"Şenay Ordu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Şenay Ordu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Şenay Ordu

‘Low Profile’lar kazanır

5 Nisan 2007

İş yaşamında ayakta kalmak mı istiyorsunuz, ‘low profile’ (düşük profil) çizeceksiniz. Başka yolu yok!

Hem de ilk günden.

Öyle herkes beni sevsin, ne kadar akıllı olduğumu fark etsin falan yok!

Kaybeden siz olursunuz sonra, aman!

The Apperentice (Çırak), Sir Alan Sugar’la yeni dönemine başladı. Donald Trump’ı sert mi bilirdiniz, Sugar’la tanışmanız gerek o halde. Cin, şeytani bir zeka.

Neyse konumuz Low Profile’lar. (Sıradan insanlar. Koyunlar. Ne derseniz artık. Ama kesilmeyen koyunlar bunlar. Kurbanlık değiller. )

İlk günden yarışmacılar kadınlar ve erkekler diye iki gruba ayrıldılar. Kural gereği bir isim ve bir de lider belirlenmesi gerekiyordu.

Ve iyi bir The Apprentice izleyicisi iseniz bilirsiniz, grup lideri olmak demek kovulma riskini göze almanız demek. Yani grup kaybettiyse aranacak ilk suçlu kim? Tabii ki grup lideri.

Kimse aday olmadı bu yüzden de, zavallı Andy dışında!

Görünümüyle tipik bir loser olan Andy, (şişman, kısa boylu, gözlüklü ve tavşan dişli) aslında başarılı bir iş adamı.

Kameralara ilk demeci, Notting Hill’de kalacakları eve girer girmez şu oldu:

“Güzel bir karım, güzel bir evim, güzel bir işim var. Ama bu yarışmada olmak benim için çok önemli. Çok!”

Bir “Çoooook...” deyişi vardı ki, duymalıydınız. O kadar önemli ki hayat memat meselesi sanki!

Dedim ki, “Yavrum Andy, sen kaybettin şimdiden!” O kadar açık ki, Andy o kadar mutlu ki orada olduğu için, herkesi seviyor, herkesin ağabeyi.. Daha ilk günden.

Yapma be Andy!

Yaptı, lider olmak için ilk elini o kaldırdı.

Koyun olmak istemedi. Çobanlığa soyundu bir beden büyük gelmesine rağmen! Ve erkek takımının lideri oldu.

Diğer kişileri program boyunca görmedik bile...

O kadar low profile çizdiler.

O kadar.

Ama Sir Alan Sugar cin tabii. Tam iki gruba da – kadınlar ve erkekler - görevlerini bildirdi, özel uçağına binip gidecek, son anda arkasını döndü ve “Unutmadan.. “ dedi.

Ve grup liderlerinin takımlarını değiştiriverdi.

Andy kaldı mı hiç tanımadığı, henüz ağabeyliklerine soyunmadığı kadınların başına!

Olsun, grup iş başına geçtiğinde tüm gülen yüzü ve “Hepimiz ekibiz bütünüz, pozitif enerjiyle başaramayacağımız yok!” psikolojisiyle soyundu mu liderliğe...

Böyle liderlik gördünüz mü siz?J

Kısa zamanda “Olsun canım, hallederiz canım...” diyen Andy’nin grubu çuvalladı tabii.

Sugar’ın ve partner’larının karşısına geçtı ve duydu: “You’re fired!”

Kovuldu.

Hak ettin Andy.

Ne diyeyim ki?

İlk bölümde en çok seni gördük. Bazılarımız pek de sevdik ama... Hani nerede o göremediklerimiz? O sakin sakin sessiz sessiz işini yapan - asla fazlasını yapmadan - ortada gezinenler?

İşte onlar haftalarca ekranda olacak, bazen takımları kazandığı için de birbirinden özel şekilde ödüllendirilecekler.

Yani daha şimdiden, onlar kazandı. Andy kaybetti.

Düştü mü üç elma başımıza?

