde su olup üzerlerine ufacıcık bir vazo gibi açıklıktan taze çiçekler yerleştirilmişti. Evin evcil hayvanı, yavru boğaydı ve avludaki camdan kafesinde yemeğini hazmediyordu.

Karı-koca, maalesef, ben tanıdıktan sonra birbiri arkasından vefat ettiler. Kanser denilen illete yakalanmışlardı. Çocukları da yoktu.. Acaba vakıf onlardan arta kalan paraları ne yaptı, doğrusu merak ediyorum...
Yazının devamı...

Rotschild çiftinin pahalı ama estetik hayatı

23 Mart 2003
Baron Phillippe de Rothschild'in çalışma masasının üzerinde davetiyeler yığılmıştı. Hemen hemen bütün davetleri kabul ederdi. Hiçbir olayı kaçırmadığından emin olmalıydı, dolayısıyla en sıkıcısından en eğlencelisine kadar hepsine katılmaktaydı.

İşte bu sayede, 1950'de kendini ‘‘uzun boylu, göze çarpan’’ bir hanımla, bir öğle yemeğinde yan yana oturtulmuş buldu. Aralarında ufak bir konuşma geçti. Hanım bütün masanın dikkatini çeken eğlenceli hikáyeler anlatıyordu.

Baron, bazı komik hikayeler anlattı, kadın, ismini sordu, Baron ismini söyledi, kadın, ‘‘Ah siz şairsiniz!’’ dedi.

Bu üç kelime, Pauline Fairfax Potter'ın istikbalini garantilemiş oldu, çünkü finans işleriyle uğraşan kardeşleri tarafından sanata olan düşkünlüğü yüzünden eksantrik görülen Baron, Pauline'e hemen aşık olmuştu. Dört sene sonra evlendiler. Beraberce Mouton-Rothschild üzüm bağlarını adam ettiler. Rothschild kardeşler arasında en popüler çifttiler. Estetik ve sanat için yaşamaları, hayatlarının en iyi tarafıydı. Ama Baron, Pauline öldükten sonra akıllara hiç gelmeyen bir hakikati kusmuş, ‘‘Evliliğimiz karışıktı, zordu ve pahalıydı’’ demişti.

Pauline'nin annesi ve babası, Baltimore'un en iyi, geçmişi en uzun, fakat çok az geliri olan ailelerinden geliyordu. Babası Francis Potter'ın aileden kalma az bir geliri vardı ama zengin bir hanımın işlerine baktığı için iyi bir maaş almaktaydı. Bu arada 18 yaşındaki Gwendolyn Cary ile evlendi. Zengin hanım, Francis'i vasiyetine koymayı unutmuştu. Francis ve Gwendolyn, az olan gelirleriyle daha iyi yaşayabilmek için Paris'e yerleşmeye karar verdiler ve Pauline, 1908'de Paris'te dünyaya geldi. Çocukluğu acıyla geçti. Babası evi terk edince hayatları felakete döndü. İçkiye ve esrara alışan annesi, eli açık sevgililerden aldığı parayla geçinmeye çalıştı.

1920'de, baba Potter, ana-kızı Paris'te yarı aç vaziyette ve Pauline'i ateşli bir romatizmadan kıvranırken buldu. Açlıklarına rağmen, evlerindeki masanın üzerini beyaz zambaklar ve leylaklar süslemekteydi. Baba, zengin bir kadınla evlenmişti. Pauline'i, Biarritz'deki evine götürdü. Ama serbest bir hayat yaşamak isteyen baba Potter, 17 yaşındaki Pauline'i Baltimore'a, annesinin akrabalarının yanına yolladı. Genç kızın Baltimore'daki hayatı da hep aynı trajedilerle geçti. Annesini bir daha göremedi, zira Gwendolyn önce bir taksi şoförüyle evlendi, bu arada bir kemancıya aşık oldu ama aldatıldığını anlayınca intihar etti.

Pauline, 17 yaşındayken bile palto lazım olduğunda bir yolunu bularak New York'a gidip en yakışanı alırdı. Vaktinden evvel olgunlaşmıştı, içine kapanıktı ama erkekleri cezbetmesini biliyordu. Aslında çirkin sayılırdı, ufacık bir çenesi, zürafa gibi uzun boynu ve kocaman gözleri vardı. Ama ses tonu o kadar yumuşak ve güzeldi ki konuşanlar büyülenirdi.

18 yaşını bitirir bitirmez Baltimore'un göbeğinde küçük bir ev tuttu. Ufacık bir gelirle çok daha zengin arkadaşlarından daha anlamlı bir stil içinde yaşardı. Baltimore'daki hayatının onu bir yere götürmeyeceğini anlayınca şehrin eski ve meşhur ailelerinden birinden gelen Fulton Leser'la evlenip New York'a taşındı. Ama Fulton hem ayyaş, hem homoseksüeldi.

