"Reha Kapsal" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Reha Kapsal" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Reha Kapsal

Sonuç 'geliyorum' dedi

11 Kasım 2013

Sarı lacivertlilerde teknik direktör ve futbolcuların yüksek formu Galatasaray’da büyük baskı yaratırken, Galatasaray bu baskıyla başa çıkacak direnci maçın hiçbir aşamasında sahaya yansıtamadı.
Bu tabloda başlayan maça Mancini’nin, Kopenhag maçında olduğu gibi doğru olmayan ilk 11 tercihiyle sahaya çıkması Fenerbahçe’nin işini kolaylaştırdı. Dany ve Ceyhun tercihiyle birlikte takıma verdiği mesaj kazanma yönünde değildi.

İTALYAN’A SORMAK İSTİYORUM!

ELBETTE her takım yenilebilir ama maçtan önce rakibinin oynayacağı futbolu kabullenmek, bunu hem kendisi için hem de oyunculara hisettirmek Mancini’nin en büyük hatasıydı. Yaptığı oyuncu değişiklikleri, rakamsal sistemle ilgili değişikliklerinin çok doğru olmadığı maçtan önce, hatta maçın devresinde 9 puan farkla 2. yarıya çıktığında belirginken İtalyan hocanın maçın öneminin farkında dahi olmadığının göstergesiydi.
Roberto Mancini’ye esas sormak istediğim soru şu: Mancini’nin Galatasaray Kulübü’yle ile ilgili ileriye dönük hayalleri ile kendi kariyeriyle alakalı beklentileri hangi aşamalarda örtüşüyor?

ROBERTO MANCINI PLANSIZDI

Mancini nasıl bir takım yaratmak istiyor ve hem kendisini hem Galatasaray’ı hangi noktada görmek istiyor.
Ben bunun şu ana dek hem oynanan derbide hem geçmiş maçlarda anlayamadım. Bununla beraber Mancini’nin plansızlığı hem dünkü maçta hem daha öncesinde kendisini aşikar biçimde gösterdi.
Galatasaray bir reaksiyon ya da bir tepkiyi bir an önce vermeli. Fatih Terim’in, her yönden saha içi ve saha dışı organizasyonunda teknik adam olarak post modern görüntüsünden sonra Mancini’nin bu muhafazakar görüntüyle Galatasaray’ı Türkiye ve Avrupa hedeflerine götürmesi daha zor görünüyor.

Yazının devamı...

Yabancı oyuncu sınırlaması kaç olmalı

30 Haziran 2013

3-5-6-8’lerle başlayan ve sınırsız olarak devam eden ve ‘+’lı çözümlerin de devreye girmesi ile daha da içinden çıkılmaz bir hal alan bu sorunun cevabını bulmak için konunun üzerine aklımıza gelen ilk rakamsal değerleri söylemek yerine daha detaylı analizler yapmak gereklidir.
Türkiye Futbol Federasyonu’nun 6+0+4 açıklamasından sonra kamuoyundan yapılan açıklamaların, pozitif ve negatif olan düşüncelerin ve önerilerinin gerçek çözümü nedir? Sorunun nasıl ele alınması gerekir? Yabancı oyuncu sayısı kısıtlanmasını savunanların dayanağı ligde ve takımlarda yabancı oyuncu sayısı arttıkça milli takımların bundan zarar göreceği iddiasıdır. Türkiye Profesyonel Futbol Ligleri’nde oynayan yabancı oyuncu sayısı arttıkça yerli oyuncular takımlarda yer bulmak konusunda daha büyük zorluklarla karşılaşacaklar, yerli oyuncular resmi maçlarda oynayamadıkça kaliteli yerli oyuncu havuzu oluşamayacak, bunun bir sonucu olarak da Milli Takım’a oyuncu rezervi olmayacak milli takım ve ülke futbolu güç kaybedecektir.

