"Sefer Levent" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sefer Levent" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sefer Levent

Dur çocuk, şimdi paydos zamanı

21 Şubat 2017

Hürriyet’in dün yayınladığı ‘Küçükpazar’ın çocuk işçileri’ manşeti günün en çok tartışılan haberi oldu. Okul çağındaki çocukların okulda olması gerekirken İstanbul Fatih’te havalandırmasız atölyelerde çalışmak zorunda kalması ne kadar acıydı.

Ancak acımıza acı katan başka bir gelişme daha yaşadık dün. Başta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olmak üzere olayın peşine düşen, çocuk işçi çalıştırılmasına engel olmak üzere çırpınan kurumların yanı sıra susmamızı isteyenler de çıktı.

Gündeme getirdiğimiz her olay sonrası “algı yönetmekle” suçlanmaya alışmıştık ama bu seferki hakikaten acımızı katladı.

BBC’nin aylar önce yaptığı bir haberi örnek göstererek karşımıza çıkan, kazandığı parayı her şeyin önüne koymaya alışmış bazı yöneticiler, çocuk işçi haberini görmezden gelmemizi talep etti.

Evet, “Bugün itibariyle üzerimize ne düşüyorsa yapacağız. Biz de konuyu araştıracağız, eğer çocuk işçi çalıştıran varsa kendimiz teşhir edeceğiz” demek yerine susmamızı isteyen de çıktı.

Ama bu konuda susmaya hiç niyetimiz yok.

Çocuk işçinin Suriyelisi, Türk’ü, Türkmeni, Iraklısı olmaz.

1400 liralık asgari ücretli işçi çalıştırmak yerine okulda, annesinin yanında olması gereken çocuklar ayda 400 lira verilerek sömürülmüyor sadece. Aynı zamanda o çocukların geleceği de sömürülüyor, ellerinden alınıyor.

Tekstil atölyelerinde, tamirhane köşelerinde, modern kölelik hikayeleri yazılıyor, topluma kazandırılması gereken çocuklar dayakla büyüyor, cahilliğe itiliyor, farkında mısınız?

“O çocuklar çalışmazsa evlerine ekmek götüremeyecek. İstediğiniz bu mu” diyenlere gelince...

O çocuğun evine götüreceği 400 liraya mahkum bir aile varsa bu toplumda, ki var... O zaman bu aileleri tespit etmemiz, vatandaş olarak, sosyal devlet olarak ne gerekiyorsa yapmamız gerekmiyor mu? O çocuğun evine götüreceği 400 liraya muhtaç aileler varsa, gerçekten bir şeyler yanlış değil mi?

Ses çıkarmayarak, o çocuklara layık gördüğünüz hayatı kendi çocuklarınıza reva görür müsünüz?

Bir an için kendi çocuğunuzu o atölyelerde görseniz ne hissedersiniz? Siz, çocuğunuzun okul hayatını kaç liraya değişirsiniz?

O çocukları kaderine terk edip gözlerimizi kapatacak mıyız, yoksa başta devlet olmak üzere üzerimize düşen ne varsa yapacak mıyız?

Geç olmadan karar vermeliyiz...

Hemen şimdi...

 

Yazının devamı...

Kart borcunda faizin iki yüzü

18 Şubat 2017

ASLINDA bu konuyu kasım ayında ele almıştım. Fakat konuyla ilgili o kadar çok elektronik posta ve telefon alıyorum ki, tekrar yazmam gerektiğini düşündüm. Hatırlarsanız geçtiğimiz yıl 21 Eylül’de hükümet önemli bir karar aldı ve banka kredi kartı borçlarının 72 aya kadar yeniden yapılandırılabileceğini açıkladı. Konuyla ilgili düzenleme Resmi Gazete’de 27 Eylül 2016’da yayınlandı. Düzenleme kredi kartlarında bu tarihe kadar olan borçların yeniden yapılandırılmasını kapsıyordu.

Ben de kasım ayında ele aldığım yazıda bu borçların kredi kartında borçlandırılması durumunda faizin yüksek olduğunu, tüketici kredisi faizlerinin daha düşük olduğunu belirtmiştim.

72 aylık kart borcu yapılandırmasından faydalanan faydalandı. Kredi kartlarıyla ilgili sorun bitti mi? Hayır. Bankalar Birliği’nin verilerine Aralık 2016 itibariyle toplam 82 milyar liralık borç stoku var. Bunun yüzde 9.4’ü tasfiye olacak alacaktaymış. Yani tamı tamına 7.7 milyar liralık borç ödenememiş ve tasfiyeye düşmüş.

Ekim ayında ise toplam kredi kartı borçlarının yüzde 10’u tasfiyeye düşmüş durumdaymış.

ÇARE OLDU MU HAYIR

Peki, kredi kartları neden tasfiyeye düşüyor. Borç ödenemediği için. Öncelikle altını çizelim. Burada hesapsız harcama yapan, kredi kartını ödeme aracı değil de bir nevi borçlanma aracı olarak gören tüketicilerin yani bizlerin de kusuru var.Kredi kartı harcamalarının nasıl yapılacağı, limitlerin nasıl kullanılacağı konusunda kapsamlı bir bilinçlendirme çalışması yapılması şart.

Cebimize girmeyecek parayı harcadığımız sürece ne bu yapılandırmaların arkası kesilir, ne de faiz girdaplarının sonu gelir.Peki ama hükümetin yaptığı düzenleme kart borçlusunun bugüne kadar biriken borçlarının ödenmesine çare oldu mu? Bu sorunun cevabı da bence hayır.

Bir kere kart borcunun yeniden yapılandırılması sırasında önemli ayrıntılar gözden kaçırıldı. Kart sahipleriyle banka arasında bir sözleşme var. Tüketici bu sözleşmeyi imzalamakla birlikte tüm koşulları kabul etmiş oluyor. Banka da sadece vatandaşa değil yasalara karşı da sorumlu. Düzenleme kart borçlarının 72 aya kadar yapılandırılması diye çıkınca borçlar kart üzerinden yapılandırıldı. Böylece zaten borcunu ödeyemeyen borçlu yeni bir faiz yüküyle karşılaştı. Nasıl mı? Örneği ile açıklamaya çalışayım.

MÜTHİŞ FAİZ FARKI VAR

Bugün bir bankanın yolunu tutup, bir şekilde kredi kartınızda biriken ödeyemediğiniz borcu taksitle ödemeyi teklif ettiğinizi düşünelim. Banka borcunuzu kart üzerinden taksitlendirirse yüzde 2 civarında aylık faiz uyguluyor. Tüketici kredisi ile kart borcunuz kadar borçlanırsanız faizler yüzde 1.15 civarında. Arada müthiş bir fark var. Peki bankalar niye bu yola gidip size borç vermiyor. Çünkü yasal olarak onların da elini kolunu bağlayan durumlar var. Bir kere gecikmiş borcun üzerine bir de tüketici kredisi verecekler. Bankalar öyle herkese teminat olmadan kredi veremiyor. Ayrıntılara Bankalar Birliği’nin internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Kaldı ki bu kredi bir de borcunu geciktirmiş yasal takip aşamasına girmek üzere olan kişiye verilecek. İşin içinde bir de kredi kartı var. Bu kartın limitinin kapatılması durumu var. Yani yasal sorumluluk tarafında da bir sürü prosedür var.

Peki ödenemeyen kart borçları nasıl yapılanmalı?

Ödenemez durumdaki kart borçlarının yeni bir yasal düzenleme ile tüketici kredisine yönlendirilmesi hem bankaların hem de tüketicilerin işini kolaylaştıracaktır. Bankaların alacaklarını tahsil etme şansına kavuşabileceği böyle bir yasal düzenleme yapılabilmesi durumunda bundan tüketiciler de kârlı çıkacaktır. Mevcut durumda bankaların bu borçları tahsil etme, tüketicinin de ödeyebilme şansı yok.