Biri patronlara, biri low profile’lara, biri de Andy’gillere.

Yazının devamı...

Japon erkekleri

4 Nisan 2007

Dadashi ve Keisuke benim iki Japon arkadaşım. Biri Software Engineer, diğeri ise sosyoloji öğrencisi. Japonlar’ı nasıl bilirseniz, öyleler: Samimi, çekingen, saygılı ve komik!

Son günlerde aramıza kara kedi girdi, kendilerini çok kötü hissediyorlar bu kara kediden dolayı.

Kedinin (ya da canavar demem daha doğru) adı Tatsuya Ishihasi. 22 yaşındaki İngilizce öğretmeni Lindsay Hawker’in Japon katil zanlısı.

Türkiye’den ne derece takip ettiniz bilmiyorum ama Lindsay’in ölümü hiçbir filmde izleyemeyeceğiniz kadar vahşi bir şekilde gerçekleşti.

/images/100/0x0/55eaf962f018fbb8f8a2c127Biyoloji eğitiminin ardından, bir yıllığına Tokyo’ya giden Lindsay (yanda) burada özel ders vermek için anlaştığı 28 yaşındaki Tatsuya’nın apartman dairesinin balkonunda, kumla doldurulmuş bir küvette ölü bulundu.

Öldürülmeden önce korkunç işkencelere uğradığı, bu işkencelerin saatler sürdüğü ortaya çıktı.

Tatsuya kayıp. Kaçarken görenler var.

Fotoğrafını gördüğüm anda bile korktuğum bu Japon adamdan nefret ettim. Ama Tokyo’da genç bir İngiliz kızın öldürülmesinin yarattığı yankıların, Japon erkekleri küçük düşürmeye doğru gitmesi de aynı ölçüde nefretimi kazandı.

Benim Dadashi ve Keisuke her gün, Japon erkeklerin güzel batılı kızlara ne kadar düşkün olduğuna ilişkin makaleler okumak zorunda kalıyorlar artık. Saçlarını kısacık kestirip, üstlerini havaya dikerek uzun görünmek istedikleri, uzun kadınları bir tanrıça gibi gördükleri, hatta neredeyse “Çok güzel ama dokunamıyorum...” serzenişinde bulunan Japon erkeklerinin, bu kadınlara dokunmak için ‘tecavüz etmeleri gerektiği fikrine kapıldıkları’ bile ileri sürülüyor...

Zorlarına gidiyor.

Bir savunma ihtiyacıyla kabullenip “Her şey gelenekleri reddetmekle başladı” diye Tokyo’nun ne kadar tehlikeli olmaya başladığını anlatıyorlar.

Neresi değil ki? Kim potansiyel katil, kim değil, kim bilebilir ki?

Benim, fotoğrafını görürken bile korktuğum bu adama, güzeller güzeli Lindsay’in nasıl olup da evinde bire bir özel ders vermeyi kabul ettiğinin hikayesine gelince:

Genç adam, bisikletiyle işe gidip gelen Lindsay’in peşinden bile koşmuş birkaç kez, sonunda da evine kadar gitmiş. Evi bir kız arkadaşıyla paylaşan güzel öğretmen, adamın ikna çabalarıyla kapıyı açmış. Sohbet nasıl ilerlediyse, katil zanlısı kızcağızın resmini bile çizmiş, evden ayrılmadan da resmin altına adını ve telefonunu yazmış. Sabah saatlerinde ders vermek için çağırmış evine Lindsay’i.

O da sabahın köründeki bu randevuyu, gelirine üç beş kuruş katkı sağlamak için kabul etmiş. O günden sonra da gören olmamış ikisini de.

Babasının ve erkek arkadaşının, ceset teşhisinin ardından hıçkırıklar içinde yaptıkları basın toplantısında söyledikleri gibi ‘o adam yakalanmadan huzur bulamayacak’ hiç kimse.

Japon erkekleri bile.

Yazının devamı...

Tüylü kadınlar

2 Nisan 2007

Güne, yüzleşmek istemediğiniz bir gerçekle uyanarak başlamaya ne dersiniz?