EŞİT REKABET TALEBİ

YABANCI oyuncu sayısının sınırlandırılmamasını savunanlar ise tezlerini uluslararası alanda da diğer ülke kulüpleriyle mücadele edecek olan takımların, rakiplerinin bünyelerinde çok sayıda yabancı oyuncu bulundurmaları ve kendilerinin aynı hakka sahip olmamaları sebebiyle bu turnuvalarda dezavantajlı konumda bulundukları varsayımı üzerine oturtmuştur. Bu durumun Türkiye futbolunun yurtdışındaki kulüplerarası turnuvalarda temsili konusunda sıkıntılara sebep olduğu ve takımlarımızın rekabet gücünü düşürdüğü savunulmaktadır. Bu iki grubun dışında sınır olmasın fakat bunun yanında bazı kıstaslar getirilmesi fikrini savunan kişilerde bulunmakta. Ekonomik anlamdaysa sınırlandırmanın yerli oyuncu ücretlerinin çok yüksek olması ve yerli oyuncuların başka ülkelerde futbol oynamamak istememelerinin ekonomik olduğu gerçeğidir. Yerli oyuncu fiyatlarının düşmesiyle birlikte daha çok oyuncumuzun yurt dışına transfer olacağıdır.

YILAN HiKAYESiNE DÖNÜYOR

BU görüşlerin doğrultusunda, hangi düşüncenin uygulanması gerektiği konusunda bir çıkmaz olduğu ortada. Çözüm olarak da 6+2’den 6+4’e rakam önerileri var. Açıklanan yeni uygulamanın getirdiği itirazların, konunun daha detaylı ele alınmadığının ve planının olmadığından bahsedebiliriz. Tüm bu koşullar aslında yabancı sayısının kaç olması gerektiği sorusunu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirecektir.
Avrupa’nın 4 önemli ligine baktığımızda durum nasıl? Premier League’de oynayan oyuncuların yüzde 63’ü yabancı uyruklu. Bu sayıyla Avrupa’nın 4 büyük ligi arasında Premier League zirvede yer alırken, bu oran Bundesliga’da yüzde 48, Fransa 1. Ligi’nde yüzde 42, La Liga’da ise sadece yüzde 37... Yabancı oyuncuların fazlalığı nedeniyle sıkıntı yaşadıkları federasyon başkanları tarafından açıklanan İngiltere’de herhangi bir yabancı oyuncu sınırı bulunmazken, transfer standartları bulunuyor. Bundesliga’da da İngiltere’de olduğu gibi herhangi bir yabancı sınırı yok. Fransa ve İspanya’da ise durum biraz daha farklı. Fransa’da Avrupa Birliği dışından sadece 4 oyuncu kadroda yer alabilirken, İspanya’da bu sayı 3 ile sınırlandırılmış durumda.

DAHA FAZLA İNGİLİZ LAZIM

İNGİLTERE Futbol Federasyonu Başkanı David Bernstein, Premier League’de daha fazla İngiliz oyuncuya ihtiyaç duyduklarını kabul etti. Genç oyuncuları geliştirme çabalarının sürdüğünü de ifade eden başkan, David Bernstein “Daha fazla Jack Wilshere gibi isimler görmek istiyoruz” şeklinde konuştu. İngiltere ve Almanya örneklerini ele alırsak çok çarpıcı gerçekler gözümüze çarpıyor iki ülkede de uygulanan serbest yabancı sayısı olmasına rağmen İngiltere Futbol Federasyon Başkanı’nın dile getirmiş olduğu ‘Ligimizde daha çok İngiliz oyuncu olmalı’ söylemi, Alman futbolundan gelmiyor ve hepimizin ilgi ile izlediği Alman futbolunun hem kulüpler bazında hem milli takımlar düzeyindeki yükselişi, yabancı serbestliğine karşın Götze, Reus, Draxler, Mesut, Nuri, İlkay, Müller, Alaba gibi bir çok alman futbolunun altyapısından gelen oyuncular olduğu göz ardı edilemez.