TÜKETİCİ KREDİSİ KULLANIP KAPATIN

EĞER yeni bir yasal düzenleme yapılmazsa ve kart borcunuzu kapatmakta da çok zorlanıyorsanız gecikmeye düşerek kredi kullanamama durumuna gelmeden önce çare arayın. Kendi bankanızdan kullanamasanız bile başka bir bankadan tüketici kredisi kullanarak tüm kredi kartı borcunuzu kapatın. Kart limitinizi de tüketici kredisi borcunuz tamamen bitene kadar iptal edin. Hem tüketici kredisine borçlanıp bir de üzerine karta borcum kalmadı diyerek kredi kartınızla yeni borçlar yaparsanız kurtuluş şansınız kalmayacaktır.

DOLANDIRICILAR İŞ BAŞINDA

TELEFON, internet derken şimdi de posta dolandırıcıları iş başında. Aman dikkat diyorum. Bankalar Birliği Hakem Heyeti’nin adını kullandıran bir çetenin oyununa kanmayın. Bakın bu çete nasıl para koparmaya çalışıyor? Bana ulaşan bir elektronik postayı aynen aktarıyorum:

“3 gün önce aradılar beni cep telefonumdan. ‘Türkiye Bankalar Birliği Tüketici Hakem Heyeti’nden arıyoruz’ dediler. Bankalarda masraf iadelerinden 1400 liram birikmiş. Kargodan ‘ödemeli’ bir belge geleceğini, ödeyeceğim paranın da 1400 lirayı tahsil ederken geri ödeneceğini belirttiler. Adresimi aldılar. Bir gün sonra bir daha aradılar, yine aynı şeyleri tekrarladılar. İnternetten araştırdım. Dolandırıcı olduklarından şüphelendim. Kargo geldi kabul etmedim. Sonra bir telefondan tekrar arandım. Yine Türkiye Bankalar Birliği hakem heyetinden aradıklarını söylediler. Kargoyu 79 lira karşılığında almak zorunda olduğumu, almazsam hakkımda dava açılacağını öne sürdüler. Bankalar Birliği Tüketici Heyetini aradım. Onlar bu konuda dolandırıcılık olduğunu doğruladılar. Son olarak tekrar aradılar ve kargoyu almadığım için asli hukuk davası açılacağını öne sürdüler. Sonra bana tehdit mesajları geldi. Ben dolandırıldığımı anladım ama anlamayanlar olabilir. Lütfen bu konuyu gündeme getirin. K.Ö.”

Duyarlı okurumuza teşekkür ediyorum. Hiç kimse sizi telefonla arayıp bankalarda iade paranızı bulduğunu söyleyemez. Çünkü sizin izniniz olmadan kimse sizin banka hesaplarınıza ulaşamaz. Kaldı ki almadığınız para için de kargo için de size dava açılamaz. Aman bu oyunlara kanmayın.

Yazının devamı...

Hangi evi almalısınız?

11 Şubat 2017

KAMPANYALAR havada uçuşuyor. Sıfır faizler, 240 aya ulaşan vadeler... Vergi indirimi başta olmak üzere hükümetin verdiği teşviklerin de etkisiyle konut satışları doludizgin gidiyor. Bu ara, “Hangi evi alayım” sorusu pek revaçta. “Neresi prim yapar”, “Hangi ev kullanışlı”, “3 oda 1 salon mu kârlı, 1+1 mi”, “Şu semtten metro geçecekmiş değil mi, orası mı mantıklı”, “Falanca ilçeye üniversite de kurulacakmış, değerlenir mi” sorularını sıkça duyuyoruz.

Herkes ya oturacağı ulaşımı kolay konforlu bir evin hayalini kuruyor ya da kısa sürede verdiği paranın çok üzerinde bir kazanç sağlayacak yatırımın derdinde. Üzülerek gözlemliyorum... Çoğunluğun, ‘alacağı ev nasıl inşa edilmiş, depreme ve diğer doğal afetlere ne derece dayanıklı, yasal belgeleri var mı yok mu’ ilgisi yok. Bakın Türkiye deprem kuşağında bir ülke. Son günlerde Çanakkale’de arka arkaya yaşanan sarsıntılar, Ayvacık’ta köylülerin çektiği sıkıntılar, bırakın şehirleri köylerde bile evlerin ne derece sağlam olması gerektiğini ortaya koydu.

Türkiye’nin doğusundan batısına, ilinden ilçesine, köyünden kasabasına her nereden ev alırsanız alın, ne olur işin maddi tarafını ikinci plana alın. Önceliğiniz önce o evin sağlamlığı, tüm yasal belgelerinin tamam olup olmadığı olsun.

Ev alırken nelere dikkat etmeniz gerektiğini anlatmaya çalışacağım. Öncesinde bu konuyu bana öneren ve bu yazıdaki bilgilerin toparlanmasında büyük emeği olan emlak muhabirimiz Gülistan Alagöz’e teşekkür etmeliyim.

İşte İstanbul İnşaatçılar Derneği (İNDER) Başkanı Nazmi Durbakayım ile Türkiye İnşaat Malzemesi Sanayicileri Derneği (İMSAD) Başkanı Fethi Hinginar’ın katkılarıyla derlediğimiz ev alırken dikkat etmeniz gereken noktalar:

1- Ruhsat yoksa risk var

Mayıs 2014’de yürürlüğe giren Yeni Tüketici Kanunu, konut zede oluşmasını engellemek için ruhsat almayan projelerde satışı yasakladı. Ancak bunu hâlâ yapan firmalar var. Kurumsal firmalardan küçük ölçekli firmalar ruhsat çıkacak beklentisi ile satış yapıyor. “Ruhsat işlemleri çok uzun sürdüğü için kapora alalım, yer ayırtalım. Senetle satış yapalım” diyenlere inanmayın. Aksi takdirde hiç tamamlanmayacak bir projeye para ödemiş olabilirsiniz.

2- Kat irtifakı  ve iskan şartı

Kat irtifakı bir evin nüfus cüzdanı. Sizi hangi katta hangi daireye sahip olduğunuzu gösterir. Kat irtifakı kurulmayan bir projede hisse tapusu verilir. Sizin bir eviniz var ama neresi belli değil. Yanlışlıkla aynı ev birden fazla kişiye verilebilir. Şöyle ki; Uçakta aynı koltuğa iki bilet kesildiğini düşünün. Erken gelen oturur. Sonra gelene başka yer gösterilir. Uçakta bu sorunu çözmek kolay, ama söz konusu eviniz ise sorun büyük. Bu nedenle kat irtifakının kurulduğu binaları tercih edin.

İskan ise inşaat bittikten sonra verilir. Eğer maketten ev alıyorsanız dikkat edeceğiniz nokta firma güvenilirliği. Daha önce neler yapmış, zamanında teslim etmiş mi incelemek gerek. Ama biten bir bina varsa o noktada iskanı var mı sormak gerek. İskan verilmemesi o inşaatın projeye uygun yapılmadığı anlamına da gelebilir. Belediye bu durumda sizin de ev sahibi olduğunuz binaya gerekli gördüğü durumda müdahale edebilir. Yani inşaat fazlası varsa yıkılabilir.

İskan ruhsatı bulunmayan yapılarda oturanların elektrik ve su aboneliğini sanayi tipi kullanma ile ücretlendiriliyor. Faturalandırma toplu yapılıyor, bireysel abonelik olmuyor.

3- Zemin etüdü  yapılmış mı?

Son günlerde Çanakkale’den gelen haberler bizde deprem kuşağında olduğumu hatırlatıyor. Can ve mal kayıplarına neden olan deprem riski düşünüldüğünde evdeki en önemli hususun zemin yapısı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zemin etüdü deprem yönetmeliği gereğince yapının yapılacağı arsanın taşıyacağı yüklerin tespiti açısından yerinde yapılan bir çalışma. Bu konuda yetkilendirilmiş kuruluşlar bu çalışmayı yapar ve belgelendirir. Dolayısıyla Zemin Etüt Raporu’nun bir kopyası müteahhitten istenmeli. Yapının sağlamlığı için bir diğer önemli konu da deprem yönetmeliğine uygun olup olmadığı. Deprem yönetmeliği koşulları yapı denetim kurumları tarafından da denetlenip raporlanıyor. Binanın deprem yönetmeliğine uygunluğu yapı denetim firması raporu ile belgelendirilmeli. Siz de alıcı olarak bu belgeyi görmek isteyebilirsiniz.