New York'taki küçük apartmanını Fulton'un ailesinden kalan harika mobilyalarla ve Paris'ten getirttiği taftalarla çok şık döşedi. Kocası sonunda bir bunalıma girip işini kaybetti ve Pauline, az bir parayla Avrupa'da yaşamasının daha doğru olacağına karar verip Mayorca Adası'na yerleşti. Burada hediyelik bir eşya dükkanı açıp ticaretteki ilk tecrübesini kazandı ve çok içen kocasını da Baltimore'a postaladı.

Ispanya iç savaşı çıkınca, Mayorca'yı terk edip Paris'e gitti. Yanında hiçbir şeyi yoktu. Mayorca'da tanıştığı bir hanım, Pauline'e Paris'te oldukça değerli mobilyalarla dolu bir apartman verdi. Pauline, İkinci Dünya Savaşı çıkınca New York'a kaçtı. İşi yoktu, parası da çok azdı.

New York'ta talihi yaver gitti, meşhur bir stilist oldu ve ‘‘en fazla para ödenen kadın’’ unvanını aldı. Modellerin yanı sıra, artık yemekleri, çiçekleri ve davetleriyle de meşhurdu. İki odalı apartmanının tavanlarındaki kartonpiyerleri bile hakiki altın yaldızla boyatmıştı. ‘‘Boşluğu dolduracak çok güzel bir parça bulamazsanız, orası bırakın, boş kalsın’’ derdi. Asillerden ve diplomatlardan pek çok erkek arkadaşı oldu.

Rothschild, şairdi, yazardı ve spora meraklıydı. Bütün eksantrik meraklarına karşın evinin ve yaşamının nizama girmesi ihtiyacındaydı. Pauline ise evlenmek istiyordu ama zaman zaman kendi kendine kalmaya da meraklıydı. Baron, bu serbestliği ona verdi. Dört sene beraber oldular ve evlenme teklifini de Pauline yaptı.

Paris'te ayrı evlerde oturdular. Baron, eski İngiliz şiirlerini Fransızca'ya tercüme ederken Pauline kocasına çok yardım etti. Sonra, Baron'a Chateau Mouton'da babası tarafından hediye edilmiş, fakat terk edilmiş bir bağı adam etmeye ve Baron'un kuzenlerinin bağı Lafitte Rothschild gibi birinci sınıf şarap yapmaya karar verdiler ve yaptılar.

Jean Cocteau, Max Ernst, Salvador Dali ve Pablo Picasso'ya etiketlerin tasarımlarını ısmarladılar. Şato yeni baştan, 17. yüzyıl klasikleriyle ve 20. yüzyılın abstre eserleriyle birleştirilip tekrar döşendi Burada pek çok misafir ağırladılar. Söylentilere göre, misafirler yatağın üzerinde elbiseyle uzanıp uyuyakalır, manikürleri tamamlanmış olarak uyanırlardı. Chateau Mouton'a davet edilmek bir ayrıcalıktı.

1970'te, Pauline'nin sıhhati bozuldu. Çocukluğunda geçirdiği ateşli romatizma kalbini zayıflatmıştı. Üstüne başına artık o kadar önem vermiyor, yerleştiği Londra'da yazılar yazıyordu. 1976'da kanser teşhisi kondu, Boston'da geçirdiği bir ameliyat sonrası Baron onu California'ya götürdü. Plajda yürürlerken, kocasına ‘‘Zor zamanlar geçirdik. Şimdi uzlaştığımızı ve birbirimize yaklaştığımızı hissetmekteyim’’ dedi.

Philippe denize girdi, Pauline ise otele döndüğünde lobide yere yığılıp kaldı. Cenazesi, Mouton'a gömüldü. Tabutunu Fransız mavisi tulumlar içinde altı bağ işçisi taşımış ve arazideki bütün traktörler cenazeyi takip etmişlerdi.

Philippe, ölünceye kadar, Pauline'nin doğum günü olan her 31 Aralık'ta Mouton Şatosu'nun holünü beyaz zambaklarla ve leylaklarla süsledi.
Yazının devamı...

Bir Türkiye potpurisi

16 Mart 2003
Pot-pourri (okunuşu: potpuri) kelimesini çok severim. Tam Türkçesi 'bir çanak içinde biriktirilen ve odaya güzel koku vermeyi sağlayan kurutulmuş çiçeklerin karışımı' demektir. Ama pek çok lisanda geçerli olan bu kelimenin geniş anlamı ‘‘aynı tür malzemeden seçmeler’’ gibi de kullanılır. Ben de bugün burada bir Türkiye potpurisi yapmak istiyorum.