RAKAM DEĞİL MANTALİTE

SONUÇ olarak bu analizlerin bize göstermiş olduğu çözümün bütün savunulan, önerilen rakamsal değişiklikler ve sınırsızlığın getireceği avantajlar değil, topyekün tüm ülke futbolunun mantalitesi ile ilgili olduğu gerçeğidir. Tek çarenin Türkiye Futbol Federasyonu destekli yeni planlama alt yapılarda tesisleşme doğru organizasyonlar, alt liglerde takım sayısını çoğaltma genç oyuncuların takibi, nitelikli antrenör kadroları kurma, antrenör kadrolarını genç oyuncular oynatmaya teşvik etmek, antrenörler üzerinde iş kaygısı ve skor odaklı baskılar kurmadan genç oyuncu eğilimleri yaratmak gibi daha bir çok unsurdan bahsedebiliriz.. Çözümün kaynağı budur. Bundan sonrası zaman işidir, iyi bir strateji ve temel eğitimdir. yani yatay yapı ile ilgilenilerek, karar verilen modele uygun oyuncu ve Antrenör yetiştirme bu işin başlangıcıdır. Ancak bu topyekûn bir kalkışmayı gerektiren, popülist olma isteğinden uzak, tamamen insan yatırımına dayalı ileri görüşlülükle gerçekleşebilecek bir devrimdir.

 

Yazının devamı...

Oyunun felsefesi mi ? Antrenörün felsefesi mi ?

11 Haziran 2013

Kariyerlerinde birçok başarısı olan antrenörlerin ülkemize gelip başarısız oldukları gerçeğini unutmamak lazım. Acaba hangi kriterler göz önünde bulundurularak getirildiler ve neden başarısız oldular?
Öncelikle, ‘Felsefesi olan bir kulüp olacağız, oyun felsefesi olan bir takım yaratacağız’ projeleri orta ve uzun vadelidir ve bu projelere uygun kriterlerin başında felsefe sahibi lider gelir.

LİDERLİK VE FELSEFE

Antrenör bir liderdir, liderin bir felsefesi olmalı ki, işleyecek bir sistemin de bir felsefesi olsun. Aksi takdirde bir kulüp ve oyun felsefesini yaratmak çok güçtür. Tercih edilecek antrenörün felsefesi öncelikle şu kavramlar üzerine oturmamalıdır.
· KİŞİLİK PROFİLİ: Antrenör ne kadar dürüst, şeffaf, adil ve kişilikli olursa diğer ünitelerin de bu yörüngede hareket etmesi kaçınılmazdır. Antrenör sahip olduğu grup üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Bu nedenle Antrenörün öncelikle kişiliğe dayalı felsefesinin sağlam temellere oturması gerekmektedir.
· KENDİNİ TANIMA: İyi bir öğretici mi, motive edici mi, iletişimci mi, araştırmacı mı vs.. Antrenör kendi değerlerinin,inançlarının ve antrenörlük yöntemlerinin farkında olmalı.
· SOSYAL FELSEFE: Sosyal davranışlar ve insan ilişkileri önemlidir. Çalıştığınız alanda bulunan insanları tanımak, anlamak ve sosyal bir ortam sağlamak kritik önem taşır.
· LİDERLİK: Antrenör felsefeyi, sistemi ve hedefi ortaya koyandır. Liderin sahip olduğu felsefe doğrultusunda süreç ilerleyecek ve grup bu yönde hareket edecektir.
· İŞ AHLAKI: İşi ile ilgili tüm detayları düşünmek, geliştirmek araştırmak, çağı yakalamak, doğru çalışıp, doğru örnek olmak. Antrenör, etki, yetki ve sorumluluk sahibi olduğu gruba bu değeri kazandırmak istiyorsa, öncelikle kendi felsefesinde bunu özümsemiş olmalıdır.
Sonuç olarak; Futbolda bir kulüp ve oyun felsefesi yaratmanın öncelikle bir antrenör felsefesinden geçtiğini bilmek gerekir. Nasıl ki oyunun felsefesi oyunun yapısını ifade ediyorsa, hiçbir yapının mimarı olmadan imarı da olamaz.

Yazının devamı...

Hep aynı hataya düşüyoruz!

4 Haziran 2013

Liglerimiz de oynanan futbolu, fiziksel performans yönünden incelediğimizde, sorunun ne kadar büyük olduğunu görebiliriz. Neden oyuncular yeni sezona hazır gelmiyorlar? Forma girmek yerine formda kalmayı tercih etmiyorlar?

‘SEKİZİNCİ HAFTA’ ÇIKMAZI!