4- Malzemeden  5 yıl sorumlu

Yapıların inşasında kullanılan malzemelerin garantisi bakımından yapımcılar sorumlu. İnce işçilik diye adlandırılan (sıva seramik parke...) konularda yapımcılar 2 yıl sorumlu oluyor. Kaba işlerde (yapının taşıyıcı sistemi, duvarlar,tüm yalıtımlar) yapımcılar 5 yıl süreyle sorumlu tutuluyor. Bu süre içinde bir sorun ile karşılaşırsanız bunun bedelini cebinizden ödemek yerine firma ile iletişime geçmenizde fayda var.Öte yandan ev seçerken kaliteli malzeme kullanılıp kullanılmadığını anlamak zor. Eğer inşaat işi ile ilgileniyorsanız ya da çevrenizde böyle biri varsa şanslısınız. Değilse güvenilir firma bulmanız gerekecek. Sektör temsilcileri ev seçiminde vatandaşa yardım edecek profesyonel kurum eksikliği olduğuna dikkat çekiyor. Yani fatura karşılığı gelip evde kaliteye bakacak bir aracı kurum olmasının vatandaş lehine olduğu belirtiliyor.

5- Net, brüt metrekareye dikkat

Evde konut alıcını en çok hayal kırıklığına uğratan konuların başında ise net-brüt metrekare farkı geliyor. Maket üzerinden yapılan satışlarda satış ofisinde tercihini yapan alıcı teslimde bam başka büyüklükte bir evle karşılaşabiliyor. Net-brüt farkının yüzde 50’leri bulduğu projeler var. Net metrekare halı alanı ya da süpürülebilir alanı temsil eder. Brüt alan, bağımsız bölümün duvarlar dahil alanıyla ortak alanların bağımsız bölüme düşen miktarının ilave edilmesi ile hesaplanan alana deniyor. Her firmanın brüt metrekare tanımı farklı. Kimi bu hesaba belli alanları katıyor, kimi ise dışında bırakıyor. Bu noktada önemli olan sizin ne aldığınızı bilmeniz. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu konuda gerekli adımları attı ve sözleşmelere net ve brütün ayrı ayrı belirtilmesini zorunla hale getirdi. Bu nedenle siz de satış görevlisine bu soruları detaylı olarak sormaktan çekinmeyin. Hatta üşenmeyin bizzat ölçün!

6- Enerji kimlik belgesi zorunlu hale geldi

Enerji kimlik belgesi, binalarda enerjinin ve enerji kaynaklarının etkin ve verimli kullanılmasına, enerji israfının önlenmesine ve çevrenin korunmasını katkı sağlayacak. Enerji kimlik belgesi binanın enerji tüketimi ve sera gazı salınımı A ila G arasında sınıflandırılıyor. A sınıfı enerji tüketimi açısından iyi, G sınıfı da oldukça kötü durumdaki binayı ifade ediyor. A sınıfı binalar, yasalarca öngörülen asgari şartlardan (C sınıfı) en az yüzde 60 oranında daha az enerji tüketiyor. Bu hem ülkemiz hem de sizin aile bütçeni için oldukça önemli. Öte yandan 2017 Mayıs ayına kadar ülkemizdeki tüm binaların enerji kimlik belgesi almaları gerekiyor. Bu belge olmayan binalarda alım satım yapılamayacak. Dolayısıyla, konut satın almak isteyenlerin de müteahhitlerden enerji kimlik belgesini istemeleri çok önemli.

7- Yalıtıma dikkat!

“Yapıların Yangından Korunması Hakkında Yönetmelik” gereği binaların inşası sırasında bina yüksekliğine göre cephelerin yönetmelikte belirtilen yangın dayanım sınıflarına sahip olması gerekiyor. Çatılar, cepheler, tabanlar, kapılar gibi çeşitli yapı kesitleri için yönetmelikteki koşullar mutlaka yerine getirilmesi gerek. Tüm bu konularda yapı sahipleri, mimarlar ve uygulamacılar sorumlu tutuluyor. Konut alıcısı müteahhitten bu malzemelerin yangından nasıl korunduğuna dair açıklamayı istemeli. Öte yandan ülkemizde “ses ve su yalıtımı” gibi konularda maalesef henüz bir yönetmelik yok. Ancak çok önemli konular olan bu hususlar proje mimar ve mühendisleri tarafından özellikle ve çoğunlukla çok katlı yapılarda ciddi şekilde göz önüne alınıyor. Yine de konut alıcısının müteahhide ses ve su yalıtımı ile ilgili ne önlemler aldığını sorması gerekir.

8- Elden ödeme  yapmayın

Evi beğendiğiniz, inşaat şirketi ya da 2. elden şahısa ödeme yapacaksınız. Bu noktada elden ödeme yapmayın. Ödemenizi banka aracılığı ile yapın ve dekonta ödeme nedeni ile alınan evin hangisi olduğunu belirtin. Sözleşmelerin ise noterden yapılması gerekiyor. Eskinde yüzde 1’lik maliyet nedeni ile noter sözleşmelerinden uzak duruluyordu. Ancak geçtiğimiz günlerde yapılan düzenleme ile bu gider de ortadan kalktı.

9- Kira gibi aidat ödemeyin

Ev alırken önce evin fiyatına ve aylık taksitine odaklanıyoruz. Sonra eve yerleşince aidat bedelleri can sıkabiliyor. Öyle ki İstanbul’da metrekare aidat bedeli 18 lira olan konut projesi var. Eğer bitmiş bir projede ya da 2. elden ev alıyorsanız bu sorunu aşmak kolay. Fiyatı sorar ve ona göre tercih yaparsınız. Ama inşaat halindeki projede önden net aidat bilgisi almak zor. Bu noktada yönetim planı size ipuçları verebilir. Bu planda aidat bedelinin neleri kapsayıp nasıl paylaşılacağını öğrenirsiniz. Bunun yanında projede ihtiyaç fazlası sosyal alan varsa bu da size yüklü aidat sinyali verir. Markalı konut üreten kimi firmalar projelerin içine gelirini yönetime bırakmak üzere ticari birimler yapıyor. Bir de yönetimi bir süre kendi üstleniyor. Bu tip projelerde aidat fiyatları daha makul oluyor.

Cayma ve iade hakkı

28 Mayıs 2014’te yürürlüğe giren Tüketicinin Korunması Hakkında Kanuna göre, konutta sözleşmeden cayma hakkı 14 gün olarak uygulanıyor. 14 günde alımdan vazgeçen tüketiciden herhangi bir ceza da alınmıyor. Ayrıca tüketici teslim tarihine kadar konutunu herhangi bir gerekçe göstermeden iade edebiliyordu. Geçtiğimiz haftalarda yapılan bir düzenleme ile satıştan dönme hakkı 36 aydan 24 aya çekildi. Alıcının tazminatı da arttı. Satıcı, konutun satışı veya satış vaadi sözleşmesi nedeniyle oluşan vergi, harç ve benzeri yasal yükümlülüklerden doğan masraflarla sözleşme tarihinden itibaren ilk üç ay için sözleşme bedelinin yüzde 2’sine, 3 ila 6 ay arası için yüzde 4’üne, 6 ila 12 ay arası için yüzde 6’sına ve 12 ila 24 ay arası için de yüzde 8’ine kadar tazminat isteyebilecek. Konutu iade eden tüketici parasını yeni düzenlemeye göre de 180 günde geri alabilir.

Yazının devamı...