Mahkemeler Tayyip Erdoğan'ı madem affedecektiler, ne diye başından affetmediler ve bizlere şurada iki başlı hükümet hayatı yaşattılar? Başından bu affı yapsalardı da bunca gün kaybetmeseydik... Haydi Tayyip Erdoğan böyle gecikmeli olsa bile, 3-0 galip gelerek başbakan oldu, ya Jet Fadıl'a ne demeli? Bütün medya adamcağızın yaptıklarını yazdı çizdi, söyledi. Jet Fadıl hiç Türkiye'ye gelmeden videolarla ve kasetlerle milletvekili oldu. Mazbatasını aldı, Meclis’te yemin etti. Derken Siirt seçimleri iptal olunca adamcağızı hapse attılar. Bu ne perhiz, ne lahana turşusu?

IRAK HARBİ

Televizyonlarda seyrediyorum, ‘‘Irak harbine karşıyız’’ diyen aydınlar, politikacılar ve bazı medya mensupları ile dolu olan açık oturumları dinliyor, bu insanları seyredip seyredip şaşırıyorum. Savaşmayı kimse istemez; savaş, dünyadaki en büyük ve en acımasız katliamdır. Ama romantik ve duygusal olmanın da alemi yok. Kat'i karar verilmiştir ve burnumuzun dibinde, bir savaş olacak. Bu savaşın bizim için pek çok sakıncası var. Bütün bunlara rağmen, bana göre, Türkiye'nin menfaati sonuna kadar bu kötü olayın içinde olmak, haklarını ve sınırlarını korumaktan geçiyor. Farzedin ki bitişik komşu ülkeye Amerikalılar değil de Fransızlar veya Almanlar gireceklerdi, o zaman ne yapacaktık, mecburen gene katılacaktık. Hatta belki de daha büyük bir iştiyakla katılacaktık, zira Avrupa Topluluğu'na alınma ihtimali bazı iştahları kabartacaktı. Unutmayalım ki, Körfez Savaşı'ndan sonra ülkemize sızan PKK otuz bin kişinin öldürülmesine sebep oldu. Bu bir savaş değil de neydi?

CHP grubuna da şaşıyorum. Güya sosyal adaletçi bir grup. Bir evvelki partileri liderlik sultası var diye beğenmemiştik ama liderlik sultasının dik álásı CHP'de. Tezkerenin oylanmasında grup kararı aldılar ve illa ki muhalefet olsun diye menfi oy verdiler. Acaba Türkiye'nin menfaatine miydi, Allah kerim... Hele hele, grupta bulunan ve önceleri Amerikalıların adamı olduğu iddia edilen Kemal Derviş de oyunu serbestçe kullanamadı. Acaba serbest olabilseydi ne yönde oy verirdi, merak ediyorum.

KARİKATÜRLER

Medyada her dakika ‘‘IMF bizi sömürüyor’’ diye bas bas bağıran politikacılar ve aydınlar var. IMF size borç vereyim diye yalvarmadı ki... IMF'yi biz davet ettik ve bize borç vermesini istedik, bir borç ödeme planı verdik. Karşılıklı tartışmalar sonucunda IMF bizim bu borcu geri ödeyebileceğimize inandıktan sonra bu borcu verdi. Arkasından da bizim sunduğumuz plana uyup uymadığımızı kontrol ediyor.

Amerikan basınında Türkiye aleyhinde çıkan karikatürlere sinirlendiler. Sinirlenmekle ne elde edildi sanki? Bunun için yapılacak en güzel misilleme memleketimizde bulunan bütün karikatüristlere Amerikalılar aleyhine kocaman kocaman karikatürler yaptırmaktı.

Bizim ülkenin karikatüristleri fevkalade esprilidirler, niye atladılar sanki, acaba ben mi görmedim yoksa sinirlenmemize rağmen uğraşmayı akıl mı edemediler?

Gene medyada, Amerikalılardan para istemeyi ayıp addettiler. Buna da hiç akıl sır erdiremiyorum. Ne diye ayıp olacakmış sanki? Bizim ülkenin burnunun dibinde savaşacaklar, onlar savaşacak diye pek çok maddi zarara uğrayacağız. Zaten zayıf olan bütçemiz için destek ihtiyacımız var, niye pazarlık etmeyelim? Ne diye zararımızı karşılamalarını istemeyelim? 1991'deki Körfez Savaşı'nda baba Bush'a güvenen Özal hiçbir şey alamadı, dünya kadar zararımız oldu.