Kadınlar tüylüdür!

Ama yine de ikiye ayrılırlar: Tüylü kadınlar ve Tüysüz kadınlar!

Biraz daha açalım:

Tüylerinden kurtulmayı tercih eden kadınlar ve o tüylerle yaşamayı seçen kadınlar...

Iyyyyyk... mı?

Benden nefret etmeyin, kızacağınız isim Shazia Mirza!

Mirza, tüm bir yıl boyunca vücut tüylerinden (kaş, bıyık, koltuk altı, bacak vs...) kurtulmak için ödediği paranın 8 bin Sterlin olduğunu fark edince kafasının tası atan bir kadın. Bunun üzerine, altı ayını, tüylü kadınlara, gerçek insan tüylerinden yapılmış iç çamaşırları giydirerek yapılacak bir defileyi organize etmeye adamış bir kadın.

Bu altı ay boyunca kendisinin de epilasyonun her türlüsünden uzak durduğunu söylememe gerek yok herhalde.

/images/100/0x0/55eb1e52f018fbb8f8ac57a1Bir kez daha mı iiiiiiiiyk? (Ya bir de görseydiniz? Benden şanslısınız!)

Hazırladığı belgeselin ana mesajı “Biz kadınlar neden tüysüz olmak zorundayız? Erkekler gibi biz de tüylerimizle barışık yaşayamaz mıyız!”dı.

Bu düşüncesini mankenler, radyocular, sanatçılar ve halktan insanlarla paylaştı.

Çoğu için çok zordu tüylü bir kadını çekici bulmak!

Peki bu fikir, yani “Bir kadının vücudu tüylerden arınmışsa güzeldir, tüylüyse çirkin ve bakımsızdır” fikri ne zaman beynimize yerleşmişti?

Çok gerilere gitti Mirza, ama dört yüz yıl öncesine ait yağlı boya tablolarda bile tüm çıplak kadınlar tüysüzdü!

Ötesi? Bilen yok!!!

Shazia Mirza, tüy takıntılı bir de kadınla tanıştı program sırasında. Tüylerden iç çamaşırı tasarlayan kadın, bu kadın işte!

Bazılarına göre deli, bazılarına göre çılgın bir tasarımcı! Gerçek insan vücüdundan koparılmış J her tüy, onun için bir malzeme olmuş. Tabloları süslemiş, duvarları, en son da hazırladığı renk renk iç çamaşırı ve baby-doll’ların etrafını...

Mirza’nın işi, bu tüylü tasarımları giyecek tüylü modeller aramaya kalınca biraz daha zorlaştı. Ama sonra... yavaş yavaş hepsi ortaya çıkmaya başladı.

Tüylü kadınlar var ve aramızdalar, gördük! J

Fazlaları var, eksikleri yok! Söylemiş miydim, hiçbiri ne kısa kol giymeye çekiniyor, ne mini etek! (Gördüm gördüm, onları da gördüm....)

Son dört senedir epilasyon yaptırmayanı da var, hiç yaptırmamış olanı da!

Program sonunda, tam 32 kadın Shazia Mirza’nın defilesinde podyuma çıktı. Kimi evliydi, kimi bekar, kimileri ana-kızdı. Hepsi normal kadınlardı ve hepsi son derece tüylüydü...

Bense, bir daha yemek yerken bir tüy belgeseli izlememeye yeminli!

Yazının devamı...

60 yaşına ne kaldı

29 Mart 2007

Elton John’un 60’ıncı doğum günü partisi, beraberinde yepyeni bir tartışmayı gündeme getirdi. Haberlerde bile “Şu 60 yaş ne menem bir şeydir?” ya da “60’ında nasıl olmalı, nasıl olmamalı?” diye hararetli tartışmalar yapılıyor ciddi ciddi.

- Elton John da ne giymiş öyle!!! Cık cık cık! Hiç 60 yaşında giyinilir miymiş o kıyafet?