ÜLKEMİZDE sezon başı kamp planlamalarının 6-8 hafta olduğu, bu hazırlık döneminden gelen takımların fiziksel olarak yetersiz oldukları bir gerçektir. Ortaya çıkan durumun sebebi ise ya yetersiz antrenman ya da yetersiz kamp süresidir. Geçen sezon Şampiyonlar Ligi’nde Fenerbahçe, UEFA Avrupa Ligi’nde Trabzonspor bu sorunu yaşadı.
Liglerimiz oynanmaya başladığında fiziksel olarak temposuz maçlar izliyoruz. Maç sonu açıklamalar da genellikle, “Fiziksel olarak hazır değiliz, zamana ihtiyacımız var” şeklinde oluyor. Liglerin ortalama 8. haftasına kadar bu sorun sürüyor ve 8. haftadan sonra liglerimizin oyun temposu anlamında kendi kriterlerimize göre üst seviyeye geliyor. Bu sorunun sebebinin, iyi geçirilmemiş bir geçiş dönemi olduğunu düşünüyorum.

FİZİK SEVİYESİ KORUNMALI

FUTBOL bir oyun olarak düşünüldüğünde ne kadar basitse, profesyonel düzeyde gerçekleştirilen sportif müsabaka olarak değerlendirilince bir o kadar zor... Profesyonel futbolun basit ve rahatça yapılabilen hareketler dizisiymiş gibi görünmesinin sebebi, muhtemelen oyuncuların yüksek fizik kapasiteleri ile gelişmiş beceri düzeylerinden kaynaklanmaktadır. İşte bu doğrultuda sezon sonrası antrenman programının başlıca hedefi; Genel fiziksel seviyenin kabul edilebilir bir düzeyde korunması olmalıdır.

HAZIR KALMAK ÇOK ÖNEMLİ

BU fiziksel seviyenin korunması, antrenör tarafından çok iyi planlanmalı... Konuya oyuncu açısından bakıldığında, sezon başı kampındaki fiziksel yüklemelere daha çabuk adaptasyon sağlaması, sakatlık riskinin minimum seviyeye inmesi, daha çabuk form tutması açısından önemlidir. Formu korumak, antrenörler açısından bakılınca ise takımın, taktik, sistem, strateji, bireysel antrenman ve oyun anlayışı gibi parametrelere zaman ayırmasını sağlayacaktır. Bu profosyonel düşünce ve yaklaşım, hem antrenörlerin, hem futbolcuların işini çok daha kolaylaştıracaktır. Dolayısıyla ülke futboluna çok önemli bir kalite getirecektir.

3-4 HAFTAYI GEÇMEMELİ

GEÇİŞ dönemi olarak adlandırılan bu dönemin normalde 3-4 hafta sürmesi ve bu süreyi geçmemesi gerekir. Geçiş döneminin uzaması ve antrenman yapılmadan geçilmesi ‘detraining sendorumu’ denilen belirtileri ortaya çıkarır. Yani, kuvvet, sürat, çabukluk ve dayanıklılık seviyesini azaltacaktır. Elit Türk futbolcular üzerinde yapılan bir çalışmada, sezon içi devre arası geçiş döneminde 15 günlük düşük şiddetli aerobik eşik antrenmanlarının, aerobik fitness’ı korumada etkili olduğu rapor edilmektedir.

GÖZ ARDI ETMEMEK LAZIM

İYİ bir biçimde geçiş dönemini planlayıp geçiren, oyuncu ve takımlar ligin ilk haftalarında çok önemli avantaj elde ediyorlar. Aksini yapan takımlar, ancak ligin 6 veya 7. haftasında maç oynayarak kazanılan atletik özelliklerle tam hazır duruma gelebiliyor. Şu an liglerimizde sezon başı oynanan temposuz futbolun en önemli sebeplerinden biri, kötü bir geçiş dönemi geçirmenin getirdiği sıkıntılar... Yıllardır bu olumsuzlukları birçok kulübümüz, oyuncumuz ve sonuç itibari ile ülke futbolumuz yaşıyor. Planlama ve büyük yatırım yapan kulüpler için pahalıya mal olan bu geçiş dönemi planlamaları kesinlikle göz ardı edilmemelidir.

Yazının devamı...

Kocaman başarılı ama...

27 Mayıs 2013

FENERBAHÇE’yi ‘Başarılı’ veya ‘Başarısız’ diye adlandırmak çok güç, şu an futbol kamuoyu da bu soruya çok net bir cevap veremiyor. Fenerbahçe ve sarı lacivertli takımın teknik direktörü Aykut Kocaman, kimine göre başarılı, kimine göre başarısız... Göreceli hale gelen bu duruma, istatistiki veriler, oyun planı, strateji, sistem, oyuncu tercihleri gibi faktörleri göz önünde bulundurarak cevap aradık...
İşte konunun analizi ve ortaya çıkan sonuçlar...