Konut kredisi için 120 ay mı 240 ay mı

5 Şubat 2017

SON günlerde dikkatinizi çekmiştir. Elinde parası olanın da olmayanın da konut alabilmesi için adeta bir seferberlik yaşanıyor. Son olarak dün açıklanan Bakanlar Kurulu kararlarıyla KDV’de bir takım iyileştirmeler yapıldı. Bu yazının konusu ise hafta başında açıklanan 20 yıl vadeli konut kredisi kampanyaları.

Emlak Konut GYO önderliğinde hayata geçen proje sayesinde isteyenler 240 aylık taksitlerle konut alabiliyor. Üstelik yüzde 20 peşinat yerine ilk etapta yüzde 5 peşinat verip kalan kısmı daha sonra da ödeyebiliyorlar. Peki ama konut kredisi kullanıp ev alacaklar için 240 ay yani 20 yıl boyunca taksit ödemek ne derece mantıklı? Yoksa onun yerine vatandaşın daha kısa vadede daha az para ödeyerek konut alması mümkün mü?

Hiç uzatmadan cevap veriyorum, evet mümkün. Bakın nasıl?

PEŞİNAT YÜZDE 5

Önce kampanyanın koşullarını bir hatırlayalım.

Alacağınız evin bedeli ne kadarsa öncelikle yüzde 5 peşinat veriyorsunuz. Yasal olarak ödenmesi gereken kalan yüzde 15 peşinatı ise konutu teslim alacağınız tarihe kadar ödemeniz gerekiyor. İsterseniz bu ödemeyi teslim tarihinde yapabilirsiniz ya da bu tarihe kadar ara ödemeler şeklinde.

Kalan yüzde 80’lik bölümü ise kampanyaya katılan 9 bankadan alacağınız kredilerle taksitlendirme şansınız var.


ÜÇ AYRI VADE SEÇENEĞİ

Burada karşınıza üç ayrı vade seçeneği çıkıyor.

İlki 60 ay yani 5 yıllık vade. Geliriniz 60 aylık taksitleri ödemeye yetiyorsa bu seçeneği hemen tercih edin çünkü faizi yüzde 0. Sadece kredi masraflarını veriyorsunuz.


İkinci seçenek 120 ay vade. Bankalar 120 ay yani 10 yıla yıllık 0.45 faiz uyguluyor.

Üçüncü seçenek ise 240 ay. 20 yıllık vadeye uygulanan faiz oranı ise 0.72.

Şimdi gelin ikinci ve üçüncü seçenekler üzerinde biraz duralım.

HANGİ VADE HANGİ TAKSİT

İşimizi kolaylaştırmak için bankadan alacağımız krediyi 100 bin lira olarak varsayacağım. 120 ayı veya 240 ayı tercih ettiğimizde karşımıza çıkan tablo çok farklı.

Sabit taksiti tercih edersek 120 ay boyunca, yüzde 0.45’lik faizle her ay 1080 TL ödüyoruz. Bu durumda 100 bin liralık kredi kullanımımıza karşılık 10 yılın sonunda bankaya 129 bin 600 lira ödemek durumdayız.

240 AYDA FARK KORKUNÇ

240 ayı tercih ettiğimizde ise aylık taksitimiz 150 TL azalıyor. 240 ay boyunca yüzde 0.79’lik faizle her ay 930 TL ödüyorsunuz. Taksitin cazibesi daha iyimiş gibi gözüküyor ancak dikkat edin 10 yıl daha taksit ödüyorsunuz ve toplamda bankaya ödeyeceğiniz tutar 223 bin 200 TL’ye çıkıyor. Arada korkunç bir fak var. Her ay 150 TL daha az taksit ödemenin bedeli 20 yıl sonunda cebinizden 93 bin 600 lira fazla para çıkması oluyor.

120 aya uygulanan 0.45 lik faiz düşünüldüğünde 240 ay için istenen 0.79’luk faiz çok yüksek kalıyor. Bu da maliyetinizi ağırlaştırıyor.

Kampanya öncesi 120 aya uygulanan 0.88’lik faiz kam-panya süresince 0.45’e düşürülmüş. Bu da her ne kadar kampanyada 20 yıl vadeye dikkat çekilse de asıl 10 yılın daha cazip olduğunu ortaya koyuyor.

DEĞİŞKEN TAKSİT SEÇENEĞİ

Son olarak çoğu vatandaşın gözünden kaçan önemli bir ayrıntıya dikkat çekmek istiyorum. Bankalar vatandaşa kredi kullandırırken sabit taksit dışında bir de değişken taksit seçeneği sunabiliyor. Bu tercihin mantığı şöyle. 10 yıl çok uzun bir vade. 10 yıl boyunca gelirinizin yerinde sayacağını varsaymamız yanlış olur. Her yıl gelirinizin bir miktar artacağını hesaba katmamız durumunda ise taksitlerinizi de buna göre belirleme şansınız var. Ben size daha iyi bir örnek sunabilmem için bir bankadan değişken taksitli kredi planı istedim. Her yıl taksitlerimin yüzde 5 artırabileceğimi beyan ettim. 100 bin liralık kredime karşılık 120 aylık taksitlerim 877 TL’den başladı. Dikkat edin 240 ay ödeyeceğiniz sabit taksitten bile daha avantajlı. İkinci yıl taksitlerim 920 TL’ye çıktı. 10’uncu yılda ödeyeceğim aylık taksitlerim ise 1361 TL’ye yükseldi. Toplamda 100 bin lira krediye karşılık ödeyeceğim bedel ise 132 bin lira oldu. Sabit taksitli krediden yaklaşık 3 bin lira fazla ödemiş oldum. Ancak bu senaryoda başlangıçta ödediğim taksitler düşük olduğu için daha rahat bir ödenebilirlik durumu ortaya çıktı. Taksitleri yüksek tutup ödeme güçlüğü çekmektense baştan düşük tutup gelirinizdeki artışa paralel yükseltmeniz çok önemli avantaj sunacaktır.

Aynı seçeneğin aslında 240 ay vadeli krediler için de sunulduğunu belirtmem gerekir. Bu durumda da ilk yıllarda ödeyeceğiniz taksitlerin tutarı azalacak sonraki yıllarda artacaktır. Bugün için vadelerin 240 aya kadar çıkması çok olumlu. Ancak bankaların 120 aya göre faizleri 240 ayda yüksek tutması şu an için bu vadenin cazibesini azaltıyor. Özetlersek, bu kampanyadan faydalanmayı düşünen okurlarımız 240 ay yerine 120 ayı tercih ederse, 120 ayda da sabit yerine değişiken taksitli bir ödeme planı belirlerse, en avantajlı şekilde kredi kullanımı yapacaktır.

Yazının devamı...

Soğanın en mahrem bilgileri ortaya saçıldı!

21 Ocak 2017

HÜRRİYET Ekonomi Servisi’nin gıdadan sorumlu muhabiri Burak Coşan, geçtiğimiz günlerde elinde ilginç bir haber olduğunu söyledi. Konuyu dinleyince bunun tam da ‘Vatandaşın Ekonomisi’ köşesine yakışacağını söyledim. Bugünkü yazıda Burak’ın emeği çoktur, baştan hakkını teslim edeyim.

Eminim bir süredir sizin de dikkatinizi çekiyordur. Marketler meyve-sebzelerin satış fiyatlarının yanı sıra artık alış fiyatını da açıklıyor.

Bu aslında bir zorunluluk. Eylül 2016’da Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren tebliğe göre, meyve-sebzenin satış fiyatının yanında yer alan künyelerde alış fiyatının da yazılması zorunlu.

Bu uygulamada, amacın vatandaşın satın aldığı ürünün market tarafından kaça alındığını bilmesi, fahiş kârla ürün satışının engellenmesi olarak açıklanmıştı.

SAHADAKİ GARİPLİKLER

İşte tam bu noktada, sahada bazı gariplikler yaşanıyor. Öncelikle belirtelim, marketlerin bir bölümü uygulamayı hayata geçirmiş. Özellikle de büyük markalı marketlerde satış fiyatının yanı sıra aldığınız meyve-sebzenin alış fiyatı afişe ediliyor. Bununla da kalmayıp ürünün nereden geldiği, hangi tarihte hangi bahçeden üretildiği gibi bilgileri eksiksiz paylaşıyorlar.