- Neden giyinilmesin, kıyafetlerin üstünde yaş sınırı mı varmış ki?

- Sen kaç yaşındasın?

- Asıl sen kaç yaşındasın? Ne o üstündeki genç işi deri ceket?

- ...

60 yaş tartışmaları pek bir alevli ama ben de tam Can’ın 2’nci doğum günü partisinden yüzüm gözüm meyve pastasına bulanmış bir halde dönmüşüm....

Anlamakta zorluk çekiyorum doğal olarak.

Yaşların değiştiğini kabul etmemek hakikaten imkansız. “Günümüzün 60’ı, geçmişin 40’ları” diyenler sadece otoriteler değil ki!

Bizler yaşıyor, gözlemle miyor muyuz sanki?

13 yaşındayken, 30 yaşına gelince saçlarımı kısacık kestirmeye karar vermiştim. 3 numara! Ve sadece yere kadar uzanan dümdüz beyaz elbiseler giyecektim!!!

Bu hayalimde neden bu kadar ısrarlı olduğumu bilmiyorum ama 20’mi devirdiğimde, bana komik gelen sadece ‘yaş sınırı’ oldu.

Hayali değil de o sınırı değiştirdim:

40 yaşına gelince saçlarımı kısacık kestirecek ve dümdüz beyaz, bazen de siyah! kıyafetler giyecektim yere kadar uzanan.... J

30’umu geçtim... 40’lara daha çok olsa da 40’larındaki Elizabeth Hurley ile Salma Hayek ile, 50’sine merdiven dayayan Sharon Stone’la tanıştım.

Söylememe gerek bile yok, şu 3 numara saçları, düz uzun elbiseleri 50’li yaşlardan da ileriye attım otomatikman!

Ve ben de tartışmaya başladım.

60 yaş için, 50 yaş için neden bir resim olmalı ki kafamızda diye...

Mesela neden saçlar belli yaştan sonra kısaltılmalı ki, zoru ne insanların o saçlarla –eğer hâlâ varsa?

Ya da neden deri pantolon giymesin ki 60 yaşındaki bir adam? Çevreye zararı, paralel bacaklı 20’lik bir kadının o pantolonu giymesinden daha mı çok ki?

Neden dövmeyi 15’inde gizlice yaptırmalı ki gençler, 60’dan sonra tüm zevklerini biliyor, kendini tanıyorken seçeceğin o dövmeden anlamlısı olabilir mi?

İşi sağlam tutayım. Hayalimi şöyleee epey bir ileriye atayım:

60’ları da geçiyorum..

Belki 72-73...

Cape Town’da yaşayan bir Şenay.

3 numara beyaz saçlar, tiril tiril kumları süpüren beyaz elbiseler...

Herkesin bir yaşlılık imajı var değil mi, kim ne söyleyebilir ki?

Yazının devamı...

60 yaşına ne kaldı

29 Mart 2007

Elton John’un 60’ıncı doğum günü partisi, beraberinde yepyeni bir tartışmayı gündeme getirdi. Haberlerde bile “Şu 60 yaş ne menem bir şeydir?” ya da “60’ında nasıl olmalı, nasıl olmamalı?” diye hararetli tartışmalar yapılıyor ciddi ciddi.

- Elton John da ne giymiş öyle!!! Cık cık cık! Hiç 60 yaşında giyinilir miymiş o kıyafet?
- Neden giyinilmesin, kıyafetlerin üstünde yaş sınırı mı varmış ki?
- Sen kaç yaşındasın?
- Asıl sen kaç yaşındasın? Ne o üstündeki genç işi deri ceket?
- ...

60 yaş tartışmaları pek bir alevli ama ben de tam Can’ın 2’nci doğum günü partisinden yüzüm gözüm meyve pastasına bulanmış bir halde dönmüşüm....

Anlamakta zorluk çekiyorum doğal olarak.

Yaşların değiştiğini kabul etmemek hakikaten imkansız. “Günümüzün 60’ı, geçmişin 40’ları” diyenler sadece otoriteler değil ki!

