"Selim Akçin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Selim Akçin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Selim Akçin

Suda yanmalı ateşte boğulmalıyım

13 Şubat 1999
Selim Akçin

Akşam televizyon izlemeliyim. Sabah işe gelmeliyim. Her gün yaptığım gibi. Perşembe hariç. Bir günlük tembelik hakkım o. Beşinci kata çıkmalıyım. Kelebek katına yani. Yazımı yazmalıyım. Beğendiklerimi, kim ne der diye düşünmeden savunmalı, begenmediklerimi de kim ne der diye eleştirmeliyim. Sayfa için günlük programları seçmeli, yemek yemeli, arkadaşlarla konuşup çay içmeliyim. Yazıma başlamalıyım. İçimden bir kez okumam gerek. Kendimle hesaplaşmalıyım. Acaba eleştirdiklerime gereğinden fazla mı yüklendim? Ya da bazılarını gereğinden fazla mı beğendim. Bir kez daha ama bu kez sesli okumalıyım. Televizyon izlerken, sinir krizi geçirdiğimi unutmamalıyım. Ama o sinir anıyla yazı anını birbirinden ayırmalıyım. Kırdıklarımın, üzdüklerimin, sevindirdiklerimin listesini çıkarmalıyım. Şirket muhasebesi defterine bakarak değil, içimdeki sesi dinleyerek. Sonra yazıyı bitirmeliyim. Sayfayı da günü de.

Ertesi gün, her gün aynı şeyi yapmanın verdiği rutinlikle, güvenle tekrar işe gelmeliyim. Bu arada başka şeyler de yapmalıyım. Sinema, futbol gibi. Hep ekranın karşısında geçmez ya ömür. Mesela kitap da okumalıyım. Mesela yine Bukowski olmalı bu. Kitaplarını okumuş, hemen her erkek gibi ona özenmeliyim. Gamsızlığına, sinikliğine, istediği gibi yaşamasına. Terk etmeyi bildiği ve bu kadar kolay vazgeçtiği için de kıskanmalıyım onu. Alışkanlıklarından nasıl da kurtulduğunu hatırlamalıyım. Yine de yaşadıklarını, benim yaşamamın ne kadar zor olduğunu onun kitabını okuyanlar ve beni tanıyanlar kestirebilir. Hala bir şansım var. Son şiir kitabına adını verdiği ‘‘Suda Yan Ateşte Boğul’’ emrine uymalıyım. Buralardan sessizce gitmeliyim. Bir başka yerde yeniden karşınızda olmak için. Biliyorum zor ama, suda yanmalı, ateşte boğulmalıyım.

Görüşmek üzere.

Yazının devamı...

Telekritik

11 Şubat 1999
Selim AKÇİN

Biz hep ezeriz

Türkiye'de son zamanlarda üzerine en çok söz edilen insanlardan biri Mehmet Ali Erbil. Medyada, evde, kadınlar arasında, gazetelerde hep bir şekilde Mehmet Ali Erbil'le karşılaşıyoruz. Çünkü Erbil'in yaptıkları genelin anladığı anlamda normal değil. Bir başkası söylerse kızılacak bazı sözleri o söylediğinde çok batmıyor.

Mehmet Ali Erbil'in enerjisine de şaşmamak elde değil. Haftanın beş günü, iki-üç saate yakın ‘‘Çarkıfelek’’ gibi reyting sıralamasında üst sıradan inmeyen bir programı sunacaksın, program biter bitmez de soluğu Maksim Gazinosu'nda alacaksın. Orada da en az kendin gibi ünlü isimlerden; İbrahim Tatlıses ve Muazzez Abacı'dan replik çalmaya çalışacaksın. Valla bravo. Erbil'in bunu sadece para için yapmadığına inanıyorum. Ama niye yaptığını da merak ediyorum. Para değilse ‘‘bu müthiş çabanın nedeni ne’’ sorusunu kendime hep soruyorum. Ve galiba bu sorunun yanıtının olmadığını da biliyorum. Sonra ayrıca bu sorunun yanıtı ‘‘sadece para için’’ olsa ne olacak diye de düşünüyorum.