KIBRIS MESELESİ

Kıbrıs, 30 senedir halledemediğimiz bir problem. Biz ‘‘Kıbrıs Barış Harekatı’’ dedik, onlar ‘‘Kıbrıs'ı işgal ettiniz’’ dediler. Güney Kıbrıs'ı herkes tanırken, Kuzey Kıbrıs'ı kimse tanımak istemedi. Kıbrıs'a hem parasal yardım yaptık, hem de öbür taraf zenginleşirken bu taraf fakir kaldı. ‘‘Kıbrıs mı, askeri önemi büyüktür’’ dendi. Madem ki önemli, vermek istemiyoruz, kimse de tanımak istemedi, ne diye Kıbrıs'ı 82. vilayetimiz ilán edip ilhakını sağlamadık, bilemiyorum.

Tabii bendeniz masanın bu tarafında oturup bir vatandaş gibi gayet rahat yazıyorum, belki de gayet ütopik düşünüyorum. Masanın öbür tarafında olsaydım hadiseleri nasıl görürdüm, bilmiyorum. Ama biraz düşünürseniz bütün bunların hepsi birer çözümdür. Ne diye sanki biraz daha radikal olup bazı problemlerin çoktan çözülmelerini sağlayamadık diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.

Öyle veya böyle, hep biz suçluyuz... Baksanıza, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi en adil davranmaya çalıştığımız Abdullah Öcalan'ın yargılanmasında bile bizi adil bulmadı. Adil olmak mı doğru, bunu da anlayabilmiş değilim.

Bütün Türkiye çanağının içi delinmiş veya yırtılmış çiçek yaprakları ile dolu değildir. Ülkemizde çok hoş kokan çiçekler de vardır ve bu Türkiye potpurisinin içinde bizi yönetenler isterlerse ve çiçeklerin güzel kokmalarını sağlarlarsa mis gibi bir ülkeye kavuşabiliriz.
Yazının devamı...

Benim koleksiyoncu, belalı şeyhlerim

9 Mart 2003
Ben, bu pazarlardan oldukça uzak kaldım. Uzun zamandır Londra veyahut Paris'teki mezatlara gidememekteyim ve bu eğlence ile heyecandan epeyden beri mahrumum.

Sadberk Hanım Müzesi'ni kurduğum zaman dostum Dr. Selçuk Erez bana bir tavsiyede bulundu ve 'Müzenizin bir politikası olması lazım' dedi.

Bu öneriyi düşündüm taşındım; çok haklıydı. Derhal kararımı verdim ve İstanbul müzelerinde çok az bulunan 16. yüzyıl İznik kapkacaklarını toplamaya karar verdim. Londra ve Paris mezat salonlarında İznik eserlerine en büyük fiyatı ödeyen kişi olarak ismim gazetelere geçti.

KUVEYT’TE MÜZE AÇILIŞI

Biz mezatlardan sakin sakin İznik'leri satın alırken birdenbire salonlar şenlendi ve nadir eserleri kaça kaç toplamaya başlayan Kuveyt Şeyhi 'El Sabah' (bu mübareklerin hepsinin soyadı El Sabah'tır) karşımıza çıktı ve bütün güzel eserleri almaya başladı. Şeyh hiçbir zaman salonlarda görülmez, danışmanları, antikacılar veyahut da adına birileri telefonla katılarak şeyhin arttırdığını söylerlerdi.

O zaman öğrendik ki, Şeyh ülkesi Kuveyt'te bir müze kuracaktır! İslam sanatına dair en güzel eserleri toplamakta ve limitsiz fiyatlar ödemektedir. Bütün antikacılar adamın peşindedir, en güzel eserleri sunmaktadırlar. Gel zaman git zaman, Kuveyt'teki müzenin açılacağı haberi geldi ve müşterek dostlarımız sayesinde bizleri de açılışa davet ettiler.

1983 yılının şubat ayında açılan müzeye dünyada ne kadar İslam sanatı tarihçisi, antikacı, koleksiyoner, müze uzmanı ve sanat münekkidi varsa, hepsi davetliydi. Tüm davetlilerin yol parası ödendiği ve otellerde bilá ücret ağırlanacakları için katılım çok genişti. Son derece renkli bir açılıştı, zira herkes birbirini tanıyor veya tanıştırılıyordu. Birbirini beğenenler ve sevenler ile birbirinden nefret edenlerle çekemeyenler hepsi bir arada idi. Birisi yanımıza yanaşıp hatır sorduktan hemen sonra, arkasından künyesi sayılırdı. Akabinde komik hikayeler anlatılıyor, kim kime aşık, kimin kimle ilişkisi var, derhal dedikodusu da geliyordu.