Bizler yaşıyor, gözlemle miyor muyuz sanki?

13 yaşındayken, 30 yaşına gelince saçlarımı kısacık kestirmeye karar vermiştim. 3 numara! Ve sadece yere kadar uzanan dümdüz beyaz elbiseler giyecektim!!!

Bu hayalimde neden bu kadar ısrarlı olduğumu bilmiyorum ama 20’mi devirdiğimde, bana komik gelen sadece ‘yaş sınırı’ oldu.

Hayali değil de o sınırı değiştirdim:

40 yaşına gelince saçlarımı kısacık kestirecek ve dümdüz beyaz, bazen de siyah! kıyafetler giyecektim yere kadar uzanan.... J

30’umu geçtim... 40’lara daha çok olsa da 40’larındaki Elizabeth Hurley ile Salma Hayek ile, 50’sine merdiven dayayan Sharon Stone’la tanıştım.

Söylememe gerek bile yok, şu 3 numara saçları, düz uzun elbiseleri 50’li yaşlardan da ileriye attım otomatikman!

Ve ben de tartışmaya başladım.

60 yaş için, 50 yaş için neden bir resim olmalı ki kafamızda diye...

/images/100/0x0/55eb07fbf018fbb8f8a6854fMesela neden saçlar belli yaştan sonra kısaltılmalı ki, zoru ne insanların o saçlarla –eğer hâlâ varsa?

Ya da neden deri pantolon giymesin ki 60 yaşındaki bir adam? Çevreye zararı, paralel bacaklı 20’lik bir kadının o pantolonu giymesinden daha mı çok ki?

Neden dövmeyi 15’inde gizlice yaptırmalı ki gençler, 60’dan sonra tüm zevklerini biliyor, kendini tanıyorken seçeceğin o dövmeden anlamlısı olabilir mi?

İşi sağlam tutayım. Hayalimi şöyleee epey bir ileriye atayım:

60’ları da geçiyorum..

Belki 72-73...

Cape Town’da yaşayan bir Şenay.

3 numara beyaz saçlar, tiril tiril kumları süpüren beyaz elbiseler...

Herkesin bir yaşlılık imajı var değil mi, kim ne söyleyebilir ki?

Yazının devamı...

“Bill Clinton olmak”

27 Mart 2007

Onu üzenler, benim düşmanlarım... J

Tabii acınacak durumda da değilim, odamda boy boy posterleri yok mesela! Yine de bir gün kendisiyle bir konferansta ya da bir kitapçıda kitabını imzalarken falan karşılaşırsam, nasıl davranabileceğim konusunda hiçbir fikrim yok. Düşünüp de kendimden utanmak istemiyorum.

O bize bir armağan biliyorumJ

Şaka bir yana gazete ve dergilerde eski başkan Clinton’ın fotoğraflarının boyutları git gide küçüldü... Hakkındaki programlar haftada birden, üç ayda bire düştü.

Doğal olarak tabii, üstüne iki dönem başkanlık seçimleri yapıldı değil mi?

Ne uzun ne acı bir boşluk!

Neyse ki şimdi şimdi aynı heyecanları, aynı mutluluğu ve umudu verecek, onun için ağlayıp savaşılacak yeni bir isim belirmeye başladı siyaset arenasında (ABD) ekranlarda, gazetelerde. Siyasetle ucundan azıcık bile ilgilenseniz, yine de onu kaçırmış olamazsınız. Amerika’nın 2008 Başkanlık seçimlerinin Demokrat Parti aday adayı Barack Obama’yı kaçırmış o-la-maz-sı-nız!

Clinton’ın başkanlık yemininde neredeyse ağlayacak olan ben, gözyaşlarımı Barack Obama için saklamaya başladım. O kadar iddialıyız! Hem de karşımızda Hillary Clinton olmasına rağmen. Yani bu yarı Bill Clinton’a karşı demek, olur şey değil!

/images/100/0x0/55ead3ebf018fbb8f8994670Her şey....