ÜLKE TARİHİNDE BİR İLK

SON 10 sezonda, 9 kez ligi ilk iki içinde tamamlamış Fenerbahçe... Sarı lacivertliler, Aykut Kocaman’ın teknik direktörlük görevine gelmesinden sonra 1 lig birinciliği, 2 lig ikinciliği, 2 Türkiye Kupası elde etmiş. UEFA Avrupa Ligi’nde yarı final oynamış. Kısacası gözümüze, somut başarılar çarpıyor. Üç sezonun içinde 3 Temmuz süreci ve bu sürecin devamında, kadrosundan dört önemli oyuncusunu kaybetmesini de, değerlendirmede göz ardı edemeyiz. 2012-13 sezonunda 64 resmi maç oynayarak ülke tarihinde bir sezonda en çok maç oynayan takım olmuştur Fenerbahçe... Bu tablo karşısında ‘Başarısızdır’ ifadesi kullanmak zor gibi gözüküyor.

SPRİNT’İN ÖNEMİ BÜYÜK

2010-2011 sezonunda göreve geldiğinde Aykut Kocaman’ın düşündüğü takımı yaratma yolunda ilk icraatı Alex’siz bir Fenerbahçe oldu. ‘Alex olmadan da Fenerbahçe olur’ düşüncesini devreye sokması ile birçok kesimden tepkiler alan Kocaman baskı altına girdi.
Böyle bir ortamda Aykut Kocaman, öncelikle pas oyunu anlayışı ve çok koşan bir takım yaratma planını öne sürdü. ‘Total futbol’ diye tabir edilen anlayışı uygulatmak istedi. Ancak bu noktada yalnızca koşu mesafelerine önem vermek, Kocaman’ı az da olsa yanılttı. Futbolda skora etki eden kısa mesafeli yüksek şiddetli hareketlerin istenilen sonuca götüreceği gerçeğini görmek gerekir. Koşu mesafelerinin analizini yapabilen futbol teknolojisi henüz bu ince detayları verememektedir. Avrupa’nın önde gelen takımları patlayıcı kuvvet ve tekrarlı sprint gibi parametreleri maç içinde birlikte uygulamaktadır.

EĞER SİZ F.BAHÇE’YSENİZ!

ANCAK Kocaman’ın anlayışı Fenerbahçe’nin, Türkiye ligindeki dominant, baskılı oynayan, hücum eden, skor üreten yapısını bozmuştur. Daha çok topun arkasında kalan bir takım görüntüsü vermeye başlamıştır Fenerbahçe... Bu tarz oyun anlayışları Avrupa kupalarında, derbilerde, Türkiye Kupası maçlarında uygulanabilir.
Fakat Fenerbahçe, Süper Lig’de daha çok hücum eden ve baskılı oynayan takım olmak zorundadır. Lig sonunda ortaya çıkan 10 puanlık farkı Galatasaray’ın oyun kurgusunu hücum olarak seçmesinden kaynaklanmıştır. Yani kısaca turnuva gibi müsabakalar değil de uzun bir lig oynuyorsanız, isminiz de Fenerbahçe ise hücum etmek zorundasınız, aksi halde, eleştirilirsiniz. Ve başarınız tartışılır.

RAKİPLERİ SAYESİNDE!

F.BAHÇE’nin son sezonlardaki başarılı tablosunun oluşmasında Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor, Bursaspor gibi takımların katkısının olduğunu çok net söyleyebiliriz. Bu takımların istikrarsız geçirmiş oldukları sezonlar, inişli çıkışlı performansları, ilk üçün içinden erken uzaklaşmaları, Fenerbahçe’nin ligde 9 sezondur ilk iki içinde olmasının ana etkenidir. Bu sezonu lig ikincisi olarak tamamlayan Fenerbahçe’nin, ligi Galatasaray’ın 10 puan gerisinde tamamlaması da dikkat çekicidir.