Biz bu açılışta birbirinden ayrılmayan üç arkadaştık. Üçümüzün boyu aynı idi, birimiz İranlı, birimiz Yunanlı idi ve bir de bendenizdim... Yan yana, komşu ülkeleri temsil etmekteydik. Hálá çok iyi arkadaşız ve birbirimizi çok severiz. Maşallah hepimizin muhiti oldukça genişti ve davette bulunan herkesi tanıyorduk.

Kuveyt'te içki yasağı vardı. Otellerdeki diskoteklere giderseniz, portakal suyuyla dans ederdiniz. Misafirlerden aşağı yukarı herkes, hava meydanından bir şişe içkisini satın alarak yanında getirmiş ve herhalde misafir oldukları için gümrükte kimse ses çıkarmamıştı. Kokteyl saatinden iki saat evvel herkes odasının kapısını açıyor ve birbirini içkiye davet ediyordu. Bir otel koridoru düşünün ki yan yana bir sürü açık kapı var ve her odada bir sürü adamla kadın birbirlerine içki ikram ediyor. Otelin lobisinde kimseleri göremezdiniz ama bizlere ayrılan katlara çıktığınızda, davet var zannederdiniz. Yasak ya, içkiye çok düşkün olmayan benim bile canım içki çekmişti.

PRENSİN KROKODİL PABUÇLARI

Açılış iki gece, bir gün sürdü. Kuveyt'e vardığımız gece yapılan açılıştan sonra müzenin muazzam salonunda hep bir arada akşam yemeği yendi. Aşağı yukarı 5-600 kişi vardık. Hintliler, Japonlar; bazı Afrikalılar ve Araplar, hepsi milli kıyafetleri içinde salona ayrı bir renk katıyorlardı. Şeyh ve birkaç kişi açılış konuşmaları yaptılar ve tabii içkisiz akşam yemeği böylece sona erdi. Ekseriya sergi açılışlarında kalabalıktan pek bir şey görülmez. Yanınıza yanaşıp konuşmak isteyenler, eserler hakkında fikir yürütenler ve dedikodu yapanlar eserler karşısında konsantre olup takdir ve tetkikinizi engellerler ve dolayısıyla bir sonraki gün bir daha giderseniz eserleri ancak o zaman iyice etüt etmek imkanınız olur.

Ertesi sabah müzeyi gezdikten sonra Şeyh El Sabah'ın bekár erkek kardeşinin evine öğle yemeğine davetliydik. Müşterek bir dostumuzun güzel ve bekár bir kızı vardı, bütün dert kızla oğlanın tanışmasıydı ve her şey ona göre ayarlanmştı. Gene kalabalık bir misafir grubu ve istediğiniz kadar alkollü içki vardı, açık büfede kuş sütü eksik değildi. Damat adayı ev sahibimiz, tipik bir Araptı. Ellerimi yıkamak için prensin banyosuna daldım, mor köpüklü (jakuzi) banyo küveti ve diğer banyo takımları ile tam bir Arap zevkini yansıtan banyonun bir köşesindeki masanın üzerinde en büyük boyda, her markadan, istediğiniz bollukta erkek parfümü şişeleri yan yana asker gibi dizilmişlerdi. Banyodan uzunca bir koridora çıkıyordunuz. Bütün koridor boyunca prensin ayakkabıları çifter çifter duvar dibine sıralanmıştı. Ayakkabılara şöyle bir baktığınızda istediğiniz renkte (banyodaki mor renk dahil) krokodil deriden yapılmış papuçlar sıram sıram dizilmişti. Malum ya, Müslüman evlerine ayakkabıyla girilmez, ama nedense dolaba da koymak lüzumunu duymamışlardı. Prens bizi terlikleri ile ağırlıyordu.

O gün akşam Şeyh El-Sabah ve hanımı Şeyka Hassa'nın evlerinde özel bir davet vardı. Şeyh El-Sabah'ı fazla tanımak fırsatını elde edemedim ama Şeyka Hassa tanıdığım en zarif ve en hassas insanlardan biriydi.

ŞAMPANYANIN ADI ALTIN ÇORBA

Zaten koleksiyonu kocası yapmıştı ama sonradan koleksiyona sahip çıkan ve işin bilimsel tarafını idare eden, Şeyka Hassa'dı. Son derece akıllı, bilgili, doğurduğu altı çocuğa rağmen fevkalade aktif bir hanımdı. Şeyh El-Sabah'ın evi de bambaşka idi. Meşhur Mısırlı Mimar Hasan Fethi yapmıştı. Modern fakat tamamen Arap çizgilerinin hakim olduğu mimari hem ferahtı hem de gizemli bir havası vardı. Şeyka Hassa en güzel şifon kumaşlardan Arap kıyafeti ve 16 yüzyıl Moğol zümrütlü kolyesiyle çok zarif ve hoştu.