Her şey onu görmemle başladı...

Eşiyle birlikte el sallıyorlardı bana doğru – ekrana doğru - ve başkanlık yarışında olduğunu daha ilan bile etmemişti. Zenci değildi, beyaz hiç değildi. Arada kalanların, ne Avrupalı, ne Ortadoğulu olamamış bizlerin bakışı gibiydi bakışları. Hafif ezik, hafif kibirli. ‘Artık rahat ol!’ diyen, ama yine de gerginliği atamayan bir bedenle karşımdaydı.

Obama’yı ilk gördüğümde sevdim - love at first sight!

Yaptığım ilk araştırmalar da yanılmadığımı gösterdi bir kez daha, orta sınıf bir ailenin ‘arada’ kalan çocuğuydu o. Kendi ifadesiyle ‘Süt kadar beyaz bir anne’ ve ‘Kimseye benzemeyen simsiyah bir baba’nın çocuğu. O okuldan o okula kayıt yaptırmasına, annesinin yeniden evlenmesine rağmen yine de gittiği tüm okulların en başarılı öğrencisi.

Bütün itiraflarını – uyuşturucu kullanmak - başından yapan, bu sayede gelecek günlerin yükünü şimdiden atan samimi bir adam. (Ya da zeki demeliyim, nasıl olsa ortaya çıkacak!)

Bir tarafta, eşinin başkanlık döneminde bile hep kendi başkanlık günlerinin hayaliyle koşuşturan ve biraz da bu yüzden gerçek yarışın başında bile yorgun görünen Hillary Clinton, öteki tarafta yanına ‘Amerikan Rüyası’ hayalini, meslektaş eşini ve biraz da arada kalmış olmanın getirdiği o zengin karizmayı almış Barack Obama...

Keşke bir oyum olsaydı. O oy onundu...

Yazının devamı...

Babalar ve kızları

22 Mart 2007

Ve teklifi değerlendirerek ülkesine döndü. Hem böylece kızı için harika bir gelecek hazırlayabilecekti. Daha çok para kazanacaktı ne de olsa. Kızının geleceği için tabii. Daha başarılı olacak, daha çok tanınacaktı. Kızı gurur duysun diye tabii.

Tam beş yıl oldu.

Arkadaşıma göre, durumu gayet güzel idare ediyorlar. Her gün web-cam’den görüşüyorlar. Birbirlerine öpücük gönderiyor, dertleşiyorlar baba-kız. Planı da tam istediği gibi gitti. Baba başarılı oldu, kızı da onun parasıyla gül gibi yaşıyor oldu. Keman mı çalmak istedi, çaldı; ata mı binmek istedi bindi. Sık sık babasını ziyarete de gönderdi annesi.

/images/100/0x0/55ea4162f018fbb8f8743e58Arkadaşım tercihini kullandı ve baba-kız ilişkileri böyle oldu.

Oysa o hiç kız çocuk olmamıştı ki bilsin “Baba-kız ilişkisi gerçekte nasıl olur”u?

Gerçekte....

Babalar ve kızların ilişkisi o kadar özeldir ki, yan yana, yanak yanağa olmadıktan sonra bu ilişkiye değil dokunmak, teyet geçmek bile imkansızdır.

Yakalayamazsınız.

Gerçek acıtsa da, sonuçta bu bir tercihse eğer, böyle. Siz o baba-kızlardan olamazsınız aranızda binlerce kilometre varken.

Babalar ve kızların ilişkisi göz göze kurulur, o gözdeki yaşlı kirpik o kocaman yanağa değerken kurulur. Parmakları parmaklarınızdan geçerek televizyon izlerken, boş boş sokağa bakarken kurulur. Öylesine anları paylaşırken bir arada olmakla kurulur.

Nereye baktığınız, nerede olduğunuz, ne yaptığınız değildir önemli olan.

O küçücük kırılgan kız çocuk yüreğine verilen ‘Yanımda’ güvenidir, onu sizin babanız yapan.