İKİ YÖNLÜ BİR TAKIM ORTAYA ÇIKARILMALI

HEDEF şu olmalıdır; Her platformda oynayabilecek, ligde hücum eden baskın oyun anlayışını rakibe kabul ettirebilen, kupalarda ise kontrollü oyunu tutan iki yönlü bir takım... Rakibe, skora ve oyundaki problemlere göre değişip tavır koyabilen bir Fenerbahçe yaratılmalıdır.

TAKIMIN NEYE İHTİYACI VAR?

BAHSETTİĞİMİZ konuların ışığında, 2013-2014 sezonunda Fenerbahçe oyun sistemi olarak şimdi kullandığı 4-2-3-1 olacaksa, koşan ve pas oyunu oynayabilen bir takım yaratılmak isteniyorsa, hücum etkinliği de amaç olacak ise, bu doğrultuda transferde ne tip oyunculara ihtiyaç duyulur? Transferde öncelikli olması gereken bölgeleri ve oyuncu tiplerini bir öngörü olarak ifade edelim...

GÖKHAN GİBİ BİR SOL BEK..

SAVUNMANIN merkezine dengeli, ayak tekniği iyi, arkadan oyunu kurabilen bir savunmacı... Partner olarak hamle zamanlaması olan, çabuk, hava hakimiyeti ile rakip kalede de etkin olabilecek bir savunmacı... Defansın soluna Gökhan Gönül gibi hücuma destek verebilecek içe ve dışa dribling kabiliyeti olan sol bek... Sol öne atletik hızlı, taşıyıcı bir oyuncu... Orta sahaya Alex tarzında önce oynatan sonra oynayan, gol ve asist yüzdesi yüksek lider bir oyuncu. Hücum bölgesine atletik, hızlı, sete ve geniş alana hücum yeteneği olan bir forvet ihtiyacı olacağı kanısındayım..

Yazının devamı...

G.Saray'a takviye şart!Yoksa...

15 Mayıs 2013

Fatih Terim’in isminin ve kariyerinin yaratmış olduğu başarı beklentilerine cevap vermek adına, kadro revizyonu, oyun felsefesi gibi değişimlerin yaşandığı Galatasaray, acaba ne kadar başarılı, beklentilere ne kadar cevap verdi? Geride kalan 2 sezonu sonuç endeksli başarı analiziyle incelediğimizde, 2 şampiyonluk ve Şampiyonlar Ligi’nde oynanan çeyrek finali görüyoruz. Başarılı bir Galatasaray, başarılı bir teknik direktör gözümüze çarpıyor.

2 SEZONDA YAŞANAN REViZYON

G.SARAY’ı teknik-taktik diziliş, oyuncu profilleri ve Fatih Terim’in oyun felsefesi bakımından incelediğimizde, oynanmış olan maçların da bize vermiş olduğu negatif ve pozitif yönler var... Şimdi dilerseniz, o yönleri irdeleyelim...
G.Saray, 2011-2012 sezonuna oyuncu revizyonu ile başlamış ve 11 yeni futbolcuyu kadrosuna dahil etmişti. Böylelikle değişim süreci başladı, sonrasında takım sezonu şampiyon olarak tamamladı. 2012-2013 sezonu başında takım 7 oyuncu, devre arasında ise 2 oyuncu ile takviye edilmiş. Toplamda 2 sezonda 20 oyuncu revizyonu gerçekleşmiş.

DEĞİŞEN BİR OYUN ANLAYIŞI

2011-2012 sezonunda Galatasaray, Türk Telekom Arena’daki 3-1’lik Fenerbahçe derbisine kadar tek forvetli sistemi kullandı. Fenerbahçe karşılaşması ile birlikte sistem değişikliğine giden, klasik 4-4-2 formatına dönen Galatasaray, Necati’nin takıma dahil olmasıyla diziliş olarak farklı bir yol çizdi. Bu olaydan sonra diziliş olarak 4-4-2’yi seçen Galatasaray, sahada 4-2-2-1-1 düzeniyle gözükmeye başladı. Bunda en büyük etkenler; Hücum oyuncularının yerden oyun tekniklerinin iyi olması, hücumdaki kenar oyuncularının da orta saha menşehli olmalarıydı. Sarı kırmızılıların hücum hattı, yerden oynayabilen, set hücumu yapabilen rakip kaleye yakın oynamayı, topa sahip olup pas trafiği yapmayı seven oyunculardan oluştu. Bu gelişen oyun anlayışı Galatasaray’a hücumda çok avantajlar getirdi.