Arap felláhlar yerel giysileri içinde hizmet etmekte ve 'Golden soup' (altın çorba) diye etrafta dolaşmaktaydılar. Ben de 'Neymiş şu golden soup, bir de biz deneyelim' dedim, meğerse içki yasak olduğundan şampanyanın adını 'golden soup' yapmışlar. 'Golden soup'ları içtik, binbir gece masalları gibi iki gün geçirerek evlerimize döndük.

1991 senesinde Irak Kuveyt'i işgal ettiğinde maalesef bütün müzeyi ve Şeyh'in evini talan ettiler. Bu pazarlar küçük olduğundan, sonraki on sene zarfında bütün eserleri buldular ama maalesef müzelik mücevherlerin izine rastlayamadılar. Bu da o acımasız savaşın çirkin bir yanı...

KATAR ŞEYHİ’NİN MÜZESİ

Kuveyt Şeyhi koleksiyonunu tamamladı ve işi bitti. Ancak çok nadir bir eser buldukça ilave ediyor. 'Neyse, bundan kurtulduk' derken, mezat salonlarında, başka bir Şeyh daha çıktı karşıma. Bu seferki, Katar Şeyhi idi.

Paris'te bir müzayede yapılacaktı ve bugüne kadar adını sanını duymadığımız koleksiyoner bir tıp doktorunun mirasçıları koleksiyonu satışa koymuşlardı. Koleksiyonda, modelinin adı 'Şam işi' olan ve çok nadir bulunan bir İznik tabak vardı. Bende örneği olmayan bu tabağı alıp koleksiyonuma katmalıydım. Kendime göre kafamda bir de fiyat tespit ettim. Arttırma başladı, fiyat yukarı çıktıkça diğer artırmacılar yavaş yavaş çekildiler. Ama telefonda bir adam vardı ve ben arttırdıkça o da inadına arttırmaktaydı. Kafama koyduğum fiyatın, çoktan, çok üstüne çıkmıştım. Bir taraftan heyecan yaşamaktaydım, kalbim güm güm atmaktaydı, bir taraftan da 'Ben bu yükselttiğim fiyatı nasıl öderim?' diye düşünmekteydim. Baktım ki karşı tarafın pes edeceği yoktu, ben vazgeçtim. Limitsiz parası olan Katar Şeyhi’ne, bu tabak, oldukça pahalıya patlamıştı. Bu arada Katar Müzesi'ndeki İznik'ler için hazırlanan kataloğun yazarı da bu kitabı bana ithaf etmişti. Tabağı alamadık ama katalogda adım geçiyor.

Geçen hafta sonu Katar Müzesi açıldı. Kimseyi davet etmediler. Gidenlerden duyduğum kadarıyla açılış sönük geçmiş. Belki de Bush'un Irak'a girmeyi planlaması görkemli müze açılışına mani oldu, kim bilir? Katalog bana ithaf edildi ama bakalım Katar'a gidip kaçırdığım o tabağı tekrar görmek nasip olacak mı?
Yazının devamı...

Sevgili babacığıma mektup

2 Mart 2003
Türkiye'nin bütçesi popülist yaklaşımlar, beceriksiz hükümetler ve devletçilik zihniyeti yüzünden iflas etmiş gibidir. IMF'den gene borç istendi ve IMF de devalüasyon yaptırarak bütün Türkiye’nin servetini yarı yarıya indirmiş bulunuyor. Tam kemer sıkma politikası güdülürken 'Haydi... yallah, seçime' dediler ve seçim yapıldı. AKP adında dinci kökenli bir parti meclis çoğunluğunu elde ederek hükümeti idare etmek yetkisine sahip oldu. Daha yeni hükümetimize alışamadan, Amerika 11 Eylül hadisesini Irak'a bağlayarak, Irak'a saldırmaya karar verdi. Tabii bu sefer de bu savaş yüzünden Türkiye gene belini doğrultamayacak, gene ekonomik sıkıntılara girecek.

Türkiyemiz ne kadar şanssız değil mi? Her şeyimiz var ama hiçbir şeye malik olamadık. Bir taraftan Avrupa Topluluğu'na giremedik, bir taraftan Kıbrıs sorunu bir türlü bitmek bilmedi... Yeni hükümetin her ne kadar meclis çoğunluğu olursa olsun, işi zor. Allah onlara kolaylık versin. Bence, memleketin hayrına doğru işler yaptıkları ve dini politikaya alet etmedikleri müddetçe partinin dinci olması önemli değil ama resmi merasimlerde hanımlarının başlarının kapalı görüntüsü de pek çoğumuzu rahatsız ediyor.