Sizin ilk sevgilinizdir o, çünkü dün kız arkadaşınızın yanında size göz kırparak el sallamıştır. İlk öğretmeninizdir o, çünkü size Akdeniz makisini işten geldiği bir anda masaya eğilerek öğretmiştir. İlk ‘bodyguard’ınızdır, çünkü bakkala giderken karşınıza çıkan köpeğin tarafına geçmiştir, yer değiştirmiştir sizinle.

Kucağı o gece de dünyanın en güvenli kucağıdır, öbür gece de. Yarın da olacaktır bilirsiniz. Sizi kurtaramayacağı kötülük yoktur. Bir nefeste koşar gelir yanınıza, yakınınızdadır.

Gerçekte baba-kız ilişkisi böyledir. Ve bu ilişkiyi küçük kızlarına yaşatmak da yaşatmamak da babaların tercihidir.

Yazının devamı...

Deriiiiin bir rahatlama hissi

20 Mart 2007

Üff, ne de kokardı o ev şimdi...

Oysa insanın yaşı ilerledikçe, yaşamı zenginleştikçe, evinin de bir nevi çöpleşmesi kaçınılmazmış. Bir nevi çöpleşmek tabii çöp evleşmek değil!

Yakın çevremdeki insanların, hep anılarla dolacak bir çatı katı, olmadı bodrum hayali var. Amaç evi değil, o sınırlı mekânları çöpleştirmek olmalıJ

Sandık sandık, kutu kutu geçmiş kokan bir çatı katı. İçinden gelinlik sarkan ceviz bir sandığa, gidilen ülkelerin metro haritalarının saklandığı yaldızlı mukavva kutulara ev sahipliği yapan bir çatı katı.

/images/100/0x0/55ea9b17f018fbb8f88af22aFena gözükmüyor bir an için. Ama benim için o kadar imkansız ki.

Atarım ben.

Hiç biriktiren bir insan olmadım. Olamadım. Eski kıyafetler, beğenmediğim ucuz hediyeler, dolaptaki iki günlük yiyecekler... atarım hepsini. Tabii bu listeye anılar da eklidir. Hiç geride köşede kalmış sinema biletlerim, ilk defterlerim, son mektuplarım, özel günlere ait kurutulmuş güllerim olmadı, olmaz. Yaşamışımdır, yeter.

Biriktirmeye, elimde tutmaya kalksam bile kendimi kandırırım, iki gün sürer.

Üçüncü kez elime ulaştığında yine çöpe gider.

Lisede sevdiğim çocuğun kağıt mendilini sakladığımı hatırlıyorum, bir kız arkadaşıma uyup. (Şimdi ne kadar iğrenç göründüğünü biliyorum ama öyle değil... Yani kullanılmış değil. Benim ihtiyacım olunca bana mendil uzatmıştı sınav sırasında. O şekilde elime ulaşan bir kağıt mendil bu! ) Bu mendilin saklanması bile iki ay ancak sürmüştü. Bir gün defterimi karıştırırken arasında bulmuş ve “Aman!” diye atıvermiştim, hem de hâlâ aşıkken.

“Şu gerekli mi” sorusunun cevabı bende hazırdır: “Yoo... At gitsin!” Bunu söylerken dönüp de o ‘şu’ya bakmam bile.

Öyle bir imajım var ki ev ahalisinde, benim kapının önüne atılacak diye koyduğum her poşet didiklenmeden atılmaz; “Şenay kimbilir neler atmıştır yine...” Bu sayede lise günlüklerim annemde hâlâ. Ben atmışım, o bulup saklamış.

Mutlu muyum bir iki senede bir o günlüklerin sayfalarını karıştırmaktan? Ya da yine onun atmaya kıyamadığı bebeklik giysilerime dokunmaktan.

Kocaman bir itiraf geliyor: Mutluyum!

Yine de şu hafiflemenin dayanılmaz tatmininden uzaklaşamıyorum. Beni çatı katı hayalinden fersah fersah uzaklaştırırken bile...

Yazının devamı...