Bizi, dertlerimizle başbaşa bırakmayıp türlü varyasyonlarla oyalayan, birkaç saatliğine de olsa günlük koşuşturmalardan sıyıran, ‘‘dobrovski’’ diyerek gülmemize neden olan, yanına aldığı güzel kızlar sayesinde Türkiye'de yeni bir nesil varmış dedirten bu adam, küpünü doldursa ne olacak? Mehmet Ali Erbil'siz, Reha Muhtar'sız, Beyaz'sız, Cem Yılmaz'sız, Yılmaz Erdoğan'sız, Hülya Avşar'sız, Güner Ümit'siz bir yaşam daha renkli mi geçecek? Bence hayır.

Eğer biz, kendi ‘‘küçük’’ dünyamızın bize kazandırdığı bazı önyargıları bir kenara itersek yukarıda adını saydığım ve sayamadığım isimlerle daha rahat yaşarız. Zaten yaşıyoruz ama hayatı kendimize ve onlara ziyan ederek. Niye onu yaptın, niye bunu yaptın sorgulamasını hep üzerlerinde tutarak. Üstelik onlara reytinglerin en fazlasını vererek. Sizleri izleriz ama bir yandan da ezerizi hep göstererek.



Yazının devamı...

Telekritik

10 Şubat 1999
Selim AKÇİN

Gösteriş dünyası

Kanal D'de bir müzik programı var: Zirvedeki On. Daha önce farklı isimler sunuyordu. Ben de uzun zamandır bu programa denk gelmemiştim. Denk geldiğimde dengem bozuldu diyebilirim. Çünkü bizim alıştığımızın dışında bir sunucu vardı karşımda: Sanal bir sunucu. Hani şu Japonlar'ın icat ettiği robot türünden. Benim izlediğim bölümde sanal sunucunun konuğu Yavuz Bingöl'dü. İzleyenler bilir Bingöl, katıldığı şov programlarında pek konuşmayı sevmez. Herkesi konuşturan Beyaz'la, Bingöl'ün programını ben bir konuşamama klasiği olarak hep hatırlarım mesela. İşte o Yavuz Bingöl, karşısında enteresan mimikler yapan, sevimli küçük kızlar gibi konuşan garip bir yaratık görünce ne diyeceğini hepten şaşırdı. Ben de sıkıldım işin doğrusu. Televizyon denen şey zaten soğuk bir aygıt. Üzerine bir de yine teknolijinin son buluşu robot eklenince soğukluk iyice artıyor. Benim ricam o ki, eğer sunucu değiştirmek isterseniz, kanlı canlı olsun. Robotu hiç çekilmiyor...

Dünya gösterişi seviyor. Daha önce Diana için yapılan görkemli bir cenaze töreni de Ürdün Kralı Hüseyin için düzenlendi. Bütün dünya liderleri, Ürdün'de buluştu. Cenaze dünya televizyonlarından yayınlandı. İşin bir boyutunda krallık, kraliçelik gibi gittikçe eskiyen ve bir o kadar daha cazip hale gelen kurumların payı vardı. Malum, kralların aşkları, yatak odaları ve geceleri hep merak konusu olur. Şu dünyada kaç tane kral kaldı ki yeterince ilgi gösterilmesin. İşin diğer boyutu elbette siyasi. Ürdün'ün Ortadoğu'daki rolü belli. Cenazeye ve krallık yeminine olan ilginin bir yanında da bunlar yatıyordu. İşte bütün bu denklemlerden ortaya bir tek sonuç çıkıyor. Hepimiz gösterişi ziyadesiyle yaşayan kralları ve kral seviyesindeki insanları merak edeceğiz. Onların doğum günlerini, nikah ve cenaze törenlerindeki muhteşem şaşaayı hep birlikte izleyeceğiz.

Ha bu arada Ürdün'ün dış borcu tam altı milyar dolarmış. Bunu da bir söyleyen olursa bileceğiz.



Yazının devamı...

Telekritik

9 Şubat 1999
Selim AKÇİN

Kim sanatçı?

Herkesten, iki turlu seçim, ekrandaki şiddet, enflasyon, geçim derdi, ekonomik kriz gibi ‘‘sosyal meseleler’’i ele alan programlar beklemiyoruz. Kafayı dağıtayım, güleyim, eğleneyim, hoşça vakit geçireyim, magazin dünyasında ne olmuş onu da bileyim istiyoruz. Sadece bu da değil. Okan Bayülgen'in iki hafta önce ‘‘Zaga’’da irdelediği, 1980'li yılların Afrodit'i bugünün ‘‘neremi neremi’’ şarkısının yıldızı Banu Alkan'ın, neden bu kadar popüler olduğunu da merak ediyoruz. Yoksa gecenin kör bir vaktinde, kendine sanatçı sıfatını yakıştıranların Banu Hanım'a karşı sarfettiği galiz küfürleri niye dinleyelim, gözlerimiz kan çanağına dönünceye kadar.