Ancak marketlerin bir bölümünün özellikle de kıyı da köşede yer alanların bu uygulamayı dikkate almadığı görülüyor. Onlar klasik yöntemle etiket üzerine ispirtolu kalemlerle satış fiyatını yazmakla yetiniyorlar.

Hatta ilginçtir, konuştuğumuz market çalışanlarının böyle bir kural olduğundan bile haberi yok. Bu konuda denetim yapılması gerektiği ortada. Bir kural varsa, hele de vatandaşı bilgilendirmek için uygulanması isteniyorsa istisnasız herkesin uyması gerekir.

Kurala uyan uymayan bir tarafa uygulamayı hayata geçirenler arasında da ilginç bir tartışma yaşanıyor. Deyim yerindeyse perakende dünyasında bir künye mücadelesi var. Gelin detaylarına bakalım...

Bazı marketlerde künyede olması gereken tüm bilgiler eksiksiz yazılmış yazılmasına da zorunlu olmayan fazladan bilgiler de paylaşılmış.

KÜNYEDE NELER VAR

Vergiler, işleme/sevk giderleri, mağazacılık giderleri gibi masraflar kalem kalem künyeye girmiş. Sonuçta ortaya bir maliyet çıkmış. Bu marketler demek istiyor ki, “Madem vatandaşı bilgilendirmemiz isteniyor. Sadece alış fiyatını yazmamız bize haksızlık. İş tarladan ürünü almakla kalmıyor. Bu ürünü kentlere, İstanbul, Ankara gibi metropollere taşıması da var. Nakliyesi, işçiliği, vergisi, elektriği bu mağazanın görülen görülmeyen dünya kadar masrafı var. Siz sadece alış ile satış fiyatını kıyaslarsanız, bize haksızlık edersiniz. Buyurun kalem kalem maliyetimizi öyle yapın kıyaslamanızı.” Haksızlar mı? Elbette değiller.

Ama bilgilensin dediğimiz vatandaşın kafası iyice karışmış durumda.

Domatesten zencefile, patlıcandan elmaya birçok ürünün en mahrem bilgilerine sahibiz artık. Örneğin geçtiğimiz hafta bir markette 1 kilogram kuru soğanın alış fiyatı 80 kuruş, vergileri 11 kuruş, işleme giderleri 10 kuruş, mağazacılık giderleri 89 kuruştu. Yani bu market 1 kilogram kuru soğanı 1.90 TL’ye mal etmişti. Açıkladığı satış fiyatı ise 0.99 liraydı. Yani 99 kuruş! Dikkat edin, market sattığı her 1 kilo soğandan 91 kuruş zarar ettiğini cümle aleme duyuruyordu. İyi de neden?

KARMAŞANIN NEDENİ

Bu konudaki karışıklığın nedenini biz de söz konusu marketin şube müdürüne sorduk ve şöyle bir cevap aldık:

“Piyasa da çok fazla rekabet var. Çok fazla market ve satış noktası meyve-sebze satışı gerçekleştiriyor. Maliyetin altında satış yapmazsak müşteri kaybederiz.”

Sadece alış fiyatını yazan diğer marketlerin yöneticileri ise künyelerdeki maliyetlerin şişirip şişirilmediğini denetleme şansı bulunmadığını belirtip itiraz ediyorlar. Zararına satış algısı yaratılıp bunun bir nevi promosyon gibi kullanıldığını öne sürüyorlar.

Kim haklı? Eldeki bilgilerle bakıp, hesap kitap yapıp karar vermemiz çok zor. Ancak kesin olan bir şey var. Bu uygulamadaki farklılıklar vatandaşın kafasını daha da karıştırmış durumda. Sanırım kuralları daha da netleştirmek ve herkesin uymasını sağlamak şart. 

MARKETLER ZARAR EDİYOR

GIDA Perakendecileri Derneği Başkanı Nihat Özdemir de, Eylül 2016’da yaptığı açıklamada konu hakkında şunları söylemişti: “Örneğin malı direk Antalya’da çiftçiden alan ile halden alan arasında fiyat farkı var. Antalya’da çiftçiden 50 kuruşa alıyorsun. İstanbul’da halden 2 liraya alıyorsun. Perakende noktasında her iki firmada 4 liraya satıyor. Eğer bu alış fiyatları yazılacaksa tüketici ile karşı karşıya bırakılırız. Çünkü alış fiyatı ile iş bitmiyor. Enerji, malın nakliyesi, çalışan masrafı, dükkan kirası, yaş-meyve sebze de verilen fireler gibi bir çok ek maliyet var. Sürekli yaş meyve-sebzede perakendecilerin çok yüksek fiyata satış yaptığı konuşuluyor. Ama hiçbir market yaş meyve-sebzeden kâr etmiyor. Aksine zarar yazılıyor.”

HAYAT SİGORTASINA VADE ÖNERİSİ

BU köşeyi takip edenler hatırlayacaktır. Geçtiğimiz hafta banka kredisi alırken bize sunulan hayat sigortasını ele almıştım. Hayat sigortalarının zorunlu olmadığını, bankalar tarafından bir teminat olarak görüldüğünü, yaptırılacaksa bile sigorta şirketini seçmekte özgür olduğumuzu yazmıştım. Hayat sigortalarının geride kalanlara borç yükü bırakılmaması için büyük önem taşıdığına, ancak kredi bağlantılı sigortaların daha şeffaf olması gerektiğine dikkat çekmiştim.

Bankalar Birliği Genel Sekreteri Ekrem Keskin de geçtiğimiz hafta konuyla ilgili bir açıklama gönderdi. Keskin’in açıklamasında çok önemli ayrıntılar var. Satır başlarıyla paylaşıyorum:

- İlgili mevzuat kapsamında kredi kuruluşları, müşterilerinin veya bunların mirasçılarının kredi borcunu ifa etme gücünü kaybetmesi veya ortaya çıkacak çeşitli riskler nedeniyle uğranılacak maddi zararların telafisi amacıyla, kredi-teminat ilişkisi çerçevesinde, risk azaltım teknikleri dahilinde borçludan sigorta yaptırmasını talep edebilmekte ve acentesi olunan sigorta şirketlerinin hayat sigortası ürününü teklif mahiyetinde önerebilmektedir.

- Buna ek olarak zaman zaman sigorta ürünlerine ilişkin avantajlı kampanyalar organize edilerek penetrasyonun artırılmasına da hizmet etmektedir. Her durumda sigorta poliçeleri kamu otoritesi tarafından belirlenen bilgilendirme ve onay esasların uygun olarak düzenlenmektedir.

- Sigortalının sigorta şirketini seçme hakkının banka tarafından kısıtlanamayacağı yasalarla sabittir.

- Elementer branştaki sigortalar sigortalanan malın değeri nispetinde ve genel olarak 1 yıl süreli düzenlenirken, hayat sigortaları ilgili mevzuat çerçevesinde kredi vadesi ve tutarı ile uyumlu olarak ve teminatı kredi borcundaki düşüş paralelinde azalacak şekilde maliyet avantajı ile düzenlenmektedir.

- Uygulamada yaşanan sorunun ana kaynağı sigortanın devamlılığıdır. Müşterinin kredinin vadesi boyunca sigorta yaptırması ve bunun bankalar tarafından kolaylıkla izleniyor olması sorunun çözümüne destek olacaktır. Sigortanın sürekli olmadığı durumlarda kredi kullandıranın müşteri adına sigortayı yaptırıp, masraflarını müşteriden tahsil etmesi de çözüme katkı sağlayacaktır.

- Uygulamada sigorta talep etmediği için hayat sigortası yapılmamış, daha sonra vefat etmiş müşterilerin mirasçıları tarafından niye niçin sigorta yaptırılmadığı gerekçesi ile davalar açılmaktadır. 30 yaşında bir kişi için 10.000 TL tutarlı ve 36 ay vadeli kredi için ortalama prim tutarı 120 TL seviyesindedir.