HÜCUM GÜÇLERİ ÇOK ARTTI

ORTA sahada Melo ve Selçuk’un hücuma destekleri, rakip yarı alanda Galatasaraylı hücum oyuncularının topa sahip olmasından dolayı çok belirgin fark oluşturdu. Selçuk ile Melo’nun hem asist hem de gol yüzdeleri yükseldi. Rakip kaleye yakın olan yerlerde top kazanan, baskılı oynayan skor üretmekte zorlanmayan bir Galatasaray oluştu.
Çok nadir olsa da zaman zaman skor üretmekte zorlandığı maçlarda Elmander’e uzun top oynayan, Elmander’in indirdiği topları da iyi dağıtıp ileride baskı oluşturan, geride az pozisyon veren bir G.Saray meydana geldi.

SNEIJDER, HAGI GiBi OLMALI

2012-2013 sezonu ise yeni gelen oyuncular ile birlikte diziliş ve sistem olarak aynıydı. Ancak G.Saray’a gelen yeni futbolcular, takım savunması anlamında sıkıntı yaşanmasına neden oldu. Rakipler sarı kırmızılıların kalesine daha çabuk gelmeye başladı. Bu duruma yol açan ise, hücum oyuncularının top rakipte iken savunma yapma istekleri az olan isimler olmasıydı. Uygulanan sistemin içinde önemli bir rolü olan Sneijder’ın (Hagi gibi) hem takım savunmasında, hem de hücum organizasyonlarında daha etkin bir rol alması gerektiğini söyleyebiliriz. Geçen sezon lig bitimde 24 gol yiyen G.Saray’ın, bu sezon bitime 1 hafta kalmasına rağmen 35 gol yemesi bu durumu çok net ortaya koyuyor.

UJFALUSI BALANSI SAĞLIYORDU

SAVUNMA anlamında Galatasaray’ın 2 sezonunu karşılaştırdığımızda ise geçen sezon savunma bloğunda oynayan Ujfalusi savunma dengesi olan takım balansını sağlıyordu. Dengeli bir oyuncu olduğundan, G.Saray’ın savunmadaki sıkıntılarını minimize edebiliyordu. Bu sezonki savunma merkez oyuncuları Danny ve Semih’in ‘Hamle savunmacısı’ olmasından ötürü Galatasaray hem savunmada sorun yaşadı, hem de bireysel anlamda savunma hataları ortaya çıktı.

DROGBA’YA ALTERNATİF LAZIM

BİR öngörü yapmak gerekirse, gelecek sezon Galatasaray’ın 4-3-1-2 sistemi ve oyun anlayışıyla oynayacağını düşünebilir. Bu durumda savunmanın merkezine ayak tekniği ve oyun tekniği iyi olan bir savunmacı, savunmanın soluna atletik, defans ve hücumda dengeli, içe ve dışa doğru iyi top sürebilen hızlı bir sol bek gerekir. Orta sahada iki yönlü oynayabilen hücuma katkısı fazla olan bir iç oyuncu ve bir de Drogba’ya alternatif forvet ihtiyacı olduğu görülüyor.
Drogba’nın yaşının da vermiş olduğu dezavantajı da düşünerek, yoğun maç trafiği olan bir sezonu aynı performans çizgisinde oynaması zor gözüküyor. Zaman zaman rotasyon ihtiyacı olacağını, bu rotasyon döngülerinden sonra daha iyi performans verebileceğini düşünüyorum. Bu doğrultuda transfer edilecek forvetin, hem mobil, hem de sete hücum edebilecek profilde tercih edilmesi gerektiği düşüncesindeyim.

Yazının devamı...

Ülke futbolu ve ekol

7 Mayıs 2013

Galatasaray’ın, belirli bir oyun anlayışı, diziliş ve sistemde istikrarı söz konusu...
Fenerbahçe’nin de ısrarla uygulamak istediği bir pas oyunu, Aykut Kocaman’ın sık ifade ettiği ‘Antrenör takımı’ ortaya çıkarma çabası var. Bu konuları son günlerde öne çıkan iki Alman takımı Borussia Dortmund ve Bayern Münih ile kıyaslamak mümkün... Dortmund ve Bayern de, ilk başlarda böyle kendilerine özgü bir planlama ve yatırım yaparak fark yaratma çabasındaydı.