Hem yine kendine sanatçı sıfatını yakıştıranlara göre, bu şarkı cinselliği çağrıştırıyormuş. Banu Hanım, ‘‘neremi neremi’’ derken dudaklarını bir başka yapıyor, gözlerindeki bakış şuhlaşıyormuş. Böyle olmamalı diyor, kendine sanatçı diyenler.

Böyle olmamalı diyenler, kendi sunduğu yarışmalarda onlarca kızı yarı çıplak ekrana çıkardıklarını hemen unuturlar. (Erhan Yazıcıoğlu)

Böyle olmamalı diyenler, Banu Alkan'ın birbiri ardına film çevirdiği zamanlarda yine Banu Alkan gibi mayolu halleriyle ekran karşısına geçip, ‘‘kötü kadın’’ rollerini gayet güzel oynadıklarını unuturlar. (Songül Ülkü)

Benim yüze aşkın bestem var deyip böyle olmamalı diyenler ise çektikleri klipte gömleklerinin düğmelerini göğüslerini gösterecek şekilde açmakta beis görmezler. (Naşide Göktürk)

Şimdi ben tüm bu hatırlatmaları ‘‘böyle olmaz’’ diye yapmıyorum. Ben sadece ‘‘ele verir talkını kendi yutar salkımı’’ atasözünü hatırlatıyorum. Yoksa, şov dünyasıdır bu, sınırları iyi çizerseniz kimi neremi neremi der, dudaklarıyla öpücük gönderir, kimi alır yanına güzel kızları yarışmasını paşa paşa sunar kimi dans eder, kimi de ‘‘yakalarsam muck muck’’ der Fransa'da işi götürür.



Yazının devamı...

Tekzip dediğin

8 Şubat 1999
Selim AKÇİN

Cumartesi günü bazı kanallar bir tekzip yayınladı. Tekzibi gönderen eski mankenlerden Cem Kuzu. Hatırlarsınız Sibel Can'a şantaj yapan bir Can Kuzu vardı, bu Cem'le Can da o dönemde birbirine karışmıştı. Bazı basın organları Cem yerine Can demişlerdi. Bunun basit bir hata olmadığı açık. Eski manken ve bu olayla ilgisi olmayan Cem Kuzu, mutlaka mağdur olmuştur. O da mağdurluğunu gidermek için tekzip kararı çıkarmış. Tekzip ama nasıl bir tekzip. Cem Kuzu, olayla ilgisi olmadığını makul bir şekilde anlatmış ama ondan sonra uzunca bir süre, kamuoyunda Adnan Hocacılar diye bilinen Bilim Araştırma Yayma Vakfı'nın propagandası var. Ne kadar güzel ahlaklılar, ne kadar iyiler, ne kadar anarji ve törere karşılar falan filan. Bence o olayda mağdurluk kişiseldi, karşılığında yayınlanan tekzibin de kişisel olması gerekirdi. Bu durumda insan, kimi kime şikayet edeceğini, kimden medet umacağını bilmiyor.

Mehmet Tezkan ile Hakan Aygün'ün hazırladığı ‘‘Aslında Ne Oldu’’ giderek oturuyor. Bir de halkın sesini alayım diyerek kahveden bağlantı yapılmasa, kahvedekiler stüdyoya gelse, orada güzel güzel konuşsalar, alkışlar olmasa program daha iyi olacak gibi. Bu hafta, Fatih Altaylı'nın ‘‘Teke Tek’’te başlattığı seçim tartışması vardı. Ben Mehmet Tezkan'ın programa daha iyi hazırlandığını görüyorum. Dahası programı yönlendirmesi, akması gereken mecraları bulması ve birikimi itibarıyla böyle bir tartışma programı için uygun bir isim. Belki stüdyodaki duruş noktaları üzerine biraz daha çalışsa ‘‘tam’’ olacak.

Ben Berna Laçin'im. Soru sorarım, tiyatro oynarım, tiyatroyu mankenlere karşı savunurum, Beyaz'ın programına çıkarım, Beyaz'dan çok konuşurum, onu da sustururum, milleti de şaşırtırım, rahatlığa devam ederim, üstümü çıkarırım, kombinezonla kalırım, dans ederim, konuşmaya devam ederim, herkesi şaşırtırım. Ben Berna Laçin'im.