İŞLERİMİZ FENA GİTMEMEKTE

İşlerimiz, Allah'a bin şükür bütün bu sıkıntılara rağmen fena gitmemekte... Tabiatıyla, devalüasyondan fena halde etkilendik ama nisbeten gençleşen kadrolarımız ellerinden geleni yapmaktalar. Onlara sizin hesabınıza teşekkür etmek görevimiz, zira sizin yegáne arzunuz kimler gelirse gelsin, kim olursa olsun Koç Holding'in yaşamasıydı..

Türkiye'nin problemlerini görerek pek çok vakfa öncülük ettiniz. Türk Eğitim Vakfı (TEV) artık oturmuş bir müessese olarak işlevini yerine getiriyor ve pek çok gencimizin yetişmesine katkıda bulunuyor. Türkiye Aile Planlaması Vakfı (TAP) ise bütün politikacılara ters geldiği için ağır adımlarla ilerliyor. Bugünkü gazetelerde okuduğumuza, göre vakıf, Küba'da bir ödül almış. Tükiye'nin nüfusu Batı'da oldukça azaldı ama Doğu'da yapacak başka işleri olmayan insanlar ve eğitimsizlik yüzünden artmaya devam ediyor.

Kurduğunuz Vehbi Koç Vakfı'na (VKV) gelince; eğitim ve sağlık ağırlıklı çalışmalarını sürdürüyor. Koç Okulu'na sekiz senelik eğitim mecburiyeti yüzünden bir de ilkokul iláve edildi. Hem veliler, hem de talebeler hayatlarından memnunlar. Pırıl pırıl çoçuklar yetişiyor, iftihar edebilirsiniz...

Asıl iftihar edeceğiniz müsesese, Koç Üniversitesi oldu. Ama bürokratik engeller yüzünden siz hayattayken bu üniversitenin kampusünü maalesef göremediniz, görseydiniz iftihar ederdiniz. Doğanın korunmasının gerektiğine en çok inanan insanlardan biri olduğunuz için, Türkiye Erozyonla Mücadele Vakfı'na (TEMA) toplu bir para verilerek sizin adınıza kocaman bir arbetorum olacak kalitede bir park yaptırdık. Siz, bu vakfın babası Hayrettin Karaca'ya en çok destek veren kişi olarak üniversitenin bulunduğu alanda ormanın nasıl korunduğunu görecektiniz.

MAALESEF ALEYHİMİZE KARAR

Daha önce orman olan ama şimdi gecekondularla dolan etraftaki mahallelerin çirkinliğini size anlatamam. Allahtan bizim üniversite sayesinde ormanlık arazi korunmaya alındı ve pırıl pırıl gençler temiz hava alarak ve çevreyi korumayı öğrenerek yetişiyorlar. Hepsi de içinde bulundukları konumun muhafaza edilmesi gerektiğinin ve güzelliğinin farkında olarak okumaya çalışıyor ve Türkiye'nin istikbaline katkıda bulunmaya hazırlanıyorlar. Koç Üniversitesi'ne her gittiğimde 'Ah keşke tekrar talebe olsam' diye imreniyorum.

Ama geçtiğimiz hafta Danıştay maalesef gene aleyhimizde bir karar aldı ve bunun üzerine benim de artık yazarı olduğum Hürriyet Gazetesi'nde okulumuzun aleyhinde bir makale yayınladı. Aaaa!.. Tabii, benim artık bir yazar olduğumu size daha bildirmedim. Sevgili dostunuz Aydın Doğan'ın gazetesinde sadece pazar günleri yazmaktayım. Siz sağ olsaydınız, benim yazılarımı çok yakından takip edip bana fikirlerinizi bildiren mektuplar yollardınız. Çok da eğlenirdiniz herhalde, hele aşk hakkında yazdığım yazılarla...

İşin şaka tarafı bir yana, böyle aleyhimize yazılan yazıları okuyunca size çok kızıyorum, zira 500 milyon dolar yatırılmış olan bu projeyi yapmasaydık da bu paraları cebimize koyup, yurt dışında kafası sakin, adı sanı duyulmayan bir aile olarak yaşayıp oooh... rahatımıza baksaydık olmaz mıydı sanki?

Siz ki, her kazandığınız kuruşu bu memlekete geri döndürmeye meraklıydınız ve nitekim de öyle yaptınız. Bizlere de bu felsefeyi aşıladınız ama karşımıza çıkan engeller, bürokrasi ve dar düşünceler yüzünden hep 'Acaba hata mı yapıyoruz?' gibisinden rahatsız edici fikirlere saplanmaktan da kendimi kurtaramıyorum.