ÖNCÜLÜK ETMEK GEREKİYOR

YARATILAN farkın, ilerleyen zamanda ekol olmuş Alman futboluna milli takımlar düzeyinde, yani uluslararası alanda katkı sağlayacağı kesin... Bizim de başta Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor gibi bayrak takımlarımızın iyi bir planlama ve futbol anlayışı ile genç ve Türk oyuncu destekli kadro anlayışına yönelmesi gerekir. Böyle bir hareket, hem ülke futboluna, hem de kulüplerin geleceği adına çok önemli bir katkı sağlar.

HER ZAMAN İSTİKRAR ŞART

TÜRKİYE’de futbol, zaman zaman elde edilen başarılara rağmen gerçekten başarılı diye tanımlanabilecek bir düzeyde midir? Konuya realist bakmak gerekirse, değildir. Çünkü uluslararası ölçekte başarı kriterlerinden birisi istikrar, yani devamlılıktır. Başarıda devamlılık, oynanan futbolun belli bir kalitede sürdürülme halidir. Oynanan futbol kalitesi ise, uluslararası arenada varlığınızı kabul ettirebilecek kriterlerde bir futbol anlayışı demektir.

EKOL OLMAK FARKLIDIR

ÜLKELERARASI platformda kendinizi kabul ettirebilecek standartta bir futbol ile bu anlayışı sürdürebilme koşullarınız, ‘Başarılı ülke futbolu’ hakkında konuşmanızı sağlayabilir.
Sözü edilenlerin dışında kalan başarılar ise ‘Başarılı futbol maçları’ anlamına gelir ki bu, bir ülkenin futboldaki başarısını gösteren önemli kriterlerden birisi değildir. Ekol olmak ise, herhangi bir alanda kendini kabul ettirmek, yani kaliteli olmaktır.

GÜNLÜK BAŞARI YETMEZ

TÜRKİYE’de futbola ekol açısından bakıldığında ekol olmak için gereken koşulları yerine getirmekten çok uzakta olduğumuz açıkça ortada... Uluslararası kriterlerde, gerek kulüp, gerekse mili takımlar düzeyinde kendimizi kabul ettirecek kalitede ve bu kaliteyi sürdürebilir bir futbola ulaşamadığımız görülüyor.
Günlük ya da süreli olan başarılar ya tesadüftür, ya da karşı tarafın o günkü şartlarda sizden iyi olmaması ile ilgilidir. Sizi ekol yapmaya asla yetmez.

MİLLİ TAKIMLA OLMAZ

ÜLKE futbolunun ekolünün olması adına, kulüpler düzeyinden başlayarak, milli takıma yansıyan bir futbol ekolü oluşturmak kolaydır. Futbol ekolü milli takımlarda yaratılacak bir düzey değil, milli takımlara yansıyacak bir düzeydir.
Futbol ekolü tabanın uygunluğu ve katılımına bağlı olarak, üst yönetimin hedefe yönelik kararlılığı ve desteği ile yaratılabilecek bir üründür, ancak emek ister, bir de uzunca bir süreç... Ve elbette uzak hedefleri olan bir yönetim anlayışı ve organizasyon gerektirir.

ÖNCE KARAR VERİLMELİ

ÜLKE olarak bu süreye sabır gösterebilir miyiz? Ya da gücümüzü sadece maç veya maçlar kazanmak üzere harcayarak ülke futbolunun geleceği adına katkı sağlayabilir miyiz? Türk futbol yönetimi öncelikle bir futbol anlayışı ve modeli üzerine karar vermelidir.
Futbolun uluslararası standartlarına uygun, ancak ulusal koşullara göre sentezlenmiş bir ‘Futbol oynama’ kültürü oluşturmak zorundayız. Bunun için öncelikle insan tipimize, kültürel durumumuza ve özelliklerimize bakmak bir ön koşuldur. Tipilojimiz bu iş için iyi analiz edilmelidir. Aksi taktirde kendi futbol ekolünü oluşturamayan ülkelerin bugün olmasa da, yarın hurdaya çıkarılmaları mutlaktır.

Yazının devamı...