Yazının devamı...

Kadınsı erkekler ve kabadayılar

7 Şubat 1999
Selim Akçin

Kanal 7'de İsmail Türüt'ün programı var. Türüt'ün bazı hareketleri nedense bana İbrahim Tatlıses'i hatırlatıyor. Şarkı söyleyeni değil de şovmen Tatlıses'i. Türüt'ün de hareketleri, sözleri, aklına estiği gibi. İşte ‘‘Karadenizli İbrahim Tatlıses’’ diyebileceğim Türüt'ün son programındaki konuğu Ahmet Şener adında bir şarkıcıydı. Benim izlediğim bölümde bu şarkıcı Zeki Müren'in seslendirdiği bir parçayı ziyadesiyle ona benzeterek söyledi. Hal ve tavırlar da rahmetliyi andırıyordu. Her şey normal giderken Şener Bey şarkının ‘‘öptüğüm o ıslak dudaklarından’’ bölümünü ‘‘öptüğüm o ıslak yanaklarından’’ olarak değiştirdi. Anladığım kadarıyla mutaassıp bir kanalda olduğunu düşündü ve güzelim şarkıda küçük bir oto kontrole gitti. İşin kötüsü onun bu sansürü, benim aklıma öpülen ıslak dudaktaki güzel duyguyla öpülen ıslak yanaktaki alakasız duyguyu getirdi. Doğrusunu söylese böyle ‘‘erotik’’ şeyler düşünmeyecektim.

Show TV'de bir dizi var: Deli Yürek. Kadrosunun bir bölümü ‘‘Süper Baba’’dan. Yönetmen Osman Sınav da bir dönem ‘‘Süper Baba’’yı çekmişti. Hatırlarsanız ‘‘Süper Baba’’, hayalimizdeki bir mahalle ve hayalimizdeki aile ilişkileri üzerine kuruluydu. Dostluk, dayanışma ve sevgi de temel unsurlardı. İşte ‘‘Deli Yürek’’, bunların tam tersi bir dizi. Deli yürekli bir delikanlı, ki anladığım kadarıyla da hakikaten deli, Robin Hood misali ortada dolaşıyor. Birilerini dövüyor, kurşun sıkıyor, öldürüyor. Tamam sonuçta kötüden alıyor, iyiye veriyor ama bütün bunları şiddetle yapıyor.

Çocukların kendilerine model aradığı televizyonlarımızda elde kadınsı erkekler ve kabadayılar kaldı. Yeni yetişecek neslin, iki seçimi de biraz hazin değil mi? Ya kadınsı olup şöhret olacaklar ya da vurup kırarak. Sakın kimse bana ülke gerçeğinden, mafyasından bahsetmesin, ülkeye bunlar hakim demesin. Ondan da yeterince mustaribiz.



Yazının devamı...

Telekritik

4 Şubat 1999
Selim AKÇİN

Sözün özü

Abdi İpekçi Cinayeti'nin yirminci yılına girdiği 1 Şubat akşamı ana haber bültenlerinde ve gece haberlerinde İpekçi'yi anan programlar vardı. Bu programlar içinde NTV'de dönemin içişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'le yapılan ayrıntılı röportaj ile Kanal D'de Tuncay Özkan'ın hazırladığı ‘‘Abdi İpekçi Belgeseli’’ öne çıkan yapımlardı. Tetikçi Ağca, suç ortağı Yavuz Çaylan, Ağca'nın avukatı Doğan Yıldırım ve İpekçi'nin kızı Nükhet İpekçi ile konuşan Özkan, İpekçi Cinayeti'yle bugünkü Susurluk Çetesi arasındaki bağlantıya dikkat çekti, Çatlı'nın da ismini vererek. Belgesel çok yeni şeyler söylemese de ekrana geldiği gün itibarıyla çok önemliydi. Zira bazı kanallardaki yeri Sibel Can haberinden sonraya düşen İpekçi için bu hatırlatma bile önemliydi.