- Bu minvalde en doğusu sigortanın bir masraf kalemi değil geleceğe yönelik bir yatırım olduğunun ve bankalardan ziyade sigortalıları koruduğunun dikkate alınmasıdır.

- Gelecek hem riskler hem fırsatlarla doludur. Riskleri iyi yönetmek için katlanılacak düşük masraflar fırsatları daha iyi değerlendirmenize yardımcı olur. Tüketiciyi korumak istiyorsak gelecek risklere karşı sigorta yaptırmanın faydalarını daha iyi anlatmalıyız.

Yazının devamı...

Şirket reytingleri bozulmasın

17 Ocak 2017

Örneğin firmaların nakit sıkıntısını rahatlatmak amacıyla Hazine garantisi ve Kredi Garanti Fonu aracılığıyla 250 milyar liraya kadar kredi hacmi oluşturuldu. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) dün son 6 yılın en yüksek verisine ulaşan işsizlikle ilgili yeni bir proje başlattı. “Türkiye’nin Geleceğine Sen de 1 İstihdam Sağla” projesiyle istihdam sağlanması bunun da ekonomiye güç sağlaması hedefleniyor. Bu projelerin her biri çok önemli çok kıymetli. Ancak örnek olarak verdiğim bu iki projede de şirketlerin kredi alabilmesi, istihdam sağlayabilmesi için öncelikle altyapıda iyileştirmeler yapılması gerekiyor. Bu konuda önemsediğim iki noktanın altını çizmek istiyorum. Öncelikle şu anda şirketlerin yeni kredi almasından çok mevcut yüksek faizli kredilerini yeniden yapılandırmasının gerektiğini düşünüyorum. Şirket borçlarının yeniden yapılanabilmesi için de Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu’nun (BDDK) mevzuatta bankaların eline rahatlatacak, şirketlerin de maliyetini düşürecek değişiklikler yapması gerekiyor. Konuyu geçtiğimiz ay da gündeme taşımaya çalışmıştım. Devletin sicil affı için çalışmalar yaptığı bir ortamda ekonominin içinden geçmekte olduğu zorluklar dikkate alınıp, şu anda temiz sicile sahip şirketler de unutulmamalı. Bu konu sicil affı kadar, iş dünyasına yeni kredi verilmesi kadar önemli ve hayati.

Döviz fiyatları 2016 yılında tırmanışa geçti. 2016 yılı başında 2.91 TL olan dolar kuru yıl sonunda 3.52 TL’yi gördü. Yıllık artış yaklaşık yüzde 21’e ulaştı. Bu 212 milyar dolarlık net döviz açık pozisyonu olan özel sektör için bir çırpıda karşılanamayacak bir maliyet. Şirketlerin döviz kurunda yaşanan hızlı artış karşısında hükümetten talep ettiği önlemi geçtiğimiz hafta Habertürk gazetesi gündeme getirdi. Meslektaşım Ahmet Kıvanç’ın haberine göre, “Döviz kredisi kullanarak 3-5 yıla varan yatırım yapanlar, döviz kurundaki artışın tamamının 2016 yılı bilançosuna yığılması durumunda çok büyük zarar yazacaklarını, ilave sermaye konulmadığı takdirde bankaların kredilerini geri çağırabileceğini ifade etti. Yatırımcılar, kur farkının, dövizin hareketli olduğu 1990’lı yıllarda uygulandığı gibi, bilançoda bir yıla yığmak yerine birkaç yıla yayılması talebinde bulundu.”

Bu konuda Ziraat Bankası Genel Müdür Yardımcısı M. Cengiz Göğebakan’ın geçtiğimiz yıl yazdığı bir makale elime geçti. Uzun olduğu için bir bölümünü paylaşıyorum:

“Fakültelerde ve ders kitaplarında bilanço için “bir işletmenin bir anlık fotoğrafıdır” denilir ve bilançolar işletmelerin genellikle yıl sonları itibariyle geçerli olan mali sonuçlarını gösterir. Gerçekten de bilançoların anlık bir durumu ifade etmeleri nedeniyle, henüz ödeme vadesi gelmemiş olan yabancı para cinsinden kredi borçları sanki yıl sonu kurundan işlem görmüş gibi bilançolar ve dolayısıyla da gelir tablolarında TL karşılığı ile işlem görmektedir. Böyle olunca, işletmelerin borçları kur farkı kadar yükselmekte ve kur farkının doğurduğu fark (yatırım finansmanı için kullanılanlarda yatırım maliyetlerine eklenmesi imkânı hariç) gider yazılmak suretiyle Gelir Tablolarında işlem görmektedir. Ancak aslolan, bilançolardaki varlık ve yükümlülüklerin tahsil edilme veya ödenme tarihleridir. Öyle ya, yabancı para bir borç sadece ödeme günü geldiği zaman, o günde geçerli olan kur karşılığı TL olarak ya da o günkü kurdan yabancı para temin edilerek ödenecektir.”

90’LARDA DÖVİZ

Maliye, 1990’lı yıllarda, döviz alış bedeli uygulamasını esas almıştı. 2000’li yıllarda döviz kurunun artmak yerine uzun süre düşmesi vergi kaybına yol açtığı için bu uygulamaya son verilmişti.

Göğebakan, “Henüz realize olmamış kur farkı zararını ödeme vadesinden önce ve tek seferde bilançoya borç olarak kaydetmek ve gelir tablosunda giderleştirmek yerine, finansal borçların vadelerine uygun bir zamana yayarak mali tablolara farklılaştırarak kaydetme (reeskont ya da peşin ödenmiş gider mantığında olduğu gibi) yönteminin benimsemesi, mali tablolardaki görünen ile gerçek arasındaki farkı kısmen de olsa kapatabilecektir” diyor.

Özetle, Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli ile banka yöneticileri cuma günü bir araya geldi. Toplantıda bankaların şirketlere reyting vermesi ve batma riski olan firmaların bu kredi fırsatından yararlandırılmaması konusunda karar alındığı belirtildi. Ben de yukarıda dile getirdiğim iki noktanın şirketlerin reytinginin bozulmaması için çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Geç olmadan tedbir almak da bir nevi teşviktir.

Yazının devamı...

Banka kredisinde ‘hayat’i mesele

14 Ocak 2017

BANKA ile vatandaş arasındaki kredi, kredi kartı, banka masrafları sık sık haber olur. Son yıllarda bu konuda önemli kısıtlamalar getirildi, bazı keyfi uygulamalara son verildi. Ancak Vatandaşın Ekonomi’sinde bu hafta kredi alışverişinde çoğu kişinin bilmediğini düşündüğüm önemli bir meseleyi ele almak istiyorum. Konumuz banka kredileriyle birlikte bize satılan hayat sigortaları.

Önce önemli iki noktanın altını çizerek başlayalım.

1-Tüketici kanununa göre, her ne kredi alırsanız alın, hayat sigortası yaptırmanız bir zorunluluk değil. Yani tamamen tercihinize kalmış.

2-Hazine’nin 2015 yılında yaptığı düzenlemeye göre tüketici, kredi ile bağlantılı bir poliçeyi, teminat ve süreye uygun biçimde istediği şirkete yaptırabilir.

İADE BİLE EDİYOR

Hayat sigortaları bankalar için çok ciddi bir teminat. Vatandaş için de öyle...

Diyelim ki bir bankadan ihtiyacınız için kredi aldınız ve (gecinden versin) vefat ettiniz. Hayat poliçesi sayesinde sizden sonra kalanlar krediniz için her hangi bir ödeme yapmak zorunda kalmıyor. Banka, sigorta şirketinden kredinin tamamını tahsil ediyor. Bununla da kalmıyor, eğer kredinin tamamı kapsam dahilindeyse, o güne kadar ödenen taksitleri de mirasçılara iade ediyor. Hem bankalar hem de mirasçılar için çok önemli bir teminat hayat sigortası. O yüzden Türkiye’de hayat sigortasının ve sigortacılığının gelişmesi, desteklenmesi lazım.