Bu ülkeye ne yaptıysak bizimle uğraştılar. Atatürk Kitaplığı, İtalyan Hastanesi... Aslında bunların hiçbirini yapmamalıydık. Vehbi Koç Vakfı, Koç Üniversitesi'ne halen her yıl 10 milyon dolarlık yatırım yapıyor, daha doğrusu açık kapatıyor. Buna rağmen başımıza gelmeyen kalmadı, sanki devleti hortumluyormuşuz gibi muamele gördük. Hem yap, hem de size düşman olan pek çok insanla uğraş! Ne boynumuzun borcuna? Ama böyle fikirlere saplandığım için kemikleriniz sızladığını da biliyorum.

23 Şubat 2003 Pazar günü benimle aynı gazetede yazan kıymetli köşe yazarlarımızdan Bekir Coşkun 'Eskiden ormandı' başlıklı makalesinde bizim Koç Üniversitesi ile uğraştı. Aynı kuruluşta çalışıp birbirlerini köşelerinden tetikleyen yazarlara çok kızdığım halde beni bu sefer buna mecbur ettiler. Şimdi, ben de köşemi kullanacağım.

Bekir Coşkun'un benim gibi çocuğu yok ama 'Pako' adında bir köpeği var. Bekir Bey'in Pako'su çok kıymetli. Hatta, Pako'nun gazetemizin bir köşesinde makaleleri de yayınlanıyordu ve bu benim de bayağı hoşuma gitmekteydi. Çünki ekmeğini taştan çıkaran bir köpeği ilk defa görmekteydim. 'Bizim üniversitemizin bünyesinde acaba 'Köpek Eğitimi Fakültesi' açsaydık, bu tür bir makaleye maruz kalır mıydık?' diye düşünmekten de kendimi alıkoyamıyorum. Çünkü zaman zaman çok iyi yazılar da yazan Bekir Bey, belli ki Koç Üniversitesi'ni hiç görmemiş, oraya ne kadar ağaç dikildiğini farkedememiş, sadece konu komşunun ve eşiyle dostunun dedikleri ile kulağı doldurulmuş. İnşallah bir gün kendisini davet ederek hem tanışırız, hem de üniversitemizin bulunduğu alanda ormanın nasıl korunduğuna bizzat kendisi şahit olur.

Bazı arkadaşlarımız, Koç Üniversitesi'nin geçirdiği ve karşılaştığı zorlukları ve teknik taraflarını Bekir Coşkun'a mektup yazarak anlatmaya çalıştılar. Bu üniversitenin geçirdiği evreler bir kitap dolduracak kadar maceralı oldu ve ileride de herhalde herkesin ibret alacağı bir roman olacak!

Bizlere gelince, kardeşim Suna ve ben rahatsızız. Rahmi, Semoş ve damatlar şimdilik iyiler, bizlere bakıyorlar. Torunlarınız işlere sarılmış durumdalar. Yegáne kız torununuz İpek, üniversitede okuyor. Mustafa'nın iki kızı pek şekerler, hayatımızın en tatlı tarafı onların büyüdüğünü ve iyi yetiştiklerini görmek...

TURİZMİ ELİMİZDEN KAÇIRACAĞIZ

Ben daha gidemedim ama kocam Doğan'dan ve oralara giden pek çok ahbabımızdan dinlediğime göre burnumuzun dibindeki çölde bedevilerin kurduğu Dubai şehri pek görülmeye değermiş. Dubai otelleriyle, golf sahalarıyla ve at yarışlarıyla dünyanın en mühim ve lüks turizm şehri halini alırken, bizler hálá durduğumuz yerde sayıyor ve yavaş adımlarla ilerliyoruz. O kadar ki, Allah'ın çöl bedevisini bile kıskanır olduk.

Sizin turizme ne kadar önem verdiğinizi iyi bildiğimden, yazın Dalmaçya sahillerinin, kışın ise Dubai'deki lüks yaşamın iklimin rekabetiyle galiba memleketin en iyi geliri olan turizmi de elimizden kaçıracağız gibi düşüncelere kapılıp üzülüyorum. Bizde bu bürokrasi ve köstek olan kafalar olduğu müddetce adam olamayız. Bu kafalarla gidersek ben adam olduğumuzu görmek ümidini kaybettiğim gibi, galiba Mustafa'nın kızları da göremeyecekler diye düşünmekden de kendimi alamıyorum.

İşte babacığım, duanıza gelemedim ama memleketin ahvalinden ve ailemizden iyi-kötü sizi haberdar etmeye çalıştım.

Her zamanki gibi sizi çıplak başınızdan öpen, sizi çok seven ve özleyen kızınız.

Sevgi Gönül.
Yazının devamı...