Nazlı Ilıcak'ın hazırladığı ve pazartesi günleri ekrana gelen ‘‘Sözün Özü’’ programını kaçırmamaya çalışıyorum. Bir kere Ilıcak, programına iyi hazırlanıyor. Bunu, sorduğu sorulardan, yanıtı dinlemesinden ve karşı soru sormasından anlıyorum. Sadece bu da değil. Seçtiği konuklar, yelpazenin bir yerini kaplamıyor. Belki de, Kanal 7 ve Ilıcak'ın, hep bir yere ağırlık verecekmiş hissine kapıldığım için, bu ‘‘çoksesliliği’’ önemsiyorum. Mesela Fazilet Partisi'nin ele alındığı bu haftaki programa üniversite profesörleri, gazeteci Ali Bayramoğlu katıldı ve tartışma farklı düşünceler etrafından gelişebildi. Bir de konular; islam, askerlerin siyasi yaşama etkisi, üniversitedeki başörtüsü sorunu çerçevesinden çıkarsa, ‘‘Sözün Özü’’ daha iyi olacak.

Basketbol tutkunları için cuma gecesi sabaha karşı önemli bir gün. Çünkü o gün Amerikan Profesyonel Basketbol Ligi yani NBA başlıyor. Eee ne yapalım o kadar geniş çanak antenimiz yok ki anında izleyelim diyebilirsiniz. Ama demeyin, çünkü Kanal D, bu heyecanı evlere taşıyor. İlk maç cuma gecesi saat 03.00'te, New York'la Orlando arasında. Canlı izlemek isteyenlere duyurulur. Eğer hem basketbolu hem de uykuyu seviyorsanız bir gün sonra 16.20'de tekrarı olduğunu da hatırlatayım.



Yazının devamı...

Telekritik

3 Şubat 1999
Selim AKÇİN

Barıştıramadılar

Cumartesi akşamı, yıkılmayıp ayakta kalanlar ‘‘A Takımı’’nda ilginç sahnelere tanık oldular. Sanıyorum sabahın beşine doğruydu. Önce Mahsun Kırmızıgül'le konuşuldu. Kırmızıgül, orada bulunanlar tarafından İbrahim Tatlıses hakkında söylediklerinden dolayı alkışla protesto edildi. Sonra Bülent Ersoy aradı. Zeki Müren'le ilişkilerini anlattı. Bazı güçler Müren'i koruyordu. Ersoy, kazandığı ödülleri de bu yüzden alamıyordu. Ama yine de Zeki Müren'i çok seviyordu. Bayramlarda seyranlarda halini hatrını soruyordu. Hatta ölene kadar onun -deyim Ersoy'a ait olduğu için rahatlıkla yazıyorum- ‘‘konsolos köpeği’’ olmuştu. Ersoy da meğer bu konuşmayı Mahsun'a ders olsun diye yapmış. Mahsun, kendisine verilen derslerden etkilenip, bir daha aradı. Savaş Ay, Mahsun'a küs gibiydi. Mahsun'un kendisinden büyük biriyle barışmamasına müthiş kızmıştı. Bak bu kez şansını iyi kullan diye uyardı. Ekranı dolduran koca koca adamlar, hep birlikte ‘‘barış barış’’ diye bağırdılar. Arada İbrahim Tatlıses de aradı. Barış sağlanacaktı, eğer Mahsun'un ‘‘ama’’ları olmasaydı. O ‘‘ama’’lar başta Savaş Ay olmak üzere herkesi çileden çıkarıyordu. Ben sabahın beşinde bunların bir rüya olup olmadığını düşündüm. Mesela ben MTV izliyordum ve orada bir sunucu, Jon Bon Jovi'ye, Sting senin ağabeyin sayılır hadi barış diyordu. Ama çabuk uyandım.

Savaş Ay, kendisini Tatlıses'le Kırmızıgül'ün barışmasına adamıştı. Hep de toplumsal barışa olan ihtiyacımızı öne sürerek. Sanki ortada birbirine silah çekmiş, yumruk atmış insanlar varmış gibi. Mahsun, barışacam dese barışmanın nerde yapılacağı ve reytingin nereye yazılacağı belli. Netice itibarıyla her iki tarafın beyanlarından anlaşılacağı gibi sorun ticari. Savaş Ay, bu ülkede ticari nedenlerle küs olanları barıştırmaya kalksa ne A Takımı yeter, ne ömrü. Sonra yaşı küçük de olsa, barışmak da küsmek de insan haklarından biri. Bu hak kimseye zarar vermiyorsa, barışmadı diye birine ‘‘savaş’’ açmak saçma değil mi?

Hem hatırlarsınız, Kırmızıgül, Özcan Deniz'le de küsmüştü. Sonra barıştılar. Ben bilmiyorum, eğer biliyorsa Savaş Ay beni düzeltsin, o ikisi barışınca toplumsal barış sağlandı mı bu ülkede.



Yazının devamı...