Ancak...

Türkiye’de banka-kredi-müşteri üçgeninde hayat sigortası işi pek de yasal düzenlemelere uygun şekilde işlemiyor. Bankaların önemli bir bölümü, kredilerde önce hayat sigortasını; ek olarak da konut, kasko, zorunlu deprem, trafik ve işyeri sigortalarını otomatik olarak yapıp, poliçeleri imzalatıyor. Yani, sigortaları da kendileri yapıyorlar.

BİLGİMİZ YOK

Yasal düzenlemelerde açıkça yazmasına, kredi sözleşmelerinde açıkça “hayat sigortası yaptırmanın tercih” olduğu belirtilmesine rağmen vatandaşın bu konuda hiçbir bilgisi yok.

Bankalar genelde bireysel ihtiyaç kredilerinde belirli limitlere kadar ipotek gibi her hangi bir teminat istemiyor. Ancak bazı bankalar müşterinin hayat sigortası yaptırması gerektiğine dikkat çekiyor. Bunu kabul etmeyen olursa da kredi veremeyeceklerini belirtiyorlar.

Konut kredisi için evinizi zaten ipotek ettiriyorsunuz. Bunun yanında bankaların önemli bir bölümü bir de aldığınız kredi tutarı kadar hayat sigortası poliçesi imzalatıyor. Bazı bankalar ise hayat sigortalı kredisine ayrı hayat sigortasız krediye ayrı faiz oranı veriyor. Eğer konut kredisine bağlı bir hayat sigortanız varsa ve vefat ederseniz banka parasını sigorta şirketinden tahsil ediyor. Mirasçılarınız da krediden arınmış bir şekilde evin sahibi oluyor.

Tam da bu noktada bir kez daha belirtmek isterim. Zorunlu olmamasına rağmen kredi alışverişinde ve diğer alanlarda hayat sigortası sisteminin teşvik edilmesi gerekiyor. Hayat sigortası bilincinin ve hayat sigortalı sayısının artmasıyla birlikte sigorta şirketlerine ödeyeceğimiz ‘prim’ adı verilen bedeller de azalacaktır.

SÖZLEŞMEYLE İMZALATILIYOR

Ama bu konunun vatandaş nezdinde daha da şeffaflaştırılması gerekiyor. Çoğu banka krediyi verirken hayat sigortası poliçesini de diğer evraklarla birlikte imzalatıyor. Hayat sigortasının bir zorunluk olmadığı, önemi, herhangi bir şirketten yaptırılabileceği çoğunlukla vatandaşa anlatılmıyor. Bankadan kredi kullanırken hayat sigortası yapıldığında sigortanın maliyetinin daha pahalı olduğu iddiaları var. Belki de vatandaş bankadan kredi alsa, bir sigorta şirketine de gidip poliçeyi yaptırsa ve o poliçeyi bankaya ibraz etse daha az prim ödeme imkanı olacak. Dedim ya, yeteri kadar bilgilendirme ve şeffaflık olmayınca iddiaların arkası da kesilmiyor.

Bakın bir rakam vereyim. 2016 yılında ocak-kasım ayları arasında  20 milyona yakın kişiye bankadan kredi kullanırken hayat sigortası yapılmış. Bunun karşılığında sigorta şirketleri tam 4 milyar TL’lik prim toplamış. Hayat sigortasının primleri; bankadan bankaya, kişinin yaşına, kredi vadesine göre çok değişiyor. Örneğin 150 bin liralık 36 aylık bir kredi için 35 yaşındaki biri hayat sigortasına yıllık 750 lira prim öderken, yaş 60’a çıkarsa prim 4 bin 350 liraya fırlıyor.

Demem o ki vatandaş banka kredisi için hayat sigortası şirketlerine yılda 4-5 milyar lira para ödüyorsa, daha fazla bilgiyi de rekabete açık bir sistemi de hak ediyor.

Hayat sigortası olsun ama şeffaflık da olsun.

VATANDAŞTAN MESAJ VAR

‘KAPATIYORUZ’

‘İNDİRİM Oyunları’ yazınız yerinde ve zamanında yazıldı. Size teşekkür ederim. Umarım halkımız bu yazıdan ders alır ancak ben yıllardır bu konuyu eşime dostuma arkadaşlarıma  hep anlatıyorum gündeme getiriyorum ders alan yok aynen devam. Özellikle sizin de bahis ettiğiniz gibi etiketi normal satış fiyatının üstünde tutuyor sonra üstünü çizip normal satış fiyatını yazıyorlar. Halkımız da indirim var deyip koşuyor. Kadıköy’de benim bir arkadaşım var 5 yıldır vitrininde KAPATIYORUZ yazıyor varın siz düşünün.

(M.D./Kadıköy)

BİZE DE ŞANS VERİLSİN

‘YETKİLİ servis mi, özel servis mi’ yazınızda (16 Aralık 2016)  muadil kelimesinden de bahsetseydiniz çok iyi olurdu. Bazı yetkili servisler yan sanayi demiyor muadil diyor. İşlediğiniz konu biz tamircileri çok ilgilendiriyor. Yurtdışında olduğu gibi bizlerin de garanti süresi devam eden araçlara bakım yapabilme şansımız olmalı. Konu rekabete açık bir hale gelir bundan vatandaş faydalanır.

(K.E./Antalya)

DOMATES FİYATI NASIL DÜŞER?

ÜRETİCİ ile tezgahtaki fiyat arasındaki büyük makas şartlar değişmeden asla değişemez. Yazınızı okudum. (9 Aralık 2016-Domates tarlada 90 kuruş markette 2.5 lira olur mu?) O fiyata alınıp satılan domatesten para kazanılmaz. Çukurova’dan veya Antalya’dan kamyon üzerinde gelen sebze meyve, ne zaman demiryolundan gelmeye başlar biraz iyileştirme olur. Taşıma kaplarında sağlanamayan standart ne zaman sağlanır, o zaman fireler azalır.

(Ercüment Tunçalp)

VERGİLER GERİ ALINIYOR

TÜRKİYE’de otomobildan alınan vergilerin yüksekliğinden bahsedilirken bir çok kullanıcının kendilerine, eşlerine aldıkları lüks araçlarını şirkete kaydettirip KDV’yi geri aldığından, masraflarını şirket gideri olarak gösterdiğinden bahsedilmiyor. Bunu Avrupa’da yapabilirler mi, yapamazlar. Türkiye’de devlet baştan yüksek vergi alıyor ama bir çok araç sahibi bu vergiyi daha sonra geri alıyor. Benim Almanya, İtalya’daki yakınlarım şirket kendilerine kiralık araç verdiği halde kabul etmeyip kendi araçlarını kullanıyorlar çünkü bu ülkelerde  çalışana şirket tarafından verilen araç gelir sayılıp her yıl aracın belli bir tutarı üzerinden gelir vergisi ödemek zorunda kalıyorlar.

(T.G./İstanbul)

Yazının devamı...

19.90 TL’ye gömlek nasıl olur

7 Ocak 2017

"Pahalı da pahalı...” şarkısıyla başlıyor reklam. Sonra genç bir erkeğin yanındaki genç bir kadın, “Bu adama pahalı bir gömlek giydirmeden yapamıyorum” diyor. Satıcı soruyor:

“Bir gömleğe servet harcarım diyor musun, kazığı seviyor musun.” Hem kadın hem erkek aynı anda bağırıyor, “kazığı çok severim.” Satıcı, “Geç o zaman içeriye” diyor. Reklam, “giydirme” üzerine diyaloglarla sürüyor ve şöyle bitiyor: “Bu bir delilik. Bir gömleğe servet ödemeyin. Gelin bir gömleği 19.90 TL’ye alın.” Yukarıda bahsettiğim reklam filmi 2 yıl öncesine ait. Söz konusu firmanın benzer içerikteki yeni reklamı dikkatimi çekince, eski reklamları da gördüm. Aklıma takıldı... 19.90 TL’ye gömlek olur mu? Firma bütün gömleklerini 19.90 TL’ye mi satıyor? Satıyorsa nasıl para kazanıyor? O satabiliyorsa diğer firmalar neden satmıyor? Yoksa gerçekten aldatılıyor muyuz? Hemen bu soruların peşine düştüm.

ÇOK SATIP AZ KÂR EDİYOR

İlk önce diğer firmalarda daha ucuza gömlek sattığını iddia eden söz konusu firmanın CEO’suna ulaştım. Reklamın iki yıl önceye ait olduğunu hatırlattı ve ekledi:

“Hala bizde 19.90 TL’ye gömlek var biliyor musunuz.”

“Tüm gömlekleriniz bu fiyata mı” diye sordum.

“Hayır, 24.90, 39.90 en pahalısı, leke tutmaz yüzde 100 pamuklusu 49.90, 59.90 TL” cevabını aldım.

“Peki, nasıl oluyor da 19.90 TL’ye gömlek satabiliyorsunuz” demem üzerine şunları söyledi:

“Sorunuzun cevabı sır değil. Dünyada birçok firma ne yapıyorsa onu yapıyoruz. Çok ürün satıp, az kâr ediyoruz. Tüketiciye saygılıyız. Ucuza çok ürün sattığımız için de kâr edebiliyoruz. Kimseyi kötülemek istemem. Onların satış politikası farklı olabilir. Türk malı malzeme kullanıp Türkiye’de üretiyoruz. Yurtdışında onlarca mağazamız var. Türkiye’de ise 150’yi aştık.”

CEO ile yaptığım telefon görüşmesinin iki sonucu olmuştu. Birincisi bu firmada satılan gömleklerin tümü 19.90 TL değildi. Çoğu firmanın pazarlama taktiği olarak kullandığı bu sonu 90 kuruşla biten ve ucuz algısı yaratmayı hedefleyen ‘şok’ fiyatlara ‘ilk fiyat’ deniyor.

Bu ilk fiyatı reklamlarda ya da vitrinlerde sıklıkla görüyorsunuz. Ancak çoğu mağazaya girdiğinizde ‘ilk fiyat’tan satılan ürün sayısının içerdeki toplam ürünün ancak yüzde 2-3’üyle sınırlı olduğu gerçeği ile karşılaşıyorsunuz. İçerideki ürünlerin kalitesi artıkça fiyat da başlıyor artmaya. Bir de bakıyorsunuz gözünüzü kestirdiğiniz ürünün fiyatı vitrinde gördüğünüz fiyatın 10 katını aşmış. Dedim ya, bu bir pazarlama taktiği. Çok ucuz fiyat ver, müşteri mağazaya gelsin, sonrası bir şekilde halledilir. Önemli olan sizin o mağazaya adım atmanız, kalanı satıcının marifetine kalmış.

KUMAŞ MALİYETİ UCUZLATIYOR

İlk fiyat bir tarafa yukarıdaki gömlek firmasının açıkladığı en pahalı fiyat bile diğer pahalı markaların başlangıç fiyatından ucuz. O yüzden bu firmanın sattığı ucuz gömlekleri ‘ilk fiyat’ taktiği ile açıklamamız mümkün değil. Bu firma en pahalı gömleği bile 59.90 TL’ye satıyorsa diğer firmalar acaba satış fiyatlarını nasıl açıklayabiliyor. 

Tüm bunları yıllardır sektörde olan, yurtiçi ve yurtdışında onlarca mağazası bulunan bir firmanın üst düzey yöneticisine sordum. Sözlerini aynen aktarıyorum:

“Öncelikle gömlekte 1A dediğimiz ikinci kalite kumaşlar kullanılabiliyor. Stok tutulan bu kumaşlar metresi örneğin 20 TL yerine 5 TL’den piyasaya satılıyor. Bu kumaşlar maliyeti ucuzlatıyor. O kumaştan üretilen gömlekler de ucuza satılıyor. Merdiven altı üretimi yapılan gömlekler de piyasada çok ucuz. Bunlar kalitesiz ürünler. Ancak bazı büyük firmalar da biraz daha kaliteli gömlekleri 20 TL’nin altına satıyor. Bunlara da bakıyorsunuz mağazadaki toplam ürünün yüzde 3-5’i kadar. Siz aradığınız gömleğin o olmadığını zaten anlıyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz beğendiğiniz gömlek 50 liranın üzerine çıkmış. Biz daha çok kaliteyi ve istikrarı savunuyoruz. Kumaşın da tasarımına ciddi önem veriyoruz. Kalıcı olmak için ulaşılabilir olmak çok önemli. Bizim stratejimiz de bu.

Bizde de 79 liradan başlayan 275 liraya kadar uzanan geniş bir yelpazede gömlek var. Özellikle daha pahalı olan gömleklerimizde vazgeçmediğimiz malzeme kullanırız. Mesela tüm düğmelerimiz sedeftir. Kalıcı olmak için ulaşılabilir lüks olmak bizim hedefimiz.”

KALİTEYİ UCUZA ALMALI

Sonuçta şu noktaya varıyoruz.

Ararsanız her ürünün ucuzuna ulaşmanız mümkün. Ancak her ucuz ürün kaliteli değil. Önemli olan kaliteyi ucuza almanız. Pahalı ürünlerin hepsi de kaliteli anlamına gelmiyor. Bu yüzden marka ürünlere de dikkat etmek gerekiyor. Tüm bunlar içinse gömlek ile ilgili ipuçlarını bilmeniz şart. Onları da araştırdım. Sayfada paylaşıyorum.

GÖMLEK ALIRKEN BUNLARA DİKKAT EDİN

1) KALIP

a) Her markanın gömlek kalıpları birbirinden farklı olabilir, hatta markanın kendi içinde bile kalıplar modele göre farklılıklar gösterebilir, bu yüzden tüketici gömleği ya da örnek kalıbı mutlaka denemelidir.

b) Tüketici ürünü seçerken vücut yapısını bilmeli kabullenmeli ve ona en uygun kalıbı seçmelidir.

c) Kalıplarını bildiği güvenilir markalardan alışveriş her zaman daha güvenlidir.

2) KUMAŞ

a) Her gömleğin barkodunda ve iç etiketinde ürünün karışımı yasal olarak yazılmak zorundadır. Türkiye’de genel olarak pamuk görünümünde pamuk polyester karışımı ürünler kullanılmakla beraber, tüketici yine de pamuk polyster bir gömlek aldığını bilmek zorundadır.

b) %100 cotton (pamuk) ve pamuk polyester ürünlerinde kendi içerisinde birçok kategoriye ayrıldığı bilmeli, kumaşa dokunarak parmakları arasında ürünün dokusunu hissederek kendi bünyesine uygunluğunu test etmelidir.

c) Cotton (pamuk) ürünlerin özel teknolojiyle ütüye ve kırışıklığa karşı önlem alınmış olsa bile pamuk polyester ürünlere karşın daha çabuk kırıştığı ve daha zor ütü tuttuğu unutulmamalıdır, bu yüzden yıkama talimatındaki ütü yapılma özelliklerine dikkat etmelidir.

d) Cotton (pamuk) kumaşların dünyada yüzde 3 çekme paylarının kabul edilebilir olduğunu unutmamaları gerekir.

3) TASARIM

a) Tüketicinin sadece beğendiği için değil ürünü sosyal hayatında giyip giyemeyeceği yerleri de kafasında tartması gerekmektedir. Doğru tasarım doğru yerde doğru sonuç vermektedir.

b) Gömleği alırken yaka çeşitlerine mutlaka bakmalı, yaka çeşitlerinin tasarım da en önemli unsur olduğu ve doğru kombinle doğru yakanın kullanılmasının çok çok önemli olduğunu bilmelidir.

c) Tasarım anlamında dünya trendlerini iyi takip eden markalardan alışveriş tüketici her zaman kendisini olduğu ortamda daha rahat hissetmesini sağlamaktadır.

Yazının devamı...